Onur Öymen’in Adana Atatürkçü Düşünce Derneği Konuşması – 14 Ocak 2012

Sayın Başkan, Çok Değerli Arkadaşlar,

Öncelikle nazik davetiniz için içten teşekkürlerimi sunmak isterim. Bugün sizlerle Türkiye’nin dünyadaki yeri ve dış politika sorunları hakkında görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.

Gerek ekonomik konularda gerek dış politikada, sosyal meselelerde, güvenlik alanında sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için öncelikle Türkiye’nin dünyadaki yerini doğru olarak tespit etmek ve zaman içinde Türkiye’nin konumunda ne gibi değişiklikler olduğunu doğru saptamak gerekir.

Öncelikle şunu hatırlatalım: Türkiye bazı bakımlardan dünyada benzeri olmayan bir ülke konumundadır. Hem NATO, OECD, AGİT gibi Batılı kuruluşlara üye olan ve AB ile tam üyelik sürtecinde bulunan hem de İslam Konferansına üye tek devlettir. Batılı kuruluşlara üye olup da aynı zamanda Ortadoğu ülkelerine komşu olan tek devlettir. Halkı müslüman olup da çok partili laik demokrasiyi ve Batı medeniyetinin değerler sistemini benimsemiş tek ülkedir. Bu özelliklere sahip olup da Batı demokrasilerinin bütün kurumlarına sahip tek ülkedir.

Bu ve buna benzer özellikler, biraz önce de değindiğim gibi demokrasiyi ve laik sistemi benimsemiş bir ülke olan Türkiye’nin Ortadoğu ülkelerine de komşu olması, stratejik önemini daha da artırmaktadır. Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında Tunus’ta başlayan özgürlük ve demokrasi hareketi, Mısır’a, Libya’ya, Bahreyn ve Yemen’e ulaştıktan sonra şimdi Suriye’de neredeyse bir iç savaşa doğru gitmektedir. Bu hareketlere ortak bir teşhis koymak kolay değildir. Her ülkenin kendine gore özelliği var. Ama bölgeye bir bütün olarak bakıldığı zaman bazı farklı durumlar da göze çarpıyor. Örneğin Tunus’ta nispeten az can kaybına yol açan gelişmeler Mısır’ın Tahrir Meydan’ında yüzlerce kişinin güvenlik güçleri ile öldürülmesi sonucunu doğuran çatışmalara dönüştü. Libya’da NATO’nun da müdahalesi ile büyük çaplı silahlı çatışma oldu, çok kanlı olaylar yaşandı ve Suriye’de ölü sayısı 5 bine yaklaşıyor. Bahreyn direnişçilerin eylemlerini Suudi Arabistan tankları ile bastırdı, Yemen’de iktidar değişikliği beklenirken çatışmalar devam ediyor. Irak’ta ABD müdahalesi üzerinden 8 yıl geçmesine rağmen hala bombalı saldırılar yüzlerce insanın hayatını alıyor. 100 binden fazla insanın bu sure içinde hayatını kaybettiği biliniyor. Bazı bölge ülkelerinde direniş hareketleri olmaması o ülkelerin diğerlerinden daha demokratik ve özgürlükçü olduğu anlamına gelir mi? Tam tersi ne o ülkelerde baskıcı rejimlerin olduğu herkesin bildiği bir gerçek.Bütün bu ülkelerde kan dökülmeden demokrasiye yumuşak bir geçiş yapılamaz mıydı? Öyle anlaşılıyor ki bazı eski liderler silah zoruyla koltuklarını koruyabileceklerine inanıyorlar ve bunun için kan dökmekten çekinmiyorlar.

Bu gelişmelerde yabancı ülkelerin rolü ne oldu? ABD’nin eski dışişleri bakanlarından Condalisa Rise, bu özgürlük ateşinin yakılmasında ABD’nin öncülüğündeki büyük Ortadoğu projesinin etkili olduğunu söylüyor. Oysa o projede halkı Müslüman olan bir ülkede demokrasinin vazgeçilmez şartı olan laiklikten bir kelime ile bile söz edilmiyor.

