Bursa Milletvekili Onur Öymen’in Hacettepe Üniversitesi’nde Dış Politika Üzerine Verdiği Konferans-8 Aralık 2010

BURSA MİLLETVEKİLİ ONUR ÖYMEN’İN HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ’NDE TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE TÜRKİYE’NİN YURTDIŞINDAN GÖRÜNÜMÜ ÜZERİNE YAPTIĞI KONUŞMA
8 ARALIK 2010

Hacettepe Üniversitesi İşletme Kulübü’nün sayın başkanı, değerli arkadaşlar,
Öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum. Konferansın konusu için önerdiğiniz başlık bence bugünkü koşullarda seçilebilecek en iyi başlıktı. Dış politikada bütün ülkelerin amacı uluslarının başta güvenlik olmak üzere ekonomik ve siyasi çıkarlarını en iyi şekilde savunmaktır. Devletler, birbirinin hoşuna gitmek için değil, başka ülkelerden beğeni kazanmak için değil, kendi milletlerine en büyük yararı sağlamak için çalışırlar. Ne var ki, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasından sonra başka ülkelerin medyaları yoluyla halkları etkileyerek hükümetleri diledikleri yönde yönlendirme çabası içerisine girdikleri görünüyor. Yerel basın organlarının önemli bir bölümü de kendi ülkelerinin dış politikada, ekonomide ve diğer alanlardaki başarılarına ölçü olarak yabancı devletlerin ve yabancı yayın organlarının değerlendirmelerini esas almaktadırlar. Adeta yabancı devletler başka ülkeler için karar veren bir jürinin üyeleri gibi görünüyor. Herhangi bir konuda o ülkenin politikalarının doğru mu yanlış mı, isabetli mi isabetsiz mi olduğuna yabancılar karar veriyor. İşte bu oyuna gelmemek lazımdır. Aldığınız kararın, attığınız adımın doğruluğuna inanıyorsanız onu savunmak için yabancıların da sizin adımınızın, politikanızın doğruluğunu tescil etmelerini beklemeyeceksiniz.

Bu Türkiye gibi ülkeler için özel önem taşıyor. En haklı olduğunuz konularda bile bazen yabancı ülke ve kuruluşların Türkiye’ye karşı bir tavır içerisine girdiklerini görüyoruz. Bunun sebebi sizin izlediğiniz politikaların başkalarının menfaatine hizmet etmemesidir. Benzeri durumları uluslar arası kuruluşlarda da görüyoruz. Uluslar arası kuruluşlarda çoğu zaman bazı devletler ya da bazı gruplar alınacak kararların yazımına öncülük yaparlar. Bunların dedikleri diğer ülkeler tarafından genellikle kabul edilir ve çıkan metinler onların istediği doğrultuda olur. Bazen bunlara quartet gibi isimler takılır. Yani 4 büyük devlet belli bir konuda bir araya gelmiş ve bir görüş oluşturmuştur. Diğer devletlere düşen çoğu zaman onların mutabık olduğu hususları onaylamaktır. Bu durumun istisnaları vardır ama çok değildir. Türkiye’nin bu konuda karşılaştığı sıkıntıları bazı somut örnekleri ile hatırlamakta yarar var. Bunların başında Kıbrıs sorunu geliyor. Kıbrıs Devleti 1960 yılında imzalanan Londra ve Zürih antlaşmaları ile kurulmuştu. Bu anlaşmaların esası devletin egemenliğini, iki topluma eşit söz hakkı vermesiydi. Cumhurbaşkanı Rum, cumhurbaşkanı yardımcısı Türk olacaktı ama cumhurbaşkanı yardımcısının bütün yasaları ve antlaşmaları veto etmek hakkı bulunacaktı. İşte bu antlaşma 1963 yılının Noel’inde Kıbrıslı Rumların giriştiği kanlı bir saldırı ile sona erdirildi. Çok sayıda Kıbrıslı Türk katledildi. Evlerinden köylerinden uzaklaştırıldı. Küçük bölgeler içerisinde yaşamak zorunda bırakıldılar. Hükümetteki, meclisteki, yargıdaki ve devlet hizmetindeki bütün Türkler görevlerinden uzaklaştırıldılar. 1964 yılında konuyu ele alan BM, Rum yanlısı bir tavır takındı ve Türkleri katleden ve devletten dışlayan Rumların Kıbrıs Devleti’nin tek meşru temsilcisi olduğuna karar verdi. 46 yıldır uluslar arası kuruluşların ve o kuruluşlara üye devletlerin yaklaşımları bu doğrultuda olmuştur. Şimdi uluslar arası toplum bize haksızlık yaptı diye biz kendimizi haksız mı sayacağız. Kıbrıs konusunu Rumların istediği doğrultuda çözmek için Türkiye’ye yapılan baskılara boyun mu eğeceğiz. Bizden istenen bunu yapmamızdır. Ne yazık ki, yabancı ülkelerin etkisi altında kalan bazı basın kuruluşlarımız, bilim adamlarımız, hatta bazı siyaset adamları Türk halkını çoğu zaman bu doğrultuda yönlendirmeye çalışmaktadırlar.

