Giresun TV’ye verdiği mülakat

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Giresun TV’ye verdiği mülakat
5 Şubat 2007

Şimdi şu soruyu sormak lazım önce, medya gerçekten olması gerektiği gibi yeterince bağımsız mı? Medya kendi başına mı hareket ediyor, gazeteciler kendi başına mı karar veriyor haberleri kendi diledikleri gibi mi yönlendiriyorlar yoksa hükümet medya üzerine büyük baskı uyguladığı için hükümeti rahatsız edecek haberlerden kaçınıp hükümeti memnun edecek haberler mi ağırlık veriyorlar? Ne yazık ki medya patronları aynı zamanda büyük holdinglerin patronları, şirketlerin patronları, bankaların patronları, ve bunlar üzerinde hükümetin çok büyük etkisi var. Sayın başbakan defalarca açıkladı, yani bunları böyle daldaki bir meyveye benzetiyor, biraz daha olgunlaşmalarını bekliyorum, koparacağım diyor dallarından, tadına doyum olmayacak diyor. Tehdit ediyor. Şimdi bugün bu tehdit altında basın. O yüzden basının objektif yayın yapması fiilen mümkün değil. Devamlı iktidarı kollayacak, iktidarın istediğini yazacak, istemediğini yazmayacak, muhalefeti eleştirecek ki iktidar kuvvet kazansın. Bu medya maalesef bugün bu durumda.
Şimdi Hrant Dink cinayetinde de dikkat edecek olursanız bir sürü sansasyonel haber ortaya çıkarılarak esas yazılması gereken konu perdeleniyor. Gözden uzak tutuluyor. O nedir, o şudur: Bu Hrant Dink cinayetini işleyenleri 11 ay önce ihbar etmişler. Şu insanlar bu cinayeti işleyecek demişler ve bunu defalarca yapmışlar, dört defa ihbar etmişler hükümete, devlete. Ve devlet bunu göz ardı ediyor. İşte esas medyanın ön plana çıkaracağı konu bu, yani nasıl olur da bir devlet bu kadar önemli bir ihbarı göz ardı eder; polis nasıl göz ardı eder, içişleri bakanı nasıl göz ardı eder. Bu kadar önemli bir cinayet ihbarı alındığında derhal bunun bakana kadar hatta başbakana kadar ulaştırılması lazım. Derhal ihbara konu olan adamı korumaya alacaksınız. Şimdi bunları yazması lazım basın, bunları hiç yazmıyor, efendim cinayeti işleyen zat hapishanede kırmızı halılarla karşılandı, ipek nevresimler serildi falan gibi sonradan da gerçeklerle hiç alakası olmayan, olmadığı anlaşılan haberlerle basını dolduruyorlar, ki dikkatler o tarafa çekilsin, ve işin esası unutulsun. Şimdi biz bir meclis soruşturması önergesi veriyoruz. Meclis soruşturma önergesi hukuki ve cezai sorumluluk getirir başbakana ve içişleri bakanına. Bakalım şimdi nasıl hesap verecekler? Bunu nasıl anlatacaklar? Yani bir insanın hayatını korumak mümkünken, bütün elindeki bilgilerle belgelerle bu yapılmamış. Efendim diyorlar, kendisi koruma istemedi; böyle şey olur mu? Yani bu tehdidin ciddiyetini takdir edecek tehdide uğrayan adam mıdır devlet midir? Kendisi gitmiş, savcılığa müracaat ediyor, tehditleri anlatıyor, hemen yapılması gereken şey savcılık bu konuyu güvenlik kuvvetlerine bildirecek, polis bildirecek; polis derhal koruma tedbiri alacak. Şimdi bizim bir terörle mücadele yasamız var, bu yasamızın 30. maddesinde diyor ki: tehdide maruz kalanlar istemese bile gerçekten bir güvenlik tehlikesi var ise onlar için güvenlik tedbiri alınır. Şimdi Uğur Mumcu’nun ailesi bu maddeye dayanarak dava açtı Danıştay’a ve Danıştay bu davayı kabul etti. Yani mahkeme kararı da var bu konuda. Bunları yazacağına basın, bunları hiç yazmıyor. İşte o resimdeki insan o muydu, bu resimdeki insan bu muydu bütün manşetlere bunları çekiyorlar. Yani “ey içişleri bakanı istifa et, bu kadar önemli bir sorumluluğun altında kalamazsın” diye bir manşet görüyor musunuz siz? Yapamazlar, çünkü iktidara karşı bağımlılar. İktidardan bağımsız aklamıyorlar, iktidarın baskısı altındalar. O yüzden esas gazetecilik görevini yapamıyorlar. Şimdi böyle bir olay başka bir ülkede olsaydı, emin olun çoktan hükümet düşmüştü. En azında içişleri bakanı çoktan istifa etmişti ve mahkemede hesap verecekti.
