Galatasaray Üniversitesinde Konferans

1 Kasım 2002

Onur Öymen’in Galatasaray Üniversitesi’nde Yaptığı Konuşma

Önce nazik davetiniz için içtenlikle teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Galatasaray Üniversitesinde konuşmanın, bazı görüş ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmanın benim içim çok özel bir anlamı var. Çünkü ben okula bu binada başladım. 12 yıl Galatasarayda okudum. Bunu büyük bir övünç vesilesi, büyük bir ayrıcalık sayıyorum. Bana Galatasaray’da ne öğrendiniz diye sorarsanız buna tek kelime ile cevap verebilirim: Düşünmesini öğrendim.

Bu konuşmamda Türkiye’nin karşılaştığı başlıca dış politika sorunları olan Avrupa Birliği, Kıbrıs ve Irak konularında görüşlerimi sizlerle paylaşmam istendi. İsterseniz bu ve bunlara bağlı dış politika konularını birlikte düşünelim, birlikte sorular sorarak bunlara cevap bulmaya çalışalım.

Bunu yapmadan önce hatırlamamız gereken iki nokta var: Bunlardan biri dış politikaya, genel olarak uluslararası ilişkilere yön veren en önemli unsurun ulusal çıkarlar olduğu gerçeğidir. Herhangi bir uluslararası sorunu değerlendirirken kimin haklı, kimin haksız olduğunu araştırmaktan çok o meselede ilgili ülkelerin çıkarlarının hangi doğrultuda olduğuna bakmak gerekiyor.

Diğer nokta da şudur: Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra uluslararası ilişkilerde basının ve kamuoyunun rolü çok arttı. Devletler artık eskiden olduğu gibi savaş gemilerini hasım saydıkları ülkelerin limanlarına göndererek istediklerini zorla kabul ettirme yoluna gitmiyorlar. Şimdi etkili olarak kullanılan yöntem basını ve genel olarak medyaları etkilemek yoluyla kendi çıkarları doğrultusunda kamuoyu oluşturmak ve bu yolla daima kendilerinin haklı, başkalarının haksız olduğu izlenimini yaratmak, hasım veya rakip gördükleri ülkeleri bu yöntemle zayıf ve güçsüz duruma düşürmek. Bu nedenle dış politika konularında dünya basınında ve televizyonlarında yayınlanan görüşleri dikkatle ve ihtiyatla değerlendirmek gerekiyor. Aynı şekilde iç basında da Türkiye’nin politikalarını sürekli olarak yabancıların gözüyle değerlendiren, hep yabancıların haklı Türkiye’nin haksız olduğunu savunanların görüşlerini de mutlak gerçeklerin ifadesi gibi algılamamak gerekiyor.

İşte Avrupa Birliği, Kıbrıs ve Irak meselelerini de bu unsurları gözden kaçırmadan inceleyip değerlendirmek uygun olur.

Önce Avrupa Birliğini ele alalım. Oradaki durum nedir? Ana hatlarıyla şudur: Türkiye uzun bir zamandan beri AB’ye üye olmayı dış politikasının en öncelikli konularından biri saymaktadır. 1963 yılında imzalanan Türkiye-Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklık Antlaşmasının hedefi Türkiye’nin tam üyeliği idi. Geçen zaman içinde bizden sonra AB üyeliğine talip olan birçok devlet AB’ye üye olmuş, Türkiye bunların hepsinin gerisinde kalmıştır veya bırakılmıştır. Türkiye 1970’li yılların sonunda Yunanistan ile eşzamanlı olarak AB üyeliğine başvuruda bulunmamıştır. O tarihe kadar AB Türkiye ile Yunanistan’a eşit muamelede bulunmaya özen göstermiş, hatta Yunanistan’ın üyeliğinden önce bir karar alarak bu ülkenin üyeliğinin Türkiye-AB ilişkilerini etkilemeyeceğini belirtmiştir. Ama uygulama böyle olmamış ve Yunanistan’ın üye olur olmaz yaptığı ilk işlerden biri Türkiye-AB 4. Mali İşbirliği Protokolunu engellemek olmuştur. Bu yüzden Türkiye yaklaşık 600 milyon dolar kayba uğramıştır.

