Gazi Üniversitesi – Kıbrıs Konferansı

KIBRIS KONULU KONFERANS KONUŞMA METNİ
GAZİ ÜNİVERSiTESİ
30 Ocak 2003 – Ankara

Değerli Konuklar,
Kıbrıs konusunda düzenlendiğiniz bu önemli seminere beni de davet ederek görüşlerimi sizlerle paylaşmama fırsat verdiğiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum.
Seminerin zamanlaması çok isabetli olmuştur. Kıbrıs’ta önemli gelişmelerin yaşandığı bu günlerde meselenin bütün boyutlarıyla anlaşılmasına bu gibi seminerlerin katkı sağlayacağından kuşku duymuyorum. Sayın Meclis Başkanının başkanlığında bir heyetle adaya yaptığımız kısa bir ziyarette, oradaki çeşitli düşünce gruplarının eğilimlerini öğrenmek ve adanın gerçeklerini yerinde görmek imkanı bulduk.
Şu sırada tartışılan en önemli konu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın taraflara sunduğu çözüm planıdır. Bu planın olumlu ve sakıncalı yönleri hakkında çok şey söylendi ve yazıldı. Ben de plan hakkındaki bazı düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Ancak bunu yapmadan önce bir hususu hatırlatmakta fayda görüyorum o da şudur: Kıbrıs’ta halen içinde bulunulan müzakere süreci Kıbrıs Türk tarafının girişimi ile başlatılmıştır. Denktaş-Makarios görüşmesinin, Denktas-Kipriyanu görüşmesinin Türk tarafının insiyatifi ile başlatıldığını bu vesile ile hatırlatmakta yarar görüyorum. Dünyaya müzakerelerden kaçan, çözüm istemeyen taraf olarak ilan edilen Kıbrıslı Türkler geçmişte de hemen hemen bütün müzakereleri başlatan taraf olmuşlardır. Yakın geçmişte Kıbrıslı Rumların müzakerelerden kaçındıklarının hatta, bizzat Klerides’in Sayın Denktaş ile telefonla dahi görüşmeye yanaşmadığını belirtmekte yarar var.
Türk tarafı daima çözümden ve uzlaşmadan yana olmuştur ama herhangi bir çözüm değil. Bulunacak çözüm tarafların egemenliği, eşitliği üzerine inşa edilmeli, Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini teminat altına almalı ve Türkiye’nin garantörlük haklarını sulandırmamalıdır. Çözüm Londra ve Zürih anlaşmaları ile Türkiye ile Yunanistan arasında tesis edilen dengeyi de korumalıdır.
İşte, Sayın Denktaş’ın 2001 yılı sonlarında önerdiği görüşmeler bu ana hedefler etrafında Kıbrıslı Türklerle Rumlar arasında bir mutabakata varılmasını öngörüyordu. Bu görüşme sürecinin bir özelliği daha vardı. O da sonuca hiçbir dış etki ve baskı olmadan tarafların özgür iradeleriyle ulaşılması yolundaki mutabakattı. BM Genel Sekreterinin özel temsilcisi De Soto sadece görüşmeleri izleyecek ve not alacaktı, herhangi bir öneride bulunma hakkı ve yetkisi yoktu. Görüşmelerde Türk tarafı belli açılımlar yapmış ve makul ölçüde esneklik gösterebileceğini ortaya koymuştur ancak, Kıbrıs Rum tarafı Türklerin egemen eşitliği gibi temel konularda görüşünü değiştirmemiştir.
BM Genel Sekreteri 11 Kasım tarihinde taraflara bir öneri paketi sunmuştur. Aslında taraflardan da Genel.Sekretere böyle bir talepte bulunulmuş değildir. Genel Sekreter bu girişimi kendi insiyatifiyle yapmıştır. Eğer bu öneri adil, makul ve dengeli bir nitelik taşısaydı, tarafların başlangıçtaki mutabakatına aykırı bir yöntemle sunulmuş olmasına rağmen meselenin usul yönü üzerinde fazla durulmayabilirdi. Ancak Genel Sekreter’in önerisi hem biçim hem de içerik açısından birçok sakıncayı birlikte getirmiştir.

