Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART – Anayasa Değişikliği ve Ermeni Yasa Tasarısı Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
ART’ye Verdiği Mülakat
03 Mart 2010
Sunucu: Sayın Öymen, öncelikle programımıza hoş geldiniz. Gündemdeki önemli bir gelişme olan Anayasa değişikliği konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Bu Anayasa girişimi hem zaman, hem içerik, hem de taraf olarak yanlıştır. Zamanlama itibariyle yanlıştır, çünkü bu İktidar artık kendi döneminin sonuna yaklaşmıştır. Erken seçim olmasa dahi bu İktidarın en fazla bir yılı daha var. Bir İktidarın son yıllarında ülkenin on yıllarını kapsayacak bir Anayasa değişikliğine kalkışması aslında dünyada bilinen bütün usullere aykırıdır. İkincisi; bu Anayasa değişikliğine öncelik eden kimdir? Adalet ve Kalkınma Partisidir. AKP, Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinin 10’unun oyuyla, Anayasaya aykırı olan laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği için mahkum edilmiş bir siyasi partidir. Anayasa Mahkemesinin mahkum ettiği bir parti Anayasa değişikliğine kalkışmaktadır.
Kısa bir önce Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan bir siyasi partinin yeni adresi olan bir parti, belli koşullarla Hükümetin Anayasa değişikliğine destek olacaklarını ifade etti. Ana Muhalefet ve diğer muhalefet partisi ise bu değişikliğe karşıdır. Mecliste bu konuda bir uzlaşma yoktur. Anayasa değişikliğine destek veren bu iki parti de Anayasa Mahkemesi tarafından mahkum edilmiş olan siyasi partilerdir. Kamuoyunda da bir uzlaşma havası yoktur. Barolar, üniversiteler ve basının büyük bir bölümü bu değişikliğe sıcak bakmıyor. O halde Hükümet bunu neden istiyor? İstemelerinin sebebi çok açıktır. Çünkü Hükümet yargıyı denetim altına almak istemektedir. Bu İktidar, son zamanlarda kamuoyu yoklamalarının da gösterdiği gibi halk desteğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Seçimlerde kaybetmekten korkuyor. Çünkü, yargıyı tamamen Hükümetin denetimine alarak Türkiye’yi kontrol etmek istiyor.
Anayasa değişikliğinin en önemli maddelerinden biri, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısının değişmesidir. Bu kurula Meclisten üye seçmek istiyorlar. Bunun anlamı Meclisteki çoğunluktan yararlanıp yandaş hakimleri atamaktır. Bu insanlar, daha sonra Türkiye’deki bütün hakim ve savcıların terfi ve tayinlerini kararlaştıracaktır. Hükümet bu nedenle Anayasa değişikliği yapmak istemektedir. Aynı şeyi Anayasa Mahkemesi için de yapmak istemektedirler. Anayasa Mahkemesi üyelerinin kısmen Meclis tarafından seçilmesi, Hükümetin görevlerini aksatmasının önüne geçecektir. Tüm bunlar açıkça gösteriyor ki Hükümet yargı bağımsızlığından rahatsızdır. Yargı bağımsızlığı demokrasinin vazgeçilmez bir şartıdır. Bir ülkede yargı bağımsız değilse, o ülkede demokrasi yoktur. Bu kadar basit. Bunu sadece bu girişimlerle sınırlı görmemek gerekir.
Türkiye’nin her tarafında yargı baskı altındadır. Ergenekon hakimlerinden biri kısa bir süre önce, üzerinde kurumsal baskı olduğunu söyleyerek istifa etmiştir. Bir Bakan Erzincan savcısına telefon ederek gözaltına alınan tarikatçıların serbest bırakılmasını istemiştir. Başka bir Bakan Habur’a gelen hakimleri ayarladıklarını söylemiştir. Böyle bir demokrasi olabilir mi? Böyle bir hukuk düzeni olabilir mi? Belli ki her şeye rağmen Anayasa, yüksek yargıya Hükümeti denetleme yetkisi veriyor. İşte, bunu bertaraf etmeye çalışıyorlar.
