Haber 7 Televizyonu – AB ile İlişkiler Hakkında Mülakat

HABER 7 TELEVİZYONU – 19 EKİM 2006

Sunucu: CHP olarak 8 Kasım AB İlerleme Raporu’na kadar nasıl bir yol izlemeyi düşünüyorsunuz?

Öymen: Önce işin esasına bakalım. İşin esasını göremezsek ayrıntılarda boğuluruz. Bugün Avrupa’nın önemli ülkelerinin siyasi liderlerinde henüz Türkiye’nin tam üyeliği anlayışı yerleşmiş değildir. Türkiye’nin tam üyeliğine henüz sıcak bakmıyorlar, inanmıyorlar, arzu etmiyorlar; bunun yerine Türkiye’ye özel bir statü vermeyi öngörüyorlar. Almanya’da bugün başbakanlık koltuğunda oturan Angela Merkel iki yıldan beri bütün Avrupa’da Türkiye’ye tam üyelik verilmesin diye kampanya yapıyor.

Sunucu: Ama sözlerimizin de arkasındayız diyorlar.

Öymen: Öyle, çünkü bir koalisyon protokolü imzaladılar. İktidar olabilmek için Sosyal Demokrat Parti Almanya’da Türkiye’nin üyeliğini desteklediği için bir ortalama formül buldular, kendisi de “açıkça biz istemiyoruz ama koalisyon protokolünün icabı olarak bizden önce alınan kararlara saygılıyız”, dediği bundan ibaret. Ama içinden Türkiye’nin üyeliğini desteklediği hiç söylenemez. Fransa’da cumhurbaşkanlığının en önemli adaylarından Sarkozy her gün Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu dile getiriyor. Biz Türkiye’ye özel statü vermeliyiz diyor. Seçimlerden önce Avusturya başbakanı aynı şeyi söylüyor. Lüksembourg başbakanı “hiçbir zaman Türkiye’ye diğer ülkelerle eşit statü veremeyiz” diyor. Şimdi biz bunlar hiç yokmuş gibi teknik tartışmaların içinde yürüyüp gidiyoruz. Bir kere bunu halletmemiz lazım. Avrupalı siyasi liderlerle oturup açıkça konuşmamız gerek; “Siz bizi üye yapmak istiyor musunuz yoksa istemiyor musunuz bizi boşuna oylamayın; biz büyük bir devletiz, şerefli bir devletiz, Avrupa’nın peşinden sürüklenecek, hayallerin peşinden sürüklenecek bir devlet değiliz” dememiz gerek. Biz CHP olarak Türkiye’nin üyeliğini destekliyoruz çünkü; AB üyeliğinin Türkiye’nin çıkarına olacağına inanıyoruz ama bunu yaparken de Türkiye’nin haklarını, şerefini, haysiyetini koruyarak eşit şartlarda üye olmasını istiyoruz. Özel statüyü kesinlikle kabul etmiyoruz.

Sunucu: Evet bunu sürekli olarak vurguluyorsunuz.
Öymen: Çünkü bu oldukça önemli bir konu. 301. madde, Kıbrıs, Ermeni meselesi gibi somut sorunları tartışırken şuna dikkat etmeliyiz: bunların ne kadarı Avrupa hukukundan kaynaklanan gerçek sorunlardır, ne kadarı Türkiye’nin üyeliğinin mümkün olduğu kadar ertelenmesi belki de engellenmesi istendiği için önümüze çıkarılan suni engellerdir?

Mesela 301. madde. Bu madde eleştiri özgürlüğünü kaldırıyor mu? Hayır kaldırmıyor. Açıkça ifade edilmiş; “eleştiri amacıyla yapılacak beyanlar, yazılacak yazılar bu maddenin kapsamına girmez” diye. Eleştiriyi yasaklamıyor. Hakarete bir ceza getiriyor. Şimdi bize 301. madde konusunda bu kadar baskı yapmaları ne anlama geliyor? Biz Türklüğe, TBMM’ye, devletimizin şerefine hakaret etme hakkına sahip olalım, bunu istiyorlar. Türkiye’de bunu kim ister bilemem yani insanın bir ruhi denge bozukluğu içinde olması lazım, hakaret özgürlüğü istemek için. Şimdi şu soruyu soracağız kendi kendimize; ölçü nedir? Diğer Avrupa ülkelerinde bu iş nasıl oluyor? Başka ülkelerde benzeri yasalar var mı? Örneğin İtalya’da aynen böyle bir yasa var; İspanya’da da benzeri var, İrlanda’da da bayrağa hakarete ilişkin bir yasa var. Haksız yere, yasaların ruhuna aykırı olarak dava açılıyorsa, burada sorun başka yerde demektir. Siz bugün 301’i kaldırdınız, aynı yazara dava açmak isteyen bir savcı bu sefer ceza yasasının hakaret davası maddesinden dava açacak. Avrupa Parlamentosu Türkiye’den altı maddenin daha yürürlükten kaldırılmasını istiyor biz her dava açıldığında bir kanunumuzu iptal edersek Türkiye’de kanun kalmayacak.

Sunucu: Olayın bir de şu yönü var; Nobel ödüllü bir yazarımız bu maddeden yargılanıyor, Elif Şafak da aynı şekilde. Bunlar Avrupa değerlerini özümsemiş, yıllarca orada kalmış, Avrupa eğitim sistemiyle yetişmiş bir Onur Öymen olarak içinize siniyor mu?

