Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Halk TV – CHP’ye Katılımlar, Seçmen Kütükleri, Türkiye-AB İlişkileri ve Obama Dönemi Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Halk TV “Bakış” Programına Verdiği Mülakat
4 Aralık 2008
Sunucu: Halk TV’den merhaba sayın seyirciler. Bugünkü programımızda Türk dış politikasını ve dünyadaki gelişmeleri konuşacağız. Program konuğumuz CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen. Hoş geldiniz efendim.
Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.
Sunucu: Sayın Öymen, Türkiye’de son günlerde CHP ile ilgili olarak tartışılan önemli meseleler var. Örneğin son dönemde muhafazakâr kesimden başı örtülü bazı bayanların CHP’ye katılımı büyük tartışmalara neden oldu. Bu tartışmaların geldiği son nokta da tek parti dönemi tartışmasıydı. Bu konuda sizin değerlendirmeleriniz nelerdir?
Onur Öymen: Bu konulardaki tartışmalar bazen yanlış zeminde yapılıyor. Meselenin esası, ülkemizde özellikle AKP döneminde, kadınlar üzerinde büyük baskıların ve onları ikinci sınıf vatandaşlar durumuna düşürecek uygulamaların olmasıdır. Uluslararası bir araştırmaya göre, kadın erkek eşitliği sıralamasında Türkiye, dünyadaki 130 ülke arasından 123. sıradadır. Bu araştırma gösteriyor ki, yalnızca 7 ülke bizden daha kötü durumdadır. Bu, utanç verici bir tablodur. Türk kadını bu duruma nasıl düşürüldü? Kimler Türk kadınına baskı yaparak onu toplumdan dışlamaya ve ikinci sınıf insan haline getirmeye çalıştılar? Kimler kadınlarımızı kendi özgür iradeleriyle hareket edemez hale getirmeye çalıştılar? Esas tartışılması gereken mesele, kadınlarımızı bu durumdan nasıl kurtaracağımızdır.
AKP’nin tetiklediği mahalle baskısı ve çevre baskısı sebebiyle kadınlar, birçok yerde özgür iradeleriyle oy veremez, hareket edemez ve giyinemez duruma geldiler. Geçen hafta yapılan Grup Toplantısında Genel Başkanımızın da açıkladığı gibi öyle kadınlar var ki, kendi mahallesinde başını örtmek zorunda kalıyor fakat şehrin başka bir semtine gidince başını açıyor, akşam evine dönerken yine başını örtüyorlar. Demek ki, bu kadınlar, kendi özgür iradeleriyle başını örtmüyor, bu İktidar döneminde yaratılan belli çevre ve mahalle zorlamalarıyla bu şekilde hareket etmek zorunda kalıyorlar.
Bu insanlar, AKP’nin baskılarından usandıkları ve bu baskılardan kurtulmak istedikleri için CHP’ye katılmak isterlerse onları dışlayalım mı? “Nereden geldiyseniz oraya geri dönün, size ilgi göstermemiz mümkün değildir” mi diyelim? “Evet, öyle yapın, bu kadınları dışlayın, sizin istediğiniz biçime girinceye kadar onları kaderleriyle baş başa bırakın” diyenler varsa o başka. Bu görüşte olanlar da olabilir. Bizim kanaatimizse, bu kadınları baskılardan ve zulümlerden kurtarmaktır. İktidar bu insanları baskı altına alarak onları potansiyel birer oy deposu olarak görüyor. İktidarın gözünde bu kadınlar, onların her söylediğini tartışmasız yapacak, onlara biat edecek, kendi özgür iradesi olmayan insanlardır.
Düzce Üniversitesi’nde türban konusunda başı açık kızlar arasında yapılan bir araştırmaya göre, ankete katılan kızların % 49’unun türban yasağının kaldırılmasına karşı olduğu ortaya çıkmış. Bu kızlar türban yasağının kalkması durumunda ailelerinin ve çevrelerinin baskılarına dayanamayarak, istemedikleri halde türban takmak zorunda kalabileceklerini söylemişler. İşin bu boyutunu kimse düşünmüyor. Özgür iradeleriyle veya gelenek ve görenekleri nedeniyle başını örtenler de vardır, bunu inkar edemeyiz. Ancak toplumun azımsanmayacak bir kesimindeki kadınlar baskı altında kalıyor. Bunu mutlaka görmek lazım.
Tek parti dönemine atıfta bulunulması konusunda Sayın Genel Başkanımızın sözlerinin farklı şekilde değerlendirildiğini düşünüyorum. Sanki biz tek parti dönemini, Atatürk ve İnönü dönemini toptan reddediyormuşuz gibi yorumlandı. Burada söylenmek istenen, belli bir dönemde yerel yönetimlerin belli bir uygulamasıdır. Genel Başkanımızın atıfta bulunduğu olay, Aşık Veysel’in kıyafeti dolayısıyla Atatürk Bulvarı’na çıkarılmamasıdır.
Zaten Türkiye’deki tek parti dönemi, Cumhuriyet Halk Partisi dönemidir. O dönemde yapılan büyük reformları düşününüz, Atatürk’ün en büyük reformları o dönemde yapılmıştır. Kadınlara seçme ve seçilme hakkını biz o dönemde verdik. İkinci Dünya Savaşı yıllarında da Türkiye tek partili rejimle yönetiliyordu ve savaş sırasında dünyanın en büyük devletlerinin Türkiye’nin savaşa sokulması için yaptıkları baskılara, biz tek partili rejim döneminde direndik. Çok partili döneme geçme kararını da tek partili dönemde aldık.
