Kanal Biz – Terörle Mücadele ve Ergenekon Davası Hakkında

 

  CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Kanal Biz “Gündem” Programına Verdiği Mülakat
10 Ekim 2008

Sunucu: İyi akşamlar sayın seyirciler. Bu akşam Türkiye’nin gerçek gündemini, yani terör sorununu, AKP’nin ekonomi politikalarını ve yolsuzlukları konuşacağız. Bu akşamki stüdyo konuklarımız Muhalefetin iki önemli ismi olan CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ve MHP Grup Başkan Vekili Mehmet Şandır. Hoş geldiniz efendim.

Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.

Sunucu: Sayın Öymen, öncelikle sizden başlayalım ve isterseniz terörle başlayalım. PKK’nın ilk saldırısı olan Eruh Baskını 1984 yılında gerçekleşti ve aradan 24 yıl geçti. Aradan geçen bunca zaman içinde sizce Türkiye terörle mücadele konusunda hangi noktadadır?

Onur Öymen: Terörle mücadelenin geçmişine bakacak olursak bence bunu Eruh Baskını ile başlatmak bizi terörün gerçek boyutunu görmeye götürmez. Türkiye’de o boyuttaki ilk şiddet ve terör eylemi 1937 yılındaki Dersim İsyanı sırasında görülmüştü. Sonra çok uzun bir süre Türkiye’ye yönelik hiçbir uluslararası terör eylemi olmadı. Başka ülkelere yönelik olmuştur ama Türkiye’ye yönelik hiç olmamıştır. Sadece 1973 yılında olan, yaşlı ve akli dengesi yerinde olmayan bir Ermeni’nin Los Angeles Başkonsolosumuzu ve yardımcısını öldürdüğü eylem vardır. Fakat Türkiye’ye karşı yapılan örgütlü terör saldırıları ilk defa 1975 yılının Ocak ayında başlamıştır. Daha önce olmayıp da bu tarihte başlamasının sebebi Kıbrıs Harekatıdır. Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesinden sonra Kıbrıslı Eoka çeteleri tüm dünyaya bir bildiri yayınladılar ve kendi güçlerinin Türk Ordusunu Kıbrıs’ta yenmeye yeterli olmadığını, bu yüzden de dünyanın her yerinde Türkiye’nin hedeflerini vuracaklarını söylediler.

İşte terörün bu başlangıcını göremezsek işin esasını hiç anlayamayız. Daha sonra Ermeni terör örgütü ASALA ortaya çıktı ve 1975 yılında Viyana Büyükelçimiz Daniş Tunalıgil’i, birkaç ay sonra da Paris Büyükelçimiz İsmail Erez’i öldürdüler. Bu şekilde yaklaşık 40 diplomatımızı öldürdüler. ASALA terörü  biter bitmez de Eruh Saldırısı gerçekleşti. Bunların ortak noktası yok mudur? Ermeni terörü ve PKK terörüne baktığımızda her ikisinin de merkezinin başlangıçta Kıbrıs Rum Kesimi’nde olduğunu görürüz. PKK’nın yöneticileri ve sözcüleri Kıbrıs Rum Kesimi’ndeydi. Hatta Yunan Parlamentosundan, Parlamento Başkan Yardımcısının başkanlığındaki bir heyet Suriye’ye giderek Öcalan’ı Şam’da ziyaret etmişti.

Terörün başlangıcı o zamanlara kadar uzanır. Unutmayalım ki Öcalan Kenya’da yakalandığında Yunan Büyükelçiliği’nde idi. Cebinde de Kıbrıs Rum Pasaportu vardı. İşin bu boyutlarını düşünmezseniz, terörü sadece ekonomik ve sosyal sorunlara indirgerseniz işin aslını kavrayamazsınız. Türkiye’nin güneydoğusundaki bu sorunlar 1984’ten önce de vardı. 1984’ten önce her şey mükemmeldi de o zamandan sonra mı sorunlar çıkmıştır? Hayır, bu sorunlar hep vardı ve bu bölgedeki sıkıntılar Türkiye’nin bir gerçeğidir. Bunu kabul ediyoruz. Terör olsa da olmasa da Türkiye bunları çözmek zorundadır. Güneydoğuya gittim ve yerinde gördüm ki oradaki halk perişandır. Güneydoğu Anadolu’nun durumu içler acısıdır. Çocuklar okula bile gidemiyorlar, fabrika yok, yatırım yok, madenler işletilmiyor, işsizlik diz boyu, hayvancılık bitmiş, yapılmıyor. Buna benzer daha bir çok sıkıntı var ki anlatmakla bitmez.

Ancak şunu da söylemek gerekir ki bu sıkıntıların hiçbiri terörü haklı göstermez. Yani bu sorunlardan dolayı halkın silaha sarıldığını ve dağlara çıktığını söylemek yanlış olur. Çünkü terör, dünyanın her yerinde  siyasi bir projedir ve siyasi bir hedefi vardır. Bu hedef de Güneydoğu Anadolu’nun bir bölümünü Türkiye topraklarından bölerek orada ayrı bir devlet kurmaktır. Terörizm başka ülkelerde de böyle işler. Terörizmin her zaman büyük bir siyasi hedefi vardır. Bizim bunu görmemiz gerekir. Ayrıca bu proje sadece terörü gerçekleştirenlerin projesi değildir. Sadece onların projesi olsaydı terörle mücadele etmek daha kolay olurdu. Bir terör örgütünün arkasında kimlerin olduğunu, kimlerin ekonomik ve askeri destek sağladığını her zaman sorgulamalıyız. Artık söylemenin hiçbir mahsuru yok ki elimizde emekli Yunan subaylarının Kuzey Irak’ta PKK’ya eğitim verirken çekilmiş fotoğrafları var. Bu gerçekler ortada iken kimse incinmesin, kimse darılmasın diye bunlara gözümüzü kapatamayız.

Sunucu: Sayın Öymen, Kafkasya’daki krizin ardından Amerika ve Rusya arasındaki kutuplaşma iyice ayyuka çıktı. Bu kutuplaşmanın PKK’nın stratejisini değiştireceğine katılıyor musunuz? Dünyadaki bu yeni konjonktürde sizce terörün yeri nerede olur ve bu kutuplaşma Kuzey Irak meselesini nasıl etkiler?

Onur Öymen: Dünya politikasında birçok devlet maalesef terörü bir siyaset aracı olarak kullanıyor. Halkımızın da bazı şeyleri çok iyi bilmesi ve hatırlaması gerekir. Kavramsal olarak bu meseleyi tahlil etmek başka, somut olaylarla bağlantılı olarak tahlil etmek başkadır. PKK 1984’te ilk terörist saldırılarını gerçekleştirdikten  sonra Suriye’yi üs olarak kullanmaya başladı. Örgütün lideri Suriye’de oturuyordu. Eğitim kampları Lübnan sınırları içinde olan ve Suriye’nin denetimindeki Beka Kampındaydı. Örgütün tüm yöneticileri, kampları, karargahları ve paraları Suriye’deydi. Suriye bunlara kol kanat geriyordu. Çünkü Suriye’nin  Türkiye’den su sorunu ile ilgili talepleri vardı. Suriye ile müzakere ederken ne zaman terör konusunu açıp teröristleri yakalamalarını söylesek Suriye  daima su meselesini bizim önümüze getirirdi. Yani Suriye terörü, su meselesinde bize karşı pazarlık unsuru gibi kullandı ve terörle mücadele konusunda Türkiye’den su konusunda taviz vermesini istedi.

Sunucu: Terörün bir pazarlık konusu haline getirilmesi çok yadırganacak bir durum değil mi?