Size verebileceğim diğer bir örnek Kardak olayı ile ilgilidir. Kardak’ta Yunanistan uluslar arası antlaşmalar ile kendisine ait olmayan bir kayalığı asker çıkartarak zapt etmeye çalışmıştır. Türkiye’nin izlediği etkili diplomasi ve bitişik adacığa asker çıkartması yunanlıları geri çekilmeye zorlamış ve o müdahaleden önceki duruma dönülmüştür. Bugün bile bazı köşe yazarları Türkiye’nin Yunanistan’a haksızlık yaptığını, Yunanistan’a ait bir adacıkla ilgili olarak sorun yaratarak Türkiye’yi Yunanistan ile savaşın eşiğine getirdiğini iddia edebilmektedirler. Oysa gerçek nedir? Gerçek, Kardak’ın Yunanistan’a verildiğine dair onaylanmış ve yürürlüğe girmiş hiçbir uluslar arası antlaşmanın mevcut olmadığıdır. Ayrıca Kardak uzun yıllardan beri Milas ilçemizin tapu kütüğüne kayıtlı bulunmaktadır. Kardak adacığının da bulunduğu bölgede Türkiye ile Yunanistan arasında çizilmiş ve her iki ülkenin de kabul ettiği ortak bir deniz sınırı da bulunmamaktadır. Yunanistan 1949 ile 1963 yılları arasında defalarca Türkiye’ye müracaat ederek bir deniz sınırının çizilmesi için müzakereler yapılmasını önemiş, Türkiye bunu uygun görmemiştir. Yani Yunanistan bile resmi belgelerle bu adacığın antlaşmalarla kendine verilmiş olduğunu kanıtlayamamaktadır. Hal böyle iken bizim bazı yazarlarımız niçin Türkiye’yi haksız buluyorlar? Çünkü diğer bazı konularda da olduğu gibi bu konuda da uluslar arası toplum haklı olmasına rağmen Türkiye’ye gerekli desteği vermemiştir.