Bakınız, bu olayı, bu feci cinayeti bazıları maalesef belli görüşleri hükümete kamuoyuna kabul ettirmek için bir vasıta gibi kullanmaya çalıştılar. Bazı çevreler, yurtdışlında özellikle, bir bölümü yurt içinde, bu 301. maddeden çok rahatsızlar. Şimdi bu 301. maddede ne olduğunu belki bütün vatandaşlarımız bilmeyebilir. 301. madde çok açık bir şekilde diyor ki; devlete, cumhuriyete, Türklüğe, meclise, orduyu aşağılamak suçtur diyor ve onlara belli cezalar veriyor. Ama diyor, bütün bu makamlara, kurumlara karşı eleştiri suç değildir diyor. Bu ne demek; şimdi orduyu da, milleti de, meclisi de, devleti hatta Türklüğü de eleştirebilirsiniz diyor ama hakaret etmeyeceksiniz, aşağılamayacaksınız diyor. Şimdi 301. maddenin kalkmasını istemek ne demek? “Biz, diyorlar, eleştiriyle yetinmek istemiyoruz,   bizim için eleştirmek yetmez, biz aşağılamak istiyoruz”. Bunun manası bu, başka bir manası yok. “Yani biz aşağılama hakkı istiyoruz,” 301. madde kalksın demek, başka bir manası olur mu, eleştiriyi serbest bırakmış madde. Ben meclisi eleştirmek istiyorum, eleştir diyor, madde buna aykırı bir şey getirmiyor. “Ama ben meclisi aşağılamak istiyorum, hakaret etmek istiyorum”; işte onu yasaklıyor. Bir çok Avrupa ülkesinde hepsinde aşağı yukarı bunlar yasak. Yani bir İtalya’da İtalyan devletini, meclisini falan aşağılamazsınız, hakaret edemezsiniz. İspanya’da yasak, Almanya’da yasak, İngiltere’de yasak, İrlanda’da yasak, birçok ülkede yasak. “Efendim onlarda kağıt üzerinde yasaktır, kimse bu suçtan mahkum olmamıştır” ; doğru değil. Öyle ülkeler var ki, bu suçtan 400den fazla mahkumiyet kararı verilmişi, 200 den fazla mahkumiyet kararı verilmiş başka bir ülkede. Yani hepsinden yargılanan, mahkum olan insanlar var. “Ama Türkiye’de olmasın; Türkiye’de biz serbestçe  hakaret edelim, aşağılayalım, küçümseyelim, devletimiz milletimizi veya yabancılar hakaret etsin Türkiye’de, ama hiçbir şey olasın, dava açılmasın”, işte bu olmaz! Yani Türkiye’yi böyle ikinci sınıf bir devlet haline getirmek istiyorlar. Biz buna itiraz ediyoruz.
