Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

TV8 – Erkan Tan’la Başkentten Programı
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in TV 8 “Erkan Tan’la Başkentten” Programına Verdiği Mülakat
11 Eylül 2008
Erkan Tan: Merhaba sevgili seyirciler. Bugün son dönemdeki tartışmaları CHP’nin gözünden değerlendireceğiz. CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen stüdyo konuğumuz. Günaydın efendim, hoş geldiniz.
Onur Öymen: Günaydın, hoş bulduk.
Erkan Tan: Onur Bey, siz henüz programımıza katılmadan önce gelen bir mesaj var. Hemen size onu okumak istiyorum: “Onur Bey’e sorar mısınız, işleri hep böyle kaos çıkartmak mıdır? Ne zaman kaos çıkartmaktan vazgeçecekler? CHP’nin hiç başka işleri yok mudur?”
Onur Öymen: Anlaşılan bindirilmiş kıtalar görev başında. Kendilerini selamlıyoruz. Eleştirseler de eleştirilmeseler de bindirilmiş AKP’li kıtalara selam olsun.
Erkan Tan: Bir seyircimiz gönderdiği mesajda “Siz hep kaos çıkartıyorsunuz, önce Ergenekon sanıklarının avukatıydınız, şimdi de Aydın Doğan’ın avukatlığına soyundunuz.” demiş.
Onur Öymen: Biz mağdur duruma düşen ve hakkı yenen, haksızlığa maruz kalan herkesin avukatıyız. Muhalefetin görevi de budur zaten. Aydın Doğan haksızlığa uğrarsa onun avukatlığını yaparız, başkası haksızlığa uğrarsa da o kişinin avukatlığını yaparız. Burada kriter, haksızlığa uğramaktır. Maalesef Doğan Grubu, Aydın Doğan’ın kendisi ve genel olarak basın Hükümet tarafından haksızlığa uğramıştır. Görevini yaptığı için suçlanmıştır. Aydın Doğan, iktidar aleyhine yabancı bir ülkedeki mahkeme iddianamesini yayınlayınca sanki büyük bir suç işlemiş gibi Başbakanın müthiş bir öfkesine muhatap olmuştur. Bunu büyük bir haksızlık olarak görüyoruz.
Erkan Tan: “Bunlar iftiradır. Basın özgürlüğü iftira atma özgürlüğü müdür?” diyenler var.
Onur Öymen: İftira olup olmadığına tabii ki mahkeme karar verir. Ama bir iddianamede bu suçlamalar yer alıyorsa, bunlara yayınlarında yer vermemek, basının görevini yapmaması anlamına gelir. Bu yüzden basın, bu olayda görevini yapmıştır. Başbakanın aşırı tepkisinin ve telaşının sebebinin ne olduğunu da belki karar açıklanınca göreceğiz.
Erkan Tan: Bugün 11 Eylül’ün yıldönümü. İyi şeylerin yıldönümü olduğu gibi böyle kötü olayların da yıldönümü olabiliyor. Sizce 11 Eylül’den sonra dünyadaki dengeler nasıl değişti ve Türkiye bundan nasıl etkilendi?
Onur Öymen: 11 Eylül’den sonra dünyada maalesef terör kaynakları arasında aşırı dinciler ön plana çıktı. Batı ülkelerinin kamuoyunda ve özellikle Amerika’da öyle bir hava yaratıldı ki, sanki Müslümanlıkla terör arasında bir bağ varmış gibi yansıtıldı. Bu çok yanlış bir izlenimdir.
Benim de katıldığım bir toplantıda Amerikalı bir yetkili, “dünyada 1 milyar 300 milyon Müslüman var, bunlardan yüzde biri terör yanlısı olsa bizim 13 milyon düşmanımız var demektir. İslami terörle baş etmenin tek yolu, Türkiye’yi bir ılımlı İslam ülkesi haline getirmek ve Türkiye vasıtasıyla terörle mücadele etmektir” demişti. Biz de, bunun böyle olmadığını, Türkiye’nin laik bir ülke olduğunu, Türkiye’nin kimsenin kılıcı kalkanı olmadığını, terörle en çok bizim uğraştığımızı uzun uzun anlattık. Ama onların zihniyeti bu olduğu için bizi laik bir ülke olmaktan çıkarıp bir ılımlı İslam ülkesi haline getirmek istiyorlar. Bu, 11 Eylül’ün yarattığı sendromun bir sonucudur.