Bir kere, bu önerinin zamanlaması son derece yanlış olmuştur. KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş’ın geçirdiği ağır bir ameliyattan sonra henüz tam olarak iyileşmediği, Türkiye’de Meclisin henüz fiilen çalışmaya başlamadığı, hükümetin oluşma safhasında olduğu bir tarihte sunulan bu tasarının kapak yazsısında, Genel Sekreter taraflardan bir hafta içinde ilk tepkilerini beklediğini ifade etmekte ve anlaşmanın Avrupa Birliğinin Kopenhag zirvesinden önce sonuçlandırılmasını talep etmekteydi. Genel Sekreter mektubunda bir şey daha istiyordu; taraflar öneriler hakkında kamuoyuna bu safhada bir görüş açıklamamalıydılar. Yani halkın kaderini, geleceğini ilgilendiren bir konuda halkın önünde hiçbir tartışma yapılmamalıydı. Önerilen bu yöntem alışılagelmiş usullerle bağdaşmıyordu. Üstelik bu önerilerin AB Kopenhag zirvesiyle irtibatlandırılması isabetli olmamıştı. Zira taraflar arasında Kıbrıs meselesinin çözümü ile AB arasında bir bağ kurulması konusunda bir mutabakata varılmamıştı. Bu durum Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rumlarının beklentisiydi. BM Genel Sekreterinin böyle bir bağ kurması yadırgatıcı olmuştur.
Uluslararası antlaşmaları ihlal ederek Kıbrıs Rum Yönetimi’ni üyeliğe kabul etmeye çalışan AB de bu ittifakın içerisinde yer almış görüntüsü vermektedir. Hernekadar, AB’nin geçmiş dönem başkanı Rasmussen “Kıbrıs sorunun çözümüyle, Türkiye’nin AB üyeliği arasında direk bir bağlantı yoktur“ dese de Rumlar bu durumu daha farklı bir açıdan değerlendiriyor. Nitekim, Rum yönetimi Başkanı Klerides 25 Mart 1994 yılında Fileletheros gazetesine verdiği demecinde, “2-3 yıl içinde AB’ye üye olmamız halinde, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olan bir ülkeye müdahale etmesi, aklın alamayacağı bir hareket olacaktır“ derken, bugün oluşturulmaya çalışılan ortamı özetliyordu. Klerides, 18 Temmuz 1995 yılında Agon gazetesine verdiği bir demeçte ise, “Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne girmesi, Türkiye’nin garanti antlaşmalarından kaynaklanan tek yanlı müdahale hakkını ortadan kaldıracaktır“ demişti.
19 Mayıs 1995 tarihinde Cumhurbaşkanı Denktaş ile görüşen Fransa Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Claude Martin başkanlığındaki AB Troika heyeti de, “Garanti Antlaşması zaman aşımına uğramış ve çağdışı kalmıştır. Bunların genişletilerek daha güncel hale gelmesi gerekir“ şeklinde konuşmuştur. Bu sözler bize gösteriyor ki, ortaya aniden çıkan Annan planı aslında uzun yıllardır bazılarının kafalarında planlanmış ve Aralık 2002 de kağıda dökülmüş.
Planın içeriğine gelince, bazı noktalarda olumlu sayılabilecek unsurların yer aldığı görülmektedir. Örneğin taraflar arasında siyasi eşitlik sağlanacağından söz edilmekte, Türk tarafının azınlık sayılmayacağı belirtilmekte, Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengenin korunacağından söz edilmekte, tarafların kendi topraklarında haklarını egemence kullanacağı belirtilmektedir. Ancak, daha da dikkatli bir gözle metin incelendiğinde bu güzel niyetlerin pek kısa bir süre içinde erozyona uğrayacağı ve Kıbrıs Türklerine sağlanan hakların çoğunun kağıt üzerinde kalacağı anlaşılmaktadır. Aynı husus Türkiye’nin güvenlik çıkarları ve Türk Yunan dengesi açısından da söz konusudur. Yani metin Türk tarafı için bazı hoşa gidecek ifadeler içermekle birlikte özü itibariyle Türk tarafı açısından ciddi sakıncalar içermektedir.