Yargı bağımsızlığı Hükümeti son derece rahatsız etmektedir. Milletvekilleri “Bizim 330 milletvekilimiz oluğu halde nasıl olur da 11 Anayasa Mahkemesi üyesi bizim kararlarımızı geri çevirebiliyor” diyorlar. Yani, Anayasa Mahkemesinin denetim gücü ve yetkisi konusunda bu insanların içleri rahat değildir. Her işi parmak hesabıyla saymak istiyorlar. Halktan oy aldıkları için Türkiye’de her şeyi yapabileceklerini zannediyorlar. Anayasa değişikliğini bunun için istiyorlar. Halkın hoşuna gidebilecek birkaç madde koyacaklar ve onları ön plana çıkaracaklar. Ama esas amaçlarına ulaşmak isteyecekler ve yargı bağımsızlığını bertaraf etmeye çalışacaklar. Ancak Türk halkı bu oyuna gelmeyecektir. Türk halkı buna tepki gösterecek ve reddedecektir. Bu sefer yine mağdur olduklarını, referandum mağduru olduklarını söyleyeceklerdir. Daha önce Cumhurbaşkanlığı seçiminde “Müslüman bir Cumhurbaşkanı seçtirmiyorlar” diye mağduru oynadılar. Sanki daha önceki bütün Cumhurbaşkanları gayrimüslimdi.
Bir referandum kanununa ihtiyaç duyulacaktır. Anayasa Mahkemesinin de bu referandum kanununa tavrı olacaktır. O zaman yine kendilerini mağdur olarak göstereceklerdir. İktidarda kalmak istiyorlar. Çünkü biliyorlar ki iktidardan giderlerse çok büyük bir hesap ödemek zorunda kalacaklar. Bu İktidarın normal koşullarda hesap vermesi kaçınılmazdır. Hesap verecekleri o yargıyı da kendi istedikleri gibi oluşturmaya çalışıyorlar. İşin özü budur.
Sunucu: Deniz Baykal bugün Cumhurbaşkanı Gül’le görüştü. Bu görüşmeden sonra bu konudaki düşünceleriniz değişti mi?
Onur Öymen: Bizim bu konudaki görüş ve düşüncelerimiz çok köklüdür. Yıllardan beri bunu anlatıyoruz. Genel Başkanımız da defalarca söyledi. Bu görüşmeden sonra CHP’nin tavrının değişmesini beklemek gerçekçi bir yaklaşım değildir. Sayın Genel Başkanımız büyük bir ihtimalle bizim görüşlerimizi Cumhurbaşkanına anlatmış ve CHP’nin kaygılarını dile getirmiştir. Partimizin görüşlerini açıklamıştır.
Türkiye’de bir yandan yargıya baskı yapılırken bir yandan da Silahlı Kuvvetlere örneği görülmemiş bir baskı uygulanmaktadır. Silahlı Kuvvetler hedef haline getirilmekte ve askerlerin her konuda hatalı oldukları gibi bir izlenim oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bunların aksi kanıtlandığı zaman ise tüm bu yapılanlar unutturuluyor. Geçenlerde açıklandığı üzere, Kozmik Odayı araştıran hakimin peşinden giden bahçıvan, şoför ve aşçı gibi personelin kendisini takip ettiği ifade edildi. Bunun doğru olmadığı ortaya çıktı. Ayrıca bir süre önce bir deniz yarbayının yazdığı bir belgede Hükümeti devirme çalışmalarına taraf olduğu izlenimi yaratılmıştı. Şimdi bu yazının kendisine ait olmadığı kanıtlandı. Bu insan boşu boşuna töhmet altında bırakıldı. Bunu gururuna yediremedi ve intihar etti. İntihar etmeden önce bıraktığı mektupta, hukuka saygı adı altında hukuksuzluğun içimize sindirilmesinin çok yanlış olduğunu ifade ediyor.