Zaten bu medyayı baskı altına alan çevrelerin esas amacı odur: medyayı dilediğiniz gibi yönlendireceksiniz, sizin kamuoyunda tartışılmasını istemediğiniz konuların tartışılmasına hiç fırsat olmayacak. Hiçbir şekilde bunlar gündeme gelmeyecek, haber dahi olmayacak, köşe yazıları yazılmayacak bu konularda, kamuoyunun dikkatini çekecek sansasyonel konular ön plana çıkacak, herkes onları tartışırken, yabancı petrol şirketleri mesela bu petrol yasasından yaralanarak parsayı vuracaklar. Kimse bunu tartışmıyor. Bir tek Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz söylüyoruz bunu, bu yasayı anayasa mahkemesine götüreceğiz diyoruz. Çünkü devletin, milletin, milli petrol şirketlerimizin haklarını daraltıyor, yabancı şirketlere aşırı imtiyaz veriyor. Kim yapıyor bizden başka dünyada bunu şu sırada? Kimse yapmıyor. Diğer ülkeler mevcut yasalarını kendi milli şirketlerinin lehinde değiştiriyorlar. Bakın geçen sene mesela ekim ayında Cezayir bir petrol yasası değişikliği yaptı, Cezayir firmalarının lehine, yabancıların haklarını kısıtlıyor. Kazakistan bir yasa değişikliği yaptı, devlete bazı haklar veriyor. Bolivya değişiklik yaptı, yine aynı şekilde milli petrol şirketlerini güçlendiriyor. Başka Latin Amerika ülkeleri yaptı, herkes milli şirketlerinin haklarını korurken, biz milli şirketin haklarını kısıtlayıp yabancılara meydanı boş bırakıyoruz ve onlara sınırsız imkanlar veriyoruz. Ne için? İşte teslimiyetçi politika budur da onun için. Şimdi bunları kamuoyunda tartışacağımıza, siz tartışacaksınız bakalım ipek nevresim mi serilmiş, kırmızı halı mı
Döşenmiş, ne olmuş falan diye böyle sansasyonel haberlerle medyayı meşgul edeceksiniz, kamuoyunu dolduracaksınız. İşte bunun adın toplum mühendisliği diyorlar.
Seçimlerden önce tarafsız bir medyaya sahip olmak lazım, gerçek demokrasilerde öyledir, medya tarafsız olarak görev yapar. Biz de maalesef geçen seçimde de gördük, şimdi de gördük, görüyoruz, yerel seçimlerde de gördük, medyanın çok büyük bir bölümü iktidarın askerleri gibi çalışıyor, ki seçimden sonra o iktidar iş başında kalırsa ondan belli menfaatlerini alsınlar diye. Veya iktidar onlara ceza vermesin diye. İktidar tehdit ediyor basını, “eğer siz beni desteklemezseniz, o zaman bunun ağır bir bedeli olur, size ceza veririz” diyor. Mesele budur.
Birliği derhal sağlayacağız, bu bir gün sürer, basın üstündeki tüm baskıları kaldıracağız, tarafsız gazeteciliği ön plana çıkaracağız ve hiç kimsenin basın üzerinde ticari veya başka gerekçelerle baskı kurmasına izin vermeyeceğiz.Gerçek bir basın özgürlüğü olacak. Yazarlar, gazeteler serbestçe gazetecilik yapacaklar. Objektif olarak herkesin haberini verecekler. Bakın bugün bizim haberlerimize çoğu zaman sansür uygulanıyor. Muhalefetin söylediği lafları basın yazmasın diye bize sansür uyguluyorlar, fiilen. En önemli konularda açıklamalar yapıyorsunuz, mecliste konuşma yapıyorsunuz, basın toplantısı yapıyorsunuz, açıyorsunuz bakıyorsunuz ertesi gün, bir satır yok. Muhalefetin dediğinden bir satır yok.İktidarın dediği var, muhalefetin dediği yok. İşte bu sansür, başka kelime yok bunu anlatacak. Yani basın özgürlüğü diye biz yıllarca mücadele ettik, milletçe savaştık, geldiğimiz nokta şu: iktidarın baskısıyla basın kendi kendini sansür ediyor, muhalefetin eleştirilerine yer vermemek için.
Bakın ben daha geçen gün, Cuma günü basın toplantısı yaptım, ve orada çok ilginç bir şey tespite ettik; Milli Eğitim bakanına soru önergesi vermiştim ben, dedim ki Doğu Anadolu’da Güneydoğu Anadolu’da pek çok köy okulu tezekle ısınıyor. Bu konuda ne diyorsunuz dedim, neden bunlara yakacak yardımı yapmıyor devlet, batı illerindeki okullara yaptığı yakacak yardımını niye doğu illerine vermiyor? Bakandan cevap geldi, “bizim böyle bilgimiz yoktur” diyor; düşünebiliyor musunuz? Bakanımız Van’dan seçilmiş, Van milletvekili; farkında değil Van köylerinde okullar nasıl ısınıyor. Onun üzerine biz bütün bölgeden muhtarları seferber ettik, örgütümüzü seferber ettik, her taraftan belge getirttik köyümüzün okulu tezekle ısınıyor diye, ve fotoğraflarını da getirttik. Bunları basın toplantısında açıkladık, açın gazeteleri, bir satır yok, bir tek satır yo. Niye yazmıyorlar, bu haber mi değil? Bundan önemli şey olabilir mi? Yani milyonlarca insanımız ilgilendiren ve devletin çok büyük bir kusurunu gözler önüne seren bir tablo. Niye yazmıyorlar bunu? Hükümet güç durumda kalmasın diye. Vatandaş duymasın diye. Ama biz şimdi Tempo televizyonu vasıtası ile işte bunu duyuruyoruz. Ve sizi izleyen vatandaşlarımız Türkiye’nin bu ayıbını, bu gerçeğini görecek.