Onur Öymen: Tabi ki, bu çok gayri ahlaki ve gayri insani bir durumdur. Ama maalesef uluslararası ilişkilerde en önde gelen değer ölçüsü ahlak değildir. Bunu herkesin kabul etmesi gerekir. Uluslararası politika güzel ahlakla yürütülüyor dersek kimse buna inanmaz. O dönemde Türkiye Suriye ile ilgili  kararlı bir politika izledi ve 1995 yılının sonlarından itibaren Suriye ile görüşmeyeceği ve siyasi temas kurmayacağı mesajını verdi. Müzakere edecekse bile sadece terör konusunu görüşeceğini söyledi ve bütün ilişkileri kesti. Sonrasında Orgeneral Atilla Aktaş Suriye sınırına yakın bir yerde terörle ilgili ve Suriye’nin politikası ile ilgili çok sert bir demeç verdi. Ardından Suriye birden bire çözüldü. O zamana kadar çok mesafeli duran Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek de birden telaşa kapıldı ve İstanbul’a gelip Türk devlet adamları ile görüştü. Oradan Şam’a gitti ve savaş çıkacak kaygısıyla Suriye yetkilileriyle de görüştü. Böylece Türkiye tek bir kurşun bile atmadan, sadece diplomatik yöntemlerle Suriye’den PKK’yı çıkartmış oldu.

Daha sonra teröristler Suriye’den Kuzey Irak’a kaydılar. O zamanlar I. Körfez Harekatı oldu. Körfez Harekatıyla beraber Irak Devletinin Kuzey Irak’ta hiçbir otoritesinin, askerinin veya herhangi bir etkinliğinin olmadığı bir döneme girildi. Bölgede sadece Barzani ve Talabani’nin yetkisi vardı. Türkiye o zamanlar öyle bir baskı politikası izledi ki Barzani ve Talabani PKK ile savaşmak zorunda kaldılar.

O dönemde ben de Dışişleri Müsteşarlığı yapıyordum. Türkiye, Amerika ve İngiltere’nin Eş Başkanlığında bir Ankara Süreci başlatıldı. Ben de Türkiye’yi temsilen bu süreçte Eş Başkanlık yapıyordum. Toplantılarımızda bir tarafta Barzani temsilcileri, bir tarafta Talabani temsilcileri, karşımızda da Türkmen temsilcileri oturuyordu. Bizim de telkin ve ısrarlarımızla bunlar PKK’nın bir terör örgütü olduğunu kabul ve ilan ettiler. Daha sonra da Türkiye’nin yardımı ve desteği ile PKK’ya savaş açtılar. Bir süre sonra da bu Ankara Süreci bitti ve Washington Süreci başladı. Washington Sürecinin sonunda Amerikalılar ve Kürtler bir Washington Anlaşması imzaladılar. Mecliste Hükümete bu anlaşma hakkında bir bilgileri olup olmadığını sorduk. Ellerinde bir metin olmadığını fakat tek bildiklerinin Amerikalıların Sayın Ecevit’e bu konuda bilgi vermiş olduğu ve Barzani ile Talabani’nin yine PKK’ya karşı mücadele etmeye devam edeceği olduğunu söylediler. Washington Süreci ile beraber Türkmenler devre dışı kalmış ve Türkiye de fiilen eski ağırlığını kaybetmiş oldu. Sonrasında da Barzani ve Talabani PKK ile mücadele etmeyi bıraktılar.

Şimdiki politikalarda o zamankilere göre nasıl farklılıklar var? AKP döneminde terörle mücadele konusunda bir kırılma yaşanmıştır. AKP’den önceki her Hükümet  terörle mücadele politikasında hedef olarak PKK’nın Kuzey Irak’tan tasfiyesini benimsemiştir. Yanılmıyorsam o bölgede otuzdan fazla harekat yaptık ve bazılarında da bölgeye on binlerce asker gönderdik, karargahlarına girdik, kamplarını dağıttık. İşte AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında, terör bu yöntemlerle neredeyse yok olma noktasına gelmişti. 2002 yılında bir yıl içinde vermiş olduğumuz şehit sayısı 6’dır. Şimdi ise tek bir operasyonda 17 şehit veriyoruz.

Hiçbir Türk Hükümeti o zamana kadar hiçbir vesileyle, hiç kimseye karşı Kuzey Irak’a operasyon düzenleme taahhüdünde bulunmamıştır. AKP’nin farkı burada başlıyor. AKP İktidara geldi, 2003 yılında Kuzey Irak’a müdahale etmek için Meclisten yetki aldı ama bu yetkiyi kullanamadı. Amerikalılar “Kuzey Irak’a girmeyeceksiniz” dediler ve Hükümet girmedi.

Sayın Babacan Eylül 2003’te Dubai’de Amerikan Hazine Bakanı ile bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmaya göre Amerika Türkiye’ye bir milyar dolar hibe veya 7-8 milyar dolar kredi verecek, bunun karşılığında da Türkiye Kuzey Irak’a asker göndermeyecek, gönderirse bu kredi kesilecektir. Bu ne demektir? Cumhuriyet tarihimizde ilk defa  para karşılığında siyasi taviz vermek demektir. İşte AKP İktidarı ile değişen bu oldu. Sonra terör azdı ve her sene daha fazla şehit vermeye başladık. PKK da “Türkiye burada bir şey yapamaz” izlenimi almış oldu.

2004 yılının Ekim ayında Hükümetin Meclisten aldığı yetki süresi doldu ve 2007 yılının sonuna kadar bir daha Meclisten yetki istemediler. Defalarca Meclisten yetki almalarını, yetki ellerinde olsun ki gerektiğinde müdahale etmelerini söyledik. Kimse incinmesin, kimse ürkmesin diye hep orta yol izlediler. Sayın Başbakanın Diyarbakır’da yaptığı konuşmaya bakıyoruz; “Sen Müslüman ben Müslüman, bu işi böyle hallederiz” diyor. “Ben senin etnik kimliğine saygı gösteriyorum. Biz vatandaşlık bağıyla bağlıyız” diyor. Böylece Türkiye Devletinin kuruluşundan bu yana ve 1924 Anayasasından beri benimsediğimiz “etnik kökeni, dini ve mezhebi ne olursa olsun bütün Anadolu ahalisine Türk denir” anlayışını bıraktık, “Türkiyelilik” diye bir takım tabirlerle karşı karşıya kaldık.. Bu, halkın etnik kimliğine saygı göstermemek değildir. Tam tersine biz herkesin etnik kimliğine saygı gösteririz ve bunun Türkiye için bir kazanç olduğunu söyleriz. Bu, işin başka bir boyutudur. Ama mesele şudur ki; siz silah kullanan teröristle mücadele etme iradesine sahip misiniz yoksa değil misiniz?

2007 yılında aldıkları yetkiyi kullanmadan önce Başbakan Amerikan Başkanı Bush’la görüşmeye Amerika’ya gitti. Yani Amerika izin verirse yetkiyi kullanacak, vermezse kullanmayacak. Durum bu manaya gelir. Yetkinizi kullanmak için niçin Amerika’ya gitmeyi bekliyorsunuz, niçin hemen kullanmıyorsunuz? Operasyon için hazırlığımız mı yok?

Neticede o sırada öyle bir hava yarattılar ki teröristler de o mesajı aldılar. “Bu Türkler Amerika’nın rızası olmadan hiçbir şey yapamaz” mesajını aldılar ve Kuzey Irak’taki yerel yöneticilerin Türkiye’nin askeri müdahalesine şiddetle karşı çıkmaları, Amerika’nın tavrını da etkileyebilir diye hesap ettiler. Neticede de öyle oldu. Hükümet Meclisten o yetkiyi aldıktan sonra sadece sınırlı hava operasyonları yapıldı. Tek bir defa da yine zaman ve yer olarak sınırlı bir kara operasyonu yapıldı.