İşte, Türkiye böyle bir dönemden geçiyor. Hukuk adına yapılanların hukuka ne kadar uygun olduğu zaman içinde görülecektir. Bir çok insan bir, bir buçuk ya da iki yıldır hapiste. Kamuoyu bu insanların neden hapiste olduklarına dair ikna olmamıştır. İki buçuk yıldır mahkeme tek bir kişiyi dahi mahkum etmemiştir. Bu insanlar daha kaç yıl bekleyecekler? Ya beraat ederlerse? Bu insanların hapiste geçirdikleri bu kadar sürenin hesabını kim verecek? Bedelini kim ödeyecek? Adresleri belli olduğu için delilleri karartma imkanları olmadığından bazılarının, özellikle kuvvet komutanlarının serbest bırakılması gerektiği söyleniyor. Bazı kişileri ise önce sorguluyorlar, sonra sorgudan kaçmayacaklarını anladıklarında serbest bırakıyorlar. Mustafa Balbay da önce sorgulandı ve daha sonra serbest bırakıldı. O dönemde kaçtı mı da şimdi kaçacak? Delilleri mi kararttı? Neden bir yıldır tutuklu bulunduruyorsunuz? Tüm bunların bir izahı olmalıdır.
Türkiye’de ve dünyada hukuk çok saygın bir kurumdur. Hepimiz hukuka saygılı olacağız ama hukuk da kamuoyunu vicdanına saygılı olacaktır. Halkı yaptığınız işin doğruluğuna inandırmak mecburiyetindesiniz. Şu ana kadar inanmış değiller. Cumhuriyet tarihinde bir savcının başka bir savcıyı tevkif ettiğinin bir örneği yoktur.
Sunucu: Başsavcıyı tutuklatan Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal bu konuda içinin rahat olduğunu söyledi. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Onun içi rahat olabilir ama acaba milletin içi rahat mı? Bunu sormak lazım.
Sunucu: Anayasa değişikliğiyle parti kapatmalar artık Meclisin onayına sunulacak ve üçte iki çoğunluk şartı aranacak. Bu konuda neler söylemek istiyorsunuz?
Onur Öymen: Bu durum gayri ciddidir. Cumhuriyet Başsavcılığınca kendisi hakkında kapatma davası açılan bir partinin kapatılıp kapatılmaması artık Meclisin onayına sunulacak. Yani o partinin milletvekilleri, partilerinin kapatılması yönünde oy mu kullanacaklardır? Bu durum, parti kapatılmasını imkansız hale getiriyor. Avrupa ülkelerinde durum böyle midir acaba? Mesela Almanya ve İspanya’da böyle bir uygulama mı vardır? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Venedik Kriterlerini dikkate alarak Refah Partisi’nin kapatılmasını onaylamıştı. Onaylarken Venedik Kriterlerine de atıfta bulundu. Anayasa Mahkememizin kararlarında da Venedik Kriterlerine atıf vardır. Venedik Kriterlerinde siyasi partilerin hiçbir şekilde kapatılamayacağı yönünde bir ifade yoktur. Sadece şiddete başvuran partilerin kapatılacağı değil, ayrıca demokrasi aleyhine faaliyetlerde bulunan partilerin de kapatılacağına dair ifadeler yer alıyor. Herkes Venedik Komisyonu kararlarını çok iyi okusun. Bu komisyon istişari bir komisyondur. Dolayısıyla hiçbir kararı ve görüşü bağlayıcı değildir. Buna rağmen Türkiye Anayasa Mahkemesi parti kapatma ile ilgili aldığı tüm kararlarda daima Venedik Komisyonuna atıfta bulunmakta ve kararlarını dikkate almaktadır.
Sunucu: Barış ve Demokrasi Partisi bu sürece koşullu destek veriyor. Seçim barajının düşürülmesini ve ana dilde eğitimi şart koşuyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Meclis içinde Anayasa değişikliği konusunda bir uzlaşma yok. İktidar Partisi zaten uzlaşmaya niyetli değil. Cumhurbaşkanı seçimi ile Meclis Başkanı seçiminde uzlaşma önerdik, reddettiler. Hükümetin uzlaşmaya niyeti yok. Başbakan, Muhalefetle uzlaşmaya çalışmanın vakit kaybı olduğunu, uzlaşmanın Muhalefetin dikta edeceği hususların kabul edilmesi anlamına geldiğini söylüyor. Bir gün öyle diyor, bir gün böyle diyor. O bakımdan Mecliste bir uzlaşma yoktur. İki Muhalefet Partisi de bu dönemde bir Anayasa değişikliğinin uygun olmayacağını söylüyorlar. Kaldı ki bizim önerdiğimiz Anayasa değişikliklerine İktidar başından beri itiraz ediyor. Mesela adi suçlar için milletvekili dokunulmazlığını kaldıralım dedik, yanaşmadılar. Mecliste bulunan 550 milletvekili hakkında şu anda bekleyen 608 tane suç dosyası var. Bunlardan bazıları yüz kızartıcı suçlar. Hükümet bu kişileri himaye ediyor.