Kısaca özetlenecek olursa başlıca sakıncalar şunlardır: Bir kere iki tarafa ayrı ayrı egemenlik tanınmamaktadır. Bir tek egemenlik olacaktır o da merkezi devlete ait bulunacaktır . Üstelik kurulacak devlet hiçbir şart altında bozulamayacak bir birlik niteliği taşıyacaktır, yani geçmişte yaşanan acı tecrübelerin tekrarlanması halinde bile Kıbrıslı Türkler birlikten ayrılarak kendi devletlerini kuramayacaklardır.
Peki Türkler kendi parça devletlerinin içinde güvenlik içinde yaşayabilecekler midir? Bunun teminatı yok. Öngörülen sistem Rumlarla Türklerin iç içe yaşamasını hedeflemektedir. BM Genel Sekreteri bu anlaşmayla bir Kıbrıs milleti yaratılacağını söylüyor. Oysa antlaşmayla bir devlet kurabilirsiniz ama bir millet kuramazsınız. Geçmişte çekilen sıkıntılar Türklerle Rumların adada iç içe yaşamalarından kaynaklanmıştı. 300 yıl iç içe yaşayan Türkler ve Rumlar, 103 karma köyde birlikte olmuşlar ancak bir millet oluşturamamışlardır. Ortak evliliklerin sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir.
İki toplum arasında kanlı olaylar yaşanmıştır. Sayıca az olan Türkler adayı Yunanistan’la paylaşmak isteyen fanatik Rumların saldırılarına uğramış, şehitler vermiş hatta bazı köylerde katliama maruz kalmışlardır. Türkiye’nin 1974 tarihindeki Barış harekatı işte bu katliamları durdurmuş ve Adadaki Türklerin uzun yıllardan beri ilk defa olarak barış ve huzur içinde yaşamalarını sağlamıştır.

Harekattan sonra 1975 yılında Denktaş ile Klerides arasında yapılan “Ahali Mübadelesi Antlaşması” adada iki kesimliliği fiilen sağlamış ve tarafların barış içinde yanyana yaşamalarını mümkün kılmıştır. Bu sayede, yaklaşık 30 yıldan beri Ada’da barış ve huzur hüküm sürmektedir. İşte Kofi Annan planı bu Denktaş-Klerides mutabakatını bozmakta, tarafları tekrar iç içe yaşamak zorunda bırakmaktadır. Bence planın en sakıncalı yönü budur. Zira tarafların bir arada barış içinde yaşamalarını sağlayacak bir uzlaşma kültürü oluşmuş değildir.
1974 darbesinden sonra Kıbrıs’dan kaçan Makarios adaya dönüşünde Rumların Türklerle uzlaşmalarını değil Türklerle mücadele etmelerini hedef olarak göstermişti. Makarios’un deyimiyle ‘‘sonuca uzun vadeli bir mücadele ile varılacaktı’’. Geçtiğimiz 28 yıl boyunca Rumlar ve Yunanistan hep bu politikayı izlemişler, Türkiye ve Kıbrıs Türklerine yapılacak baskılarla Türk tarafını istedikleri çizgiye getireceklerini ümit etmişlerdir. Aynı şekilde Kıbrıs Rum toplumu ve özellikle Rum gençleri sürekli bir Türk düşmanlığı ile beslenmişler, okullarda çocuklara Türkiye en büyük düşman olarak tanıtılmıştır. Türkiye’ye yönelik terörist faaliyette bulunan örgütler Rum tarafında daima sempati ve destek görmüştür. Bunun acı örnekleri hafızalardan silinmemiştir. Türklere yönelik katliam düzenleyen Rumlar yakalanmamış, yargılanmamış, cezalandırılmamıştır. Enosis’i gerçekleştirmek amacıyla kurulan EOKA örgütünün eski mensupları Kıbrıs Rum şahsiyetlerinin katıldığı törenlerle anılmıştır. Yeşil hat boyunca şiddet içeren gösteriler düzenlenmiş, motosikletli saldırganlar tel örgüleri yararak Türk tarafına girmeye çalışmışlardır. Kofi Annan planı işte Türk düşmanlığı ile şartlanmış bu insanları da içlerinde barındıran Kıbrıs Rumlarının Türklerin içine girerek Türklerle birlikte yaşamalarını öngörmektedir.