Başka bir sonucu da Amerika’da İç Güvenlik Bakanlığı kurulmasıdır. Bu Bakanlığın açıkça ilan edilmiş hedefi, Amerika’ya yönelik terörü Amerikan sınırlarına girmeden durdurmaktır. Bu da terörle sınır ötesinde mücadele etmek anlamına gelir. Peki biz sınır ötesinde, Kuzey Irak’ta terörle mücadele etmek istediğimizde neden bize karşı çıkıyorsunuz? Hani sizin terörle mücadele teoriniz sınır ötesinde mücadele idi? Biz de Türkiye topraklarına adım atmadan, terörü Kuzey Irak’ta tasfiye etsek yanlış bir iş mi yapmış oluruz? Yıllarca buna izin vermediler, orda öyle burda böyle dediler. Daha sonra da çok sınırlı olarak sınır ötesi operasyona izin verdiler. Bizce yanlış olan budur.
Erkan Tan: Başka bir izleyicimizden gelen benzer bir mesaj daha var: “CHP, Aydın Doğan’ın avukatı mıdır? Neden tarafsız durmuyorsunuz?”
Onur Öymen: Bizim Aydın Doğan veya başka birinin avukatı olmamız söz konusu değildir. Az önce de söylediğim gibi, Aydın Doğan haksızlığa uğradığı için yanındayız. Türkiye’de hangi çevre haksızlığa uğrarsa onun haklarını savunmak bizim görevimizdir. Basın özgürlüğünü savunmak bizim görevimizdir. Basın özgürlüğü için mücadele etmek partimizin mayasında vardır. Yarım yüzyıldır biz bunu yapıyoruz. Hiç kimse bunu yadırgamasın.
“Aydın Doğan ve CHP bir olmuş Başbakanı yıpratmaya çalışıyorlar, Deniz Baykal Aydın Doğan’ın gazetesinden almış, konuşmuş” diyorlar. Yani biz Aydın Doğan’la bir olduk da Alman Savcısının iddianamesini yazdık öyle mi? Sayın Baykal’ın atıfta bulunduğu metin de Alman Savcısının resmen yayınlanan iddianamesidir. Bunun Aydın Doğan’la ne ilgisi var? Doğan Grubu gazetelerinin ve diğer gazetelerin bu iddianameyi yayınlaması suç mudur?
Hükümetin tüm bu iddialara karşılık, “Bu iddialar doğru değildir. Davadan herkes beraat edecektir, bunlar bizim eski arkadaşlarımızdır. Onlarla daha önceden beraber çalıştık, hepsi namuslu insanlardır, yetim parasını böyle işlerde kullanacak insanlar değildir. Göreceksiniz ki mahkeme bu kişileri beraat ettirecektir” demesi gerekirdi. Böyle diyebiliyorlar mı? “Bu insanları hiç tanımayız, bunlarla geçmişte hiçbir irtibatımız olmadı” da diyemiyorlar. Ne onu diyorlar ne bunu. “Vay siz bu haberi nasıl verirsiniz!” Eleştiriye cevap vermek yerine, eleştiren insanları, eleştiriyor diye suçluyorlar. Böylece bütün basına gözdağı veriyorlar. Yani “Siz bizi eleştirirseniz biz de sizin bütün kirli çamaşırlarınızı ortaya çıkarırız. Sizin aleyhinize bildiğimiz tüm bilgileri kamuoyuna açıklarız, sizi rezil ederiz. Ayağınızı denk alın, bizimle uğraşmayın. Bizim aleyhimize olan haberleri de yayınlamayın.” mesajı vermek istiyorlar.
Erkan Tan: Bir zamanlar onlarla tanışıyor olmaları suçlu olduklarını mı gösterir?