Tek partili dönem Türkiye’nin ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin altın yıllarıdır. Bizim bir bütün olarak o dönemi inkar etmemiz mümkün değildir ama o dönemde yanlış bir uygulama olmuşsa ve biz bu yanlış uygulamayı eleştirmişsek, bu durum o dönemin büyük başarılarını, atılımlarını, devrimlerini ve reformlarını reddettiğimiz anlamına gelmez. Partimizin programına, Genel Başkanımızın konuşmalarına ve partimizin aldığı kararlara baktığınızda, tüm bunların Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluşundan bu yana Atatürk’ün önderliğindeki çizgisine sahip çıkma yaklaşımları olduğunu görürsünüz.
CHP’nin bir gün içinde tüm bu söylenenleri inkar ettiği, tek parti rejimini reddettiği veya reddi miras yaptığı düşünülebilir mi? Burada atıfta bulunulan olay belli bir dönemdeki bir uygulamadır, o rejimin, o dönemin tamamını reddetmek değildir.
O dönemde bile iki defa çok partili yönetime geçilmeye çalışılmış ve Terakkiperver Fırka ile Serbest Fırka o dönemde kurulmuştur. Fakat o günün şartlarında yürüyemeyeceği anlaşılmıştır. Tek parti yönetimi olmasına rağmen, bir muhalefet unsuru olması için Mecliste ikinci bir grup kurulmuştur. Bütün bu gerçekler ortadayken biz o dönemi katı, mutlakıyetçi bir dönem olarak değerlendirebilir miyiz? Belki bazı dönemlerde bazı yerel yöneticilerin gayretkeşliği olmuş olabilir, o dönemin koşullarında bazı uygulamalar yapılmış olabilir ama bugün baktığımız zaman bu uygulamalar çağdaş bir devlet açısından benimsenemeyecek yaklaşımlardır. Sayın Genel Başkanımızın atıfta bulunduğu Aşık Veysel olayı da böyle bir uygulamadır. Bunları herhalde Atatürk’ün talimatıyla yapmamışlardır. İşte böyle uygulamalar her dönemde olabilecek uygulamalardır. Bizim sözünü ettiğimiz, buna benzer olaylardır.
Sunucu: Son zamanlarda CHP’ye katılımlarla ilgili eleştiri alan iki konu var; biri CHP’nin laiklik çizgisinden saptığı, diğeri ise CHP’nin kendisiyle çelişki içine düştüğü yönündeydi. Bu eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz ve sizce CHP’nin bu tutumu türbanı meşrulaştırabilir mi?
Onur Öymen: Biz başından beri CHP’nin çizgisinden en küçük bir sapma olmadığını söylüyoruz. Partimizin laikliğe ve çağdaşlığa olan bağlılığında en küçük bir değişiklik yoktur. Bazıları bunu CHP’nin açılımı olarak nitelendiriyorlar. Genel Başkanımız da bunun bir açılım olmadığını defalarca açıkladı. Bu olay, daha önce hiç düşünülmemiş, tasarlanmamış bir olaydır. Bir katılım töreni sırasında binlerce insan partiye katılırken birkaç başörtülü kişinin de katılması sonucu ortaya çıkan fiili bir durumdur. Yoksa CHP’nin yeni bir açılım yaptığı, sağa kaydığı veya AKP’nin çizgisini benimsediği doğru değildir. Partimizde böyle bir politika değişikliği yoktur. Partimizin hiçbir makamında veya kurumunda “biz böyle bir açılım yapalım da o kesimlere yönelelim ve böylece onlardan oy alalım” şeklinde bir senaryo düzenlenmemiştir.
Eşi başörtülü bir Cumhurbaşkanının seçilmesi konusuna gelince bizim o konuda gösterdiğimiz tepki yanlış anlaşıldı. Bizim söylediğimiz, Cumhurbaşkanının halkın tamamını kucaklayacak, temsil edecek biri olması, bu yüzden de uzlaşmayla seçilmesi gerektiğiydi. Başbakan önce uzlaşmayla seçime hazır olduklarını söyledi, sonra da bundan vazgeçerek kendi adayını dayatmaya çalıştı.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önceki oylamada, Anayasanın o zaman geçerli olan maddesi gereğince, Abdullah Gül Mecliste yeterli oyu alamadığı için seçilemeyince genel seçimler döneminde AKP, seçim kampanyası boyunca Abdullah Gül’ün dindar olduğu için seçilmediği üzerinden propaganda yaptı. Sanki bugüne kadar göreve gelen bütün Cumhurbaşkanları dinsizmiş gibi bir hava yarattılar. İşte biz buna tepki gösterdik. Abdullah Gül’ün önceki yıllarda verdiği demeçleri dile getirdik ve bunlar arasında laiklikle çelişen ifadeler olduğunu vurguladık. Abdullah Gül bekar olsaydı ya da bu hanımla değil de başka bir hanımla evli olsaydı bizim tavrımız değişecek değildi. Tutun ki, Abdullah Gül bekâr veya başı açık bir hanımla evli ama zamanında bu sözleri söylemiş. O zaman laiklik karşıtı söylemlerini sineye mi çekecektik? O zaman Abdullah Gül’e gösterdiğimiz tepkinin temel merkezi, Sayın Gül’ün evvelki yıllarda laikliğe ve Cumhuriyetin temel değerlerlerine karşı sarf ettiği sözleriydi. Sanıyorum ki, kimse bunu yeterince değerlendiremedi ve sanki bütün mesele bir türban meselesiymiş gibi algılandı. Yani eşinin başı açık olup da kendisi tamamen gerici, çağ dışı, karşı devrimci düşüncelere sahip bir insan olsa, herhangi bir yerde, herhangi bir konumda o insanın eşinin başı açık diye biz onun bu düşüncelerini sineye mi çekeceğiz? Bu konu bir dünya görüşü meselesidir ve isteriz ki, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olacak insan Türkiye’nin bütün kesimlerinin desteğini alsın, uzlaşmayla seçilsin ve temsil ettiği değerler, Atatürk’ün temellerini attığı Cumhuriyetimizin çağdaş değerleri olsun. Bizim yaklaşımımızın özü budur.