Başka bir örnek, AB ile ilişkilerimiz ile ilgilidir. Türkiye ile Hırvatistan AB üyeliği için üyelik müzakerelerine 3 Ekim 2005 tarihinde başladılar. 35 başlıktan oluşan bu müzakereleri Hırvatistan esas itibarı ile bitirdi, kalan birkaç başlığı da önümüzdeki aylarda sonuçlandıracak ve muhtemelen 2011 yılının sonunda AB’ye üye olacak. Türkiye ise 35 başlıktan sadece 13’ünü açabildi ve sadece 1’ini kapatabildi. Niçin? Çünkü AB Konseyi ve ya üye devletler toplam 18 başlığa ambargo koydular. Bu ambargoların bir bölümü Kıbrıs ile ilgilidir. Yani Türk hükümetinin telkini ile Kıbrıslı Türklerin Kofi Annan Planı’na onay vermesi ve Rumların reddetmesine rağmen Kıbrıs dolayısıyla cezalandırılmak istenen taraf gene Türkiye olmaktadır. Ne yazık ki bizim basının önemli bir bölümü de bu meselenin çözümü için Türkiye’nin tek taraflı taviz vermesini öneriyorlar. Niçin? Çünkü yabancı devletlerin ve yabancı basının beklentileri bu yöndedir. Yani bir konuda bizden bir şey isteniyorsa ya da bize baskı yapılıyorsa bunun sebebi Türkiye’nin yanlış bir iş yapmış olması ve ya yanlış bir politika izlemesidir. Fakat Türkiye’nin üyeliğine ve üyelik müzakerelerine veto koyan ülkelerden biri olan Fransa’nın engellemesinin sebebi veto ettiği 5 başlığın Türkiye’yi AB üyeliğine götürebileceğidir. Ve bu Fransız engellinin Kıbrıs meselesi ile hiçbir alakası yoktur. Demek ki Türkiye Kıbrıs meselesinde taviz verirse AB kapılarının açılacağı görüşü de doğru değildir. Fransa ayrıca Türkiye’nin hiçbir zaman AB’ye üye olamayacağını, çünkü ülkemizin topraklarının büyük bir bölümünün Asya’da olduğunu ileri sürüyor. Peki, Kıbrıs Adası’nın coğrafi olarak Avrupa’ya ait olduğunu gösteren bir haritayı göreniniz var mı?  Fransa Kıbrıs’ın AB üyeliğine itiraz etmiş mi? Kıbrıs’a gelince başka standart, Türkiye’ye gelince başka standart. Ne yazık ki, Türkiye’ye haksız olarak yapılan bu baskılara ne hükümetten ne de basından ve kamuoyundan yeterli tepki gelmiyor, kendi ülkesinin çıkarlarını düşünerek bu baskılara karşı çıkanları da ulusalcı siye suçlayıp eleştirmeye çalışıyorlar. Bu örnekleri çoğaltmak kabildir. Kuzey Irak ile ilgili olarak da Türkiye’ye yapılan baskılar aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Oradaki bir terör örgütünü bertaraf etek için ne Irak hükümeti ne orada asker bulunduran ülkeler en küçük bir gayret göstermiyorlar. Türk ordusunun sınırı geçerek bunu yapmasına da engel oluyorlar. Dünyada bunun başka bir örneği var mıdır? Yoktur. Peki, bu çok haklı olduğumuz konu da bizim hakkımızı teslim eden devlet hangisidir? Hiçbiri. Çünkü yabancı devletlerin kendi çıkarları Türkiye’nin hakkını teslim etmekten çok Türkiye’ye o konuda da taviz vermesi için baskı yapmayı gerektiriyor. Ne yazık ki bu konuda da baskılar Türk basının da destek bulunuyor.

Ermenistan ile ilişkiler ve patrikhanenin talepleri konularında da durum bundan farklı değildir. Orada Türkiye hukuken ve siyaseten çok haklı olduğu halde yabancı ülkelerin desteğini alamamakta ve yabancıların desteği ile harekete geçen yerli korolarla Türkiye’nin bu baskılara boyun eğerek taviz vermesi için yayın yapmaktadırlar.

1987 yılında Türkiye AB’ye tam üyelik için müracaat ettikten hemen sonra aynı yılın Temmuz ayında Avrupa Parlamentosu bu konuların çoğunu kapsayan bir karar kabul etti. O tarihten sonra yıllar boyunca Avrupa Parlamentosu aynı konularda hep aynı kararları aldı. Karşınıza öyle bir tablo çıkıyor ki 23 yıldan beri Türkiye’de iş başına gelen bütün Türk hükümetleri her konuda yanlış işler yapmışlardır ve Türkiye’nin karşısında olan devletlerin hiçbir suçu yoktur. Yunanistan, Kıbrıslı Rumlar, Ermenistan, teröristleri topraklarından tasfiye etmeyen Irak Hükümeti, bunların hepsi haklıdır bir tek Türkiye haksızdır. Niçin? Çünkü uluslar arası topluma yön veren büyük devletlerin menfaatleri bunu gerektirmektedir. İşte değerli arkadaşlar bizim bu oyunlara gelmememiz lazım. Ülkemize yönelik haksız baskı ve oyunları göğüsleyecek cesaretimizin olması lazım. Bugün bize yaptıkları bu dış baskıları Atatürk döneminde yapabildiler mi? İnönü döneminde yapabildiler mi? Hatta Celal Bayar döneminde yapabildiler mi? Yapamadılar. Peki, bugün nasıl yapabiliyorlar? İşte bu sorunun cevabını sizlere bırakıyorum.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.