Öymen: Hayır elbette ki sinmiyor. Şimdi biz bu insan hakları konusunun şampiyonluğunu yapıyoruz. Türkiye’de CHP’den daha büyük bir insan hakları örgütü yoktur. Biz diyoruz ki, Türkiye’de Türk insanları hiçbir Avrupa ülkesinin vatandaşlarından daha az insan haklarına, düşünce özgürlüğüne sahip olmamalıdır.  Bizim ölçülerimiz hiçbir şekilde Avrupa ölçülerinin altında olmamalıdır. Bunu nasıl sağlayacağız? Bunu adalette çok köklü bir reform yaparak sağlayacağız ve aynı zamanda zihniyet değişikliği yapacağız. Hükümet bir türlü bunu yanaşmıyor. Şimdi AB de bizden bunu istiyor, biz de bunu istiyoruz. Bakın bizim kurultayda kabul ettiğimiz ‘Temel Sorunlar Temel Çözümler Bildirgesi’ var, ilk maddesi de buna ilişkin. Köklü bir adalet reformu yaparak adaleti siyasallaştırmaktan uzaklaştıracağız. Peki bu nasıl yapılır? En azından hakim ve savcıların tayinini objektif esaslara bağlayacaksınız, bu konu hükümetin kontrolünde olmayacak. Peki bu nasıl olur? Hakim ve savcıları tayin eden kuruldan Adalet Bakanını ve Adalet Bakanlığı müsteşarını çıkaracaksınız. Bunu Avrupa da istiyor, biz de istiyoruz. Niçin yapmıyorsunuz, neden dokuzuncu uyum paketinde bu yok?

Sunucu: Sizin yaklaşımınızda şöyle bir sorun yok mu? Üzülüyoruz diyorsunuz, insan hakları savunuculuğunu biz yapıyoruz bu ülkede diyorsunuz ama bütün bu yazarların, düşünürlerin yargılandığı maddenin de değişmesini istemiyorsunuz?

Öymen: Şu noktaya dikkat edelim acaba bu madde olduğu için mi bunlar yargılanıyor yoksa savcılarımızın bu konudaki dünya görüşü, eğitimi, adalet anlayışı Avrupa normlarına uymadığı için mi yargılanıyorlar? Yani eskiden 141, 142 ve 163. maddeler vardı. O zaman da, yıllarca Avrupa bizden bu maddelerin kaldırılmasını istedi. Hepsini kaldırdık, iptal ettik, Türkiye’de hiçbir şey halledilmedi. Yanılmıyorsam 312. madde için de aynı şeyi söylediler. Şu veya bu maddeyi kaldırarak bu meseleyi çözemezsiniz. Adalet sisteminizde çağdaş bir dünya anlayışını yerleştirebiliyor musunuz yoksa yerleştiremiyor musunuz? Buna meclis öncülük yapacak, önce kendi üyelerinin dokunulmazlıklarını kaldıracak. Niçin? Çünkü hiçbir Avrupa ülkesinin adalet sisteminde adi suç işleyen milletvekili dokunulmazlık zırhına bürünemiyor, korunamıyor. Ama bizde bunu yapabiliyorlar. Seçimlerden önce başbakan söz veriyor bunu kaldıracağız diye ama uygulayamıyor. Adi suç işleyen çeşitli partilerden birçok milletvekili bugün mecliste görev yapıyor, aynı davadan yargılanan başka insanlar ise hapse giriyorlar. Böyle adalet olur mu? Adalet sisteminin yapısı bozuk, temeli bozuk.

Sunucu: Yani küçük bir parça ile değil bütünle ilgilenmemiz gerekiyor diyorsunuz. Adalet sisteminin reforma ihtiyacı olduğunu söylüyorsunuz.

Öymen: Bizim Avrupalılara şöyle bir itirazımız da var. Şimdi Türkiye’de belli bir kategoriye giren insanları bunlar adeta himaye altına almışlar. Belli bir etnik gruba, belli bir azınlığa mensup musunuz, o zaman onların himayesi altındasınız. Sizinle ilgili bir dava oldu mu takip ederler, heyetler gönderirler. Orhan Pamuk Ermeni konusunda, Kürt konusunda onların savunduğu görüşleri savunduğu için değerli. Bakın ben Almanya’dayken Der Spiegel Yaşar Kemal hakkında 6 sayfalık bir makale yayınladı. Bu makalede Yaşar Kemal göklere çıkarılıyor, Türkiye’nin en iyi yazarı deniliyor. Niye? Çünkü bir hafta önce Türk hükümetini Kürt konusunda yerden yere vuran bir eleştiride bulunmuş. Aradık Der Spiegel’i, 30 sene öncesine gittik, bir kere bile bahsetmemiş Yaşar Kemal’den. Sadece kendi hükümetine hakaret ettiği zaman önemli bir yazar olduğunu hatırlamışlar. İşte zihniyet budur. Bu konuları takip ederler ama Türkiye’de ilk defa bir rektör, Van’da haksız yere yargıç önüne çıkarılırken, 11 saat ayakta sorgulanırken hiçkimse ilgilenmez, bir kişi protesto etmez. Böyle bir yargı anlayışı olabilir mi? Böyle bir insan hakları anlayışı olabilir mi? Hepsine itiraz edeceksiniz. Hangi zihniyette olursa olsun bir insanın insan hakları ihlal edilirse, sağcı olsun, solcu olsun hepsine itiraz edilmesi gerekir. Türkiye’de laiklik karşıtı akımlar var, bir kısmı yasaları ihlal ediyor görüyorsunuz. Danıştay saldırısı var, laiklik karşıtı saldırılar var. Bu konularda Avrupa’nın aynı duyarlılığı göstermediğini görüyorsunuz.

Sunucu:  Avrupa ülkelerinin pek çok konuda çifte standartlı yaklaşımları var, asıl problem 301 değil, adalet sisteminin reforme edilmesi gerekir diyorsunuz ama bir de gerçek var. Önümüzde 15-20 günlük bir süre var ve net bir şekilde dediler ki 301’i değiştirin ya da kaldırın. Ne olacak?