Türkiye’de laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle mahkum edilen bir siyasi partinin lideri olan sayın başbakanın Ortadoğu ülkelerine laik devlet düzenini önermesi son derece dikkat çekicidir.  Buna rağmen sayın başbakanın bu önerisinin destek bulmadığı ve bölge ülkelerinin birbirinin peşi sıra aşırı dinci yönetimlere doğru sürüklendikleri görülüyor. Kuzey Afrika’da 25 Kasım’da gerçekleşen Fas seçimlerinde çoğunluğu dinci eğilimli, Adalet ve Kalkınma Partisi 107 koltuk ile meclise girdi. Tunus’ta, Gannuşi’nin gene İslamcı eğilimli partisi 220 milletvekili olan mecliste 97 koltuk elde ederek iktidarı ele geçirdi, kendinden sonra gelen partiden 3 misli fazla oy aldı. Mısır’da öteden beri radikal dinci eğilimleri ile bilinen Müslüman Kardeşler ve ondan daha radikal bir eğilimi temsil eden Selefiler’in seçimlerin ilk turunda aldıkları oy toplamı %60’ı geçti.   Müslüman Kardeşler’in kurmuş olduğu Hürriyet ve Adalet Partisi, seçimin ilk aşamasında 56 sandalyeden 36’sını kazandı ve yüzde 36.6 oy alarak birinci parti olmuş, Selefi Nur Partisi ise yüzde 24.4 oy alarak seçimlerden ikinci parti olarak çıkmıştı. İkinci tur sonuçlarının da pek farklı olmadığı görülüyor, zira 58 bin 498 oy alan Hürriyet ve Adalet Partisi oyların yüzde 36.3`ünü alarak birinci, Selefi Nur partisi de yüzde 28  ile ikinci oldu. Suriye’de iktidardaki Alevi Baas yönetimini devirip Sünni ağırlıklı bir rejim kurmak isteyenlerin arkasında da büyük ölçüde de Müslüman Kardeşler olduğu ifade ediliyor.  Irak’ta iktidardaki Şii çoğunluğun son zamanlarda artan bir şekilde Sünni azınlığın saldırılarına hedef olduğu görülüyor.  Bu tablo neyi gösteriyor? Üzülerek söylemek gerekir ki bu gelişmeler Ortadoğu’da çağdaş, laik, özgürlükçü, demokratik bir devlet düzeninin yerleşmesinin uzunca bir zamana ihtiyaç göstereceği anlaşılmaktadır. Bölgenin bir süre daha iç çatışmalarla çalkalanacağı anlaşılıyor. Daha şimdiden Libya’da yeni rejimin çağrılarına uymayan silahlı grupların çatışmaya giriştikleri görülüyor.

Meselenin bir de bölge ülkelerini aşan boyutu var. İran’ın  nükleer silah üretme projesini sürdürdüğü yolundaki iddalar bölgede yeni çatışmaların olabileceği kaygısını doğuruyor. Wikileaks belgelerine göre 2010 yılında sayın Milli Savunma Bakanımızı ziyaret eden ABD savunma bakanının İran’ın bu politikasını sürdürmesi halinde bölgede bir çatışma yaşanabileceğini ve Türkiye’nin de bu çatışmanın dışında kalamayacağını söylediği görülüyor. Son günlerde Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına yönelik İran’ın ve ABD’nin karşılıklı tehditkâr sözleri de durumu büsbütün gerginleştirmiştir.