Sunucu: Sayın Öymen, seçmen kütükleri ile ilgili tartışma hala devam ediyor. Bu tartışma seçimin şaibeli hale geleceğine kadar uzandı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Açıkça söylemek gerekirse bu bir skandaldır. Biz o zaman bu konunun üzerine gittik ve 1983 yılından bu yana her seçimde nüfus artış hızına paralel olarak seçmen sayısının arttığını gördük. Fakat 2007 yılındaki seçmen sayısı 2004 mahalli seçimlerindeki seçmen sayısından daha azdır. Biz de böyle bir şeyin olamayacağını vurguladık. Yüksek Seçim Kurulu’na ve bu programları hazırlayan insanlara sorduk ama bir cevap alamadık. Seçimden bir kaç ay sonra nüfus sayımı yapıldı.
Ben Başbakana bir soru önergesi verdim ve “Türkiye’de seçmen sayısı kaçtır ve Türkiye’de seçmen yaşında olan 18 yaşından büyük kaç kişi vardır?” diye sordum. Yine buna bağlı olarak birkaç soru daha sorduk. Neticede sadece birinci soruya cevap geldi ve seçmen sayısının 48 milyon 267 bin olduğu söylendi. Bize söylenen bu rakam, aylarca önce Başbakanın bir Devlet Bakanı aracılığıyla bize verdiği yazılı cevapta var. Bunu basına açıkladık ve bazı televizyon programlarında da söyledik. Bu durumda, seçmen sayımızın 2007 yılında 42 milyon 500 bin değil, bundan çok daha fazla, yani 5.5-6 milyon daha fazla olduğu ortaya çıkıyor. Bu durum, 2007 seçimlerinde 5.5-6 milyon seçmene şöyle veya böyle oy kullandırılmadığı anlamına geliyor.
Mesela İstanbul’da ilden ile nüfus kaydırmaları, nüfus değişiklikleri olmuş ve 2007 seçimlerinde İstanbul’dan 84 milletvekili seçilmesi gerekirken 70 milletvekili seçildi. Çeşitli partilere mensup 14 vekilin daha seçilmesi gerekirken bunlar Meclis dışında kaldılar. Bazı illerde ise çıkarılacak milletvekili sayısı azaldı, o illerden de seçilmemesi gereken insanlar seçilerek Meclise girdi. Bu durumun demokrasi açısından yarattığı sakıncaları düşünebiliyor musunuz?
Sunucu: Peki bu durumu sizce nasıl sonuçlar doğuracaktır?
Onur Öymen: Biz bunu Yüksek Seçim Kurulu Başkanına sorduk ve bize verdiği cevap, “Bu işin nasıl olduğunu biz de anlayamadık” şeklinde oldu. Mesela askerlik çağına gelmiş 18 yaşından büyük, tek bir kişiyi bile atlayabilir misiniz? Peki, siz YSK olarak nasıl oluyor da 5.5-6 milyon insanı atlıyorsunuz? Bunda bir mantık var mı? Olacak iş mi bu?
YSK’nın bu işlere bakmasının sebebi, seçimlerin yargı denetimi altında yapılması ilkesidir. Şimdi ise görüyoruz ki, bu konudaki bilgileri vermekle ve vatandaşların itirazlarını kabul etmekle görevli kurumlar nüfus idareleridir. Nüfus idaresi bir devlet dairesidir. Peki, nerde kaldı yargı denetimi? YSK birçok noktada devreden çıkıyor ve onun yerine devreye nüfus müdürlükleri giriyor.
Türkiye’nin her yerinde çok vahim tablolarla karşılaşıyoruz. Mesela, Bursa’da CHP’nin seçimi kazandığı bir ilçenin beş sokağında ikamet eden vatandaşlar kaydedilmemiş. Geçen seçimde Bursa’daki seçim çalışma büromuzun da içinde olduğu kocaman bir binada bir kişi bile seçmen olarak kaydedilmemiş. Bazı yerlerde insanlar yaşadıkları yerlerden 10 km. uzağa kaydedilmişler. Bunları kim yapıyor ve nasıl yapıyor? Bilgisayara geçmek demek her işi altüst etmek demek değildir. Eskiden bu kadar vahim durumlar pek olmazdı. İşte bu seçimler şimdi gerçekten çok tartışma götürür bir hale geldi.
Bugün 6 milyon insanımız daha, bir yıl içinde, 18 yaşına girdi de seçmen yaşına mı geldi? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Demek ki burada bir terslik var. Esas sorulması gereken sorulardan bir tanesi de budur. Geçen yılki seçimlerde bazı uzman kamuoyu araştırmacıları nasıl olduysa % 47 sayısını tam olarak bildiler. Peki, bu anketleri 6 milyon insanın seçime katılmayacağını bile bile mi yaptılar? Sadece seçime katılacak insanların görüşünü alarak mı % 47’yi buldular?