Onur Öymen: İşte bunun sonucunu Mahkeme ortaya çıkaracak. Siz hiçbir kusurunuz olmadığına inanıyorsanız niçin bu kadar telaşa kapılıyorsunuz? Kim telaşa kapılır? Kendi aleyhindeki iddiaların hiçbir gerçekliği olmadığına inanan bir insan böyle bir telaşa ve öfkeye kapılıp bu kadar şiddetli tepki gösterir mi? Bu haberleri yayınlayanlara böyle hakaretler eder mi? Sayın Babacan, “Sayın Başbakanımız dünyada bu kadar itibar sahibi iken onun aleyhine yayın yapılması yanlıştır” diyor. Bu zihniyetle düşünülecek olursa, mesela Berlusconi’yi de kimse eleştirmesin o zaman. Halbuki onun aleyhine davalar açılıyor, kendisi bu davalara katılıp hesap veriyor. Türkiye’deki gibi değil, Berlusconi’nin dokunulmazlığı yoktur ama kendisi İtalya Başbakanıdır. Böyle insanlar aleyhinde eleştiri yapılabilecek ama sizin Başbakanınız aleyhinde yapılmayacak. Çünkü o, her şeyin üzerinde, adeta dünyaya tepeden bakan olağanüstü bir ulu şahsiyet, kimse onu eleştiremez.
Erkan Tan: Siz Almanya’da Büyükelçimizdiniz. Daha önce de orada böyle olaylar olmuş muydu ?
Onur Öymen: Almanya’da zaman zaman böyle olaylar olurdu ve Alman makamları daima bunların üzerine giderdi. Böyle adi suçlar olduğu zaman biz de Alman makamlarıyla görüşürdük. Bütün mesele şudur ki, vatandaşın orada bin bir zahmetle biriktirdiği paralar boşa harcanmıştır. Buna kimsenin hakkı yoktur. Vatandaşların insani duygularından yararlanarak hayır işlerine harcayacağız diye paralarını toplayacaksınız ve sonra kendi işlerinize harcamak üzere cebinize atacaksınız. Sonra da bir siyasi kuruluş veya bir siyasi partiyi destekleyen yayın organlarına bu paraları aktaracaksınız. İddia budur ancak bunun doğru olup olmadığını birkaç gün sonra mahkeme kararı açıklanınca göreceğiz. Fakat şimdiden biliyoruz ki, bu insanlar şu anda gözaltındadır ve hapis cezasına çarptırılmaları söz konusudur. Bu kişiler, vatandaşın bin bir güçlükle biriktirdiği parayı toplama ve bu paraları Türkiye’de belli siyasi amaçlar için harcama suçundan yargılanıyorlar. İşin acı tarafı budur. Basın ve muhalefet bunu halka duyurduğu için onlardan kötüsü yok. “Nasıl bunu duyurursunuz, bunları gizli tutacaksınız. Bizim aleyhimize hiçbir yayın yapmayacaksınız” diyorlar.
Erkan Tan: Peki beraat ederlerse siz olayın bu kadar büyütülmesinden utanmayacak mısınız?
Onur Öymen: Hayır, bu bizim metnimiz ve iddiamız değildir. Bu, savcının iddiasıdır. Savcının iddiası haklı da çıkabilir haksız da çıkabilir. Türkiye’deki bütün savcıların iddiaları doğru mu çıkıyor? Mesela Ergenekon savcısının bütün iddialarını bakalım, mahkeme kabul edecek mi? Savcı, muhalefet veya çok değerli komutanlar hakkında herhangi bir iddiada bulununca bütün basın bunu çarşaf çarşaf yazmıyor mu? Basın, yayınlarında bunlara yer verdiğinde Başbakan hiç bunlara tepki gösterdi mi? Sadece kendisi aleyhine yayınlar yapıldığında tepki gösteriyor. Bu nasıl bir basın özgürlüğü anlayışıdır? Senin rakibin aleyhine basında haksız da olsa iddialar yer alırsa o muteberdir, ancak senin aleyhinde bir iddianameye atıfta bulunulursa bundan kötü basın olamaz.