Bölgede PKK’yı topyekün tasfiye edecek gücümüz olmadığı için mi sınırlı operasyon yaptık? TSK’nın PKK’yı  Kuzey Irak’tan tasfiye edecek gücü olmadığı söylenebilir mi? Bugün de Bakanlar televizyona çıkıp terörü bitirmenin kolay olmadığını, sadece azaltabileceklerini söylüyorlar. Bu bir acz ifadesidir. Fransızlar, Almanlar, Japonlar terörü bitirmediler mi? Terör bitmez diye bir şey yoktur. Öyle bir hava yaratıyorlar ki sanki terörü bitiremezler de sadece azaltabilirlermiş gibi konuşuyorlar. Hayır, bitirebilirsiniz. Bunu bitirecek gücünüz, olanaklarınız, tecrübeniz, paranız, silahınız, cephaneniz vardır. Bir tek şey eksiktir; iradeniz yok. “Terörle mücadelede kapsamlı bir operasyon yaparsam bana ne derler” diye ödünüz kopuyor. Korkarak terörle mücadele edilir mi? İçinizde böyle bir korku olursa terörle mücadele edemezsiniz. Kararlılık ve cesaret göstermelisiniz.

Arkanızda Meclis var, hepimiz size yetki verdik. Muhalefet olarak da destekliyoruz. Kimse sizi kısıtlamıyor. Demek ki o zaman siz kendi kendinizi frenliyorsunuz. Daha kapsamlı bir operasyon yapmaktan çekiniyorsunuz. Bunun bedeli de Aktütün saldırısında olduğu gibi şehitlerimizin kanı oluyor. Büyük şehirlerdeki vatandaşlarımız bombalı saldırılar sonucunda hayatını kaybediyor. Kimse yanlış anlamasın ama son derece üzüntü verici bir tespitimi söylemek isterim ki Edirnekapı Şehitliği’nde şehitlerimizi gömecek yer kalmadı. Günah değil midir bu memleketin çocuklarına? Bu kanı durdurmak Hükümetin görevi değil midir? Sizin işiniz bu değilse, bundan daha önemli nasıl bir işiniz olabilir?

Hükümet Sözcüsü Sayın Bakan öyle laflar ediyor ki zannedersiniz ki her şeyi düşünmüşler. “Sizin söylediklerinizi zaten biz de düşünmüştük. Tampon bölge zaten olamaz. Askerlere istedikleri parayı da zaten veriyoruz” diyorlar. Sanki Hükümetin hiçbir kusuru yokmuş da sütten çıkma ak kaşıkmış gibi konuşuyorlar. Neticede de hep başkaları kusurlu. Bir terör saldırısı gerçekleştiyse sanki bundan hep başkaları sorumluymuş da Hükümetin hiçbir sorumluluğu yokmuş. Dilleri varıp da bir kez bile “Irak Hükümeti Anayasasından kaynaklanan yetkisini kullanmıyor” diyemiyorlar. Irak Anayasasının 7. maddesine göre Irak Devleti, topraklarında terörist faaliyetlere izin vermemek, teröristlerin geçit yolu olmamak ve Irak topraklarından komşu ülkelere yapılacak olan terörist saldırıları engellemekle yükümlüdür. Biz bunu söylüyoruz ama İktidar söyleyemiyor. Bize darılırlar veya ticari menfaatler zarara uğrar diye Irak Hükümetine bunu söylemekten mi korkuyorsunuz? Irak Ordusu PKK hariç Irak’taki her terör örgütüyle şu anda savaş halindedir. Acaba neden  PKK ile mücadele etmiyor?

Sunucu: Genelkurmay Başkanlığı’nın son brifinginde Genelkurmay Başkanlığı bu yönde önemli bir mesaj verdi ve sadece silahlı mücadele  değil devletin bütün kurumları ile terörle mücadele edilmesi gerektiğini söyledi. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Onur Öymen: Bu da doğru ama o işin başka bir tarafıdır. Türkiye içinde, halkı kazanmamız ve gençlerin dağa çıkmasını engelleyecek ekonomik ve sosyal tedbirleri almamız gerekir. Biz buna katılıyoruz. Ama az önce de söylediğim gibi terör siyasi bir projedir. Türkiye’de ekonomik ve sosyal tedbirler alınsa bile PKK terörüne yön verenler, karar verenler ve PKK’yı dışarıdan destekleyenler terörden caymazlar. Yani sadece Türkiye’de alacağınız ekonomik tedbirler yetmez. Devlet Bakanı teröristlerin üçte birinin Türkiye vatandaşı olmadığını, kendisi söylüyor. Peki Suriye vatandaşı olan bir terörist Diyarbakır’da alacağınız bir ekonomik tedbirden nasıl etkilenecek de terörden vazgeçecek?

Diğer bir konu da Barzani ve Talabani’nin bölgedeki durumudur. Hükümete  “Bunlar 10 yıl önce PKK’ya karşı savaşıyordu da bugün neden savaşmıyorlar?” diye soruyoruz. Hiçbir cevap veremiyorlar. Neden sizden önceki Hükümetler bunları ikna edebildi de siz edemiyorsunuz? Verecek cevapları yok. Amerika’ya “Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne göre sizin Irak’ta güvenliği sağlama yükümlülüğünüz var. Neden yapmıyorsunuz? Irak’taki her terör örgütüyle mücadele ediyorsunuz da neden sadece PKK ile mücadele etmiyorsunuz? Neden sadece istihbarat vermekle yetiniyorsunuz?” diyecek cesaretiniz yok mu?

Sunucu: Sayın Öymen, siz çok deneyimli bir diplomatsınız. Kuzey Irak’la ilgili yakın gelecekte neler olacağına dair nasıl tahminleriniz var? Bölgesel Kürt yönetimi ile ilgili aşikar olan birtakım sorunlar var. PKK’ya verdiği destek artık öyle bir boyuta gelmiş ki sağlık hizmetleri desteği bile yapılıyormuş. TSK sınır ötesinde yaptığı operasyonlarda özellikle sivil hedeflere zarar vermemeye dikkat ediyor. Fakat teröristler saldırılarında bu sivil yerleşim bölgelerini seçiyorlar. Dolayısıyla bu anlamda operasyonların çok sağlıklı olmadığı ortaya çıkıyor. Sizce neşteri nereden vurmamız gerekiyor?

Onur Öymen: Az önce çok güzel bir soru sordunuz; Türkiye kendi kararını kendisi mi veriyor? Son çıkan kitabım “Çıkış Yolu”nda bunu anlatıyorum. Devletler esas itibariyle ikiye ayrılır; Kendi kararını kendisi verebilen devletler ve başkalarının kararına göre ülkelerini yöneten devletler. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu andan itibaren ve Kurtuluş Savaşı’ndan beri daima kendi kararını kendisi veren bir devlet olmuştur. Ta ki bu İktidar işbaşına gelinceye kadar. Bu İktidar zamanında görüyoruz , bir devlet ve bir Hükümet düşünün ki komşu ülkeden kendisine saldıran teröristlerle mücadele için oraya asker göndermeyeceğini taahhüt eden bir anlaşma imzalıyor. Bu, kendi kararını kendi veren devletin yapacağı bir şey midir? Hangi devlet bunu yapar? Hangi devlet bunu içine sindirir?