“Anayasa değişikliğine milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasını getirecek misiniz” diye soruyoruz. Buna yanaşmıyorlar. “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan Adalet Bakanı ve Müsteşarını çıkaralım” diyoruz. Buna da yanaşmıyorlar. Avrupa Birliği’nin de böyle bir talebi var. “Anayasanın geçici 15. maddesini kaldıralım ve darbe yapanları yargılayalım” diyoruz, buna da yanaşmıyorlar. Başbakana kalsa sadece onun dedikleri olacak. Anayasa değişikliği paketine, kendilerine oy kazandıracağını düşündüğü bir – iki madde koyacak ve “Biz sizin için bunları yapıyoruz” diyecek. Ama esas amaç, demin de söylediğim gibi İktidarı yargı denetiminden kurtarmaktır. Halk bu oyunlara gelmeyecektir. Türk halkı gerçekleri fark edecek ve bu referandumda da Hükümete gerekli yanıtı verecektir.
Sunucu: Referandum bir güven oyu sayılabilir mi?
Onur Öymen: Gayet tabi. Bu hükümet şu anda yüzde 30’ların altına düşmüştür. Böyle bir Hükümetin, referandumun gerektirdiği yüzde 50 oyu alması mümkün değildir. Bu durum doğal olarak “Hükümeti destekliyor musunuz, yoksa desteklemiyor musunuz” haline dönecektir. Normal şartlarda böyle bir referandumun halk tarafından onaylanması bize pek mümkün gözükmüyor. Buna rağmen çeşitli yöntemlerle zorlayacaklardır. Hangi yöntemleri uyguladıkları, geçen seçimlerde halkımızın malumudur. Neler yapacaklarını göreceğiz ama biz inanıyoruz ki bu oylama sonucunda Adalet ve Kalkınma Partisi mağlup olacaktır ve seçime gitmek zorunda kalacaktır. Her ne kadar “Referandum olumsuz çıkarsa seçime gitmeyiz” diyorlarsa da gitmek durumunda kalacaklardır. Çünkü Hükümetin halkın desteğini kaybettiği iyice anlaşılacaktır. Artık neye dayanarak iktidarda kalacaktır? Yeter ki referandum dürüst yapılsın ve seçimlerde yaşanan bazı usulsüzlükler burada yaşanmasın. Referandum sonuçları sayılırken bilgisayar sistemi çökmesin ya da elektrikler kesilmesin. Böyle yöntemler de uygulanıyor. Dolayısıyla herkesin gözünü dört açması ve vatandaşın oyuna sahip çıkması gerekir.
Sunucu: Toplumun büyük bir kesiminin yargı reformu beklentisi var. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi almak istiyoruz.
Onur Öymen: Yargı reformunda ilke, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı olmalıdır. Vatandaş, yargının bağımsız ve tarafsız bir şekilde karar vereceğinden emin olmalıdır. Hiç kimse kendi yandaşlarını ve tarikat mensuplarını yargının içine sızdırarak bir yandaş yargı oluşturmaya çalışmamalıdır. Yargı kuruluşlarının bu konudaki görüş ve önerilerine kulak verilmelidir. Yargıtay, Danıştay ve YARSAV Başkanlarının, Barolar Birliğinin yaptıkları açıklamalar çok önemlidir. Marmara Bölgesi Barolar Birliği bir açıklama yaptı. Basının bir bölümünde yayınlandı ama bir bölümü de görmezden geldi. Türkiye’de yargı bu durumdan rahatsızdır. Yargıtay Başkanı memleketin yangın yerine döndüğünü söylüyor. Bu açıklama, çok ciddi bir sıkıntı olduğu anlamına geliyor. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun seçilmiş üyelerinin Adalet Bakanına çok ciddi bir tepkisi var. Yargının çalışması için gerekli olan mekanizmalar çalışamaz hale getirilmektedir. Adalet Bakanının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na başkanlık yapması ve Müsteşarın üye olması, fiilen bu iki yetkilinin katılımı olmadan herhangi bir karar alınamayacağı anlamına geliyor. Öyle bir mekanizma oluşturuluyor ki, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun Yargıtay ve Danıştay’dan seçilmiş üyeleri çoğunlukta olmalarına rağmen istedikleri kararları alamıyorlar. Kararlar uzun süre sürüncemede kalıyor. Bu durum yargı bağımsızlığını zedeliyor.
