Habertürk – İktidar ve Muhalefet İlişkileri Hakkında

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Habertürk – “Basın Kulübü” Programına  Verdiği Mülakat
25 Aralık 2009
Sunucu: Bugünkü program konumuz; “Türkiye’de Muhalefet görevini yapıyor mu?” Muhalefeti temsilen CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen stüdyo konuğumuz. Sayın Öymen, programımıza hoş geldiniz. CHP olarak Tekel işçilerinin eylemine destek verdiniz ve Sayın Baykal işçilere sahip çıktı. Bazı izleyicilerimizden Deniz Baykal’ın İzmir’de kendilerine pet şişe atan işçilere neden sahip çıkmadığını soran mesajlar göndermişler.

Onur Öymen: Deniz Baykal’ın işçilere ne kadar sahip çıktığını işçilere sormak gerekir. Sayın Genel Başkanımız Türk-İş’in önünde işçilere konuşurken ben de oradaydım. Siz de orada olsaydınız işçilerin Genel Başkana nasıl sahip çıktıklarını, ona nasıl destek verdiklerini ve ondan nasıl medet umduklarını gözlerinizle görürdünüz. İşçilerin sevgisinden dolayı, Genel Başkanımız ezilmekten zor kurtuldu.
Sunucu: Sayın Başbakan bir yılı aşkın bir zamandan beri Muhalefeti kast ederek “Bunlar Sivas’tan öteye geçemez” sözlerini kullanıyor. Muhalefet niçin bu konuda bir atağa kalkamıyor  ya da Başbakana bir cevap veremiyor?

Onur Öymen: Bu sözlerin aslı astarı yoktur. Daha yeni, partililer ve Genel Başkanımızla beraber Malatya, Adıyaman ve Kahramanmaraş’a gittik. Daha önce kendisi çeşitli Doğu illerini ziyaret etti. Ben Hakkari, Bitlis ve Van’a, o bölgedeki pek çok il ve ilçelere gittim. Başbakan, orada yeterince güvenlik koşulu olmadığı için diğer partilerin oraya gidemediğini söylemek istiyorsa bu, Hükümetin kusurudur. Siz Hükümet olarak Türkiye’nin her köşesinde güvenliği sağlamak zorundasınız. Sadece can güvenliği değil, seçim güvenliğini de sağlamalısınız. Güneydoğu Anadolu’da yapılan seçimin demokratik olmadığını söyleyen Başbakanın kendisi değil mi? Oradaki seçimlerin güvenlik içinde ve demokratik koşullarda yapılmasını kim sağlayacaktı? Muhalefet mi, yoksa İktidar mı sağlayacaktı?

Özetle söylemek gerekirse, Güneydoğu Anadolu’daki vatandaşlarımızın durumu perişandır. Orada edindiğim izlenimleri size şöyle özetleyeyim; Hakkari’de bir tane bile fabrika yoktur. Ben gittiğimde Çukurca ilçesinde tek bir doktor bile yoktu. Yüksekova’da havaalanı inşa edilmek üzere arazi istimlak edilmiş ama inşaata hiç başlanmamış bile. Bölgede petrol bulunmuş ama güvenlik koşulu olmadığı gerekçesiyle üzeri betonla örtülmüş. İran’la Hakkari arasındaki bölgede Türkiye’nin en zengin nikel madeni bulunmaktadır. Ocaklardan sadece biri güç bela çalışıyor, diğeri ise güvenlik koşulu olmadığı için çalıştırılmıyor.

Başbakan Güneydoğuya bir tane bile fabrika kurmayacaklarını söylüyor. Biz daha ne söyleyelim. Bizim Güneydoğu ile ilgili olarak pek çok önerimiz var. Her il ve neredeyse her ilçe için somut önerilerimiz var. Fakat İktidar bu önerilerimizi dikkate almıyor. Bunun üzerine de hiçbir öneride bulunmadığımızı söylüyorlar. İnsaf ediniz. PKK Hakkari’deki tek tavuk çiftliğini yaktığı için artık tavukçuluk da yapılamıyor. Güvenlik koşulları sağlanamadığı için hayvancılık da yapılamamaktadır. Güvenliği sağlamakla yükümlü olan Hükümettir.  Güvenlik, ancak terörün Kuzey Irak’taki merkezi tasfiye edilerek sağlanabilir. Peki nasıl tasfiye edilir? Sizden önceki hükümetler nasıl yaptıysa öyle yapacaksınız. Bunun ideali de diplomasi yoluyla tasfiye etmektir.