Öymen: Siz de cevabını vereceksiniz yani bizde şöyle bir halet-i ruhiye var, bu iktidar zamanında özellikle Avrupa bir şeyi isteyince boynumuz kıldan incedir, mücadele edemeyiz, haksız bir talep de olsa reddedemeyiz.

Sunucu: Kıbrıs konusunda direnç var, pazarlık yapılıyor ama bu gibi konuları doğrudan Kopenhag kriterlerinin bir parçası olarak görüyorlar, ifade özgürlüğünün bir ihlali olarak görüyorlar.

Öymen: İşte bunun olmadığını anlatacaksınız, siz hükümetsiniz işiniz bu. Şimdi Avrupa Sosyalist Partisi bize bir heyet yolladı bunları tartıştık biz, bunları tüm açıklığıyla anlattık, bir şey diyemediler. Sizde bunları anlatacak cesaret var mı yok mu? Avrupa sizden bir şey isteyince siz onun doğru olduğuna inanıyorsanız zaten onların söylemesini beklemeden yapacaksınız. Yok kendi tutumunuzun doğru olduğuna inanıyorsanız bunu savunacaksınız. Sonuçta canımızı alacak halleri yok, en çok raporlarında eleştirecekler, siz de biz bu eleştirileri kabul etmiyoruz diyeceksiniz.

Sunucu: Müzakerelerin durdurulması ihtimalinden bahsediyorlar?

Öymen: Öyle bir şey olabilir mi? 301. Madde değiştirilmiyor diye müzakereler durduruluyorsa bunun tek bir anlamı vardır o da: AB müzakereleri durdurmak istiyor ve bahane arıyor. Siz bundan korkarak dış politika yapamazsınız. Dış politikada korkunun yeri yoktur. Eğer dış politikada cesaretiniz yoksa, başka iş yapacaksınız. 301. madde konusunda Avrupalılara diyeceğimiz şey şu; siz bu tarz bir maddenin hukuka aykırı olduğuna inanıyor musunuz? O zaman bizden önce İtalyanlara söyleyin yasalarını değiştirsinler. İspanya, İrlanda, İngiltere ve Almanya da değiştirsin ondan sonra bize gelin diyeceksiniz.

Sunucu: Hükümetin önümüzdeki günlerde 301’i gündeme getirmesi durumunda destek vermeyeceksiniz o halde?

Öymen: Vermeyeceğiz. Sayın genel başkanımız dün grupta açıkladı. Biz Türk halkına, Türk milletine hakaret etme özgürlüğü tanıyan bir maddeyi yasalarımıza koyamayız, bu millete hakaret ettirmeyiz. Eleştiri yapabilirsiniz, her şeyi eleştirebilirsiniz demokrasilerde ancak hakaret özgürlüğü yoktur. Siz bu millete hakaret etme özgürlüğüne sahip olmak istiyorsanız biz size bunu vermeyeceğiz. Yani bu hükümet bunu vermeye yeltenirse, mecliste bütün direnci gösteririz, halkı da arkamıza alırız, hiç kimseye de anlatamazlar; halka, millete, devlete, Türklüğe, hakaret etmeyi serbest bırakan bir yasa değişikliği yaptıklarını hiç kimseye anlatamazlar.

Sunucu: Eğer Avrupa’nın istediği değişiklikler yapılmazsa Türkiye-AB ilişkileri kopma noktasına gelir mi?

Öymen: Gelmez. Yabancılarla masaya oturduğunuz zaman dizleriniz titremeyecek, korkmayacaksınız, bana ne kötülük yaparlar diye düşünmeyeceksiniz. Talepleri haksızsa tepki göstereceksiniz, haklıysa gayet tabii onların söylemesini beklemeden yapacaksınız. Şimdi 1997 yılının Aralık ayında AB zirvesinde bütün Doğu Avrupa ülkelerini aday yaptılar ama Türkiye’yi yapmadılar. Biz de bunun üzerine siyasi ilişkileri donduracağız, sizinle bir daha Kıbrıs konusunu tartışamayacağız dedik ne oldu?  İki sene sonra onlar geri adım attılar. 1999 Aralık ayında bizi resmen aday yaptılar ve süreç başladı, iki sene gecikti ama Türkiye batmadı.

Sunucu: O zamanki tartışmalarla bugünkü tartışmalar farklı değil mi?

Öymen: Hayır farklı değil. Türkiye 1987 yılının Mayıs ayında tam üyelik başvurusunda bulundu. Temmuz ayında Avrupa Parlamentosu, Türkiye’yi şiddetle eleştiren bir karar aldı. O karara baktığımızda orada ne diyorlarsa bugün de aynısını söylediklerini görüyoruz. Niçin? Çünkü Türkiye’nin üyelik başvurusunda bulunmasını bir çok ülke hazmedememiştir. Daha o günden önümüze bir mayınlı tarla çıkarmışlardır. Bugün de aynısını yapıyorlar. İşin özü bu, bunu anlamamız gerek. Anlamazsak bu tartışmalardan hiçbir sonuç çıkartamayız. Bazı iş çevreleri, sivil toplum örgütleri, köşe yazarları bu esas gerçek yokmuş gibi davranıyorlar. Esas gerçek şu; bugün Avrupa’nın siyasi liderlerinin bazıları Türkiye’nin üyeliğini istemiyor bu kadar basit. Türkiye’yi üye yapmak istemedikleri için çeşitli konularda Türkiye’yi sıkıştırıyorlar. Hep suçlu, hep kabahatli Türkiye. Açın Avrupa Parlamentosunun son 20 yılda aldığı kararları bana bir tek konu bulun ki o konuda AP burada Türkler haklıdır, başkaları ise haksızdır desin. Hiç bulamazsınız, hep Türkler haksızdır.