Avrupa Birliği Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu yıllardır, Adalet Bakanı ve Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan çıkarılmasını ve Adalet Bakanlığı müfettişlerinin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na bağlanmasını istiyor. Binaları ile sekreteryalarının ayrılması gerektiği söyleniyor. Çünkü hakim ve savcıların tayin, terfi ve özlük haklarında Hükümetin baskısı olmadan özgürce karar verilmesi gerekir. Bunun sonucunda hakimler ve savcılar Hükümetin üzerlerindeki baskısını hissetmeden görevlerini yapabilsinler. Yargı reformunun özü budur.
Bu olayın farklı boyutları var. “Geciken adalet, adalet değildir” anlayışı üzerinden, yargının işlemesinin daha da hızlandırılması gerekir. Bu konuda bazı eksiklerimiz var. Ergenekon davasında da gördük. İnsanlar tutuklanıp, mahkum olmadan yıllarca hapiste tutuluyorlar. Bu durum tutuklamayı bir ceza haline getiriyor. Oysa tutuklama bir önlemdir. Cinayet işlemiş bir suçlunun tutuklu bulunması normaldir ama bu davada tutukluların hepsi siyasi tutukludur. Türkiye’deki tabloya bakınız. Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü tutuklandı, aylarca hapiste yattı. Kalp krizi geçirdi ve ameliyat oldu. Üniversitenin Genel Sekreteri o kadar büyük bir baskı altında kaldı ki sonunda intihar etti. Rektörün 2500 yıl hapsi istendiği söylendi. Ne oldu peki? Beraat etti. Halkın vicdanı acaba bu işe ne diyor? İntihar eden Genel Sekreterin hayatını kim geri getirecek? Rektörün bozulan sağlığını kim telafi edecek? Örneğin, Mehmet Haberal. Üniversite kurucusu, dünyaca ünlü bir bilim adamı şu anda hapistedir. Sokağa çıkıp “Mehmet Haberal hangi suçu işlediği için şu anda tutukludur” diye sorsanız, vatandaş size tatminkar bir cevap verebilir mi? Cinayet mi işlemiş, yoksa terör örgütü mü kurmuş, ya da darbe mi yapmış? Bu adam bir bilim adamıdır. Terör örgütü değil üniversite kurmuştur. Siz bu adamı bir yıla yakın zamandır tutuklu bulunduruyorsunuz.
O davada kimin suçlu olup olmadığına mahkeme karar verir ama tutukluluğu bir cezaya çevirirseniz bu olmaz. Askeri dönemlerde bunun benzerlerini yaşadık. Mesela Barış Derneği davası buna bir örnektir. İnsanlar yıllarca ceza evinde kaldılar, sonunda da beraat ettiler. Bu insanlara günah değil mi? Bunların çoluğu çocuğu, ailesi, yakınları, işleri yok mu? İnsanları bunlardan nasıl mahrum edebilirsiniz? Bu durumun üst mercii de yoktur. Dava sonuçlanana kadar Yargıtay’a gidilemiyor. Davadan mahkumiyet kararı bile çıksa Yargıtay’a gidilebilir. Oradan tatmin olunmazsa Avrupa Birliği İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidilir. Yollar açıktır. Ancak yargılama bu kadar uzun sürdüğü için bu yollar tıkanıyor. O zaman insanları, özgürlüklerinden mahrum etmiş oluyorsunuz. Ergenekon davası ile ilgili tüm bunların üzerinde düşünmek gerekir.