Ayrıca yüzde 47 neyin rakamıdır? O zamanlar yanlış olarak, 42 milyon 500 bin seçmen olduğu söylendi, bu seçmenlerin 6,5 milyonu oy kullanmadı, oy kullananların bir milyonunun oyu geçersiz sayıldı ve bu % 47 oranı geriye kalanların oyunun rakamıdır. Sanki AKP, Türkiye’de halkın yarısının oyunu almış gibi bir hava yaratılıyor. Alakası yok. Bugünkü resmi seçmen sayısına göre AKP’nin genel seçimlerde aldığı 16 milyon civarındaki oy % 33.8’dir. Dolayısıyla, % 47 efsanesini bir kenara bırakmakta fayda var. Halkın yarısı AKP’yi destekliyor görüşü, bazı çevrelerin yurt içinde ve yurt dışında pompalamaya çalıştıkları ve gerçeklerle bağdaşmayan bir görüştür. İşte bu rakamlar da bunu kanıtlıyor.
Basitçe bir hesap yaparsak, halkın yarısının oyunu almak demek, seçmen sayısının yarısının oyunu almak demektir. Seçmen sayısının kabaca 48 milyon olduğunu söylersek yarısı da 24 milyondur. AKP’nin aldığı oy ise 16 milyon. 16 milyon nerede 24 milyon nerede? AKP 24 milyon insanın oyunu almış olsaydı halkın yarısının desteğini almış olurdu. “Efendim seçime katılmayanlar vardır, onlar sayılmaz. Seçime katılıp da oyu geçersiz olanlar vardır, onlar da sayılmaz.” Doğrudur, ölçüler böyle yapılır. Peki, 6 milyon seçmen nereye kayboldu?
Sunucu: Sayın Öymen, dilerseniz biraz da dış politikadan bahsedelim. Geçtiğimiz hafta Türkiye – AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Lagendijk’le olan tartışmalarınız basına yansıdı. Sanıyorum ki, tartışmanın konusu esas olarak Ergenekon Operasyonu ile ilgiliydi, değil mi?
Onur Öymen: Avrupa Birliği’nde Eş Başkan olan bir kişinin ve AB’de Türkiye ile ilgili konuları takip etmekle görevli kişilerin tarafsız olması gerekmektedir. Türkiye’nin iç politikasında taraf olmayacaksınız. Taraflardan birini destekleyen, diğerine karşı çıkan bir tutum içine girdiğiniz zaman tarafsızlığınızı kaybedersiniz. Maalesef bugün karşılaştığımız durum budur.
Lagendijk’in de dahil olduğu bir heyet Başbakanı ziyaret ediyor. Bu ziyaret üzerine basında, bu heyetin Türkiye’deki basın özgürlüğüne yapılan baskılardan duydukları rahatsızlığı Başbakana ilettikleri yönünde bir haber çıkıyor. Akabinde bu konuyla ilgili Başbakanlıktan açıklama yapılıyor ve böyle bir şeyin olmadığı söyleniyor. Buna karşılık olarak da ziyaret eden heyet bir açıklamada bulunuyor ve onlar da Başbakana böyle bir konudan bahsetmediklerini söylüyorlar.
Ben de Karma Parlamento Komisyonu toplantısında, basın özgürlüğü üzerindeki baskılara gerekli önemi vermediklerini söyledim. Bunun üzerine, “Biz basın özgürlüğüne çok önem veriyoruz, akreditasyonun kısıtlanması veya medya patronlarına yapılan baskılar konularına oldukça önem veriyoruz” dediler. Ben de o halde Başbakanla olan görüşmede bunları neden dile getirmediklerini sordum. Başbakanla görüşülürken en önemli konular görüşülür, Madem buna bu kadar önem veriyorsunuz, orada neden bu konudan bahsetmediniz? Bahsetmediğinize göre demek ki siz bu konuya o kadar önem vermiyorsunuz. Çok bozuldular ve cevap veremediler.
Ergenekon davası ile ilgili olarak da tarafsız olunması ve doğru gözlem yapılması gerektiğini belirttim. Geçen seneki Avrupa Parlamentosu kararı yayınlandığında daha Ergenekon davasının iddianamesi bile hazır değildi ve o kararla, bu davaya sahip çıktılar, “Bu bir çetedir, devletin içine sızmıştır, bunları yargıya verin” gibi telkinlerle Hükümete çağrıda bulundular. Henüz iddianame yayınlanmadan bu kadar şeyi nereden bildiklerini sordum. Bu davayla ilgili bugün birçok iddia var. Nasıl böyle bir tavır alırsınız? Bunun üzerine daha dava açılmadan bunu bildiklerini ve takip ettiklerini söylediler. Türk kamuoyu bilmiyor da siz nereden biliyorsunuz? Nerelerden bilgi alıyorsunuz? Yoksa yandaş basına servis yapan bazı çevreler bu konuda size de mi servis yapıyordu? Dikkatli olmaları, tarafsız olmaları ve Başbakan gibi bu davanın savcısı olmaya kalkışmamaları gerektiğini söyledim.
“Efendim, siz de Genel Başkanınız gibi avukat oldunuz” dediler. “Biz Muhalefet olarak, her davada her sanığın ve mağdur insanların avukatı olmak hakkına ve görevine sahibiz, bunu yapmak zorundayız” dedim. Avukat olmak demek, yargılanan insanların, mahkum olana kadar her insan masum sayılır, haklarını korumak demektir. Ancak iddia makamı olmak başka, savcı olmak başkadır. “Siz bu davanın savcısı olamazsınız” dedik. “Siz Avrupa Birliği’nin bir kuruluşu olarak, yabancılar olarak nasıl olur da Türkiye’deki bir davanın savcısı olursunuz, çıkın aradan” dedik. Bizim söylediğimiz, “tarafsız kalın, davayı dışarıdan objektif bir biçimde izleyin ve yargının alacağı nihai kararı bekleyin” sözüdür.