Sizden önceki hükümetler zamanında biz terörü Suriye’den nasıl tasfiye ettik? Tek bir kurşun attık mı, tek bir operasyon düzenledik mi? Bunu diplomasi yoluyla yaptık. Suriye ile olan bütün üst düzey ilişkileri kestik ve onlara şu mesajı verdik; “Sizinle terör dışında hiçbir meseleyi müzakere etmeyiz” dedik. O zamanlar Suriye ile aramızda su sorunu müzakereleri de devam ediyordu. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Suriye sınırına yakın bir yerde bu konuda kuvvetli bir demeç verdi. Sonrasında Suriye üç günde çözüldü. Öcalan’ı topraklarından çıkarttılar ve PKK kamplarını tasfiye ettiler. Böylece Suriye ile ilişkilerimiz düzeldi.

İşte, Irak’ta da aynı şeyi yapacaksınız. Yani Irak Hükümetini, PKK’yı topraklarından tasfiye etmeye diplomasi yoluyla ikna edeceksiniz. Irak’ta 130 bin asker bulunduran Amerika’yı da ikna edeceksiniz. Hem Irak Hükümeti, hem Barzani, hem de Amerika  PKK hariç Irak’taki bütün terör örgütleriyle mücadele ediyorlar. Hani siz çok başarılı bir diplomasi yürütüyordunuz? Niçin onları PKK ile mücadele konusunda ikna edemediniz? Bundan 10 – 15 yıl önce Barzani ve Talabani PKK ile savaşıyordu. Şimdi neden savaşmıyorlar?

Sunucu: CHP daha önce seçim kazandığı Diyarbakır’da  % 1.2 oy aldı. Erzurum’da % 2’yi bile bulamadı. Sizce bu konudaki sorun nedir? Acaba CHP o bölgenin halkına ulaşamıyor ya da politikalarıyla onu tatmin edemiyor mu?

Onur Öymen: Açıkça konuşmak gerekirse, az önce de söylediğim gibi Sayın Başbakan bölgedeki seçimlerin demokratik olmadığını kendisi söyledi. Bölgenin AKP’li vekilleri gittikleri belde ve köylerde seçim sandıklarının üzerine “Bu sandık Apo’nun sandığıdır” ibareli kağıtlar yapıştırılmış olduğunu söylüyorlar. Bölgedeki bir ilçe başkanımız da bize şöyle bir şey anlattı; İlçede bir olay olmuş ve bölgedeki Jandarma Komutanı kendisini bilgi almak üzere davet etmiş. Bunun üzerine PKK’lı biri devletin subayıyla konuştuğu için kendisini birkaç defa arayarak oğlunu öldürmekle tehdit etmiş. İşte, Güneydoğudaki şartlar böyledir. Yani bu güvenlik ortamında, herhangi bir partiyi suçlamak insaflı birisi için kolay değildir.

Oraya gittiğim zaman toplantılar düzenliyoruz, insanlarla konuşuyoruz. Baktığımızda ortam gayet sakin görünüyor ama sokağa çıktığımızda vatandaş yanıma gelip işin gerçeğinin ne olduğunu kulağıma söylüyor. Güneydoğudaki güvenlik şartlarını düzeltmek Hükümetin görevidir. Peki, güvenlik nasıl sağlanmalıdır. Az önce de söylediğim gibi; diplomasiyi kullanarak sağlanmalıdır. Hükümet diplomaside çok başarılı olduğunu söylüyor. Sizin kendi kendinizi başarılı ilan etmeniz yetmez. Tekrar soruyorum; Niçin Irak Hükümeti, Amerika, Barzani ve Talabani’yi PKK ile mücadele etmeleri için ikna edemiyorsunuz? Cevabı gayet basittir; Bu Hükümet etkili bir diplomasi uygulayamıyor.

Daha önceki hükümetler zamanında, mesela ben Müsteşarken, şimdi Mahmur Kampında olan insanlar Atruş Kampındaydı. Orada BM bayrağı vardı. Biz BM’yi o bayrağı kaldırmaya nasıl ikna ettik? Atruş Kampının BM himayesine girmesine Birleşmiş Milletleri biz nasıl ikna ettik de siz edemiyorsunuz? Diyelim ki Irak Hükümeti dağa çıkamıyor. Peki Mahmur Kampına da mı sahip çıkamıyor ve oradaki terör etkisini bertaraf edemiyor? İşte, tüm bunlar bu Hükümetin diplomasideki büyük zaafı ve başarısızlığıdır. Zamanında biz de Erbil’e defalarca giderek Barzani ile görüşmüştük. Marifet Barzani ile görüşmek değil, onu terörle mücadele etmesi için ikna etmektir. Biz ikna etmiştik. Siz edebiliyor musunuz?