Böyle bir ortamda Türklerin güven ve huzur içinde yaşayabileceklerinden söz edilebilir mi? Bunun ne gibi vahim sonuçlar doğurabilecegini yalnız biz söylemiyoruz. Beş yıl boyunca Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Nikos Rolandis 30 Temmuz 1992 tarihinde Kıbrıs Rum Televizyonunun Dialog progranmında aynen söyle diyordu. “Yerlerinden edilen Türkler ve Rumlar için genel bir mal mülk mübadelesinden daha iyi bir çözüm yoktur. Zorla ortak köyler kurmaya çalışmanın şiddete hatta ölümcül çatışmalara yol açacağından kuşku bulunmamaktadır. Böyle bir çözüm iki halk arasında kin ve nefret yaratacaktır.” Rolandis aynı demecinde, “Türklerin ve Rumların 400 köyde birlikte yaşadığını hayal edin, bu 400 köy ateş kaynağı ve patlamaya hazır 400 yanardağ görüntüsü verecektir, ayrıca 60.000 Rum’un Türk tarfına, 20.000 Türk’ün de Rum tarafına hiçbir olay ve sorun çıkarmadan geçebileceğine inanıyor musunuz?“ diyordu. Gene, Rolandis 16 Ekim 1991 tarihinde Agon gazetesine verdiği demecinde, “Kıbrıslı Türk ve Rumlar’ın geçmişin acı deneyimlerinden ve ızdıraplarından sıyrılarak, uzlaşacaklarından ve işbirliği yapabileceklerinden çok şüpheliyim. Bundan endişe ederim, çünkü küçük bir olay felakete yol açabilir“ demişti.
Kıbrıs Rum kesiminde iki toplum arasında bir federasyon kurulmasına şiddetle karşı çıkan kuruluşlar da var. Bunların başında Kıbrıs Rum Kilisesi bulunmaktadır. Geçmişte Türklere yönelik saldırılarda ve Türkleri tasfiye planında önemli bir rol oynamış olan Rum Ortodoks Kilisesi, federal sistemin Rumlar için bir intihar olacağı görüşündedir. Bu düşünceyi Rum Kilisesi Başkanı Başpiskopos Hrisostomos 29 Eylül 1991 tarihinde Rum kilisesinde yayınlanan Simerini gazetesine verdiği bir mülakatta belirtmiştir. Chrisostomos aynı düşünceyi  defalarca belirtmiş, kurulacak bir federal devletin Kıbrıs için bir felaket olacağını söylemiştir. Başpiskopos 31 Mayıs 1993 de gene Simerini’ye “ Milli davamızdan hiçbir nedenle hiçbir taviz vermemeliyiz, farklı ırklara ve dinlere mensup insanların yaşadığı ülkelerde federasyonlar yaşayamaz” demiştir. Ama Başpiskopos’un esas endişesi Kıbrıs’taki Türk varlığının kök salmasıdır. Chrisosotomos bu yöndeki görüşlerini, 17 Ağustos 1997 yılında Fileleftheros gazetesine verdiği bir demecinde şöyle belirtmektedir, “Kıbrıs’ta kurulacak iki kesimli ve federal bir yapı ergeç adanın Türkleşmesi ile sonuçlanacaktır.“ İşte buna tahammülleri yoktur. Hrisostomos 30 Nisan 1998’de Enosis yanlılarının gazetesi Mahi’ye; “Federasyon toprak vermek ve Kıbrıs’da Türk varlığının kök salmasına müsaade etmektir” diyerek buna şiddetle karşı çıkmaktadır.