Türkiye 1987 yılında AB’ye tam üyelik için resmen başvuruda bulunmuştur. Komisyonun bu başvuruyu değerlendirmesi tam iki yıl almıştır. Hazırlanan raporda Türkiye’nin başta demokrasi ve insan hakları olmak üzere, bazı eksikleri dile getirilmiş ve sonuçta o tarihte Türkiye’nin üyeliği için yeşil ışık yakılmamıştır. 1980’li yılların sonlarında Avusturya, İsveç ve Finlandiya’nın üyelik süreci başladığında Türkiye’nin de yeni bir girişim yapmasının uygun olup olmayacağı tartışılmış, o zamanki hükümet tarafından buna gerek görülmemiştir.

Son olarak, Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra özgürlüklerine kavuşan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye alınması konusunda  başta Almanya olmak üzere Birliğin önde gelen ülkelerinde kuvvetli bir siyasi irade belirmiş, bu ülkeleri üyeliğe hazırlamak için çeşitli programlar, girişimler başlatılmış, ancak Türkiye için aynı yönde bir irade ortaya çıkmamıştır. Tam tersine Türkiye’nin sorunları, eksikleri daima kamuoyunda ön plana çıkartılmış ve Türkiye’nin AB üyeliğine henüz hazır olmadığı inancı bir yandan Avrupa bir yandan da Türk kamuoyunda yaratılmaya çalışılmıştır. Peki bu eleştirilerin ötesinde Türkiye’nin eksiklerinin giderilmesi için samimi bir çaba harcanmış mıdır? Pek söylenemez. Çünkü eleştirilerde gerçeklik payı olsa da esas meselenin Türkiye’nin üyeliğinin doğurabileceği sorunlar nedeniyle bu üyelik konusunda önde gelen AB ülkelerinde bir siyasi irade eksikliği olduğu söylenebilir. O bakımdan ileri sürülen gerekçelerden çoğu aslında bir bahane niteliği taşımaktadır. Son gelişmeler de bunu teyid etmiştir.

4 Mart 1997 tarihinde Brüksel’de yapılan AB ülkeleri Hristiyan Demokrat Partileri liderler toplantısından sonra bir açıklama yapan eski Belçika Başbakanı Martens “Türkiye’nin hiçbir zaman AB üyeliğine kabul edilmemesi gerektiğini, zira AB’nin bir uygarlık projesi olduğunu” söylemişti. Bu başta Almanya olmak üzere Hristiyan demokratik partilerin genel yaklaşımını büyük ölçüde yansıtan bir tavır sayılabilir. Örneğin ben Alman Hristiyan demokrat Partisi liderlerinden herhangi birinin Türkiye’nin AB üyeliği lehinde tek bir söz söylediğini hatırlamıyorum. Tabii bu görüş AB hükümetlerini bağlamaz ama Avrupa kamuoyu üzerinde etkili olduğunu kabul etmek gerekir. Yani çoğu zaman ifade edildiği gibi Avrupa kamuoyunda Türkiye’nin üyeliğine karşı oluşan havanın siyasi partileri etkilediği iddiası pek o kadar doğru değildir. Daha doğru olan bazı siyasi partilerin ve liderlerin görüşlerinin kamuoyunu etkilediğidir.