O dönemde yürütülen Ankara Süreci çerçevesinde Barzani, Talabani, Amerika, İngiltere ve Türkmenlerle yürüttüğümüz müzakereler sonucunda onları hem PKK’nın terör örgütü olduğunu resmen ilan etmeye, hem de PKK ile mücadeleye ikna etmiştik. Peki şimdi neden mücadele etmiyorlar? İşte, bütün mesele diplomasiyi akıllıca kullanmaktır. Eğer öyle yaparsanız, Suriye ile yaptığımız gibi, tek bir şehit vermeden, PKK’yı Kuzey Irak’tan  tasfiye edersiniz. Ama siz yabancılar karşısında dirençsiz olursanız ve görüşlerinizi onlara kabul ettiremezseniz, terörü bitiremezsiniz.

Bugün Türkiye aşırı derecede gerilmiş vaziyettedir. En kötüsü de bu gerginlik halka intikal etmektedir. İzmir, İstanbul ve diğer büyük şehirlerde olanları gördük. Bu gerginlik, Türkiye’yi idare edilemez bir hale getiriyor. Bütün kurumlar birbirleriyle kavgalıdır. Birlikte çalışması gereken bazı kurumların birbirlerine hasım gibi davrandıklarını görüyoruz. Bunu mutlaka düzeltmek gerekir. Bunun çaresi siyasette bir yumuşama ortamı yaratmaktır.

Biz Hükümete defalarca çağrıda bulunduk. “Bu toplumu germeyin” dedik. Her sözünüzle toplumu geriyorsunuz. Sayın Başbakan öfkenin de bir hitabet sanatı olduğunu söylüyor. Öfke hiçbir yerde hitabet sanatı değildir. Siyasette soğukkanlı olmalı ve görüşlerinizi serinkanlı bir şekilde anlatmalısınız ki, halk sizi öyle değerlendirsin. Bağırdığınız için daha haklı olmazsınız. Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında da böyle bağırıp çağıranlar varmış. Derlermiş ki; “ Nefesine güvenen borazancı başı olsun”. “Baş vezir olsun” demezlermiş.

Aslında bu gerginlik 2002 seçimlerinden sonra ortaya çıkan ilişkilerde yoktu. O zamanki ilişkilerde çok daha uzlaşmacı, yapıcı bir ortam vardı. Size şöyle bir örnek vereyim; Eğer CHP’nin uzlaşmacı, yapıcı tutumu olmasaydı Sayın Başbakan bugün, bırakınız Başbakanlığı, Mecliste bile olamayacaktı. Sayın Başbakanın, seçimi kazanmış bir partinin lideri olarak Meclise girmesini CHP’nin desteği sağlamıştır. Bu yüzden CHP’yi eleştirenler oldu. “Sizin yüzünüzden Meclise girdi. Siz destek vermeseydiniz bugün bu sıkıntıları yaşamazdık” diyenler hala var. Ama bizim demokrasi anlayışımız gereğince biz, seçimlerin çoğunluğunu kazanmış bir partinin liderinin, Mecliste temsil edilmesinin doğru olduğunu düşündük.

Aynı şekilde çok partili rejime erken geçmesi sebebiyle İsmet Paşa’yı da eleştirenler olmuştu. Ama İsmet Paşa doğrusunu yapmıştı. Çünkü çok partili demokrasiye geçmek doğru bir karardı.

Başbakan Avrupa Birliği Zirve toplantısına gitmeden önce Genel Başkanımızı ziyaret etmişti. Genel Başkan “Size açık kart veriyoruz. Orada Muhalefetin de sizinle aynı görüşleri paylaştığını rahatlıkla söyleyebilirsiniz”. İşte bu kadar açık bir kart verdik. Çünkü hedef Avrupa Birliği idi ve Hükümetin Avrupa Birliği üyeliği doğrultusunda atacağı her adımı destekleyeceğimizi ve Zirvede söyleyeceği her sözün arkasında olacağımızı  söyledik. Maalesef orada bize söylediklerinden farklı şeyler söylediler.

Başka bir örnek daha vereyim; İktidara ilk geldikleri dönemde Sayın Erdoğan’la beraber Kıbrıs’a gittik. Sayın Başbakan Kıbrıs meselesiyle ilgili bir konuşma yaptı ve ben kendisini bu konuşması vesilesiyle tebrik ettim. “Bu çizgiyi sürdürmeye devam edin. Türkiye’nin Kıbrıs politikası işte budur” dedim. Üç ay sonra tam tersini söylemeye başladılar.

Sunucu: Bu politikadaki kırılma sizce nerede yaşandı?

Onur Öymen: Kıbrıs politikasında, Türkiye’nin şimdiye kadar izlediği politikanın tam tersine bir tutum sergilemeye başladılar. O noktadan sonra zaten gerisi çorap söküğü gibi geldi. AB Zirvesinde Kıbrıs konusunda Türkiye’ye baskı yaptıkları zaman Sayın Baykal basın toplantısı düzenleyerek Hükümete bu protokolü imzalamaması gerektiğini ve Türkiye – AB ilişkilerini Kıbrıs meselesine bağlamamasını söyledi. Ancak Zirvede bunu yazılı olarak taahhüt ettiler ve sonrasında bildiğiniz sıkıntıları yaşadık.