Yunanistan kilisesi başpiskoposu Hristodulos ise henüz 10 gün önce 19 Ocak 2003 tarihinde başkent Atina’da Pazar ayininde yaptığı konuşmada Türkiye’nin AB üyeliğine kesinlikle karşı olduğunu söylüyor ve kendisini dinleyen Yunanlılara şöyle sesleniyor, “Türkiye gerçek bir Avrupa ülkesi mi de böyle bir istekte bulunabiliyor? Birçok kişi Türkiye’nin 16. yüzyıldan beri Avrupa’da varlığını hissettirdiğini söylüyor. Ancak, tarih gösteriyor ki, bu varlık kültürel olarak değil, barbarlığa, yağmalamalara ve kana bulanmış şekildedir.“
Bunları niçin hatırlatıyorum? Kofi Annan planı Kuzeye geçecek Rumların diğer haklarının yanısıra dini haklarından da tam olarak yararlanabileceklerini söylüyor. Kuşkusuz dini haklar kutsaldır ama Kıbrıs’da maalesef Rum kilisesi çok uzun yıllardan beri politika ile içli dışlı olmuş ve Enosis’in bayraktarlığını yapmıştır. Bu gerçekler ortada iken kuzeydeki 400 kiliseye dönecek olan Rum din adamlarının bundan sonra sadece dini faaliyette bulunacağına Kıbrıs Türk toplumunu ikna etmek kolay değildir. Bazıları artık geçmişi unutalım geleceğe bakalım diyorlar. Bu ilke olarak doğrudur ama tatbikatta ne yazık ki, kin ve nefret duygularının silinmesi dünyanın hiçbir yerinde kolay olmamıştır. Kosova’dan Sırbistan’a kaçan Kosovalı Sırpların geri dönmelerine niçin izin verilmiyor? Çatışmalardan korkulduğu için değil mi? Orada kalan Sırplarla Kosovalı Arnavutlar barış içinde yaşayabiliyorlar mı? Bosna’da huzur sağlandı mı? Ermenilerle Azeriler barış içinde yaşayabiliyor mu?
Ne yazık ki yüksek insani duygular ve düşünceler ile gerçekler her zaman bağdaşmıyor. Bu nedenle Kıbrıslı Türklerle Rumları yeniden birarada yaşamaya zorlamak yapılacak hataların en büyüğü olacaktır.
Toplumların iç içe barış içinde yaşayabileceklerini herhalde BM Genel Sekreteri de pek tahmin etmiyor. Bu nedenle bir Barış Gücü sistemi kuruluyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu Barış Gücünün esas görevi de Rumları Türklerden korumak olacak. Bunu nasıl yapacaklar? Gerekirse barikatlar dikecekler. Plan böyle diyor. Yani Kuzeydeki Türk Devletinin iç güvenliği ile yetkileri kısıtlanmıs olacak.

Peki Kuzeyde Türkler bir saldırıya uğrarsa adadaki Türk Askeri Birliği onların yardımına gidebilecek mi? Planda gidebileceğine dair hüküm yok. Orada askeri birliğin işlevi karargah içinde tatbikat yapmak, mevcut malzemenin bakım ve onarımını gerçekleştirmek ve törenlere katılmaktan ibaret. 30 kişilik bir Türk askeri gücün biryerden biryere gidebilmesi için 14 gün önceden BM ve Rum tarafından izin alıması gerekiyor. Yani, her hangi bir karışıklık anında Türk birlikleri olaya müdahale için 14 gün bekleyecekler. Bu hükümlere bakarak Kıbrıs Türkleri kendilerini güven içinde hissedebilecekleri söylenebilir mi?
Kofi Annan planı ile ilgili tartışmalarda yerleşmenin zaman içinde gerçekleşeceği söyleniyor ve endişeye mahal bulunmadığı ifade ediliyor. Oysa planın bir başka maddesinde bütün Kıbrıs adasında hareket serbestliğinin tam olarak sağlanacağı ve isteyenin haftada 3 gün karşı tarafta ikamet edebileceği belirtiliyor. Bu durumda iki taraf arasındaki sınırı tamamen sanallaştırıyor ve bir belediye sınırı konumuna indirgiyor.
Yerleşme konusuna, gelince boş olan yerlere 3 yıl içinde başkaları tarafından oturulan bina ve araziler üzerinde Rumlar 5 yıl içinde hak iddia edebilecek. Burada öngörülen sistem Türkiye ile Yunanistan arasında vaktiyle yapıldığı gibi topyekün bir mal mübadelesi değil. Bireysel olarak herkes hak iddia edebilecek. Peki Kuzeydeki Türk toprakları üzerinde hak iddia edecek Rumlarla ilgili kararları Kıbrıs Türk Devleti Yetkilileri mi alacak? Hayır, bunun için bir Mülkiyet Kurulu olacak. Bu komitede Türklerle Rumlar eşit sayıda temsil edilecek ama üç de yabancı olacak. Belli ki burada da kararı yabancılar alacak. Kurulun verdiği kararlara karşı Gayrimenkul Mahkemesine gitmek kabil. Peki, bu bir Türk mahkemesi mi olacak? Hayır karma bir mahkeme olacak. Orada da en az üç yabancı hakim görev yapacak ve bu mahkemenin vereceği kararlar kesin olacak, dünyadaki hiçbir mahkemede itiraza veya temyize açık olmayacak. Bu bir kapitülasyon değil midir? Kendi ülkenizdeki mal mülklerle ilgili davalarda sizin hakimleriniz değil de yabancı hakimler karar verecek. Türkiye Lozan da buna benzer hükümlerden kurtulmak için ne büyük çabalar göstermişti. Şimdi böyle adli kısıtlamaları kabul etmeyi Kıbrıs Türk toplumu içine sindirebilecek mi?