Sunucu: Toplantıda Avrupa Birliği çevreleri tarafından Türk Ordusu ile ilgili olarak yapılan bazı yorumları da gündeme getirdiniz, değil mi?
Onur Öymen: Biz AB raporlarında TSK’ya haksızlık edildiğini vurguladık. Raporlardan sanki Türkiye’yi TSK idare ediyormuş gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bu kesinlikle doğru değil çünkü Türk siyasetinin en güçlü makamı TBMM’dir. Altı yıldır Mecliste görev yaptığımı vurgulayıp, bu süreçte TSK’nin Meclise belirli bir doğrultuda kadar alınması yönünde en küçük bir telkiniyle karşılaşmadığımızı söyledim. Böyle bir mekanizmanın olmamasına rağmen siz nasıl olur da böyle bir şey söylersiniz? TSK ile Hükümet arasında bazı konularda ciddi görüş ayrılığı olduğu, basını takip eden herkes tarafından biliniyor. O zaman nasıl olur da “Türkiye’de TSK her şeyi engelliyor” gibi bir cümle sarf edersiniz?
Aynı şeyi bir de yargı için söylüyorlar, konuşmamızda onu da vurguladık. Yargı için yetkisini aştığı, Hükümetin yaptığı her işe karıştığı iddialarında bulundular. Dünyanın bütün demokratik devletlerinde, siyasi partiler hatta parlamentolar yargı denetimine tabidir. Dünyada 63 ülkenin Anayasa Mahkemesi vardır. Anayasa Mahkemesi’nin işi budur. Siz nasıl “Yargı, İktidara boyun eğsin” dersiniz? O zaman, kuvvetler ayrımı ilkesi nerede kaldı?
Maalesef bu İktidar, Avrupa’nın ve ABD’nin kendilerinden istediği bir şeyi yapamayınca, şu veya bu nedenle o talepleri yerine getiremeyince ya “Muhalefet bizi engelledi” diyor ya da Muhalefetin AB’ye karşı olduğunu söylüyor. Dün Mecliste yaptığım konuşmamda bundan bahsettim. Meclisten AB ile ilgili bir anlaşma çıkacak – dün akşam itibariyle Meclisten çıktı, bu anlaşmayla ilgili olarak bizim çok haklı bir itirazımız vardı. Türk firmalarıyla Avrupa firmaları arasında AB firmaları lehine haksız rekabet yaratan bir madde var ve biz ona itiraz ediyoruz. Biz bunu yapınca gidip bizi Avrupalılara şikayet ederek bizim AB’ye karşı olduğumuzu ve bu nedenle bazı maddelerin Meclisten çıkmasını engellediğimizi söylüyorlar. AB yetkilileri dün beni ziyaret ettiler, bu yasaya karşı olup olmadığımızı sordular. AB üyeliğine karşı olmadığımızı, Türkiye’nin AB üyeliğini AKP’den daha fazla desteklediğimizi söyledim. Bir yerde bir yanlışlık, haksızlık ya da çifte standart görünce buna tepki göstermeyelim mi? Biz böyle bir şeye itiraz edince bizi Avrupa düşmanı olarak tanıtıyorlar.
Bir işin altından kalkamadıkları zaman ya Muhalefeti ya orduyu ya da yargıyı eleştiriyorlar. Bu şu anlama geliyor; “biz o işleri yapardık ama Mecliste Muhalefet ya da askerler bize engel oluyor. O yüzden biz seçilmiş bir İktidar olduğumuz halde yetkilerimizi tam anlamıyla kullanamıyoruz, kullanabilseydik sizin her istediğiniz yapardık” diyorlar. İktidar da çok iyi biliyor, biz de çok iyi biliyoruz ki bunların hepsi bahane. Ne yargı, ne Muhalefet ne de ordu size engel oluyor, siz beceremediğiniz için bu işleri yapamıyorsunuz veya başka hesaplarınız olduğu için yapmıyorsunuz, sonra da suçu atacak adam arıyorsunuz. Bütün sıkıntı buradan kaynaklanıyor. O toplantıda da Lagendijk’a işte bunları anlattık.
Bir konuyu daha vurguladım; Cumhurbaşkanının Ermenistan ziyaretini olumlu bulduklarını söylüyorlar çünkü bu ziyareti kendileri telkin ettiler. “Gidin, tek taraflı jest yapın, taviz verin” diyen onlardı. Şimdi de bu yapıldığı için memnunlar. Peki, Türkiye karşılığında ne aldı? Yani Ermenistan işgal ettiği Azeri topraklarından geri mi çekildi? Bir köyden bile çekilmedi. Bu durum bir tek sonuç verdi o da şu: Ermenistan Dışişleri Bakanı Ermeni işgali altındaki Azeri toprağı olan Yukarı Karabağ’ın bağımsızlığını ilan edebileceğini söyledi. Cumhurbaşkanımızın Ermenistan ziyaretinin tek sonucu, bizim ve Azerbaycan’ın aleyhine olan bu olumsuz sonuçtur.
Sunucu: Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın, Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın yakında Türkiye’ye geleceğini açıklamasına siz sert bir tepki gösterdiniz.