Sonuçta 1997 Aralığındaki AB Lüksemburg zirvesinde Birliğe üye olmak isteyen bütün ülkelerin adaylığı kabul edilmiştir, Türkiye hariç… Bu Türkiye’nin hakketmediği bir durumdu. AB ülkelerinde de bunun bir haksızlık olduğunu düşünenlerin sayısı az değildi. Neticede 1999 Aralığında yapılan Helsinki zirvesinde Türkiye AB adaylığına kabul edildi. Ama orada dikkatten kaçan bir husus şu oldu: Diğer bütün adaylarla üyelik müzakerelerine başlanması kabul edilirken Türkiye ile edilmedi. Yani diğer adaylarla Türkiye arasında bir nitelik farkı yaratıldı. Orada bir karar daha alındı: Bir aday ülkeyle üyelik müzakelerinin baþlatılması için bu ülkenin 1993 Kopenhag kriterlerinin siyasi boyutunu yerine getirmesi istenecekti. Yani o ülkenin demokrasi, insan hakları ve azınlık hakları konusunda Avrupa normlarını benimsemesi şart koşuluyordu. Diğer bütün adaylarla üyelik müzakerelerine birkaç ay sonra başlandı. Geçen zaman içinde bu müzakerelerin hemen hemen tümü tamamlandı. Türkiye ile aradan 3 yıl geçmesine rağmen müzakerelere başlanamadı. Yani diğer bütün adayların müzakerelere başlanmadan önce Kopenhag kriterlerini yerine getirdiği varsayıldı. Gerçek böyle miydi? Pek sayılmaz. Örneğin müzakerelere başlandığı tarihte yerel dili konuşamayan azınlıklara oy hakkının verilmediği aday ülkeler vardı. Bu eksikliğin zaman içinde düzeltileceği düşünülerek onlarla müzakere masasına oturuldu, ama Türkiye ile henüz oturulmadı. Üstelik Türkiye bu yılın Ağustos ayında Meclisten geçirdiği AB uyum yasalarıyla kendisinden beklenenlerin hemen hemen tamamını yerine getirdiği halde.

O tarihte Türk kamuoyunda şöyle bir izlenim doğdu: Sanki TBBM bu yasaları çıkartırsa üyelik müzakerelerine başlanacağı konusunda bir vaad alınmıştı. Daha sonraki gelişmeler böyle bir vaadin alınmadığını ortaya koydu. Zaten Komisyonun bu şekilde bir vaatte bulunmaya yetkisi de yoktu. Müzakere kararı üye ülkeler tarafından alınacaktı ve bu kararın alınmasında AB’nin önde gelen ülkelerinin kuşkusuz ağırlıklı bir sözü olacaktı. İşte Almaya, Fransa ve İngiltere’den oluşan bu ülkelerle bu konunun bizzat Başbakan düzeyinde yüzyüze konuşularak bu meselelerin ele alınması ve kamuoyunda yersiz umutların yaratılmaması gerekiyordu. Ama diğer aday ülkelerden farklı olarak Türkiye yaklaşık 5 yıldır bu üç ülkeye Başbakan düzeyinde resmi bir ziyarette bulunmamamış ve o ülkelerden de bu düzeyde Türkiye’ye gelen olmamıştı. İşte en önemli eksikliklerden biri bu olmuştur.

12-13 Aralık tarihlerinde Kopenhag’da yapılacak zirve   öncesindeki tablo budur. Meseleye bir bütün içinde bakılacak olursa, 80 yıl önce demokrasi reformuna baþlamış, 56 yıl önce çok partili demokratrik rejime geçmiş olan Türkiye, sadece 8-10 yıl önce demokrasi alanında ilk adımlarını atmış olan bütün Doğu Avrupa ülekelerinin gerisinde bırakılmıştır. Malta’nın ve Kıbrıs Rum Yönetiminin de gerisinde bırakılmıştır. Bu hazin bir tablodur. 20 yüzyılın en önemli siyasi ve hukuki reformlarını hiçbir dış etki altında kalmadan gerçekleştiren Türkiye şimdi, 21. yüzyılın başında gerekli demokratik reformları zamanında yapamadığı gerekçesiyle diğer bütün adayların gerisinde bırakılmıştır. Türkiye’nin, Türk milletinin bunu doğal karşılaması, içine sindirmesi, mümkün müdür? Ne yazık ki, Türk basınında ve onun etkisiyle kamuoyunda bu durum adeta doğal karşılanır hale gelmiştir. Üzüntü veren tablo budur.