Planın toprak bölümü ayrıca incelemeye değer. Rum tarafına verilecek toprakları gösteren harita 50 bine yakın Kıbrıslı Türkün evlerini barklarını terk etmesini öngörüyor. Sulak topraklarda yaşayan bu Türkler nereye gidecekler? Adanın kuzeyinde yeterli toprak var mı? Bunların gidecekleri yerlerde şu an oturanlar ne yapacak? Çok açık ki, böyle bir hareket olursa iskan anlamında ciddi sorunlar yaşanacak.
Toprak meselesi bununla da bitmiyor. Harita öyle çizilmiş ki, Güzelyurt ve Magosa bölgesindeki Türk birliklerinin tamamı yerlerinden çıkarılacak. Onlar nereye gidecek?
Plan çizilirken Kuzeyin bütün stratejik noktaları Rumlara bırakılıyor. Bunlar dikkatimizden kaçmamaktadır. Güvenlik açısı belki de bunların hepsinden daha önemlidir. İç içe yaşamakla Kıbrıs Türklerimin güvenliği tehdit altına girecek. Bu plan Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını da tehlike altına sokuyor. Adanın İskenderun Körfezine en yakın Karpaz burnu Rum kantonu oluyor. Bunun bir sakınca oluşturmayacağını zira adanın silahsızlandırılacağını söyleyenler var. Ege adaları da uluslararası antlaşmalarla silahsızlandırılmış değil miydi? Yunanistan’ın bu antlaşmaları ihlal ederek adaları silahlandırmasına kim engel olabildi? Ege’ye kadar girmeye hacet yok. Kıbrıs’ta 1960 antlaşmaları ihlal edilerek 1967 yılında 20.000 Yunan askeri gizlice konuşlandırılmamış mıydı?
O zaman Yunanistan’ın bu eylemlerine karşı Türkiye’nin etkin garantörlük gücünü devreye sokarak bunu engelleme olanağı vardı. Nitekim 1974’de Türkiye bu hakkını kullanarak adaya müdahele etmis, barışı sağlamış ve Türk toplumunu kurtarmıştır. Kofi Annan planına göre 1960’da yapılan garantörlük ve ittifak antlaşmaları aynen geçerliliğini koruyor mu? Çok kuşkulu! Daha planın başında bu antlaşmaların “Mutatis – Mutantis“ geçerliliği olacağı söyleniyor. Yani bunun anlamı yeni düzenin koşulları olanak verdiği ölçüde bu antlaşmalar yürürlükte kalacaktır. Eski sistemde düzenin bozulması halinde garantör ülkelerin birlikte veya tek başına müdahale hakları vardı. Oysa şimdi planda bir İzleme Komitesi kuruluyor ve bu İzleme Komitesine, garantör ülkeler yani Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’den birer temsilci Kıbrıs’ın merkezi hükümetinden iki temsilci, parça devletlerden birer temsilci katılacak ve Komite BM’in bir temsilcisinin başkanlığında toplanacak. Bu komite ne yapacak? Uygulama tehlikeye düşerse tavsiyelerde bulunacak ve bu tavsiyeler bağlayıcı olmayacak. Planda öngörülen sistem bu. Şimdi bu hükümlere bakarak Kıbrıs Türk toplumunun kendini güvence içinde hissetmesi ve Türkiye’nin de garantör haklarını kullanabileceğine inanması mümkün mü?