Erkan Tan: “O da iddianame, Ergenekon da iddianame idi. Ergenekon davası ile ilgili yazılanlara neden bu kadar tepki göstermediniz” mi demek istiyorsunuz?
Onur Öymen: Şimdiye kadar Başbakanı demokrasi havarisi, basın ve ifade özgürlüğünün sembolü olarak göstermeye çalışan bazı yabancı çevreler şimdi güç duruma düştüler. Başbakanın böyle bir şey yapmış olabileceğine ve böyle konuşmasına çok şaşırdıklarını söylüyorlar. Kendilerinin, demokrasinin ilahı olarak göstermeye çalıştıkları bir kişinin basın özgürlüğüne bu kadar aykırı bir tavır içine girmesine ihtimal veremiyor ve bunu bir türlü anlayamıyorlar.
Erkan Tan: Bir izleyicimiz “AKP dinimizi, CHP Atatürkçülüğü, MHP bayrağımızı ve şehitlerimizi kullanarak prim yapmaya ve ayakta kalmaya çalışıyor” şeklinde bir mesaj göndermiş.
Onur Öymen: Atatürk istismar edilemeyecek kadar büyüktür. Din hiç kimse tarafından istismar edilmemesi gereken bir kavramdır. Milliyetçilik de kutsal bir kavramdır. Bu arada size bir bilgi vereyim. Bu vesileyle bizi milliyetçilikle suçlayanlara da bir selam gönderelim. Hükümetin hazırladığı Ulusal Programın birinci cümlesinde ilk defa olarak Atatürk milliyetçiliğinden bahsediliyor. Yani iktidar, milliyetçiliği de bizim elimizden alacak. Hani bizi aşırı milliyetçilikle itham ediyordunuz? Madem milliyetçilik kötü bir şeydi, o zaman neden Ulusal Programın başına yazıyorsunuz? Biz yazdıkları için eleştirmiyoruz. Hidayete erdiler diye memnun oluyoruz.
Erkan Tan: “CHP siyaseti bıraksın, avukatlık bürosu açsın. Daha iyi iş yaparlar.” demiş bir seyircimiz.
Onur Öymen: Muhalefet partileri bir anlamda avukatlık bürosu sayılır. Bu yüzden her derdi olan vatandaş, onun hakkını koruyalım diye bize başvuruyor. Her gün yüzlerce insan boşuna mı bizim partimize başvurarak uğradığı haksızlıklarla mücadele etmek için bizden destek istiyor?
Erkan Tan: “AKP gizli gündemini yaymaya devam ediyor. Belediyelerin içki yasakları giderek yayılıyor. Bunlara kim dur diyecek?” demiş bir başka seyircimiz.
Onur Öymen: Başbakan “İsteyen içer, isteyen içmez. Ben buna karışmam. Benim yaptığım tek şey içki satılmasını yasaklamaktır” diyor. Böyle bir mantık olur mu? Biz içki taraftarı değiliz, içkinin zararlarını herkesten iyi biliriz. Fakat eğer Başbakanın dediği gibi bir içme özgürlüğü varsa o zaman satılmasını neden yasaklıyorsunuz?
Geçenlerde Sayın Güneri Civaoğlu “Kamu sosyal tesislerinde içkinin yasaklandığı illerimiz” diye bir harita yayınladı. Bütün Türkiye kırmızı renkte. Kamu sosyal tesislerinde içkinin yasaklanmadığı sadece 3–4 tane il kalmış. Şimdi de İstanbul’un göbeğinde, Moda’da bunu yasaklıyorlar. Bu nasıl bir zihniyettir? Sonra da Başbakan çıkmış fütursuzca, “Bunda şaşılacak bir şey yoktur. İsteyen içer, isteyen içmez, asıl içki içenler bize baskı yapıyor” diyor. Bunu da anlamış değilim. Yasaklayan sizsiniz, kırmızı noktaları getiren sizsiniz, sonra da diyorsunuz ki, “bize baskı yapılıyor.” Başbakanın tabiriyle söyleyeyim; sevsinler bu baskıyı yapanları.