Onur Öymen: Tabii ki. Ermeniler hangi adımı attılar ki, Hükümet olumlu gelişmelerden memnun olduğunu söylüyor? Bir köyden mi çekildiler? Bir Azeri köyünü mü boşalttılar? Soykırım iddialarıyla dünya genelinde Türkiye aleyhine faaliyet göstermekten mi vazgeçtiler? Devletlerinin resmi belgelerinde, Türkiye’nin doğu topraklarını Batı Ermenistan olarak ilan etmekten mi vazgeçtiler? Türk diplomatlarını öldüren teröristlerden bir tanesini yakalayıp yargıladılar mı? Bunların hangisini yaptılar?
Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Dışişleri Bakanı’na bu soruları yönelttim ama tek kelimeyle bile cevap vermedi. Sonra da “Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmekten çok mutluyuz” diyor. Her şeyinizi feda ederseniz, dış politikada Rumlarla da ilişkilerinizi iyileştirirsiniz, herkesle ilişkilerinizi iyileştirirsiniz. Amaç tek taraflı taviz vererek meseleleri çözmekse işte o zaman kendinizle gurur duyabilirsiniz ama dünyanın hiç bir ülkesi tek taraflı taviz vererek meseleleri çözmeye çalışmaz.
Sunucu: Dış politikadan konuşurken Kıbrıs konusuna da biraz değinelim istiyorum. Kıbrıs konusundaki gelişmeler nelerdir? Kıbrıs’ın Girit gibi elden gittiği şeklinde çok sert bir açıklamanız oldu. Kıbrıs elden gidiyor mu?
Onur Öymen: Gayet tabii, Kıbrıs elden gidiyor, bundan hiç kuşkunuz olmasın. Zaten bu görüşmeleri gizli tutuyorlar. Bizim Kıbrıs’la ilgili bilgileri aldığımız tek haber kaynağı Kıbrıs Rum basınıdır. Zaman zaman Kıbrıs Rum basınına doğru olup olmadığını bilmediğimiz bilgiler sızıyor, biz de Kıbrıs konusunda ne olup ne bittiğini onlardan öğreniyoruz. Hükümet, Meclise ve Ana Muhalefet Partisine bu konuda en küçük bir bilgi vermiş değildir. Bildiğimiz şudur ki, Hükümet zaten büyük bir taviz verdi; tek taraflı taviz vererek Annan Planı’nı kabul etti. O plana göre Türk topraklarının büyük bir kısmını Rumlara veriyorsunuz, geri kalan Türk topraklarına da sürekli yerleşmek üzere 80.000 Rum’u sokuyorsunuz. Bu kadar büyük bir taviz olur mu? Oradaki insanların güvenliğini sağlayan Türk ordusunu çekiyorsunuz ve 657 kişilik sembolik bir birlik bırakıyorsunuz. Bu büyük bir tavizdir ve Rumlar bu tavizlerle yetinmiyorlar.
Rum Kesiminin Cumhurbaşkanı Hristofyas, Kofi Annan Planının ölmüş olduğunu söylüyor. Bu ne demektir? “Şu anda Kofi Annan Planı’ndan bizim için daha iyi, Türkler için daha kötü bir çözümü müzakere ediyoruz” demek istiyorlar. Siz onun için mi masaya oturdunuz? Hani Kofi Annan Planı’ndan bir adım geri atamıyordunuz? Hem Kıbrıslı Rumlar hem de Yunanlılar, Kofi Annan Planı’nı bir tarafa atmışlar ve “Biz kendi adımıza daha iyi bir şeyi müzakere ediyoruz” diyorlar. Yani bizden, Annan Planı’ndan da daha büyük tavizler alacaklar.
Hükümet ne yapıyor? Daha müzakereler sürerken Hükümet tek taraflı taviz veriyor ama kamuoyunun haberi yok. 2003 yılında, bu Hükümet zamanında çıkarılan ve konusu AB ile ilişkiler ve önümüzdeki dört yılda bu konuda neler yapılabileceği olan Ulusal Programda, Kıbrıs meselesinin çözümü için tarafların egemen eşitliğine dayalı bir çözüm aranacağı yer alıyordu. Yani iki taraf hem eşit olacak hem de egemen olacak. Bu çok önemli bir konudur. Şimdiki metine bakıyoruz, bu cümleyi çıkartmışlar, ne eşitlik kelimesi var ne de egemenlik kelimesi. Düşünebiliyor musunuz? İşte bu, tek taraflı tavizdir ve Kıbrıs bu şekilde adım adım elden gidiyor. Bu yüzden Kıbrıs, Girit gibi elden gidiyor diyoruz.
Girit de böyle elimizden gitmişti. 1897’de Türklerin kazandığı bir savaş vardı. Türkler Yunan Savaşını kazandılar, savaşın sonucunda masa başında Girit’i feda ettiler ve terk ettiler Neden? Çünkü yabancı devletlerin baskılarına maruz kaldılar. Yunanlılar orada her tür baskı ve ayaklanmayı yaptı. Sonunda Girit’i verdik. İşte Kıbrıs’taki gidiş de o gidiştir, haberiniz olsun. Sonra kimse bizi neden uyarmadınız demesin. İşte uyarıyoruz; Kıbrıs Girit gibi gidiyor, herkesin haberi olsun. Bizi bilgilendirmeyeceksiniz, en önemli tavizleri tek taraflı vereceksiniz, milli belgelerinizde devlet politikası olarak tek taraflı taviz vereceksiniz daha ne olsun? İşte milli bir dava böyle kaybedilir, başka türlü kaybedilmez.