Bazı şeyler gündemin herhangi bir maddesi gibi söyleniyor, konuşuluyor sonra da unutuluyor. Unutmayacaksınız. İşin daha acı kısmını söyleyeyim ki Türkiye hiçbir zaman böyle bir duruma düşmemişti. Sayın Cemil Çiçek “Yabancı devletler eskiden terörist saldırıları kınamazlardı, şimdi kınadılar” diyor. Bir devlet düşününüz ki kendisine yönelik, 17 askerinin şehit düşmesine yol açan bir saldırıyı başkaları kınadı diye övünç duyacak. Bu, aşağılık duygusundan başka bir duygu olamaz. Daha önceki dönemlerde de ne zaman böyle bir saldırı olsa ve şehit versek, yabancı devletler daima bunu.kınamışlardır. Benim gözümün önünde Amerikalı ve Avrupalı yetkililer kaç defa elini kalbinin üzerine koyarak teröristleri kınadıklarını, Türkiye’nin yanında olduklarını ve büyük bir üzüntü duyduklarını söylemişlerdir. Ama ondan sonraki cümleyi söylemiyorlar. O cümleyi söyleseler hepimiz sevineceğiz. ”Kendi topraklarında teröristleri barındıran Irak Devletini kınıyoruz.” diyebilmelidirler. Barzani ve Talabani’ye tek bir cümleyle eleştiride bulunan var mıdır? “Barzani ve Talabani eskiden PKK’ya karşı savaşıyordu da neden şimdi savaşmıyor” diyen var mı?

Mehmet Şandır: Sayın Öymen, siz NATO’da görev yapmıştınız. NATO Sözleşmesi’ne göre NATO üyesi bir ülkeye dışarıdan bir saldırı olduğunda NATO’nun bu konuda bir yükümlülüğü yok mudur?

Onur Öymen: NATO’nun kuruluş yasası olan Washington Antlaşması’nın 5. maddesine göre  üye bir ülkeye yapılan saldırı tüm üye ülkelere yapılmış bir saldırı olarak kabul edilir ve diğer üye ülkeler de gücü yettiği kadar bu saldırıyı bertaraf etmek için destek verirler. Biz bunu NATO’da yıllarca dile getirdik. Terörizmin bu madde kapsamında olmadığını ve bir iç politika sorunu olduğunu söylediler. O tarihe kadar NATO bildirilerinde terörü kınayan tek bir cümle varsa o da Türkiye’nin dayatmasıyla konulmuş bir cümledir.

Ben NATO Konseyi’nde beş yıl görev yaptım. 11 Eylül saldırılarına kadar tek bir NATO Konseyi gündemi bulamazsınız ki içinde terörle mücadele gündem maddesi olsun.  NATO 1999 Washington Zirvesi’nde yeni bir stratejik konsept kabul etti. Bu Zirvede bizim bütün çabalarımıza rağmen terörizm, 5. maddenin, yani her devletin tepki göstermesi gereken saldırıların kapsamına alınmamıştır. Şu anda da hala yürürlükte olan stratejik konsept budur. Ancak 11 Eylül saldırılarının hemen ertesi günü NATO tarihinde bir ilk olarak NATO Antlaşması’nın 5. maddesi terörizm için işletildi. Hani terörizm NATO’nun kapsamına girmiyordu? Sonrasında da her NATO toplantısında terörizm en önemli gündem maddesi olmuştur.

Özetle söylemek istediğim şudur ki, Türkiye’ye karşı büyük bir saldırı olduğunda yabancı devletlerin tek tepkisi üzüntülerini beyan etmek veya saldırıyı kınamak oluyor. Bir an için şöyle düşünelim; Türkiye’de bir terör örgütü olsun ve Türkiye topraklarından komşu devletlerin birine saldırılar düzenlesin, Türkiye’nin bir bölgesinde konuşlansın, örgütü oradan idare etsin, Türkiye de buna izin versin. Böyle bir şey olsa aynı ülkeler dünyayı Türkiye’nin başına yıkmazlar mı ve Türkiye’ye en ağır baskıları yapmazlar mı? Peki niçin şimdi Irak’a, Barzani ve Talabani’ye bunu yapmıyorsunuz? Bırakın baskıyı, tek bir eleştirici cümle bile söylemiyorlar.

Sunucu: Türkiye ve Avrupa’yı yakından ilgilendiren konulardan biri de uyuşturucu kaçakçılığı ve kaçak göçmenler konusudur. Biliyorsunuz ki geçiş ülkesi olmasından dolayı Avrupalılar Türkiye’ye bu konularda oldukça baskı yapıyorlar. Dediğiniz gibi Türkiye’nin terörle de bir ilgisi olmuş olsa herhalde daha çok baskı yaparlar?

Onur Öymen: Tabii. Bu konularda tahmin edemeyeceğiniz kadar çok çifte standartlarla karşı karşıyayız. Düşünün ki Trakya’da bir örgüt kurulsa ve oradan Yunanistan’a saldırılarda bulunsa, o zaman Avrupalılar dünyayı başımıza yıkarlar. İşte aynı şey Irak topraklarında oluyor. Bırakınız Irak’a karşı ambargo uygulamayı veya tedbirler almayı, eleştiri bile yapmıyorlar. Sayın Çiçek de “Eskiden saldırıları kınamazlardı, şimdi kınıyorlar” diye bu durumdan övünçle bahsediyor. Üzülerek söylüyorum, biz Atatürk Türkiyesi olarak bu  kadar aşağılık kompleksine kapılacak bir ülke olmamalıyız.

Diğer ülkelere Irak’ı kınamalarını söyleyemiyorsanız, siz kınayın. Türk Hükümetinin “Irak’ı kınıyoruz” diye bir cümlesini herhangi bir yerde gördünüz mü? Kınamak  anlamına gelen condemnation, diplomasi dilinde çok ağır bir suçlamadır.  Başbakanın, Dışişleri Bakanının veya Hükümet Sözcüsünün  “PKK’ya serbestçe faaliyet imkanı veren Barzani ve Talabani ile Irak Hükümetini kınıyoruz” diye bir cümle söylediklerini hiç duydunuz mu? Bırakınız yabancıları, ticari ilişkiler bozulur korkusuyla kendileri kınayamıyorlar. Bizim askerlerimizin canı ticari menfaatlerimizden daha mı az önemlidir? Gayet tabi ki biz de ticari ilişkilerimizin iyi olmasını isteriz ama şehit verme pahasına değil. Askerlerimizi korumak için diplomasiyi ve siyaseti tam anlamıyla uyguluyor ve kullanabiliyor muyuz? Uygulayabilseydik bunlar olur muydu? İşte bu soruyu sormak gerekir.

Eskiden Suriye’den terörü nasıl çıkardıysak Irak’tan da çıkarırız. Bunun için kararlılık gerekir. Ama ne yazık ki Hükümette bu kararlılık yoktur. İç politikada, Muhalefete ve basına yüklenmeye gelince mangalda kül bırakmıyorlar ve hiç çekinmeden en ağır kelimeleri fütursuzca söylüyorlar.Ancak sadece Edirne’ye kadar bunu yapabiliyorlar, sınır geçildiğinde kuzu gibi oluyorlar. Türkiye’ye karşı en büyük kötülükleri yapanlara ağızlarını bile açamıyorlar. Bu kadar zaaf olmaz ki.

Sunucu: Siz Avrupa’ya, özellikle Brüksel’e, çok sık gidiyorsunuz. AKP’li üyeler Avrupalı Parlamenterlerle bir araya geldiklerinde diğer konularda gösterdikleri hassasiyeti ve kararlılıkları terör konusunda göstermiyorlar mı?