Erkan Tan: Ulusal Program demişken başka bir mesaj okumak istiyorum size: “Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Ulusal Programı görüşmek için Genel Başkanınızdan randevu istedi ama randevu verilmedi. Genel Başkan niçin Dışişleri Bakanına randevu vermedi?”
Onur Öymen: Öncelikle şunu söyleyeyim ki, randevu verilmediği doğru değildir. Sayın Babacan’a, 8 Eylül Pazartesi günü saat 15.00’te kendisini partimizde beklediğimiz söylendi. Fakat Sayın Genel Başkanın programı çok yüklü olduğu için kendisi namına Genel Başkan Yardımcısı sıfatıyla ve bu işlerin de tecrübesine sahip bir kişi sıfatıyla Sayın Babacan’ı benim kabul edeceğim resmen kendilerine duyuruldu. Gelmeyecekleri yönünde hiçbir itiraz gelmedi, o tarihte meşgul olduklarını ifade eden bir geri bildirim de almadık. Ben de sırf bu toplantı için İstanbul’dan Ankara’ya geldim ve baktım ki Bakan ortada yok. Daha sonra da televizyondan öğrendik ki, Sayın Bakan Genel Başkan Yardımcısını muhatap alamazmış ve onun muhatabı sadece Genel Başkan olabilirmiş, bu yüzden randevuya gelemezmiş. Peki, sizin muhatabınız CHP Genel Başkanı ise sizin Genel Başkanınızın CHP’deki muhatabı kimdir? Yani, siyasi olarak biz sadece Genel Başkanı muhatap alırız, onun dışındakileri muhatap almayız mı demek istiyorsunuz? Böyle bir demokrasi ve siyaset anlayışı olur mu? Biz bürokratlarla da görüşürüz. Daha geçen hafta Sayın Babacan bana Dışişleri Müsteşarını gönderdi. Kendisi Kafkasya’da, Gürcistan’da ve Ermenistan’da olup bitenler hakkında bize bilgi verdi. Kabul ettik ve teşekkür ettik. Biz bürokratlarla konuşmayız demedik ve bu görüşmeden hiçbir rahatsızlık duymadık. Ulusal Program konusunu da bürokratlarla konuşabiliriz. Ama burada siyasi mesaj vermek amacıyla siz Bakan düzeyinde gelmek istiyorsunuz. Bizim de size siyasi sorularımız var. Geçmişte bu işle görevli bürokrat arkadaşlarımızla konuştuk; fakat ne zaman siyasi içerikli bir soru sorsak, “bu bizim işimiz değildir, bu siyasi bir konudur. Buna ancak Bakan cevap verebilir” dediler. Biz mesela şöyle soruyoruz: Bu Ulusal Programda niçin milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırmıyorsunuz? Avrupa Birliği de bunu istiyor. Mesela Avrupa Birliği, Adalet Bakanının ve Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan çıkarılmasını istiyor. Biz de bunu istiyoruz. Bunları Ulusal Programlara neden koymuyorsunuz?
Siyasi açıdan soracağımız buna benzer birçok sorumuz var. Fakat Bakan nedense Genel Başkan namına kendisini kabul edecek olan Genel Başkan Yardımcısını muhatap almak istemiyor. Sonra da gidip şikayet ediyor ve “Genel Başkan herhalde tatildeydi” diyor. Bizim Genel Başkanımızın büyük işadamlarının yatlarında, villalarında, otellerinde tatil yapma alışkanlığı yoktur. Sayın Babacan böyle laflar ederek Dışişleri Bakanının sahip olması gereken nezaketten de uzaklaşıyor. Bu meslek, nezaket işidir.
Erkan Tan: Sayın Babacan’ın gelmeyeceğini siz televizyondan mı öğrendiniz?
Onur Öymen: Gayet tabii. Bugün dahil şu ana kadar bize Sayın Ali Babacan’ın kaleminden, Sayın Babacan’ın partimize ve bu randevuya gelmeyeceği söylenmemiştir. Randevuya gelmeyeceğini söyleme nezaketinde bile bulunmuyor. Sonra da bizi eleştiriyor.