Bakın, niye petrol yasasını şimdi çıkarttılar düşünüyor musunuz? Durup dururken Türkiye şimdi niçin böyle yabancı şirketlere aşırı imtiyaz tanıyan bir petrol yasası çıkarttı? Açtık baktık, geçen haftaki Uluslararası Petrol dergilerinde haber var, bir Brezilya şirketi Akçakoca açıklarında petrol bulmuş. Düşünebiliyor musunuz? Bir başka şirket, bir İngiliz şirketi de Hopa açıklarında muhtemelen bulmuş, onu henüz tam açıklamıyorlar ama bulduğu yolunda bilgiler var, yabancı şirketler size diyorlar ki “bakın biz petrol bulduk, ama bunu çıkartmamızdan önce çıkarın bakalım bu yasayı ki bize sınırsız yetkiler verin ve bu petrolü gerekirse tamamını yurtdışına ihraç etme imkanımız olsun. Efendim 40 yıllık süre için bize imtiyaz veriyordunuz, sınırsız vereceksiniz” . Yani Türkiye’yi neredeyse bir sömürge  haline getiriyorlar. Kapitülasyon zihniyeti bu. Her ülke kendini koruyor, ama biz teslim olmuşuz. Yani tek kelimeyle teslimiyetçiliktir bu, başka hiçbir şey değildir. Teslim olmuşuz. Ve bunlar maalesef vatandaşlarımızın oyuyla iktidar oldular. Yüzde 34 ün oyuyla iktidar oldular. Türkiye’yi bir padişahlık gibi yönetiyorlar. Ve bu kadar milli çıkarlar zarar verecek kararları gözlerini kırpmadan alıyorlar. Düşünebiliyor musunuz? Eskiden hatırlayınız, böyle petrol kanunu çıktığı zaman, çıkacağı zaman, Türkiye yerinden oynardı. Yürüyüşler olurdu, gösteriler olurdu, çarşaf çarşaf yazılar yayınlanırdı. Mecliste çok büyük tartışmalar olurdu, hükümet sıkıştırılırdı. Şimdi bakıyorsunuz, kaşla göz arasında çıkarıveriyorlar böyle bir kanunu, tabii biz mecliste buna tepki gösterdik, büyük mukamet yaptık ama sayıca çoğunluklarında yararlanarak böyle teslimiyetçi bir yasayı bir anda çıkarıveriyorlar. Şimdi biz bunu tabi cumhurbaşkanımızın iade edeceğini ümit ediyoruz, yine ısrar ederlerse anayasa mahkemesine götüreceğiz.
Şimdi burada esas görevinden alınması gereke İçişleri Bakanı. Yani esas sorumlu İçişleri Bakanıdır. Çünkü bu işin bir siyasi sorumluluğu vardır, siyasi bedeli vardır. Siz bakan koltuğunda oturduğunuz zaman bileceksiniz ki büyük bir sorumluluk taşıyorsunuz. Hele böyle içişleri bakanlığı koltuğu büsbütün önemli ve insanların hayatı ile ilgili bir görevdir sizinki. Ve bile bile sizin kurumunuz bir insanının hayatını korumamışsa, tehdit olduğunu ihbar olduğunu bilmesine rağmen o insanı koruma altına almamışsa, siz bir suç işlemişsiniz demektir. Derhal istifa edeceksiniz ve mahkeme önünde hesap vereceksiniz, yüce divanda hesap vereceksiniz. Devlet idare etmek öyle o kadar kolay değil, sorumluluk gerektirir. Ve sizi mutlaka biz sonuna kadar takip edeceğiz, ve bunun hesabını vermenizi sağlayacağız. Böyle şey olabilir mi? Yani bir insan, bir vatandaş hayatını kaybetti, ne için? Devlet ona bir saldırı olacağını duyduğu halde  onu koruma altına almadı. Yani bir medeni ülkede böyle bir durum olabilir mi? Bu ne ciddiyetsizliktir? Böyle bir devlet idaresi anlayışı olabilir mi?