Onur Öymen: Tabi gösteriyorlar. Terörizm söz konusu olduğunda gayet tabi ki AKP’li milletvekilleri de tepki gösteriyor. Bu ayrı bir şey, benim söylediğim ise başka bir konudur. “Terörü barındıran ülkeyi kınıyor musunuz kınamıyor musunuz? Biz kınıyoruz, siz de kınıyor musunuz?” diye açıkça sorulması gerekir. Zannediyorum ki MHP de bizim gibi kınıyor. Bu konuda onlarla bir görüş ayrılığımız yok. Peki Hükümet olarak siz de kınıyor musunuz? Cevap yok, kınama lafı yok. Bunu yapamıyorlar. Askerlerimizin başına çuval geçiriliyor, bir protesto notası bile çekemiyorlar. O kadar korkuyorlar ki, bir protesto notası gönderseler ertesi gün savaş çıkacağını sanıyorlar.

Çok önemli bir şey var ki, bir şeyi ayırt etmek gerekir. Teröristlerle Kürk kökenli vatandaşlarımızı kesinlikle ayırmalıyız ve o vatandaşlarımıza hiçbir zaman terörist gözüyle bakmamalıyız. Türkiye’de terörden en çok etkilenen ve bunun sıkıntısını çeken Kürt kökenli vatandaşlarımızdır,  Güneydoğudaki insanlarımızdır. Bugüne kadar terörden otuz binden fazla insanımız hayatını kaybetti ve bunların çoğu Kürt kökenli vatandaşlarımızdır. Dolayısıyla Kürtler ve Türkleri birbirine düşürmek isteyenlerin oyunlarına gelmemeliyiz. İktidarın sorumluluğu siyasi sorumluluktur ama İktidarın başarısızlığının bedelini belli etnik kökenli insanlara ödetmemelidirler. Oradaki vatandaşlarımızın serinkanlı davranma mecburiyetleri vardır.

Güvenlik kuvvetlerine gelince, güvenlik kuvvetlerimiz gerçekten kahramanca bir görev yapıyorlar. Hiç kimsenin söyleyecek lafı olmaması gerekir çünkü mümkün olanın en iyisini yaptıklarına inanıyoruz, daha iyisi yapılabilirse onu da yapabilirler. Hakikaten devlet de bunun masrafından kaçınmaz. Ancak burada can alıcı başka bir mesele var. Dikkat ederseniz Hükümet Meclisten aldığı yetkiyi silahlı kuvvetlere ciro ediyor. “Askerler ne istediyse yaptık, istedikleri her yetkiyi ve parayı verdik. Bu iş askeri bir iştir.” demek istiyorlar. Halbuki siyasette yetki ve sorumluluk birlikte yürür. Yani Meclis yetkiyi Hükümete verir. Yetkiyi verirken sorumluluğu da Hükümete verir. Operasyonun zamanı ve kapsamı Hükümet tarafından tayin edilir.  Dolayısıyla bu konuda askeri makamları suçlamamalıyız çünkü sorumluluk Hükümettedir.

Esas sorulacak soru şudur ki; Meclis 2007 yılında Hükümete bir yetki verdi. Bu yetkide sınırlı bir operasyon düzenlemek, belli bir zamanda yapmak veya belli bir kilometre sınırlaması içinde gerçekleştirmekten bahsedilmiyor. Yetkinin özü PKK’yı Kuzey Irak’tan kazımaktır. Siz PKK’nın Kuzey Irak’tan kazınması için silahlı kuvvetlere yetki verdiniz de askerler bunu yapamayacaklarını ve yeterli imkanları olmadığını mı söylediler? Hayır. Türk ordusu dünyanın en güçlü ve terörle mücadelede en tecrübeli ordularından biridir.  Siz  bu ordunun Kuzey Irak’ta PKK’yı tamamen tasfiye edemeyeceğine inanabilir misiniz? Peki o zaman neden tasfiye edemiyoruz? Çünkü Hükümet bu yetkiyi ve talimatı TSK’ya vermiyor.

Geçmişte o zamanki görevlerim dolayısıyla  birçok kez tanık oldum ki, en olmayacak zamanlarda ve en zor konularda bile Hükümet bir şey istediği zaman asker hiçbir zaman yapamayız dememiştir. “Hükümet görev verirse daima yaparız” demişlerdir. Kardak Krizi sırasında oraya yapılan müdahale de bunun örneğidir. Dolayısıyla Aktütün saldırısında askeri suçlamak bence haksızlık olur.

Sunucu:  Şehit cenazelerinde gerek Başbakan, gerek Cumhurbaşkanı gerekse diğer Bakanlara yönelik protestolar oldu. Bu protestolardan sonra Hükümet kanadından gelen açıklamalar, bu protestoların provokasyon amaçlı olduğu yönünde idi. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Onur Öymen:  Ben de gerçekten cenazelerin siyasi bir gösteriye dönüşmesini uygun bulmuyorum. Orada şehitlere saygı esastır ve cenazelerde Türk bayraklarıyla duygularımızı ifade etmek, şehitleri alkışlamak ve onlara çiçek atmak doğaldır. Fakat cenazeleri siyasi bir gösteri alanı haline getirmek doğru değildir. Bu demek değildir ki bu vesileyle siyasi gösteri yapılmasın. Tam tersine yapılabilir ama cenaze sırasında yapılmamalıdır. Genel Başkanımızın da söylediği gibi, Avrupa’da ve çağdaş ülkelerde olduğu gibi halk teröre olan tepkisini göstermelidir. Mesela İspanya’da bir terörist saldırı olduğunda bir milyon İspanyol Madrid’de teröre karşı protesto yürüyüşü yaptı. Demokraside bu yapılmalıdır.

Başka bir konu da insan hakları meselesidir. Biz gayet tabi ki insan haklarına saygılıyız. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. İnsan hakları konusunda hiçbir Avrupa siyasi partisinin bir adım gerisinde değiliz. Ancak unutulmamalıdır ki en temel insan hakkı yaşama hakkıdır. Teröristler bir insanın en temel hakkını elinden alırken, yaptıkları en büyük insan hakları ihlalidir. Acaba insan hakları örgütleri olaya hiç bu açıdan bakıp eleştiriyorlar mı?

Devlet yönetimi Cumhurbaşkanından başlayarak Başbakandan geçer ve bütün Hükümeti kapsar. Dolayısıyla onların söyleyeceği her söz önemlidir. Cumhurbaşkanı “Kuzey Irak’ta otorite eksikliği var” dediğinde bu son derece yanlış bir mesaj olarak anlaşılır. Yani Kuzey Irak’taki yerel yönetimlerin otoriteleri olmadığı için PKK ile mücadele edemedikleri, otoriteleri olsaydı mücadele edecekleri şeklinde anlaşılır. Tam tersine Kuzey Irak’ta otorite eksikliği yok, otorite fazlalığı vardır. Kuzey Irak’taki yerel yönetimlerin elindeki güç hiçbir ülkede yoktur. Hangi ülkede birden fazla ordu vardır? Bir ülkede bir ordu olur, Irak’ta üç ordu var: Merkezi Hükümetin ordusu, Talabani’nin ordusu ve Barzani’nin ordusu. Bunun neresi otorite eksikliğidir? Yerel yönetimler Merkezi Hükümete sormadan yabancı petrol şirketleriyle petrol araştırması yapılması için anlaşma yapabiliyorlar. Bu otorite eksikliğinden mi kaynaklanır? Yerel yönetim merkezi Hükümeti devirmekle tehdit edebiliyor. Zaten Kuzey Irak’taki iki yerel liderlerden biri bugün Irak Cumhurbaşkanıdır. Böyle bir ülke için otorite eksikliği olduğunu nasıl söylersiniz?

En çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz böyle bir dönemde Sayın Başbakan, Muhalefetin kan üzerinden siyaset yaptığını söylüyor.  Böyle bir zamanda bunlar söylenecek sözler midir? Biz Hükümeti hiç eleştirmeyeceğiz, herhangi bir terörist saldırı olduğunda her şeyi söyleyebiliriz ama Hükümete hiçbir şey söylemeyeceğiz, öyle mi? Böyle bir demokrasi olabilir mi?

