Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART – Haber Masası Programı, Kraliçenin Türkiye Ziyareti, Yargıya Yönelik Eleştiriler ve AB Yetkililerinin Açıklamaları Hakkında
CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN ARTV’YE VERDİĞİ MÜLAKAT – 15 MAYIS 2008
Sunucu: Bugün stüdyo konuğumuz CHP Genel Başkan Yardımcısı, Bursa milletvekili ve Meclis Dışişleri ve AB Uyum Komisyonu üyesi, emekli büyükelçilerimizden Sayın Onur Öymen’i ağırlayacağız. Efendim hoş geldiniz.
O. Öymen: Hoş bulduk
Sunucu: Sayın Öymen öncelikle bu patlama acı bir durum değil mi?
O. Öymen: Ölenlere rahmet diliyoruz, yaralananlara acil şifalar diliyoruz. İnşallah bir daha böyle bir kaza olmaz. Sanayi tesislerinin daha sıkı denetlenmesi gerekiyor.
Sunucu: 37 yıl aradan sonra İngiltere Kraliçesi Türkiye’yi ziyaret etti. Ziyaret sırasında bazı ilginçlikler yaşandı. İlk defa Sayın Cumhurbaşkanı smokin giydi, Kraliçe Bursa’da Kuran-ı Kerim dinledi. Öncelikle Kraliçenin Türkiye ziyaretini nasıl değerlendirmek gerekir?
O. Öymen: Bir kere önemli bir ziyarettir. Kraliçe geleneksel olarak yılda sadece iki ülkeyi ziyaret eder. Bu yıl ziyaret edeceği ülkelerden birinin Türkiye olması bizim için önemlidir. Türk-İngiliz ilişkileri iyi durumdadır. Daha iyiye gitmesini dileriz. İngiltere’de hem muhalefet partisi hem iktidar Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor. Bu da önemli bir avantajdır Türkiye hesabına. Kraliçe dünyaca ünlü, çok önemli bir devlet başkanıdır, saygıdeğer bir kişiliği var. Onun bu ziyaretinin en iyi şekilde geçmesini diliyoruz. Şimdiye kadar Sayın Cumhurbaşkanının verdiği davet oldu, Bursa’yı ziyaret etti. Ben de dün Bursa Ticaret Odasının verdiği yemekteydim. Bugün İstanbul’da ziyaretleri olacak, yarın da Ankara’da onun şerefine İngiliz Büyükelçisi bir davet verecek. Yani işin protokol yönü böyle.
Sunucu: Peki zamanlama açısında nasıl değerlendiriyorsunuz efendim Kraliçenin ziyaretini? Çünkü baktığımız zaman tabloya siyasi açıdan kaotik bir durum yaşayan bir ülke var.
O. Öymen: Şimdi bu gibi ziyaretler önceden planlanır. Uzun bir zaman önce hazırlanır, planlaması aylar sürer. O bakımdan bu son gelişmelerle bağlantılı olduğunu zannetmiyorum. Daha önceden planlanmıştır. Ne kadar önce onu bilemiyorum. Çankaya köşkündeki davetten bahsettiniz. Şimdi İngiliz Kraliçesi gibi protokol kurallarına çok dikkat eden bir insan için bir davet yaptığınız zaman çok dikkatli olacaksınız siz de. Atatürk döneminde bu gibi davetlere çok dikkat edilirmiş, çok özen gösterilirmiş en küçük ayrıntısına varıncaya kadar. Şimdi diplomaside adettir, bir davette hangi kıyafeti giyecek davetliler davetiyenin üzerinde yazar. Bizde bu kurallara pek uyulmadığı anlaşılıyor. Bakıyoruz misafirlerin bir bölümü smokinli, bir bölümü normal kıyafetli. Sayın Başbakan da normal kıyafet giymiş. Yani kime ne mesajı veriyorsunuz? Yani biz Avrupalıların giydiği smokini benimsemiyoruz mu demek istiyorsunuz, caiz değil mi nedir? Bir sebebi olacak. Fakat Sayın Cumhurbaşkanı belki de hayatında ilk defa olarak bir smokin giymiş, onu da biraz yanlış giymiş zannediyorum. Çünkü bu gibi davetlerde smokinin papyonu siyah olur. Böyle çok daha hafif vesilelerle smokin giyildiğinde farklı renkli papyon takılabilir. Belki öyle bir şey zannetti, belki de kendisini doğru dürüst bilgilendirmediler.