Siz bir taraftan diyorsunuz ki Kerkük petrolleri bütün Irak’ın malıdır, bütün Iraklılar bundan eşit olarak yararlansın. Ama bir taraftan da diyorsunuz ki Türkiye’de bir şehirde, bir ilde petrol bulunmuşsa bu para o ile verilsin. Peki geri kalan vatandaşlar ne yapsın? Bütün vatandaşlarımızın payı yok mu bu toprakların altındaki servette? Bitişik ilde oturduğu için bir insana ceza mı verelim? Gayet tabii ki o petrolün çıktığı ilin de kazancının artmasını isteriz biz, ama ülkedeki bütün vatandaşların da bundan istifade etmesi lazım. Yani böyle yaklaşımlarla hükümet çağdaş bir devlet olma  özelliğini, niteliğini her gün biraz daha kaybediyor. Bakın şimdi Suriye sınırında iki Kıbrıs adası büyüklüğünde bir arazi var, bir toprağımız var, 800 kilometre uzunluğunda, bu toprak mayınlanmıştı vaktiyle 1954’te, şimdi bunu mayın temizleme karşılığında 49 yıllığına yabancı firmalara, belki İsrail firmalarına verecekti hükümet, gizli kararname çıkartmışlar 2 tane, biz bunu öğrendik ve mani olduk. Mecliste kıyameti kopardık, ve bunun yabancılara 50 yıllığına verilmesine mani olduk, ihaleleri de iptal ettirdik. Bir de dava açtık şimdi Danıştay’a, bu gizli kararnameleri iptal ettirmek için. Tam o sırada öğrendik ki bu arazinin hemen karşısında 300 metre Suriye tarafında petrol çıkıyor Kamışlı’ da. Bu arazide de muhtemelen petrol vardır dedik. Ve bu ihale iptal edildikten sonra Türkiye petrolleri orada 10 tane kuyu açtı Nusaybin’de, Kamışlı’nın hemen karşısında, onunda da petrol çıktı. Düşünebiliyor musunuz? Biz altında petrol olan bir arazimizi yabancı şirketlere 49 yıllığına teslim edecektik. İşte bu hükümetin zihniyeti bu, dünya görüşü bu, devlet anlayışı bu, inanılır gibi değil. Yani biz teslimiyetçilik diyoruz, boşuna söylemiyoruz. Dış politikada teslimiyetçilik yapıyorlar, ekonomide de yapıyorlar, enerjide de yapıyorlar, petrolde de yapıyorlar, umurlarında değil. Maalesef bunlara alkış tutan bazı çevreler de var Türkiye’de, yabancıların sözcüsü, yabancıların ortağı gibi olan Türkiye’nin çıkarları dediğiniz zaman tüyleri diken diken olan insanlar, onlar da bunlara alkış tutuyor, çok iyi yapıyorsunuz, çok başarılısınız, ekonomi politikanız fevkalade, dış politikada bundan iyisi olamaz diye. Bu kadar teslimiyetçi politikalara alkış tutuyorlar.
Bu oyunun bir parçası. Biz bunu basına anlatıyoruz, basın toplantıları yapıyoruz, tek tek gazetecilere bütün bu bilgileri, bütün bu yaptıklarımızı, söylediklerimizi ulaştırıyoruz, mecliste konuşuyoruz, her tarafta bunları anlatıyoruz. Ama yazmıyorlar. Çünkü bunları yazmak işlerine gelmiyor. Hükümetin baskısı altında olduğu için basın, muhalefetin bu haklı eleştirilerini yazsa hükümet bu basına kızacak, ceza verecek, medya patronlarının ekonomik çıkarlarına zarar verecek, işte Uzanlar’ a yaptığı gibi onları da perişan edecek. Onun için yazamıyorlar.