Sunucu: Sayın Öymen, Başbakanın zaten genel tavrı böyle değil mi? En son Deniz Feneri davasında da böyle ağır ithamlarda bulunmuştu.

Onur Öymen: Muhalefeti kan üzerinden siyaset yapmakla ve terörü istismar ederek politika yapmakla suçlamak çok ağır ve yakışıksız bir ithamdır. Demokrasilerde böyle şeyler duyulmaz. Daha önce de anlattığım gibi bir Suriye’den Öcalan’ı çıkarttığımız dönemdeki Türkiye’ye bakın bir de şimdiki döneme bakın. O dönemki  Cumhurbaşkanımız gidip Şam’ı ziyaret etti mi? Ne Cumhurbaşkanı etmiştir ne de Başbakan. Ama şimdi siz Irak’ı ziyaret ediyor ve bunda bir sakınca görmüyorsunuz. Hatta Cumhurbaşkanı bu son saldırıya rağmen yine Bağdat’a gidebileceğini söylüyor.

İşte bu yüzden biz daha en başında Cumhurbaşkanını uzlaşmayla seçmeyi önerdik. Hepimizin içine sinen ve bütün milleti temsil eden bir Cumhurbaşkanı olmasını istedik. İktidarın çoğunluğu var ve istediğini seçebilir diye değil de, İktidarın içinden bile seçilecek olsa uzlaşmayla seçilmesini istedik. “Bizim adayımızı seçin” demedik, “sizin adayınızdan birini seçelim ama birlikte seçelim” dedik. Sizin Cumhurbaşkanı olması için dayattığınız kişi seçilince işte bu sıkıntılarla karşılaşıyoruz. Bu durum bizi çok üzüyor ve rencide ediyor.

Aktütün karakoluna saldırı olmuş, 17 şehit vermişiz. Buna rağmen Cumhurbaşkanı yine Bağdat’a gideceğini ve bunda bir sakınca görmediğini söylüyor. Böyle bir ortamda Cumhurbaşkanının Bağdat’a gitmesini  içimize sindirebilir miyiz? Erivan’a gitmesini içinize sindirdiniz mi?  Azeri soydaşlarımızın topraklarının yüzde yirmisini işgal etmiş, tüm dünyayı soykırım iddiasıyla Türkiye aleyhine kışkırtan bir devleti, Cumhurbaşkanı gidip ziyaret ediyor. Böyle şahsiyetsiz bir politika olamaz.

CHP olarak bir çok kez terör konusunda  alınabilecek tedbirleri dile getirdik. Düşününüz ki  Kuzey Irak’ta PKK’yı himaye eden, askeri makamlarımızın ifadesiyle onlara lojistik destek veren bir gruba, Türkiye olarak, Türk sanayicilerimize verdiğimizin yarı fiyatına elektrik veriyoruz. Böyle bir şey olabilir mi? Öncelikle yapılabilir olan en kolay iş elektriği kesmektir. Bunu yarın bile yapabilirsiniz ama yapmıyor ve yapamıyorsunuz. Daima bir korku içindesiniz.

Evvelce PKK’lılar Türkiye’den kaçırdıkları on bin civarındaki Kürt asıllı vatandaşımızı Atruş Kampına götürmüşler ve kendi baskıları altında onları oraya yerleştirmişlerdi. Daha önceki Türk Hükümetleri öyle bir siyasi baskı uyguladı ki PKK’lılar bu kampı dağıtmak zorunda kaldılar. Kamptan ayrılanların bir bölümü Türkiye’ye geldi, bir bölümü Zaho’ya gitti, diğerleri de o zaman Saddam Hüseyin’in kontrolü altındaki Mahmur’a gitti. Şu anda Mahmur Kampında 11.500 Kürt asıllı Türk vatandaşı vardır. Dünyada hangi ülke ya da hangi Hükümet vardır ki topraklarından zorla kaçırılan vatandaşlarının bir terör örgütünün baskısı altında yaşamasına tahammül eder? Bu konu Türkiye’nin gündeminde bile yoktur. Biz söylemesek Hükümet Mahmur Kampı meselesini dikkate bile almıyor. O kampı mutlaka boşalttırmalısınız. Elinizdeki gücü, tüm imkanları ve siyasi baskı yöntemlerini uygulayarak oradaki vatandaşlarımızı kurtarmalısınız. Çünkü orası şu anda PKK için bir terörist deposudur. Bu vatandaşlarımızın gençlerini ve çocuklarını terörist yapıp dağa çıkarıyorlar.

Türkiye’de alacağınız ekonomik tedbirlerin Mahmur Kampına nasıl bir etkisi olabilir ki? Oradaki insanların dağa çıkarılmasına nasıl mani olacaksınız? Bu yüzden bir yandan ülke içinde tedbirler alınmalı, bir yandan da oradaki insanlar kurtarılmalıdır.. Daha etkili olacak bir önlem de, sınır düzenlemesi yapmaktır. Biz bunu vaktiyle İran’la yaptık.

1926’da Irak sınırının ilk çizildiği dönemde belki de bu şartlar çok düşünülmemişti. 3000 metre irtifadan geçen bir sınır savunulabilir bir sınır olmaz. Dolayısıyla sınır savunulabilir bir yere indirilmelidir. Buna karşılıklı arazi düzenlemeleri denir. Belki o zaman tampon bölgeye ihtiyaç bile kalmayacaktır.

2002 seçimlerinden hemen sonra AKP İktidara geldiğinde Genel Başkanımız Hükümete, daha önceki Hükümetlerin yaptığı üzere, Kuzey Irak’a yeterli asker gönderilmesi ve sınırın güvenliğinin Irak toprakları tarafından sağlanması önerisinde bulunmuştu Bu demek değildir ki tüm çabamız, kendimizi orada daha iyi savunmaktan ibaret olsun. Bizim hedefimiz Kuzey Irak’taki terörü tamamen tasfiye etmektir. Sınırın daha iyi korunması, bu hedeften geri adım atmak gibi yorumlanmamalı, Kuzey Irak’ta PKK ile mücadeleden vazgeçip kendi sınırımızı daha iyi korumak şeklinde değerlendirilmemelidir.

Başbakan, Muhalefetin hiç öneride bulunmadığını söylüyor. Bu saydıklarımız öneri değil midir? Öncelikle GAP’ı tamamlayın. GAP’ın elektrik ve sulama projeleri vardır. Elektrik projesi yüzde 75 oranında tamamlanmıştır ve tüm Türkiye bu elektrikten yararlanmaktadır. Sulamadan ise oradaki halk yararlanmaktadır. Fakat sulama projesinin tamamlanma oranı yüzde 14’tür. Düşünebiliyor musunuz? Bu kadar başarısızlık olabilir mi? Oradaki insanlar sizin insanınız değil mi? Türkiye’nin her yerine yatırım yapıyorsunuz da oraya neden yapmıyorsunuz? Hakkari’de bir tane bile fabrika yoktur. Devlet oraya fabrika yapmaktan aciz midir? Batman- Sason karayolunun yapımı 19 yıldır tamamlanamıyor. Üç yıldır Hakkari’nin girişindeki üç kilometrelik yeri kayalardan temizleyip Hakkari’ye giriş yolu inşa edemediler. Çünkü buna öncelik vermiyorlar. Gidin Hakkari’nin okullarına bakın, öğretmen yok. Kışın bu okullar tezekle ısınıyor. Böyle devlet olur mu?