Böyle bir ortamda terör örgütü PKK,  bölgedeki istikrarsızlığın yarattığı ortamdan da yararlanarak, faaliyetlerini ve saldırılarını sürdürüyor.  ABD’nin Irak’ı terk etmiş olması Bağdat hükümetinin üzerine yeni sorumluluklar yüklemiştir. Bunlardan biri de ülkedeki bütün terör örgütleri ile tek başına mücadele etmektir. Ama öyle anlaşılıyor ki ABD askerleri ayrıldıktan sonra Irak’ta şiddet eylemleri artmıştır. Irak hükümeti ülkesindeki terör ile baş edecek ve bu terörün komşu ülkelere sirayetini engelleyebilecek bir konumda değildir.  Irak’ta dünyada örneği pek görülmeyecek bir şekilde 3 hatta 4 ayrı silahlı kuvvetin oluşu siyasi istikrara ulaşılmasını zorlaştırmaktadır. Tüm bu gelişmeler TBMM’nin 1 Mart tezkeresini reddederek büyük bir badireye girmekten ve orada yaşanan olumsuzlukların sorumluluğunu paylaşmaktan kaçınmasının ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor.

Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik izlemeye çalıştığı aktif siyaset maalesef şimdiye kadar beklenen sonuçları vermemiş hatta bir çok ülke ile yeni itilafların yaratılmasına yol açmıştır. İki yıl öncesine kadar İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk yapan Türkiye bu konumunu kaybetmiştir. Çok yakın ilişkiler içine girdiğimiz Suriye ile büyük bir gerginlik yaşıyoruz. Irak’ın PKK ile mücadelesini sağlayamadık. Mahmur kampı hala kapatılamamıştır. Tüm çabalarımıza rağmen füze kalkanı projesinin radarlarının Malatya’ya yerleştirilmesinin İran’ın güvenliğine bir tehdit oluşturmadığı yolundaki söylemlerimiz öyle anlaşılıyor ki çok inandırıcı olamıyor.