Fikir hürriyetine ve basın özgürlüğüne getirilen engeller de üzerinde durulması gereken konulardır. Bugün 37 gazeteci hapistedir. Böyle bir demokrasi var mı dünyada? Parti liderleri, sendika başkanları, birçok profesör ve saygın insan hapiste. Bunları demokratik ölçülere göre izah etmek çok zor. Bu nedenle pek çok uluslararası kuruluş yaptıkları değerlendirmelerde Türkiye’yi tam demokratik ülkeler arasında saymıyor.
Sunucu: Yarın sözde Ermeni soykırım tasarısı Amerikan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesinde oylanacak. Musevi Lobisi ise Başbakanın Davos çıkışından sonra bir hayli tepkili. Nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce bu tasarı Kongreden geçer mi?
Onur Öymen: Diğer unsurları dışarıda bırakırsak, böyle bir tasarının Kongreden geçmesi son derece yanlıştır. Çünkü tasarının içeriği yanlıştır. Bu yolla Türkiye’ye baskı yapma girişimleri kabul edilebilir bir şey değildir. Bu tasarı Temsilciler Meclisinden geçtiği takdirde, Türk – Amerikan ilişkileri çok ciddi zarar görecektir. “Bu yanlış yola gitmeyin” diyoruz. Yıllardan beri böyle yanlış girişimler her zaman olmuştur. Her defasında Kongre bu tasarılar karşısında ağırlığını koydu ve tasarılar reddedildi. Bazen tasarı, geçen defa olduğu gibi, Dış İlişkiler Komisyonundan geçiyor ama Genel Kurula gelemiyor, gelirse de geçemiyor.
Bu yıl ilave unsur olarak, Türkiye’nin Ermenistan’la imzaladığı protokoller var. Bu protokoller son derece yanlış yapılmış protokollerdir. Türkiye’nin 17 – 18 yıldır izlediği politikalardan sapılmıştır. Ermenistan Azerbaycan topraklarının yüzde 20’sini işgal etmiştir. Bu topraklardan çekilmeden, bir milyon göçmenin evlerine dönmelerine izin vermeden biz sınırı açmayız. Protokollerde buna dair bir cümle dahi yok. Protokolleri incelerseniz, sanki hiç böyle bir konu yokmuş gibi imzalanmış protokoller olduklarını görürsünüz.
Sunucu: İyi niyet göstergesi olabilir mi?
Onur Öymen: Olur mu öyle şey? Diplomaside iyi niyet göstergesi diye bir şey yoktur. Diplomaside bir metni imzaladığınızda neyse odur. Protokollerin imzalanması üzerine Azerbaycan büyük bir tepki gösterdi. Türk – Azeri ilişkileri zedelendi. Sonra Başbakan Bakü’ye giderek orada yaptığı bir konuşmada, Ermeniler işgal ettikleri topraklardan çekilmeden, Türkiye’nin bu protokolü onaylamayacağını söyledi. Ermeniler ise imzalanan protokollerin onaylanmasını istiyor. Onaylamadığımız takdirde, soykırım tasarısının Amerikan Temsilciler Meclisinden geçme ihtimalinin yükseleceğini söylüyorlar. Yani, “Ölümlerden ölüm beğenin” demek istiyorlar ve bize zorla onaylayın diyorlar. Bunun anlamı şudur; Azerbaycan’la ilişkilerimiz bozulacak ve Türkiye şimdiye kadar savunduğu görüşlerden sapacak. Başbakan sözlerini yerine getiremeyen bir devlet adamı durumuna düşecek. Bunu yapmazsanız Amerikan Kongresinde Türkiye, soykırım işlemiş bir ülke gibi yaftalanacak. Bu iki durumun ikisi de kötüdür. Peki en iyisi nedir? En iyisi Türkiye’nin bu protokolleri Meclisten geri çekmesidir.