Öyle bir hava yaratıyorlar ki, Başbakanın ve tüm bakanların CHP’deki muhatabı sadece Genel Başkan olabilirmiş ve gerisini tanımazlarmış gibi davranıyorlar. Ne hakla bunu yapıyorlar? Siyaset, karşılıklı saygı işidir. Genel Başkan dışında hiç kimseyi muhatap almayan bir tavır, herhangi bir demokratik ülkede görülmüş bir uygulama mıdır? Başka ülkelerden çok daha alt düzeylerden insanlar geldiğinde siz Bakan olarak onlarla görüşüyorsunuz. Yurt dışına gittiğiniz zaman da gerektiğinde görüşüyorsunuz. Yabancı olunca boynunuz bükük, Türk olunca ve Türkiye’nin ana muhalefet partisi olunca efelenmeye kalkıyorsunuz. “Genel Başkandan başka kimse benim muhatabım olamaz.” Bu çok ayıp bir şeydir.
Ayrıca size şunu da söyleyeyim. Ulusal Programın metnini aldık ve inceliyoruz. Programın içinde şaşılacak şeyler var. Birçok konuda, yapılacak bir şey olmadığı, hiçbir program olmadığı ve hiçbir tahsisat ayrılmadığı söyleniyor. Bazı konularda da yürürlükteki kanunların uygulanacağı yazıyor. Böyle program olur mu?
Erkan Tan: Belki de Ulusal Program Avrupa Birliği mevzuatına uygundur.
Onur Öymen: Sizden beklenen reformdur. Avrupa Birliği’nin en son İlerleme Raporunda yaklaşık 100 konuda Türkiye’nin hiçbir ilerleme kaydetmediği ve bazılarında da geri gittiği söyleniyor. Biz, bu alanlarda ne yapacaklarının cevaplarını bekliyoruz. Dolayısıyla Ulusal Program ilk bakışta incelendiğinde çok cılız bir program gibi gözükmektedir.
Erkan Tan: “Sizin Genel Başkanınız Dışişleri Bakanını kabul etmemek suretiyle onu küçük görmüş olmadı mı?”
Onur Öymen: Biz hiç kimseyi küçük görmeyiz. Genel Başkanımızın programı müsait değildi. Çünkü her gün başka şehirlerdedir. Geçenlerde, anjiyo olmuşken ertesi sabah sağlığını tehlikeye atarak Antalya’daki orman yangınını yerinde incelemeye gitti. Genel Başkan böyle çalışırken tatil yaptığını ve bu yüzden randevu vermediğini söylüyorsunuz. Bu ne kadar ayıp bir şeydir. Ülke meseleleriyle uğraşmak yerine tatil yapanlar var. Biz onları ayıplamıyoruz. “Neden Göcek’te filancanın yatında kaldınız? Neden filancanın lüks otelinde veya villasında tatil yaptınız?” demiyoruz. Bu yüzden onları hiç eleştirdik mi? Tatil yapmak ayıp da değildir. Ama keyfine o kadar düşkünler ki, devletin en önemli meseleleriyle ilgilenecek vakitleri yok. Böyle bir şey olabilir mi?
Genel Başkanımızın vakti müsait olsaydı Sayın Babacan’ı kabul ederdi. Sayın Dışişleri Bakanının “Türkiye’deki Müslümanlar baskı altındadır” sözlerine rağmen, oturduğu makama saygımızdan, onu muhatap alabilirdik. Aslında bizim onu muhatap almamız bizim açımızdan bir fedakârlıktır. Ama biz bunları mesele yapmadık ve “Buyursun, gelsin” dedik. Yani Genel Başkan bir konuda yardımcısını görevlendiremez mi? Genel Başkan Yardımcılarının görevi bu değil midir? Bunlar hiçbir sıfatı ve yetkisi olmayan insanlar mıdır? Genel Başkan bize itimat etmiş ve partimiz adına Bakanla görüşme görevini vermiş, siz de “hayır, biz sizi muhatap almıyoruz” diyorsunuz. Böyle bir şey olabilir mi?