Meselenin bir de başka boyutu var. Bu da kamuoyunda yeterince tartışılmıyor: Türkiye’nin üyeliğini geciktirenler Kıbrıs Rum Kesiminin ilk grup içinde AB üyesi yapılmasına yeşil ışık yakmaya hazır görünüyorlar. Oysa bu herşeyden önce hukuka aykırıdır. Zira Kıbrıs devletini kuran Londra ve Zürih Antlaşmaları Kıbrıs’ın, Türkiye ile Yunanistan’ın aynı zamanda üye olmadıkları milletlerarası birliklere katılamayacağı hükmünü getiriyor. Böylece Türkiye ile Yunanistanm arasında bir denge kurulmuş oluyor. Ünlü uluslararası hukukçular da bu görüşü destekleyen raporlar yazdılar. Ama nedense meselenin bu önemli hukuk boyutu yok farzedildi. Bize hukuk dersi vermeğe çalışanlar bu konuda  “başka hukukçular da farklı düşünüyor” diyerek bu hukuk dışı duruma onay vermiş görünüyorlar. Türkiye’nin bunu kabul etmesi mümkün değildir.

Ayrıca meselenin bir de siyasi boyutu var: Eğer Kıbrıs Rumları üyeliğe kabul edilecek olursa, Türkiye’nin üyelik zamanı geldiğinde Rumların onayı olmadan AB’ye giremeyeceðiz. AB’de geçerli usul bu. Yeni bir üyenin kabulü için mevcut bütün üyelerin hükümetlerinin ve parlamentolarının onayı gerekiyor. Bazı ülkelerde ayrıca bir de referanduma başvuruluyor. Yani Türkiye, meşru saymadığı, tanımadığı bir ülkenin onayı olmaksızın AB’ye giremeyecek. Bunu Türk milletinin içine sindirmesi mümkün müdür? Ne yazık ki, bu konulardan sorumlu siyaset adamları meselenin bu yönüne pek değinmiyorlar. Bunun ileride Türkiye’nin başına çıkartacağı sıkıntıları pek düşünmek veya dile getirmek istemiyorlar.

Irak’taki gelişmelere bakıldığında da Türkiye’nin maalesef yeterince etkili bir rol oynayamadığını görüyoruz. Orada diplomatik çözüm şansı henüz tükenmiş değildir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki çalışmalarda bir çıkış yolu aranıyor. Irak eğer Güvenlik Konseyi’nin kabul edeceği bir kararı benimser ve kitle silahlarının üretimini Birleşmiş Milletlerin teftişine kayıtsız olarak açarsa savaş ihtimali muhtemelen ortadan kalkacaktır. İşte bu konularda da, bölgedeki tek NATO ülkesi olan Türkiye’nin etkili bir rol oynaması gerekiyor. Tribünde oturarak, veya basına demeç vererek bu konuda etkili bir rol oynayamazsınız. Seçimlerden sonra işbaşına gelecek hükümetin bizzat başbakan düzeyinde bu konuları ele alması, en kısa zamanda ilgili ülkelerin başbakanlarını, devlet başkanlarını ziyaret ederek Türkiye’nin görüşlerini anlatması gerekiyor. Bölgenin en büyük, en güçlü ülkesi olan Türkiye’nin bütün bu konularda ağırlığının mutlaka hissettirilmesi gerekiyor.

Biz Atatürk devrinden böyle bir miras devraldık.  Güçlü, aðýrlýklý, saygın, etkili, sözü dinlenen, dostluğu aranan, kararlı, kendine güvenen, cesaretli bir ülke devraldık. Türkiye’yi bizden sonraki kuşaklara, önemini yitirmiş, etkisizleşmiş, gücü, kararlılığı, etkisi, saygınlığı azalmış bir ülke olarak devredemeyiz. Bizim kuşağın en önemli görevi budur. Ülkemize, ulusumuza, gençlerimize karşı en önemli görevimiz budur. Biz işte bu görevi yerine getirmek için yola çıktık. Başarıya ulaşacağımıza inanıyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.