Ermenistan Anayasa Mahkemesinin kararından sonra bunların ne anlama geldiği de anlaşılıyor. Ermenistan, kendilerine farklı şekilde anlatıldığını söyleyerek kamuoyunu yönlendirmeye çalıştı. Şimdi görülüyor ki, soykırım mücadelesine ve Türkiye’den toprak talep etme davasına devam edecekler. Türk – Ermeni ilişkileri ile Yukarı Karabağ konusu arasında hiçbir bağ kurmayacaklar. Kars ve Moskova Anlaşmalarını geçerli saymayacaklar. Peki, o halde biz bu protokolleri neden imzaladık? İmzalanırken bunların ne manaya geldikleri sorulmadı mı? Diplomaside Ortak Anlayış Belgesi diye bir şey vardır. Metne Kars Anlaşmasının yürürlükte olduğunu teyit eden bir cümle yazamadınız mı?. Yazamadınız. Karşı taraf ne derse kabul ediyorsunuz. Çünkü baskılar var ve siz bu baskılara direnemiyorsunuz. Baskılar sonucu bu metinleri imzalıyor, sonra güç durumda kalıyorsunuz. Teyit etmeye kalktığınızda da daha büyük baskılarla karşılaşıyorsunuz. Netice itibariyle Türkiye, Ermenistan ile ilişkiler konusunda hazin bir duruma düşmüştür.
95 yıl önce katliam olduğu savıyla dünyada propaganda yapılıyor ve tarihi gerçekler saptırılıyor. Peki, çok daha yakın tarihte Hocalı’da olan katliama niye kimse değinmiyor? 26 Şubat bunun yıl dönümüydü. İstanbul’da bazı üniversitelerde anma törenleri düzenlendi. Biz de bu törenlere katıldık ve görüşlerimizi açıkladık. Törene Azerbaycan’dan bazı milletvekilleri ve Hocalı’nın valisi geldi. Bütün bunları konuştuk ve tartıştık. Hükümet neredeydi? İktidar Partisinden kimse yoktu. Medyanın bir bölümü çekim yapıp yayınladı ama halkın büyük bir bölümü bunu bilmiyor. Biz bu konudaki tepkimizi açıkladık. Ya İktidar? Gazze’de yapılan katliama tepki gösteriyorsunuz da Hocalı’da yapılana neden tepki göstermiyorsunuz? Resmi rakamlara göre orada 613 kişi işkence görerek öldürüldü. Çocuklar, hamile kadınlar öldürüldü. Bunların fotoğrafları var. İstanbul’da fotoğraf sergileri yapıldı. Kimse farkında değil. İktidar farkında değil. Basın da bunu göz ardı etti.
Böyle bir olay resmi rakamlarla ortadayken 95 yıl önceki iddiayı referans yapıp bu konuyu tartışıp duruyorlar. Ermenilerin işine geliyor. Peki, daha üç gün önce yaptıklarını millet unutsun mu? Böyle şey olur mu? Buna karşı tavır koyması gereken Hükümettir. Amerikan Meclisine tüm bunları anlatmak gerekir. Kim anlatacak bunları? Geçen gün Amerikan Büyükelçisi Dış İlişkiler Komisyonuna geldi. Büyükelçiye bunları anlattık. Geçmişte bu konular gündeme geldiğinde Amerika’dan Parlamentoya uyarı gelirdi. Türkiye’den heyetler oraya giderdi ve biz yoğun bir şekilde Amerikalı Kongre üyelerini ikna ederdik. Bu konudan sorumlu olduğum bir dönemde, bir buçuk yıl içerisinde Kongre üyesi, senatör ve senatör yardımcısı olan 150 kişiyi Türkiye’ye getirmiştik. Şimdi ne gelen var, ne giden. Biz bunları söyledikten sonra Hükümet alelacele Dış İlişkiler Komisyonundan bir heyeti Amerika’ya gönderdi. Tasarının Amerikan Temsilciler Meclisi’nin Dış İlişkiler Komitesinde görüşülmesinden üç gün önce bir heyet gönderildi. Bu sekiz kişilik heyette sadece bir tane CHP’li olacağını söylediler. Niye? Meclisteki dengeler ve seçimle ilgiliymiş. Bu kadar önemli bir mesele görüşülüyor ve İktidarın aklı hala Muhalefeti nasıl sınırlandıracağında. Muhalefetin gücünden, bilgisinden, tecrübesinden nasıl yararlanırız diye düşüneceklerine, muhalefeti orada nasıl engelleriz, nasıl sınırlandırırız onu düşünüyorlar. Ona rağmen biz çok yetenekli, bilgili bir arkadaşımızı, Sayın Şükrü Elekdağ’ı gönderdik. O şu anda üzerine düşen görevi fazlasıyla yapıyordur. Böyle bir işte küçük Meclis hesapları adı altında Muhalefetin oradaki etkinliğini sınırlamaya çalışmak yerine “Kaç kişi hizmet edebilecekse onların hepsini götürelim de orada mücadele edelim” mantığıyla görevini yapıyor. Hayret edilecek bir tablodur. Bu heyetin etkisi ne kadardır, onu göreceğiz. Bu, daha uzun soluklu bir iş olmalı ve çok daha erkenden başlamalıydı. Biz daha önce öyle yapmıştık. Çok yanlış, çok eksik ve çok geç bir uygulama mevcuttur.