Sunucu: Bazı Avrupalı liderler karşı ama bazı Avrupalı liderler destek veriyorlar.

Öymen: İngiltere, İspanya, İtalya, Portekiz, Belçika, İsveç… bir sürü destekçimiz var ama yetmez. Çünkü üye olmak için oybirliği lazım, hepsinin desteklemesi lazım.

Sunucu: Onlar bu ikiliği yaşıyorlar kendi aralarında zaten.

Öymen: Yaşıyorlar ama sonucu bize dokunuyor. Size somut bir örnek vereyim. Daha bir hafta önce Fransız Cumhurbaşkanı Chirac gitti Erivan’da, Ermenistan’ın başkentinde bir gazetecinin sorusu üzerine dedi ki; “Türkiye Ermeni soykırımını kabul etmeden, AB’ye üye olamaz.” Böyle bir kriter var mı AB’de? Yok. Peki bir tane Avrupalı lider kalkıp da “siz yanlış söylüyorsunuz, böyle söyleyemezsiniz, hakkınız yok” dedi mi? Demedi. Demek ki böyle bir önemli ülkenin lideri Türkiye’ye karşı böyle bir tavır alınca, kimse cesaret edip de ona Türkler hakkında siz haksızsınız diyemiyor.

Sunucu: Ona bakarsanız son Meclisten geçen kararla ilgili gelen ses de cılız oldu. Sonuçta şöyle bir şey var; Türkiye’de nasıl AB’ye destek verenler, AB’ye karşı olanlar ayrımından söz edebiliyorsak, aynı şey Avrupa için de söz konusu. Tek bir Avrupa yok, bunun avantajlarını kullanmamız gerekmiyor mu?

Öymen: Gayet tabii kullanacaksınız ama şuna dikkat ediniz ki siz halk desteğini kaybediyorsunuz. Geçen sene bu vakitler Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyenlerin oranı Türkiye’de %75’ti ama bugün %44. Destek giderek azalıyor. Yani halkınızın desteklemediği bir projeye girmekte zorlanacaksınız, onun için önce halkın desteğini sağlamamız lazım. Avrupa’da böyle haksız, Türklerin haysiyetine hakaret eden kararlar çıktıkça, açıklamalar yapıldıkça, Türk milletinin Avrupa’ya bakışı soğuyor, olumsuzlaşıyor. Şimdi bizim bunu görmemiz lazım. Onun için bizim Avrupa’nın bu haksızlıklarıyla mücadele etmemiz AB’ye karşı olduğumuz anlamına gelmiyor, tam tersine AB üyeliğini istediğimiz için bu haksızları önlemek istiyoruz bunu Türkiye’de bir türlü anlatamıyorsunuz bazı çevrelere. Yani Avrupa’dan gelen bir haksız eleştiriye biz tepki gösterdiğimiz zaman diyorlar ki siz Avrupa karşıtısınız, kızıl elmacısınız. Bir türlü Türkiye’de siyasi partilerin, siyasetçilerin, bazı aydın insanların Türkiye’ye yapılan haksızlıklara tepki göstermesini hazmedemiyorlar. Yani onlar bize her türlü kötülüğü yapacak, biz içimize sindireceğiz istedikleri bu. Başka türlü Avrupa’ya giremeyeceğimizi düşünüyorlar; bu kendimizi çok aşağılamaktır, özgüvenimizi kaybetmektir. Biz kendimize bu kadar güven duymuyor muyuz? Gayet tabii bir haksızlıkla karşılaştığımız zaman tepki göstereceğiz. AB raporlarında açıkça diyor ki, Türkiye’yi askerler idare ediyor, Türkiye’de siyasete askerler hakim. Ben bunu hakaret sayarım kendime; ben yetkimi halktan alırım, askerler, meclis kararlarını, TBMM’nin kararlarını hiçbir şekilde etkilemiyorlar, etkilemeye teşebbüs bile etmiyorlar, böyle bir mekanizma bile yoktur diyorum. Bunu dememek mi gerek?

Sunucu: Olayın bir de şu yönü var, dışardan bakılınca fotoğraf daha farklı gözüküyor. 3 Ekim’de tam 27 saat sürdü müzakereler. Saat durdurdular, beklettiler filan. Yanı başımızda İngiliz muhabir haberi şu şekilde geçti; “25 tane AB üyesi, Türkiye’yi ikna etmek için 27 saat çaba harcadılar.” Her şeyde AB istiyor, biz de taviz mi veriyoruz?

Öymen: Evet, maalesef ki böyle, keşke böyle olmasa. Çünkü bizim baktığımız sonuçtur, metindir. 6 Ekim 2004 tarihinde AB Komisyonu bir rapor hazırladı ve bu raporda bizim hiçbir şekilde kabul edemeyeceğimiz şeyler vardı; patrikhane, Kürtlerin ve Alevilerin azınlık olması, Dicle ve Fırat üzerindeki barajların yabancı yönetimine sokulması… Buna benzer Türkiye’nin kabul edemeyeceği pek çok şey vardı. Bu raporun üstünden 2 saat geçiyor; sayın başbakan demeç veriyor, “bu son derece olumlu ve dengeli bir rapordur” diye. 17 Aralık’ta o kadar itiraz ettik, bu metni kabul etmeyin, çünkü bu tarz bir metin bugüne kadar hiçbir aday ülkeye dayatılmamış bir metindir. Bize bunu dayattılar. Kıbrıs ile ilgili elimizden haksız bir yazılı taahhüt aldılar. “Yapmayın, uçağa binin geri dönün” diyoruz ancak onlar kabul edeceklerini söylediler. Kabul ettiler ve işte sonucunu görüyoruz. AB de “orada kabul ettiniz şimdi bunun bedelini ödeyeceksiniz” diyor.
Sunucu: Onlar da bir şeyler kabul ettiler aynı zamanda, 1999 Helsinki zirvesinde.