İşte bütün bu ve buna benzer deneylerden bu planın özlü bir biçimde değiştirilmesinin hatta yeni bir plan hazırlanmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz. Zira tarafların eşit egemenliğini tam tanımayan, Kıbrıs Türk toplumuna can güvenliği garantilemeyen, hukukta, idarede, kamu idaresinde büyük kısıtlamalar getiren, Ada’daki Türk askerlerini işlevsiz bırakan böyle bir düzenleme kabul edildiği takdirde bunca yıldır sarfedilen emekler boşa gitmiş olacaktır. Bu gibi dengesiz önerilere, baskılara, dayatmalara, Türkiye ve Kıbrıs Türkleri 28 yıl boyunca direnmiştir. Amerikan askeri ambargosuna boyun eğmemişizdir. Kıbrıslı Türklerin ekonomilerinin can damarını kurutmayı amaçlayan ekonomik ambargolara boyun eğmemişizdir. Ancak, çok taraflı bir ittifak tarafından KKTC ve Türkiye’ye diretilen bu plan karşısında tek vücutluğumuzu kaybetmeye başladığımızı görüyoruz. İçeriden ve dışarıdan yapılan baskılar ve propogandalar bazılarının kafalarını karıştırıyor.
Peki bütün bunlar karşısında biz ne yapıyoruz? Türkiye’de ve Kıbrıs’da bütün hükümetlerin gösterdiği direnci şimdi gösterebiliyor muyuz? Bunu söylemek pek mümkün değil. Geçmişte bu milli davaya sahip çıkanların bugün, Kıbrıs politikamızın değiştirilmesi, ve yukarıda size bazı detaylarını verdiğim Annan planın kabul edilmesi yönünde görüş belirtmeleri çok şaşırtıcı olmuştur.
21 Ocak 1997 yılında KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın da davetli olduğu TBMM Genel Kurul toplantısında, bugünkü hükümetin Başbakanı ve o dönemki hükümetin Devlet Bakanı Abdullah Gül Kıbrıs konusunda bakın neler diyor, “Kıbrıs Türkiye’nin milli meselesidir, partilerüstü bir meselerdir, kim iktidarda olursa olsun, 30 senedir Kıbrıs’a karşı yapması gerekeni yapmıştır ve bundan sonra da yapacaktır. Kıbrıs’ta bugünkü problemin sorumlusu kesinlikle Türkiye değildir. Çeşitli oyunlarla, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kazanımlarını geri almak için yapılan bütün çalışmalar boşa gidecektir. Kıbrıs’ın güvenliği Türkiye için vazgeçilmez bir koşuldur, Mersin’in, Sinop’un, Edirne’nin, Kars’ın güvenliği neyse, Kıbrıs’ın güvenliği de Türkiye için aynı şekildedir. Kışkırtmalara bütün dünya şahittir, kesinlikle bunların karşısında geri adım atılmayacaktır. Hükümetimiz, bütün hükümetlerde olduğu gibi, KKTC’ne karşı sorumluluğunu, gerek güvenlik açısından gerekse ekonomi açısından bütün gerekenleri yapacaktır.“
Ben, Sayın Gül’ün bu sözlerinin tümünün altına imzami atarım, acaba bugün kendisi de bu sözlerinin altına imzasını koyabilir mi?
Yıllardan beri Türkler bütün baskılara karşı direnmişlerdir. Türklerin bu direncini kıramayanlar son yılarda Kıbrıs Türklerini birbirine düşürecek KKTC ile Türkiye’nin arasını açacak yöntemlere başvurmuşlardır. Türk kamuoyunu temel çıkarlarımızdan taviz vermeye ikna etmek için yoğun bir propaganda faaliyeti sürdürülmüştür. Biz bunlara boyun eğmemeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman yabancıların baskısı altında eğilmemiştir. Bizim Cumhuriyeti kuranlardan devraldığımız miras budur.

Sonuç olarak, biz de çözüm istiyoruz. Tabii ki tüm çözümler karşılıklı makul, dengeli, esnek adımlar atılmasını gerektirir. Ama karşı tarafın isteklerini bize baskıyla, dayatma ile kabul ettirmek isterseniz biz buna karşı çıkarız. Uzlaşmaya evet ama baskıya, dayatmaya hayır.
İki kesimliliği ve Türk tarafının egemenliğini koruyacak, Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini sağlayacak, Türkiye’nin garantörlük haklarını sulandırmayacak, Adadaki Türk birliklerinin statüsünü sıfırlamayacak bir çözümden yanayız. Bizim Kıbrıs konusunda söyleyeceğimiz budur.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.