Hakkari ve Şırnak’taki koşullar, bırakın Türkiye standartlarını, Diyarbakır’daki sosyal ve ekonomik standartların bile dörtte biri seviyesindedir. 0-1 yaş arası ölen bebek oranı çok yüksektir. Kışın kar yağdığında ilçelerle il arasındaki ulaşım altı ay boyunca yapılamıyor. Böyle devlet olur mu? Kar sadece Türkiye’de mi yağıyor, Norveç’te yağmıyor mu? Norveç’te de yerleşim birimlerinin merkezle irtibatı altı ay boyunca kesiliyor mu? Onlar buna nasıl çare buluyorsa siz de bulmalısınız. Onlar yapıyor, biz neden yapamıyoruz? Çünkü önem vermiyorsunuz. Oradaki vatandaşlarımızı sadece seçim döneminde hatırlıyorsunuz ve çeşitli beyanlarla, onları tatmin edecek hediyelerle, kömürle vs. oyalayıp sonra da halkın sizi desteklediğini söylüyorsunuz. Bu kadar ızdırap çeken halk, bu sıkıntıyı kendilerine yaratan siyasetçileri destekler mi? Bu, akla aykırı bir durumdur.

Sunucu: Sayın Öymen, teröre burada nokta koyalım ve başka bir gündem konumuza geçelim. Ergenekon Operasyonu kapsamındaki gözaltına alınmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Onur Öymen: Türkiye’de terörizm denince halkımızın büyük çoğunluğunun aklına PKK gelir. Ancak Hükümet yanlısı basın terörizm denince artık sadece Ergenekon Operasyonunu düşünüyor. Çünkü o operasyondan yargılananlar belli ki terör örgütü mensubu olmakla suçlanıyorlar. Bu insanların bir bölümü hayatlarını tehlikeye atarak yıllarca Güneydoğuda terörle mücadele etmişler. Şimdiyse terör sanığı olarak yargılanıyorlar.

Yargıya ve adalete gayet tabi ki saygılıyız. Zaten adalete saygımızı kaybedersek demokrasiye olan saygımızı da kaybederiz. Tabi ki adalete saygı göstermeliyiz, ancak adalet de kamu vicdanına saygı göstermeli, kamu vicdanını zedelememeli ve belli kurallara uymalıdır. Bu kişileri, haklarındaki iddianameyi bile hazırlamadan bir yıldan fazla hapiste tutarsanız bu, Avrupa’nın bilinen tüm normlarını ihlal etmek olur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu konudaki kararlarına göre, makul bir süre aşıldıktan sonra iddianame olmadan bir kişiyi göz altında tutmak ciddi bir insan hakları ihlalidir. Guantanamo Kampındaki duruma bakın, ki onlar düpedüz teröristtir. Çatışma halinde yakalanıp o üsse götürülen insanlar uzun süre yargılanmadan orada tutuldular diye Amerika ve Avrupa’daki tüm insan hakları örgütleri ayağa kalktı.

Öncelikle kişinin kendisine atfedilen suçlamayı bilmeye hakkı vardır. Gözaltı sırasında da insan hakları kurallarına uyulmalıdır. Yaşlı bir kişi on saat boyunca bir sandalye üzerinde tutuluyorsa bunun insan haklarına uygun bir davranış olduğu söylenebilir mi? Bir taraftan Avrupalılara “Avrupa’nın tüm normlarını uyguluyoruz, insan hakları ihlallerine ve işkenceye sıfır tolerans tanıyoruz” diyeceksiniz ve ülkenizde bunlar olacak.

Sunucu: Sayın Öymen, bunlar zaten bizim iç hukukumuzda ve Anayasamızda da var. Yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin dışarıdan dayattığı şeyler değil. Sizce neden bunları uygulayamıyoruz?

Onur Öymen: Tabii ama Türkiye Anayasası insan hakları alanında uluslararası normları Türk hukukunun üzerinde tutmuştur. Uluslararası normlara uyulmalıdır. Avrupa’da bir gazeteci gösterin ki bilekleri kelepçelenerek gözaltına alınsın. Var mıdır böyle bir gazeteci? Bir gazetenin  genel yayın müdürünü bileklerinden kelepçeleyerek gözaltına alıyorlar. Bu uygulamanın talimatını kim veriyor? Bunun sorumlusu kimdir? Türkiye’nin en kıdemli, en tecrübeli, en saygın bazı gazetecilerinin şu anda yurt dışına çıkması yasak. Gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılmış ama yurt dışına çıkması yasaktır. Mesela tedavi olmak istese, yurt dışına çıkmak zorunda kalsa veya uluslararası bir toplantıya davet edilse gidemeyecek. Bunun örneği hangi Avrupa ülkesinde vardır?

Siyasi nitelik taşıyan gazeteci ve yazarların kitlesel olarak tevkif edilmesi Batı ülkelerinde en son ne zaman gerçekleşmiştir? Benim hatırladığım en son örnek Amerika’da McCarthy döneminde yaşanmıştır. O dönemde herkese Komünist damgası vurarak binlerce insanı ya mahkum ya da sınır dışı ettiler. Bugün bunu hatırlarken yüzü kızarmayan tek bir Amerikalı bile yoktur.

Türkiye’de gayet tabi ki hepimiz yargıya saygı göstereceğiz ama Yargı da vatandaşın vicdanına saygı göstermelidir. Böyle şeyler oluyorsa vatandaşın vicdanı yara alır. Tansiyon hastası olan emekli bir Orgeneral düşerek çok ciddi bir beyin kanaması geçiriyor ve hayati tehlike içine giriyor, günlerce hastanede şuursuz yatıyor. Peki bunun sorumlusu kim? Bir kişi  hayatını kaybetti, bir çok kişi de cezaevinde hastalandı. Gözaltına alınan herkesin sağlığı ve güvenliği devletin sorumluluğu ve teminatı altındadır. Bu insanlara Mahkeme kararı olmadan suçlu muamelesi yapmaya hakkınız yoktur. Suçlu muamelesi yapmadığınız, suçlu saymadığınız bir kişiyi 11 saat boyunca bir sandalye üzerinde oturtamazsınız. Hiçbir medeni ülkede size bu hakkı vermezler. Böyle bir demokrasi, böyle bir hukuk düzeni olabilir mi?

Van 100. Yıl Üniversitesi’nde olanları hatırlayacak olursak, Üniversite Rektörünü Genel Sekreteri ile birlikte apar topar gözaltına aldılar, aleyhlerinde 2500 yıl hapis cezası talep edildi. Genel Sekreter cezaevinde depresyona girerek intihar etti. Sonra ne oldu? Beraat ettiler. Şimdi kamuoyu vicdanı bunu kabul eder mi? Orada ölen insanın ailesi yok mu? Bunları düşünmek zorundayız. Sorumlu siyasetçiler olarak hem Yargıya saygı göstermeli, hem de vatandaşlarımızı Yargıya saygı göstermeye davet etmeliyiz. Fakat aynı zamanda, Yargıyı da halkın vicdanına saygı göstermeye davet etmeliyiz.

Ergenekon Operasyonu sırasında gözaltına alınanların hangi suçtan yargılandıklarını bilmiyoruz ama İktidar yanlısı basın biliyor. Gizli olması gereken soruşturma belgeleri Hükümet yanlısı basında çarşaf çarşaf yayımlanıyor. Bunu yapmak yasak değil midir? Bazı şeyler vardır ki, kamu vicdanı bunları kabul etmez. Hiçbir demokratik ülkede vatandaşların telefonları dinlenmez. Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde özel hayatın gizliliği kuralı vardır. Basında yer alan bilgiler doğruysa beş bin tane güvenlik görevlisi sadece telefon dinlemekle görevliymiş. Kaç kişinin telefonlarını dinliyorsunuz?Bunların hepsi uyuşturucu kaçakçısı mıdır? Artık herkes telefonlarının dinlendiğinden şüphe eder oldu. Türkiye’yi bir korku imparatorluğu haline getirdiler. İnsanlar artık telefonda özel bir görüşme sırasında bile Hükümeti eleştirmekten korkar hale geldiler.