Ben Roj Tv’ yi takip etmiyorum ama eğer bir suç sayılacak bir konuşma yapmışsa, kim yaparsa yapsın Türkiye’de bununla ilgili gerekli merciler var, o merciler gereğini yaparlar. Şimdi, Esat Canan’a atfen bazı şeyler söylendi geçen gün bu Irak özel temsilcisi Ralston ile yapılan görüşme sırasında. Şimdi onlar da basına biraz yanlış yansıdı, ben oradaydım. PKK şehitlerinden bahsetti falan diyenler oldu, böyle bir lafını duymadım doğrusu. Bir katılımcı “yani PKK ile silahlı mücadele yapılmasın mı” dedi, Esat Canan “Hayır” dedi, “ elinde silah olan teröriste karşı devletin silah kullanma hakkı vardır” dedi. Şimdi eleştirilecek sözleri olabilir belki başka yerlerde, başka konularda, bilemem, ama bunu da bizim önümüzde, herkesin önünde söyledi. Yani PKK ile silahlı mücadeleyi tasvip ettiğini herkesin içinde söyledi O bakımdan, bir de kendisi ona atfedilen sözleri yalanladı, tekzip etti, şimdi başka bir televizyonda konuştu mu ne dedi onu bilemiyorum ama dediğime bakmak lazım tabi, ona göre değerlendirme yapmak lazım.
Diğer televizyonlardan tabii ki yararlanıyoruz, bazı televizyon kanalları hükümetin bu baskısının altında değiller, onlar böyle büyük firmaların holdinglerin sahibi olduğu televizyonlar değil, onlarda çıkıp bütün bunları anlatıyoruz. Yerel televizyonlarda konuşuyoruz, işte şu anda Giresun televizyonunda konuşuyoruz. Başka televizyonlara çıkıyoruz, yerel basınla toplantılar yapıyoruz, gene de bütün bu olumsuzluklara rağmen Türkiye’de bazı gazeteciler cesaretle yazabiliyorlar eleştirilerini, bunlardan yararlanabiliyoruz. Ama genel basının, büyük basının, holding basınının yayın politikasına baktığınız zaman görüyorsunuz ki çok büyük bir adaletsizlik var iktidarla muhalefet arasında. Yani neredeyse iktidarın sözcüsü gibi hareket ediyorlar. Onların destekçisi gibi hareket ediyorlar. İktidarın bütün bu olumsuzluklarını örtbas ediyorlar. Başbakan, bakanlar yanlış ve savunulmayacak sözler söyledikleri zaman onlar bunları hiç yayınlamıyorlar veya böyle üstünü örtüveriyorlar. Ama muhalefetin haklı görüşlerini eleştirilerini bir türlü sütunlarına yansıtmıyorlar. İşte bu gerçekten Türk basını için çok karanlık bir tablodur. Ve içinde yaşadığımız günler bizim cumhuriyet tarihinde hiç görmediğimiz günlerdir. Ve bu basının karanlık bir sayfası olarak basın tarihine geçecektir.
Atatürk devrimlerini içine sindiremeyen ve bir şeriat devrimi İran gibi özlemini yansıtan sözler olarak biz bunu yorumluyoruz. Yani anayasaya bir taraftan yemin edeceksiniz, Atatürk ilkelerini içeren, çağdaş, laik devleti öngören anayasaya yemin edeceksiniz meclis kürsüsünde, ondan sonra çıkacaksınız yeşil devrimi savunacaksınız. Bu gerçekten inanılmayacak bir olaydır. Ve değiştim diyenlerin gerçekte hiç de değişmediklerini, gerçek kimliklerini muhafaza ettiklerini gösteriyor.  Sayın başbakanın da eski demeçlerini okursanız, bu konularda neler dediğini göreceksiniz.O bakımdan biz diyoruz ki halk mutlaka önümüzdeki seçimde ağırlığını çağdaşlıktan, uygarlıktan, Atatürk devrimlerinden yana koymalıdır, aksi takdirde bu iktidarın gerçekten Türkiye’yi cumhuriyetin kazanımlarından uzaklaştırıp bir din devleti haline getirmesi ihtimali çok büyüktür. Biz dine en büyük saygıyı gösteriyoruz ama dini siyaset uğruna istismar etmelerine de izin vermemek lazımdır.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.