Sunucu: Sayın Öymen, size AB İlerleme Raporunu sormak istiyorum. Sizce raporda Türkiye nasıl değerlendirilmiş?
Onur Öymen: AB İlerleme raporunda olumlu unsurlar da var, olumsuz ve eksik unsurlar da var. Raporda, Türkiye’nin demokrasisini güçlendirmesi ve yargısını tarafsız hale getirmesi için iki önemli adım atması gerektiği belirtiliyor. Bunlardan biri milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasıdır. Ulusal Programa baktığımızda bununla ilgili tek bir satır bile yok. Türkiye’deki gibi, adi suçlara karşı milletvekillerini koruyan bir Anayasa hükmü hiçbir çağdaş ülkede yoktur. Avrupa Birliği de, biz de dokunulmazlıkların kaldırılması gerektiğini söylüyoruz. Kaldırmıyorlar. Dışişleri Bakanı’na bu soruyu da sorduk ama cevap alamadık.
İlerleme Raporunda üzerinde durulan başka bir konu da Adalet Bakanının ve Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan çıkarılması gerektiğidir. Bu durumun yargı bağımsızlığını zedelediğini söylüyorlar. Adalet Bakanı, diğer ülkelerde de böyle olduğunu ve bizden haksız bir talepte bulunduklarını söylüyor. Ben dün Mecliste de söyledim; “Madem bizden haksız bir talepte bulunuyorlar, biz bunu reddediyoruz diye buyurun çıkın ve onlara bunu söyleyin” dedim ama söyleyemiyorlar.
İşte bunlar olumlu unsurlardır. Buna benzer, tarım, eğitim, sağlık, gıda güvenliği gibi alanlarda yapılması gereken işleri söylüyorlar. Raporda buna ilaveten Türkiye’deki yolsuzluk iddialarına tam yedi paragraf ayrılmış. İlerleme Raporu, Avrupa Konseyi Yolsuzluklarla Mücadele Komitesi GRECO’nun raporuna atıfta bulunarak bu Hükümet zamanında yolsuzlukların arttığına dair saptamalara yer vermiş.
Raporda Türkiye açısından olumsuz olarak değerlendirilebilecek, askerlerin devlet yönetiminde söz sahibi olduğu, yargının görev ve sorumluluklarını aştığı gibi söylemler var ama bunlar yanlıştır. Raporda her ne kadar Ergenekon davasıyla ilgili bazı şikayetler, yargılama usulüyle ilgili eleştiriler var deniliyorsa da esas olarak Ergenekon Davasının gerçek boyutunu yansıtmaktan uzak bir yazım biçimi var.
Özetle, bu İlerleme Raporu birçok açıdan eleştirilecek bir rapordur ama içinde bizim de benimsediğimiz olumlu unsurlar vardır. Esas mesele şudur ki, İlerleme Raporunda 11 başlığın müzakeresine başlanamamasının sebebinin, Türkiye’nin gerekli ön hazırlıkları yapmaması olduğu belirtiliyor. Bu, çok ciddi bir iddiadır. Biz şimdiye kadar hep Avrupa’dan kaynaklanan engellemeler olduğunu söylüyorduk. Ama şimdi onlar bize diyorlar ki, “ Siz 11 başlığın görüşülmesine imkân verecek ön çalışmaları bitiremediniz.” Devletin en üst makamları bize bu konularda brifing verdiler. Bu brifinglerde bu iddiaların doğru olup olmadığını sorduk ve doğru olduğunu söylediler. 11 başlığın ön hazırlıklarını tamamlayamadıklarını ama ilgili makamların çalışmaya devam ettiklerini söylediler. Müzakereler başlayalı üç yıl oldu. Üç yıldır aklınız neredeydi, niçin üç yıldan beri bu teknik çalışmaları bitiremediniz?
Bizim kanaatimiz, Başbakanın AB’ye olan ilgisini kaybettiğidir. Son zamanlardaki konuşmalarına bakın, AB’yle ilgili tek bir söz bile yok. Sadece “Avrupa’dan ahlaksızlığı aldık” gibi sözler söylüyor. Artık devletin ve Hükümetin öncelikleri arasında Avrupa yoktur. Cumhurbaşkanı arada bir “şunu yapsak iyi olur” gibi laflar ediyor ama onun da yetkisi yok. Dışişleri Bakanı bazı demeçler veriyor fakat gerçekte hiçbir somut adım atmıyorlar.
Avrupa Birliği’nin önemle talep ettiği şeylerden biri milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasıdır. “Milletvekili dokunulmazlığını kaldırın” diyoruz, kaldırmıyorlar. Sonra da “biz AB’yi istiyoruz ama Muhalefet engelliyor” diye tezvirat yapıyorlar. Türk-Amerikan ilişkilerinin bozulmasının sebebi muhalefettir diye bizim aleyhimize Brüksel’de ve Amerika’da tezvirat yapıyorlar. Muhalefeti bir günah keçisi gibi göstererek kendilerini temize çıkartmaya çalışıyorlar. Çok ayıptır. Ben bunu dün Mecliste de söyledim, bu utanç verici bir durumdur. İktidarın kendini kurtarmak için uluslararası politikada Muhalefeti suçlaması çok büyük bir ayıptır. Kaldı ki, Mecliste Muhalefetin bu yasaların çıkmasını engelleyecek sayıda milletvekili yoktur. Böyle bir şeyi nasıl söylersiniz?