Geçenlerde izlediğim bir televizyon programında ünlü bir televizyon yapımcısı, Bodrum’da bir balıkçıyı ziyaret ettiğini ve balıkçının kendisine “Botuma Atatürk’ün resmini koydum. Başıma bir şey gelir mi?” diye sorduğunu anlatıyordu. Artık Atatürkçülüğü de korkulacak bir hale getirdiler. Geçen sene Türkiye’de şehit cenazeleri olduğunda her yerde insanlar evlerine bayrak asarlardı. Şimdi ise bu son Aktütün saldırısından sonra hiçbir yerde bayrak göremiyoruz. Halk bayrak asmaya korkuyor, halkı bu hale getirdiler. Halkı sindirerek, ürküterek, bezdirerek yaşatmaya ne hakkınız var, bu hakkı kim size veriyor? Devleti otoriter bir korku devleti haline getirdiniz. Buna ne hakkınız var? Hayatı boyunca toplumda saygı görmüş en saygın insanlar bugün terörist olmaktan kuşku duyulan insanlar oldu. Böyle bir şey olabilir mi?

Hükümetten bizim beklediğimiz en önemli görev Yargıyı siyasallaştırmamasıdır. Yargıyı siyasallaştırdığınız zaman demokrasi çöker. Yargının bağımsızlığına saygı göstermelisiniz. AKP’ye kapatma davası açıldığında Başsavcıya söylemediklerini bırakmadılar. Hem iç yargıya hem de dış yargıya da söylemediklerini bırakmadılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin türban meselesi ile ilgili aldığı karar işlerine gelmediği için “Bu işlere Hakimler değil, ulema karar verir” dediler. Demek ki Yargıya saygıları yok. AKP aleyhine dava açıldığında savcıya söylemediklerini bırakmayanlar Ergenekon Davası söz konusu olduğunda “Yargıya saygımız sonsuz” diyorlar.

Sayın Baykal haklı olarak bu davanın avukatı olduğunu söyledi. Bir kişi mahkum olmadıkça masum sayılır ve masum insanların hakkını savunmak hepimizin görevidir. Muhalefet partilerinin öncelikli görevi de budur. Başbakan da bu davanın savcısı ve iddia makamı olduğunu söyledi. Bu başka bir iştir. Sizin bu davada iddia makamı olmaya hakkınız yoktur. Hükümet olarak veya Başbakan olarak bir davada iddia makamı olursanız orada hukuktan bahsedilemez.

Türkiye’de Hakimler ve Savcılar  Yüksek Kurulu’nun başkanı Adalet Bakanıdır. Bu kurulun üyelerinden biri de Adalet Bakanının müsteşarıdır. Avrupa Birliği, Hükümetin Bakanının bu kurula başkanlık yapmasının hakimler ve savcılar üzerinde siyasi baskı yaratabileceğini ve bu durumun hukuka aykırı olduğunu söylüyor. Adalet Bakanının bu kuruldan çıkmasını istiyorlar. Bizim de bu yönde taleplerimiz var. İnsan hakları alanında ve yargı bağımsızlığı konusunda yapılması gereken Adalet Bakanının bu kuruldan çıkmasıdır ama yapmıyorlar. Demek ki yargı bağımsızlığına saygınız yok. Böyle yöntemlerle yargıyı baskı altına alıyorlar. Böyle bir demokrasi, hukuk özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı olur mu?

Sunucu: Adalet Bakanlığı, Ergenekon Davasına bakan savcı hakkında soruşturma açılmasına izin vermedi. Ancak diğer taraftan baktığımız zaman Sayın Başbakanı, şehitlere “kelle” dediği için üç kuruşluk tazminat cezasına çarptıran Mahkeme Başkanı hakkında soruşturma başlatıldı. Acaba yargıyla ilgili çok ciddi bir süreçten mi geçiyoruz.?

Onur Öymen: Geçmişe bakalım, geçmişte kimler haksız yere gözaltına alındı, mahkum oldu ve cezaevine girdi? Bugün onları hala saygın insanlar olarak hatırlarız. Vaktiyle hapse girdiği için Metin Toker, Ali Sirmen, Cüneyt Arcayürek veya İlhan Selçuk’a suçlu bir insan gözüyle bakıyor musunuz? Birçok siyasetçi de çeşitli dönemlerde belli sebeplerden mahkum edilmişti. Ancak bugün toplum onları saygın insanlar olarak hatırlıyor. Acaba toplum, o insanları bu hale getirenleri nasıl hatırlıyor?

Siyasetçiler, gazeteciler, yargı mensupları, askerler, hepimiz her gün sınav veriyoruz. Asıl mesele yarın gelecek kuşakların karşısında mahcup olmamaktır. Bugün, yarın sizi mahcup edecek bir şey yapmayacaksınız ve henüz yargılanmadan, insanları haksız yere cezalandırmayacaksınız. Bugün bir hata yapıp suçsuz kişileri yargılarsanız o hatanın bedelini sadece o insanlar değil, onların aileleri ve çevreleri de öder. Dolayısıyla yargıya düşen görev çok önemlidir. Devlet ciddi olur, gaddar olmaz. Kuddusi Okkır  olayında devlet ciddiyetin çok ötesine geçmiştir.Bir insan ölüm döşeğine gelene kadar gözaltında tutulmuştur. Böyle bir şey olabilir mi? Şener Eruygur çok ağır bir rahatsızlık geçirdi. En zor durumda tahliye etmek zorunda kaldılar ama tahliye ederken, daha bilinci açılmamış bir kişinin yurt dışına çıkışına yasak getirdiler. Ya o kişinin derhal yurt dışına çıkıp tedavi olması gerekse? Bunun sonuçlarına kim katlanır? Türkiye’de böyle şeyler olacak ve sonra da göğsümüzü gere gere “Avrupalıyız” diyeceğiz. Avrupa’nın neresinde buna benzer olaylar oluyor? Elbette ki Avrupa’da da suçlu bulunan ve yargılanan insanlar var ama böyle bir muameleye maruz kalmıyorlar.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ön tahkikatın gizli olduğunu söyledi. Peki bu gizli tahkikat nasıl oldu da Hükümet yandaşı basına yansıdı? Bunun soruşturması yok mu? Bu bilgileri basına servis eden kimdir? Bunun için neden soruşturma açılmıyor? Yalan olduğu söylenen bu gizli bilgileri ve haberleri basına sızdıranlar kimlerdir? Bunun sorumluluğu yok mu? Hukuk devleti iseniz tüm bunları sorgulamalısınız. Muhalefet olarak bizim görevimiz de tüm bunları Meclise ve kamuoyunun dikkatine getirmektir. Biz vicdanen görevimizi yaptığımıza inanıyoruz. Bir kez daha söyleyeyim; Hukuka tam saygılıyız ama hukukun siyasallaştırılmasına saygılı değiliz.

Son olarak da şunu söyleyeyim ki; Türkiye sahipsiz değildir. Biz CHP olarak Türkiye’nin kurumlarına ve vatandaşlarına sahip çıkıyoruz ve sahip çıkmaya devam edeceğiz. Türkiye’yi gerçekten demokratik, gerçekten adil ve gerçekten insan haklarına saygılı bir Avrupa ülkesi haline getireceğiz. Kimsenin bundan  kuşkusu olmasın.

Sunucu: Sayın Öymen, programımıza katıldığınız ve değerlendirmeleriniz için çok teşekkürler.

Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.

 

 

 

 

 

 

 

 


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.