Sunucu: Ermeni lobisi bir senedir bu faaliyetleri yürütüyor.
Onur Öymen: Sürekli onlar yürütüyorlar. Bu konuda bizim elimizde çok sayıda bilgi, belge ve kanıt var. Ermeni Başbakanının daha 1923 yılında, ‘Türkiye bu işten sorumlu değildir’ diye söylediği sözler elimizde belgeleriyle var. Pek çok uluslararası kaynak, öldürülen Türklerle ilgili belgeler var. Ermeniler beş yüz binden fazla vatandaşımızı öldürmüş. Kimse bundan bahsetmiyor. Eğer öldürülen Türk ise, bunu kimse gündemine almıyor. Ermeniler öldürülünce ise Türklerin katil ve cani oldukları söylenerek propagandalar yapılıyor. Bizden bunu kabul etmemizi bekliyorlar.
Sunucu: Sizce Musevi lobisinin bu konudaki tutumu ne olacak?
Onur Öymen: Geçmişte bu tasarının reddedilmesinde Musevi lobisinin çok katkısı olmuştur. Musevi vatandaşların çok ciddi katkıları oldu. Kendilerine teşekkür ediyoruz. İsrail, devlet olarak yardımcı oldu fakat Başbakanın Hamas’ı destekleyen tavrı ve Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanına yönelik “Siz insanları öldürmesini çok iyi bilirsiniz” sözü yalnız İsrail’de değil, Amerika’daki Yahudi lobisinde de ciddi bir tepkiye yol açtı. Benim de tanıdığım ve bir süre önce vefat eden Dış ilişkiler Komitesi eski Başkanı her sene bizim için çok ciddi mücadele verirdi. Soykırım tasarılarının geçmemesi için çok büyük bir gayret gösterirdi. Son defa baktık ki tasarının lehine oy kullandı. Bir yerde yaptığınız bir hatanın başka bir yerde bir sonucu oluyor. Başbakan her tarafta “Kazandık” diyor ama ne kazandığımızı bilmiyoruz. Türkiye kaybediyor. Başbakan galiba “kazan – kazan” lafını “kazı – kazan”la karıştırıyor. Her tarafta kazanmak bir mucizeyi gerektirir. Diplomaside mucize yoktur. Dolayısıyla, bazılarının hoşuna gitsin diye hareket ederseniz başkalarını karşınıza alırsınız. Burada yaşanan tablo budur.
Ümit ederim ki Yahudi lobisi olsun, diğer lobiler olsun, Obama olsun Türkiye lehine karar verirler. Çünkü Amerika’da derler ki; “En güçlü lobi Hükümettir”. Hükümet bir tasarının geçmesini istemezse, buna ağırlığını koyabilir. Obama Başkan olmadan önce tasarıyı desteklemeyi vaat etmişti. Geçen sene yaptığı konuşmada soykırım kelimesini kullanmadı ama Ermenilerin soykırımın karşılığı olarak kullandıkları Ermenice bir kelime kullandı. Obama’nın da diğer ABD Başkanları gibi soykırım iddialarına karşı çıkacağı ihtimalini zayıf görüyorum.
Sunucu: Sayın Öymen, değerli görüşlerinizle programımıza katıldığınız için çok teşekkür ediyorum.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.