İşte bunu bilmeyen yabancıları böyle kandırıyorlar ve herkes CHP’nin Avrupa Birliği’ne karşı olduğunu ve bu yüzden bazı yasaların çıkmasını engellediğini sanıyor. Tam tersine, Avrupa Birliği üyeliğini biz bu İktidardan daha çok istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, Türkiye’nin AB üyeliği demokrasi, laiklik ve çağdaşlığın güçlendirilmesine, dengeli kalkınmalara, sosyal politikalara, çevreye katkıda bulunacaktır. Bütün Avrupa AB üyeliğini isterken biz neden istemeyelim? Gayet tabii ki istiyoruz; ancak eşit şartlarda olması ve şerefli üyelik olması koşuluyla istiyoruz. Her zaman söylediğimiz gibi tam üyeliğin altında bir üyeliği kabul etmiyoruz. Yunanistan, Bulgaristan, İtalya ve Polonya gibi diğer ülkeler nasıl üye oldularsa biz de öyle olacağız.
Sunucu: Amerika’da yapılan Başkanlık seçimlerinin sonuçlarını Türkiye açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle Dışişleri Bakanlığına Hillary Clinton’ın getirilmesine Ermeni Diasporasının çok memnun olduğu yönünde haberler var. Sizce yeni yönetimin izleyeceği politikalar Türk- Amerikan ilişkilerine nasıl yansıyacak?
Onur Öymen: Bunu yaşayarak göreceğiz. Başkan Obama henüz göreve başlamadan bir değerlendirme yapmamız erken olur. Şimdiye kadar söylemiş olduğu sözlerden dikkat çekici birkaç unsur var; bunlardan biri Obama’nın PKK konusunda Bush Yönetimini eleştiren sözleridir. Bizim Hükümetse PKK ile mücadelede Bush Yönetimi ile olan işbirliğinden çok memnun olduğunu söylüyor. Bu, tam bir çelişkidir. Amerikan Başkanı kendisinden önceki Başkanı yanlış bir politika izlediği konusunda eleştirirken sizse işbirliğinizden memnun olduğunuzu söylüyorsunuz. Hükümetin çizgisine nazaran Obama’nın çizgisi Türkiye’nin daha lehinedir.
Öte yandan, Obama’nın geçmişte Ermeni Soykırımı iddialarını desteklediğini biliyoruz. Kıbrıs konusunda da hem kendisinin hem de Başkan Yardımcısı Biden’ın Türkiye açısından olumsuz görüşleri olduğunu biliyoruz. Bu görüşleri göreve başladığında değişir mi, devletin elindeki bilgileri ve belgeleri gördükten sonra yeni bir yaklaşım benimser mi göreceğiz. Bu bakımdan Obama’nın ne getirip ne götüreceği konusunda yapacağımız değerlendirmelerde aceleci olmamamız gerekir. Bekleyip göreceğiz. Obama’nın vaat ettiği iki şey var; değişim ve yenilik. Neyi değiştireceğini ve yenilik olarak ne yapacağını göreceğiz. Bunlar Amerikan halkının, dünya milletlerinin ve Türkiye’nin lehine gelişmeler, değişiklikler olacaksa tabii ki onu olumlu karşılayacağız. Ancak bizim çıkarlarımıza zarar verecek gelişmeler olursa o zaman da tepkimizi koyacağız.
Sunucu: Sayın Öymen, CHP Brüksel’de bir temsilcilik açtı ve çalışmalarınız orada da devam ediyor. Bu temsilcilikte nasıl çalışmalar yürütülüyor?
Onur Öymen: Bu temsilciliği açmamız bizim için çok faydalı olmuştur. AKP’nin CHP aleyhine Brüksel’de yaptığı tezviratı engelleyici bir mekanizma oluşturmuş olduk. Temsilciliğe tayin ettiğimiz arkadaşımız Kader Sevinç, partimizin görüşlerini başarılı bir şekilde Avrupalı muhataplarımıza yansıtıyor. Brüksel’e gittikçe basın toplantısı düzenleyerek oradaki Türk basınına ve yabancı basına partimizin görüşlerini anlatıyoruz. Temsilciliğimiz çok başarılı hizmetler yapıyor ve daha da iyisini yapacaktır. Gelecekte imkânımız olduğunda Washington ve Berlin’de de temsilcilikler açmayı düşünüyoruz.
Herkes bilsin ki, CHP dünya ile yakından ilgili, bazılarının iddia ettiği gibi dünyaya kapalı olmayan, çağdaş gelişmeleri yakından takip eden ve Türkiye’yi dünya milletlerinin ve Avrupa Birliği’nin şerefli bir üyesi yapmaya hazırlanan bir partidir. Bu parti hem Türkiye’de yaptığı çalışmalarla hem de yurt dışındaki temsilcilikleriyle bu amacına yönelik faaliyetlerini sürdürecek ve başarıya ulaştıracaktır. Biz yabancıları Türkiye’nin düşmanı saymıyoruz, tam tersine birçok dostumuz vardır. Henüz üç gün önce Türkiye’yi ziyaret eden bir Avrupalı Parlamenter Grup bize bu konudaki çalışmalarımızdan büyük bir memnuniyet duyduklarını söylediler. En büyük kaygılarının bu İktidar zamanında Türkiye’nin bir din devletine doğru kayması olduğunu, Avrupa’da Türkiye’nin üyeliğini engellemek isteyen bazı çevreleri esas rahatsız eden unsurun da bu olduğunu, Türkiye’nin Atatürk’ün laik çizgisinden uzaklaşmakta olduğu izleniminin Avrupa’da çok ciddi kaygılar yarattığını belirttiler.
Sunucu: Sayın Öymen, programımıza katıldığınız için çok teşekkür ederiz.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.