Erkan Tan: Sayın Cumhurbaşkanının Ermenistan’a gitmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Biz bunu bir zaaf unsuru olarak görüyoruz. Diplomatik olarak tanımadığınız ve diplomatik ilişkilerinizin olmadığı bir ülkeye Cumhurbaşkanı düzeyinde ziyaret yapmak alışılagelmiş bir durum değildir. Mesela Yunanistan Cumhurbaşkanının Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ziyaret etmesini düşünebiliyor musunuz? Çin Cumhurbaşkanının Tayvan’ı ziyaret etmesi gibi bir şey olabilir mi? Böyle bir olay olamaz.
Mademki bu kadar olağanüstü bir taviz verecekseniz, karşılığında da bir şey almalısınız. Ermenistan, Sayın Gül’ün ziyaretinden önce “Yukarı Karabağ’ın Azeri toprağı olduğunu resmen kabul ediyorum ve buranın tahliyesine başlıyorum. Üç tane köyü tahliye ettim ve gerisi de gelecektir” demiş olsaydı o zaman da diyebilirdiniz ki, “bu mesele çözülüyor, biz de bu çözülmeye bir ivme kazandıralım.” Fakat “Ermenistan bize söz verdi, bu meselenin çözülmesine taraftarlarmış” diyorlar. Bu iş lafla olmaz.
Başka bir konu da Türkiye aleyhine soykırım iddialarıdır. Bu konu Ermenistan Anayasasında yer alır. Anayasanın dayandığı Bağımsızlık Bildirgesinde hem soykırım iddialarından hem de Türkiye’nin doğusundaki topraklardan Batı Ermenistan diye bahsediliyor. Yani Türkiye’den toprak talepleri var. Ermenistan bundan da vazgeçmiş değildir. Tüm bunlar ortadayken tek taraflı taviz veriyorsunuz. Ne elde ettiniz? Atilla İlhan’ın tabiriyle; sıfıra sıfır, elde var hüzün. Azerbaycan’da yapılan kamuoyu yoklamalarında da anlaşılıyor ki, Azeri halkının büyük bir çoğunluğu bunu üzüntüyle karşıladı.
Erkan Tan: Bütün gazeteler Sayın Cumhurbaşkanının Ermenistan’dan mutlu döndüğünü yazıyor.
Onur Öymen: Sayın Cumhurbaşkanımız Dışişleri Bakanı iken Cihad yanlısı Hamas lideri Ankara’ya geldiğinde onunla görüşmekten de çok mutlu olmuştu. Bunun büyük bir başarı olduğunu ve pek çok meselenin çözüleceğini, onları İran’ın kucağına düşürmeyeceklerini söylemişti. Hamas Lideri Türkiye ziyaretinden üç gün sonra İran’a gitti ve şu anda Filistin’deki duruma ve Hamas’ın durumuna bakın. Sayın Cumhurbaşkanımız acaba o zamanki kabulü dolayısıyla hala övünüyor mu? Halka başarı mesajları vermek çok kolaydır. “Efendim gittik görüştük, büyük bir başarı sağladık. Herkes bizi alkışlıyor” diyebilirsiniz. Gayet tabii, taviz vermenizi isteyen herkes sizi alkışlar. Kıbrıs’ı feda edin, size Nobel Ödülü de verirler.
Erkan Tan: Gazeteler, Azerilerin Cumhurbaşkanı düzeyinde Türkiye ile görüştüklerini, Cumhurbaşkanının Ermenistan ziyaretini yadırgamadıklarını ve bu gelişmelerden memnun olduklarını yazıyor.
Onur Öymen: Devletlerarasındaki bu nezaket sözlerini gerçek duygularla karıştırmamak gerekir. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın Aliyev bir maç dolayısıyla Güney Kıbrıs’a gitse biz sevinir miyiz? Biz bunu normal mi karşılarız? Bu gibi işlerde biraz daha dikkatli olmak gerekir. Çözüm, kendimizi oraya buraya savurarak, o tarafla da bu tarafla da sadece görüşerek olmaz. Asıl olan neticedir. Şu ana kadar gördüğümüz netice sıfırdır.
Erkan Tan: Sayın Öymen çok teşekkür ederiz programımıza katıldığınız için.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.