Öymen: Tamam ama şimdi netice itibariyle eğer onlar taahhütlerini yerine getirmiyorlarsa siz ne diyeceksiniz ki? Sen yapana kadar ben de yapmıyorum mu diyeceksiniz?

Sunucu: Limanlarla ilgili örneğin?

Öymen: Şu anda Finlandiya önerisinin pazarlığını yapıyorsunuz. Baştan diyeceksiniz ki, ben söyleyeceğimi söyledim. Aldığınız kararı uygulayın sonra bana gelin ama bunu diyemiyorsunuz. Finlandiya önerisini pazarlık ediyorsunuz ve belli ki orada taviz vermeye hazırlanıyorsunuz. Bakın bunu hiçbir siyasi amaçla söylemiyorum; tamamen profesyonel olarak söylüyorum ki biz çok hükümetle çalıştık, iyisiyle de kötüsüyle de. Ama emin olunuz ki böyle bir hükümet hiç görmedik. Çünkü biz bu hükümetin direnç noktasını kestiremiyoruz yani hangi noktada siz duracaksınız ve ben buradan geri gitmem diyeceksiniz? Diyemiyorsunuz. Dediğiniz izlenimini verdiğiniz noktadan bakıyoruz ki 2-3 ay sonra geri adım atmışsınız, duramıyorsunuz bir yerde. Niçin? Bizim teşhisimiz şu, sizin yabancıların desteğine ihtiyacınız var. İç politika, parti meşruiyeti, seçim kazanmak nedenleriyle mi yoksa danışmanlarınız mı sizi yanıltıyor, basının bir bölümünün, iş adamlarının etkisi altında mı kalıyorsunuz? Biz bunları bilemeyiz, ama şunu teşhis ediyoruz ki bir konuda direnemiyorsunuz. Bakın Ermeni dışişleri bakanı diyor ki meclisteki konuşmanızdan bir gün önce “siz 1915 tarihinde yaptığınız soykırımı kabul etmezseniz bugün de soykırım yapıyor sayılırsınız”.Dün Dışişleri bakanı çıkıyor meclisin kürsüsüne, bir cevap versenize şuna. Bir cevap yok. Yani Türkiye’nin gür sesini bir kere duyurun. “Bundan daha münasebetsiz bir laf olamaz” deyin, “reddediyorum” deyin. Chirac Ermenistan’da “soykırımı kabul etmeden üye olamazsınız” diyor, başbakandan hiçbir tepki yok. Dışişleri sözcüsü “çok üzüldük” diye demeç veriyor, böyle denir mi? Kim demişse aynı düzeyde tepki göstereceksiniz. Dışişleri Bakanı, Başbakan hatta Cumhurbaşkanı cevap verecek. Başbakan “bunları söylemeye hakkınız yok, bunu dostlukla bağdaştıramıyoruz” diyecek. Bizden derin bir sessizlik var sadece.

Sunucu: Kıbrıs konusunda yılbaşına kadar çok kritik bir takvim söz konusu. Nasıl gelişmeler bekliyorsunuz?

Öymen: Kıbrıs’ta işler maalesef iyi gitmiyor. Tek cümleyle ifade etmemiz gerekirse, bugün Güney Kıbrıs Rum kesiminde gayri meşru bir yönetim var. Kıbrıs devletini kuran antlaşmaları silah zoruyla çiğneyen, Türkleri devlet yönetiminden atan bir iktidar var Güney Kıbrıs’ta. Hükümette, mecliste, adalette, bürokraside bir tane Türk yok. Şimdi böyle bir devleti AB size bütün Kıbrıs’ın meşru devleti, hükümeti olarak tanıtmak istiyor. İlişkilerinizi normalleştirin diyor. Madem ki onlar AB üyesi oldular, biz onları haksız yere de olsa üye yaptık, siz Avrupa Birliği’ne girmek isteyen bir ülke olarak diğer ülkelere nasıl muamele yapıyorsanız Rumlara da aynı muameleyi yapacaksınız. İşin özü bu. Diyorlar ki bu çerçevede Ankara Protokolünü onlara uygulayacaksınız. 2004 yılının Aralık ayındaki zirvede bunu bize ilke olarak kabul ettirdiler. Bunun için devlet bakanımız o tarihte imza attı belgeye; daha sonra da 29 Temmuz’da sayın dışişleri bakanımız bu protokolü imzaladı. Fakat onaylamak için bir türlü meclise getiremiyorlar çünkü görüyorlar ki AKP Grubu’na da kabul ettiremeyecekler. Yani bu o kadar tek taraflı bir dayatma ki bu kadar olur.

Siz Güney Kıbrıs’ı meşrulaştıracak bir adım attığınız zaman 40 seneden beri izlediğiniz bütün politikaları çöp sepetine atacaksınız ve bu adım adım Güney Kıbrıs’ı meşru saymak, Kuzey Kıbrıs’ı yok saymak anlamına gelecektir. Bunun çaresi ne? Bunun çaresi, bu noktada duracaksınız, direneceksiniz. Diyeceksiniz ki, bakın biz Kofi Annan Planı’nı birçok eksiği olması sebebiyle itiraz etmiştik ama Türkler kabul etti, Rumlar reddetti. Sonuç ne oldu? Avrupa Birliği kabul eden tarafa -Türklere- ceza vermeye devam ediyor, ambargolar hala devam ediyor. Reddeden tarafı ödüllendirdi ve üye yaptı. Neden? Çünkü Yunanistan şantaj yaptı. O zamanki Yunanistan Başbakanı Simitis dedi ki, siz Kıbrıslı Rumları üye yapmazsanız biz diğer bütün ülkelerin üyeliğini veto ediyoruz.