Türk dış politikasının gündeminde olan diğer önemli konu ise Ermeni Sorunu’dur. Sözde Ermeni soykırımını inkar etmeyi suç sayan yasa tasarısı 10 Ocak’ta Senatoya geldi, 23 Ocak’ta tekrar gelecek. Cumhurbaşkanı Sarkosy tasarının yasalaşması için çaba gösteriyor ve diğer AB ülkelerini de 28 Kasım 2010 tarihli ve aynı amaçlı AB çerçeve antlaşmasını uygulamaya zorluyor.  Fransızların bir sözü var derler ki, en sağır insan bir şey duymak istemeyen insandır. Yani sizin haklı olduğunuz, insan duymak istemiyorsa, dikkate almak istemiyorsa, size hak vermemeyi başta kararlaştırmışsa ne yapacağız? O kadar çok belge var ki benim kütüphanemde belki 50 tane bu konuda yapılmış yayın, araştırma, arşiv vs. var. Yani herkes biliyor ki daha 19.yy.’ın ikinci yarısında Ermeniler teşilatlanmış, silahlanmış, ayaklanmış, Osmanlı Bankası’nı basmışlar, Anadolu’da zulüm yapmışlar, daha I. Dünya Savaşı başlamadan önce. Yabancı ülkelerin konsoloslarının raporları var o tarihte İstanbul’da, Anadolu’da görev yapan İngiliz konsolosluğu, Rus konsolosluğu neler yazmış. Bütün bunlar nereden kaynaklanıyor? I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte aynı zamanda bir propaganda savaşı var. Bu propaganda savaşı bilhassa Almanlar ve İngilizler arasında yürütülüyor. Her ikisinin de propaganda bakanlığı var. İngiliz propaganda bakanlığının adı Wennington House. Çünkü çalıştığı binanın adı Wennington House. Bu bakanlığın amacı şu, savaş başlamış Almanlar, İngilizler ve diğer ülkeler arasında, İngilizler bunu baştan anlamışlar ki bu savaşı kazanmaları için ABD’nin savaşa girmesi lazım. Ama ABD savaşa girmek istemiyor ve de başlangıçta yaklaşık 2 yıl ABD savaşa katılmıyor. Onun için İngilizler düşünmüşler öyle bir propaganda yapalım ki ABD kamuoyu nezdinde ABD halkı, hükümetine baskı yapsın ve savaşa girmeye zorlasın. Bunun için Wennington House bir proje geliştiriyor. Bu projenin özü, 25 tane İngiltere’nin en ünlü yazarını, şairini, edebiyatçısını topluyorlar. Diyorlar ki, size çok gizli bir milli görev vereceğiz. Biz şu sırada Almanya ve Türkiye ile savaş halindeyiz, siz bu ülkelerin itibarını zadeleyecek, bunları yerin dibine batıracak, milletleri rencide edecek öyle yayınlar yapacaksınız ki sonra biz bu yayınları ABD’de değerlendirerek ABD’nin savaşa girmesini sağlayacağız. Almanya ve Türkiye aleyhinde çok ağır ifadeler içeren ve hiçbir aslı olmayan belgeler, kitaplar, raporlar yazıyorlar. Deniyor ki, sizin yazacağınız bu metinlerin doğru olması şart değil, biz sizden tarihi gerçekleri yazmanızı istemiyoruz ama halkı, özellikle ABD halkını, galeyana getirmek için yazmanızı istiyoruz. Bu kitapları İngiliz parlamentosu da destekliyor ve yalnız Türkiye ile ilgili yazılan kitap, makale, broşür sayısı 1156 tane. Bunların çoğu yok ortada ama bu kadar sayı yayın yapılmış. Almanlar için yayınlanan kitaplarda diyor ki, bu Almanlar o kadar gaddardır ki Belçika’ya girdikleri zaman işgal kuvvet olarak orada rastladıkları bütün bebeklerin bileklerini, ellerini kestiler. Yakaladıkları bütün papazları çan kulesine astılar, gibi iddialar. Türkler için de işte bu Ermeni iddialarını ele alıyorlar. Türkler o kadar gaddardı ki Ermenileri katlettiler, şu olaylar oldu falan. İngiliz parlamentosunun desteği ile Mavi Kitap yayınlanıyor, bir tane Türkiye için bir tane de Almanya için. Bu yayınları yaparken bir taraftan da Almanlar ABD’de propaganda yapmak istiyorlar. Ama o zaman Almanya’yı ABD’ye bağlayan bir tane telgraf hattı var denizin altından giden, İngiliz denizaltılar gidip bu hattı kesiyor. Bu bir propaganda savaşı. Bütün İngiliz propagandaları ABD’de dağıtılıyor ve millet galeyana geliyor. Bu baskıların da etkisiyle ABD savaşa giriyor. Bu savaşı İngilizler, ABD’nin desteği ile kazanıyorlar. Bu kitaplar nerede? Wennington House’ta. Bu arşivler açıklansa ne kadar iyi olur değil mi? Biz de bütün bu gerçekleri tarihi belgeleri ile daha da somut biçimde ilan ederiz dünyaya. Hadi soralım İngilizlere. Açıklayabilirler mi? Açıklayamazlar. Niçin? Çünkü hepsi yanmıştır. Kala kala birkaç tane kitap, bir de İngiliz kütüphanesinde bu kitapların şifresi niteliğinde bir belge. O belgede de Mavi Kitap’ta adı geçen referansların kim olduğu yazıyor. Bunları da görüyoruz ya misyoneler ya Taşnaklar. O bakımdan işin bu boyutunu bizim ortaya çıkarmamız lazım. Savaştan sonra İngiliz dışişleri bakanı Chamberlain çıkıyor avam kamarası kürsüsüne, elinde sallıyor Almanya için yazdırdıkları Mavi kitabı, diyor ki, arkadaşlar biz bu kitabı yazdırdık buna inanmayın, bu bir propaganda çalışmasıdır diyor. Bir İngiliz milletvekili var, o da bir kitap yazıyor 1932’de “Savaş Zamanı Yalanları” diye, bütün bu yalanları teker teker anlatıyor kitabında. Şimdi biz geçen dönemde mecliste iktidar ile muhalefet bir araya geldik dedik ki, bu Türkiye ile ilgili yayınlanan Mavi Kitabın da bir propaganda belgesi olduğunu İngilizlerin ilan etmesini istedik. İngiliz parlamentosuna müracaat ettik. İngiliz parlamentosu cevap veriyor, tam İngiliz cevabı, efendim bu kitabın bir propaganda belgesi olduğu doğrudur fakat içeriğinin ne olduğu hakkında doğru mudur yanlış mıdır, bunu söyleyecek durumda değiliz. Mavi kitabın özelliği şu, Ermenilerin en çok referans olarak kullandığı kitap ve sadece Türklerin Ermenileri katlettiği yazıyor. Peki Ermenilerin Türkleri öldürmesi ile ilgili bilgi var mı? Yok. Böyle savaş propagandaları karşımıza çıkıyor ve biz bunlarla mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Kitaplar, yayınlar, konferanslar, bizim atalarımız cani değildir, şöyle böyle. Biz kendimizin masumiyetine ikna etmeye çalışıyoruz. Karşı taraf sürekli olarak Türkiye’ye taaruzda bulunuyor. O gün de bulunuyordu bugün de bulunuyor. Savaş propaganda belgelerinden yararlanarak bizim atalarımızı boy hedefi haline getiriyorlar. Fransızlar ne yapıyorlar bugün? Bu iddialara meşruiyet kazandırmanın ötesinde iddiaları inkar etmeyi bir suç haline getiren bir yasa hazırlıyorlar.  Biz buna nasıl mani olacağız? 1948 tarihli BM Soykırımla mücadele yasasına aykırı biçimde tarihimizi kötüleyecekler, haksız yere bizi soykırımla suçlayacaklar,  buna karşı milletçe tepki göstermemiz gerekirken ses çıkıyor mu? Gene gündem değişecek ve unutulacak ve neticede hep onlar kazanacak. Büyük bir abartma vardır. Tehcir yapılmıştır bunlar Çarlık orduları ile bir olarak bizim askeri birliklerimizin arkasını vurmuşlardır, silah depolarını yağmalamışlardır, köylerde vatandaşlarımızı öldürmüşlerdir, canlı canlı Türkleri camilere doldurup yakmışlardır, bunu söyleyen çıkyıor mu aramızdan? Hep savunmadayız, kendimizi mağdur gösteriyoruz.