Kıbrıs konusu Meclisin gündemine ilk geldiği zaman Kıbrıs’la ilgili bir Meclis kararı alınmasını biz önermiştik ve İktidar Partisinin tam desteğiyle bu kararı Meclisten oy birliği ile geçirmiştik. Ermeni konusunu da biz Meclise getirdik ve İktidar bizim önerimize yine tam destek vermişti. İki partinin lideri buluştu ve toplantı gayet ılımlı bir hava içinde geçmişti. O dönemlerde çok yakın bir diyalog ortamı vardı. Peki, sonra bu neden bozuldu?

2007 seçimlerinden hemen sonra Başbakanın tavrına bakınız. Mesela Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “Gelin uzlaşalım. Sizin partinizden birisini uzlaşmayla Cumhurbaşkanı yapalım ve seçilen kişi bizim de desteğimizle seçilsin” dedik. Buna yanaşmadılar. Meclis Başkanlığı seçiminde de uzlaşma önerdik. Yine yanaşmadılar. Anayasa değişikliği konusunda Başbakan “CHP yoksa yoktur” diyor. Gazeteciler kendisine CHP ile uzlaşıp uzlaşmayacağını sorduklarında, “Muhalefetle uzlaşmak zaman kaybıdır” şeklinde yanıtlıyor. Başka bir konuşmasında ise “Muhalefetle uzlaşmak demek, Muhalefetin dayattığı hususları kabul etmektir” diyor.

Belli ki uzlaşmacı bir yaklaşımın kendi İktidarının veya partisinin menfaatine aykırı olduğunu düşünüyor. Ama toplumu gerdikçe geriyor. Artık öyle bir hale geldi ki, şimdi bu gerginlik sokağa intikal etti. Size Başbakanın bir cümlesini okuyayım ki durumun ne kadar vahim olduğunu anlayın. Yine bir DTP gösterisi ve onu destekleyen silahlı bir eylem olmuş, birileri İstanbul’da pompalı tüfekle ateş etmiş. Bunun üzerine 4 Kasım 2008 tarihli bir konuşmasında Başbakan, “Ben vatandaşlarımıza özellikle sabrı tavsiye ederim. Fakat tabi bu sabır nereye kadar olacak? Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, hayatına kast ederseniz hayatına kast ettiğiniz vatandaş, elinde böyle bir tedbir ve imkanı varsa, o da kendisini savunma yoluna gidecektir” diyor. Bir Başbakan bu sözleri söyler mi? İşte, sonrasında olanları gördük. “Vatandaşın güvenliğini sağlamak devletin görevidir. Siz silaha sarılarak kendi hakkınızı korumaya kalkışmayın. Demokrasilerde böyle şeyler olmaz” diyeceğine, elinde pompalı tüfekle ateş eden adama sahip çıkıyor. İşte bunun sonucu olarak İzmir’de yaşanan olayları, şehit ailelerinin yaptığı gösterileri hep beraber görüyoruz.

Bu sıkıntıları mutlaka gidermek gerekir. Şu işçilerin, Tekel işçilerinin durumuna bakın. Toplumu gerdikçe geriyorlar ve attıkları her adımda tepki doğuruyorlar. Size  son yaşanan bir gelişmeyi anlatayım; Cumhuriyet Bayramında Bursa’nın Nilüfer ilçesinde izinli olarak bir yürüyüş düzenlendi – ki dört yıldan beri düzenlenmektedir – ve vatandaşlara Atatürk posterleri dağıtıldı. Birisi Atatürk posteri dağıtmak ve Cumhuriyet yürüyüşü düzenlemenin bölücülük ve halkı tahrik olduğunu ileri sürerek savcılığa suç duyurusunda bulunmuş ve savcılık bunu ciddiye alarak İçişleri Bakanlığı’na bildirmiş. İçişleri Bakanlığı da bunu ciddiye alarak Valiye talimat vermiş. Vali de Nilüfer ilçesinin CHP’li Belediye Başkanını sorgulamak üzerine çağrıda bulunmuş. Türkiye’nin geldiği noktayı görüyor musunuz? Halk buna gerçekten büyük bir tepki göstermiştir. Biz bu ülkede Cumhuriyet yürüyüşü yapamayacak ve Atatürk’ün posterini evimize asamayacaksak hangi ülkede bunu yapacağız?

Sunucu: Sayın Öymen, değerli yorumlarınız ve yayınımıza katıldığınız için çok teşekkür ederiz.

Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.