Şimdi diyorlar ki madem ki biz bir kere üye yaptık, siz onların üye olduğunu kabul edeceksiniz ve onlara eşit muamele yapacaksınız. Sonucu ne olacak? Madem ki altına sizin dışişleri bakanınız imzasını koydu, o zaman bunu uygulayacaksınız. Yani Kıbrıs Rum gemilerini Türk limanlarına sokacaksınız, Rum uçaklarını havaalanlarına indireceksiniz. Peki siz de KKTC’nin gemilerini sokacak mısınız limanlarınıza? Hayır, biz sokmayız. Niye? Bizim böyle bir yükümlülüğümüz yok.

26 Nisan 2004’te de bir karar aldılar. Türkler evet Rumlar da hayır deyince Rumlar olmadan bu ambargoları kaldırmak için karar aldılar. Şimdi ne diyorlar size? O kararı Rumlar baskılarla, entrikalarla, hukuk oyunlarıyla uygulatmadığı için diyorlar ki siz onun uygulanmasını mı istiyorsanız? O zaman bir taviz daha vereceksiniz. Yani bir koyundan iki post çıkartmaya çalışıyorlar. Zaten bize verdikleri bir tavizi, yani ticari ambargoları kaldırma tavizini, hayata geçirmek için Türkiye bir taviz daha verecekmiş. Neymiş bu? Finlandiya önerisi. Ne yapacakmışız biz? Magosa Limanı’nın yönetimini Rumlara daha doğrusu Avrupa Birliği’ne verecekmişiz. Rumların gözetiminde üstelik. Devlet olarak bir liman üzerinde egemenlik hakkınız vardır. Siz bunu AB’ye devredeceksiniz, Rumlar her gelen gemi için size izin verecek ve siz bu sayede mallarınızı Avrupa Birliği’ne ihraç edeceksiniz. Kaç para kazanacaksınız siz bu işten? Bir senede kazanacağınız para 10 milyon dolar. 10 milyon dolar için egemenlik hakkınızı feda edeceksiniz.

Sunucu: Ama atı alan Üsküdar’ı geçti. Sonuçta bütün bunlar Kıbrıs Rum Kesimi, Avrupa Birliği’nin 25 üyesinin içine girdiği için oluyor. Yani 25 üye istediği anda istediği konuda veto yetkisine sahip. Sonuçta bu halk oylaması eğer 1 yıl önce yapılsaydı belki de o 1 yıl içerisinde o izolasyonların kalkma şansı çok daha fazla olurdu. Geç kalmadık mı?

Öymen: Yok efendim. Hiç böyle bir şey yok. Hiç geç kalmadık. Şunu çok net görelim. Şu anda fiili durum Türkiye’nin lehinedir. Buna realpolitik derler. Realpolitik, gerçek durumdur. Gerçek durum bizim lehimizde. Biz şu ana kadar Kıbrıs Rum Kesimi’nden 1 santim toprak vermedik. Askerlerimizi de çekmedik, sınırlarımız da duruyor. Kuzey Kıbrıs’ta da insanlar özgürlük içinde yaşıyorlar. Daha ne istiyorsunuz? Vaktiyle Sayın Denktaş Arafat’la görüşmüştü. Biraz şikayet etti. Ülkelerin bize muamelesi şöyle kötü, böyle kötü. Arafat dedi ki, “Yahu siz durumunuzun kıymetini bilin. Bir toprağınız var, devletiniz var. Ben bugün ölsem, gömüleceğim iki metrekare toprağı yok Filistin’de. Onun için, siz kimseyi şikayet etmeyin, durumunuzun kıymetini bilin, kimseye de boşu boşuna da kimseye böyle taviz vermeyin”, dedi. Şimdi durum budur. Şu anda duruma biz hakimiz. Durup dururken, yani karşılığını almadan olmaz. Taviz verilmez mi? Verilir. Nasıl verilir? Karşılıklı verilir. Bir temel uzlaşmaya varırsınız. Her iki taraf da adımlar atar, bir çözüme gidersiniz. Bu olur. Ama karşı tarafa hiçbir taviz vermeyecek, ben tek taraflı taviz vereceğim karşı tarafın direncini zayıflatmak için. Bu olmaz! Bu hükümetin hatası bu noktada.

Finlandiya önersinde başka ne diyorlar? Maraş’ı Birleşmiş Milletler’e vereceksiniz. Neden vereyim? Nihai çözümün bir parçası olan bir şeyi neden vereyim ben? Rumlar hiçbir şey vermeden sizden her şeyi alacaklar.
Neticede sizin diyeceğiniz şudur: Bakın karşı taraf Kofi Annan Planı’nı reddetti. Hala o planı benimsemiş değildir. O zaman bizden bir şey istemeyin. Gidin Rumlarla konuşun. Bizim şu anda size tek taraflı olarak verilecek hiçbir tavizimiz yoktur. Sizi temin ediyorum, bu hükümet bunu bir kere desin, en büyük desteği CHP’den görür, meclisten görür, halktan görür. Biz hepimiz omuz veririz hükümete. Ama diyemiyorlar. Hükümet o kadar yumuşak, alttan alıcı, taviz verici bir izlenim uyandırıyor ki bizim kanımız donuyor. Biz 40 yıldır Kıbrıs için uğraşıyoruz. Ben Kıbrıs’ta 4 sene görev yaptım. Türkiye’de Kıbrıs Şube müdürlüğü yaptım. Hayatımı verdim bu işe. Hiçbir hükümet zamanında bu kadar yumuşak, bu kadar alttan alıcı, bu kadar taviz vermeye teşne bir tavır görmedim hiç Türkiye’de.