İçinde bulunulan bu tabloyu karamsarlaştırmak mümkün. Ama bunlara bakarak kötümserliğe kapılmak yanlış olur. Biz çok daha zor koşulları aşarak başarıya ulaşmış bir milletiz. Kuva-i Milliye’yi yapanlar, Lozan’ı imzalayanlar, Cumhuriyet’i kuranlar bizim bugün karşılaştıklarımızla kıyaslanmayacak büyüklükte zorlukları aştılar. Biz de aşarız. Yeter ki, gerek yurt içinde, gerek dış politikada ulusal çıkarlarımızı koruma hedefinden sapmayalım. Dış baskılar karşısında teslimiyetçi politikalar izlemeyelim. Gerçekleri halka anlatmaktan, doğruları söylemekten çekinmeyelim. Halkımızı ayrıştırıcı cereyanlara esir olmayalım. Demokrasiye, Hukukun üstünlüğüne inanalım. Hukuku, insan haklarını tahrip etmek isteyenlere fırsat vermeyelim. Ülkemizin Cumhuriyetle kurulan eksenini, değerler sistemini tahrip etmeyelim. İşte o zaman bütün bu zorlukları yenerek Atatürk’ün ışıklı yolundan yürüyerek ülkemizi güvenliğe, refaha, huzura kavuşturabilir, halkımıza çağdaş bir yaşamın nimetlerini sunabiliriz.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.