Bu böyle giderse ne olur? Ben size açıkça söyleyeyim. Bu iş böyle devam ederse ya Kıbrıs gidecektir ya  bu hükümet gidecektir. Ben inanıyorum ki bu millet Kıbrıs’ı feda etmektense AKP hükümetini feda edecektir. Ben size bu işin bir profesyoneli olarak söyleyeyim, bu gidiş Kıbrıs’ı feda etmeye doğru bir gidiştir. Efendim boynumuz kıldan ince. Ne yapalım, baskı yapıyorlar. Öbür tarafta başka çıkarlarımız var. Avrupa Birliği’ne sokmazlar. Adam zaten sokmayacağım diyor. Sarkozy, Angela Merkel bir kere dediler mi, Türkiye Kıbrıs’ta şu tavizi verirse ben de politikamı değiştiririm, Türkiye’nin üyeliğini desteklerim? Demedi. Siz o zaman Kıbrıs’ta neden bu kadar tavizkar davranıyorsunuz? Kıbrıs’ı bir hediye paketi yapıp teslim etseniz Rumlara bunların politikası değişmeyecek. Başka sebepten. Bir kısmı dinsel, bir kısmı kültürel, bir kısmı Türk işçilerinin serbest dolaşımına karşı olduğu için, bir kısmı Türkiye’nin büyük ekonomik rekabet gücünden korktuğu için, bir kısmı Türkiye’yi büyük bir bölgesel güç olarak AB’ye dahil etmek istememesinden. Buna benzer pek çok nedenden dolayı karşılar.

Sunucu: Sizin de söylediğiniz gibi işin belki de en kötüsü, toplumda AB ile ilgili motivasyon yavaş yavaş kayboluyor. Bununla birlikte hem Avrupa’da hem Türkiye’de hem İslam dünyasında milliyetçilik akımları çok hızlı bir şekilde artıyor. Öteden beri, özellikle 11 Eylül’den sonra Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında bir köprü görevi üstlenebileceği konusu çok fazla konuşulan bir konu. Başbakanımızın ve hükümetin de üzerinde çok durduğu bir medeniyet projesi olarak görüyoruz. Bütün bunlar dikkate alındığında önümüzdeki süreçte eğer hep muhalefet edersek yaklaşırsak bu konulara, daha tehlikeli bir duruma gitmez mi?

Öymen: Mutlaka gider. Onun için. Yapıcı önlemler alacaksınız. Bakınız iki gün önce İstanbul’da çok önemli bir toplantı oldu. Bütün dünyadan gelen çok önemli işadamları toplandılar. Bizi de davet ettiler konuşmacı olarak. Orada bu konuyu konuştuk. Dedim ki, bakın çok yanlış yapıyor Avrupa. Türkiye’nin üyeliğini olumlu yönden değerlendireceksiniz. Bugün Avrupa’nın en büyük sıkıntısı nedir? Enerji güvenliği. Enerjinizin güvenliği konusunda ciddi kaygı içindesiniz. Nereden gelecek bu enerji? Türkiye üzerinden gelecek. Bütün Orta Asya’nın, Kafkasların, Irak’ın petrolü, doğalgazı Türkiye üzerinde akıyor. Biz sizin enerji güvenliğinizi sağlayacağız. Askeri açıdan diyorsunuz ki Avrupa ordusu kuracağız. Kurun. Fakat gücünüz az. Buna verecek askeriniz yok, teçhizatınız yok, buna para harcamak istemiyorsunuz. Bu iş bizde var. Biz NATO’nun ikinci büyük ordusuyuz. Ondan sonra,  nüfusunuz yaşlı, nüfusunuz azalıyor. Avrupa’nın nüfusu 20 sene sonra 30 milyon azalacak. Siz böyle bir durumda Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusuna ihtiyaç duyacaksınız. Bütün bunların hepsinden önemlisi, biz Avrupa’nın demokratik değerlerini temsil ediyoruz. Eğer biz bugün bu demokratik değerleri Ortadoğu’ya ihraç edebilsek, Ortadoğu’da laik ve demokratik bir devlet anlayışını egemen kılabilsek bütün bölgede barış ve istikrar olacak. Neden? Çünkü tarih boyunca demokrasiler arasında hiçbir savaş olmamış. Siz eğer Ortadoğu ülkelerine Türkiye üzerinden demokrasi ihraç edebilseniz Türkiye Avrupa’ya da bölgeye de dünyada çok büyük katkı sağlayacak. Onun için siz böyle sürekli Türkiye’yi hedef alarak suçlamak yerine Türkiye’den nasıl yararlanabiliriz, Türkiye’yle nasıl işbirliği yapabiliriz? Ona bakacaksınız. Efendim Türkiye doğu ile batı arasında bir köprüdür. Hayır efendim, biz köprü falan değiliz. Köprü, iki bölge arasında, iki toprak arasında tarafsız bir geçit yoludur. Halbuki biz, Batı demokrasisinin çağdaş değerlerin bölgeye yönelik bir sıçrama tahtasıyız. Yani Türkiye Doğu ile Batı arasında tarafsız değil.

Bakın, şimdi Avrupa Birliği ile Uzak Asya ülkeleri arasında çok düzenli, devlet başkanları düzeyinde toplantılar yapılıyor. Türkiye davet bile edilmiyor. Türkiye orada ne Avrupalı sayılıyor ne Asyalı. Niye? Biz köprüyüz çünkü! Ne oradayız ne oradayız. Öyle değil! Biz Avrupa’dayız. Bizim yerimiz Avrupa’da. Henüz üyesi olmasak da biz bir Avrupa ülkesiyiz. Biz bu işlere yapıcı zihniyetle bakarız. Biz muhalefetiz, biz her şeyi eleştiririz, hiçbir şeyi beğenmeyiz!! Bazıları bizi öyle takdim ediyor. Biz somut fikirler sunuyoruz. Bunu bizim söylememiz anlamlı. Çünkü bizi AB’ye karşı ilan edenler şunu göremiyorlar ki biz Avrupalı değerleri savunuyoruz. Biz iktidardan daha fazla sahibiz. AB’nin demokrasi, insan hakları, özgürlükler -Fransa’nın yaptığı rezalet gir yana- ve laiklik gibi değerlere en çok CHP sahip. Türkiye’nin en Avrupalı partisi biziz.

Sunucu: Ama çok umutsuz konuşuyorsunuz. Geçen sene hatta 3 Ekim’den sonra yine CHP’nin bir milletvekili ve emekli büyükelçimiz Sayın İnal Batu dedi ki, “eleştirilecek çok şey var burada ama bir şekilde Türkiye 3 Ekim’le birlikte sınıf atladı”, dedi. Yani bir şekilde kazanmış oldu bunu Türkiye. “Müzakerelere başlamış bir ülkedir Türkiye” dedi.

Öymen: Ama orada bitmedi sözü, devamını da söyledi. Eğer bu süreç başarıyla devam ederse! Yoksa büyük bir sıkıntıya düşer Türkiye, dedi.

Sunucu: Ama sonuçta yine aynı statüde devam ediyor. Müzakereler, tarama süreci…

Öymen: Olur mu?! Siz bir yılda müzakerenin kaç bölümünü tamamladınız? Tek bir bölümünü: Teknoloji Bölümü. Onun dışında ikinci bir bölümün müzakeresini tamamlayamıyorsunuz. Niye? Çünkü Fransa itiraz ediyor. Fransa her teknik maddeye siyasi koşul sokuyor. Siz eğitimden bahsediyorsunuz, o Kıbrıs diyor. Siz tarımdan bahsediyorsunuz, onlar Kürt meselesi diyor. Şunu görmemiz gerek: Eğer süreç rayların üstünde düzgün bir şekilde yürüse biz niye itiraz edelim? Biz Türkiye’nin kötülüğünü mü istiyoruz?

Sunucu: Son bir şey soracağım. Bu uyum paketleri –1,2,3,4,5,6- meclisten geçerken birlikte çıkardınız iktidar partisiyle. Kötü mü oldu? İnsanların yaşam standartlarında bir ilerleme olmadı mı? Sizce bu, bu şekilde devam etmeyecek mi önümüzdeki süreçte?

Öymen: Kötü olmadı, eksik oldu. Biz o süreci gönül huzuruyla destekledik. Hiç de pişman değiliz. Ama onun devamı gelecekti. AB’nin geçen sene çıkarttığı ilerleme raporunu biz dikkatle inceledik. Baktık ki yaklaşık 100 noktada Türk hükümetine yönelik ciddi eleştiriler var. Bu eleştirilerin bir bölümü kesinlikle kabul edilemez nitelikte. Patrikhaneyle ilgili talepler, askerle ilgi olanlar, Kıbrıs vs. Bunlara tepki göstereceksiniz dedik. Ama yüzde 85’ini biz de kabul ediyoruz. Çünkü doğru eleştiriler. Eğitim konusunda, tarım konusunda, gıda güvenliği konusunda, maliye konusunda, ekonomi politikaları konusunda, fikirsel haklar konusunda çok haklı, çok ciddi eleştirileri var hükümete. Şimdi bu 9. paketin içine bu 100 civarındaki eleştiriden pek azı girmiş. Gerisini sokmuyor. Yani diyor ki, milletvekili dokunulmazlığını kaldırın. Siz böyle bir eleştiriyi yok farz ediyorsunuz. İşinize gelmeyenleri yok farz ediyorsunuz. Maliye ve vergi politikasını değiştirin diyor, yabancı sermaye bu şekilde gelmez diyor, aranızda koordinasyon yok bunun için. Eğer hükümet gerçekten Avrupa Birliği’nin haklı eleştirilerini içeren paketle gelse en önce biz destekleyeceğiz. Bunu yapmıyor; buna mukabil son derece tartışmalı ve bizim Lozan Antlaşması’nı delme riskini taşıyan vakıflar konusunda rahatsız edici bir metin getiriyor. Gayet tabii ki itiraz edeceğiz. Bugün mecliste bunu görüşeceğiz. Biz halka kötümserlik falan aşılamak istemeyiz. Biz halka gerçekleri anlatmakla görevliyiz. Ama bir taraftan da halka diyoruz ki Türkiye’nin hedeflerinde sapmayalım. Türkiye’nin yolu Avrupa Birliği üyeliğinden geçer. Bu, Türkiye’nin çağdaşlaşma projesinin bir gereğidir. Bunun için gerekli reformları her alanda yapmaya devam edelim. Biz gerçeklere gözümüzü kapayarak bu yola girersek ve Avrupa’daki siyasi iradenin nasıl oluştuğunu görmezsek halkımızı aldatmış oluruz. Halk sonra yarın bizden hesap sorar. Siz bizi aldattınız, bakın ne duruma geldik. Halbuki siz bu sakıncaları, tehlikeleri bize göstermediniz, demez mi? Bizim milletvekili olarak görevimiz halka bütün gerçekleri bütün çıplaklığıyla anlatmaktır. Ama bunu yaparken de hedefimizden sapmadığımızı, sapmayacağımızı göstermeliyiz.

Sunucu: Çok teşekkür ederim Sayın Onur Öymen.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.