Bir de kıyafet demişken şunu söyleyeyim: O davetiyeyi ben görmedim, hanımlar için ne yazıldı bilmiyorum. Belki uzun etek diye yazılmıştır. Şapka diye yazıldı mı? Yoksa şapka veya türban diye mi yazıldı? Böyle resmi davetler yaptığınız zaman uluslararası kurallara da uyacaksınız, devletimizin geleneklerine de uyacaksınız. Atatürk döneminden bu yana Türkiye bu gibi davetleri başarılı kılmak için çok büyük bir özen göstermiştir. Kraliçenin tercihleri de olabilir. İşte camiye gider, Kuran dinler. Bizim devlet adamlarımızın yabancı bir ülkede bir kiliseye gidip ayin dinlediklerini pek duymadık ama demek ki İngiliz Kraliçesi böyle uygun görmüş. Yani din haklarına saygı göstereceksiniz.
Sunucu: Yalnız ilginç bir konu var. Kafasında bir sure belirlemiş Rahman suresini dinlemek istiyorum diye.
O. Öymen: Evet, ayrıntısına giremeyeceğim, tabii onu bilemeyiz. Ama demek ki, böyle bir arzusu varmış, o arzusu yerine getirilmiş. Bir de şu var, bizim Montrö Sözleşmesi’ne göre boğazlardan uçak gemileri geçemez. Bu defa bir İngiliz uçak gemisi İstanbul’a geliyor bu ziyaret vesilesi ile. Özel bir izin çıkarılmış. Benim bildiğim şimdiye kadar tek izin bir uçak gemisine verildi. Ukrayna’nın hizmetten çıkarılmış bir uçak gemisi vardı, onu Çinliler satın alıp bir eğlence merkezi filan yapacaklardı. Sırf onun için, tamamen silahsız bir uçak gemisine izin verildi. Bu konu da üzerinde durmamız gereken bir şey. Biz Montrö’yü böyle çeşitli vesilelerle, özel izinlerle deldiğimiz taktirde yarın başkaları da başka bir şey için özel izin isteyebilirler. Türkiye de biraz zor durumda kalabilir.
Sunucu: Dileriz Kraliçenin ziyareti Türkiye menfaatlerine uygun bir şekilde son bulur.
O. Öymen: Önemli olan odur. Yani bu ziyaretin Türk-İngiliz ilişkilerine hizmet etmesini ümit ediyoruz. Ben ayrıca Bursa milletvekili olarak Kraliçenin Bursa’yı ziyaret etmesinden özel bir mutluluk duydum ve umut ediyorum ki Bursa dünyada da daha iyi tanınır.
Sunucu: Neden Bursa’yı tercih etti sayın Öymen?
O. Öymen: Bursa tabi çok önemli bir şehir. Neden tercih etti bilemeyeceğim ama Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu şehirdir, çok büyük bir tarihi değeri var. Büyük bir sanayi var. Türkiye’nin ikinci büyük sanayi kentidir. Yani Bursa’dan başka bir il tercih edilmiş olsaydı biz niçin Bursa değil diyecektik.
Sunucu: Efendim son günlerde konuşulan ve gündeme bomba gibi düşen bir konu ile devam etmek istiyorum sohbetimize. Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt’ün dün aracının başka bir araç tarafından takip edildiğiniz fark etmesiyle birlikte meydana gelen bir olay. Bu aracı emniyete haber veriyor ve aracın emniyete ait olduğu ortaya çıkıyor. Gerçi emniyetten daha sonra yapılan açıklamaya göre Emniyet Genel Müdürlüğü’nün o aracının tesadüfen orada bulunduğu yönünde açıklamalar yapılıyor. Siz bu yaşanan olayları nasıl değerlendirirsiniz?
O. Öymen: Sayın Paksüt çok değerli bir yargıçtır. Şu sırada Anayasa Mahkemesi’nde. Daha önce uzun yıllar diplomasi alanında çalışmıştır, büyükelçilik yapmıştır. O bakımdan çok tecrübeli bir devlet adamı diye biz tanırız kendisini. Onun için böyle yersiz şüphelerle, evhamlarla emniyeti filan uyaracak kimse değildir. İki aydan beri izlendiğini açıklıyor bugün basına. Daha önce kendisini takip eden bir aracın plaka numarasını tespit edip emniyete bildirmiş, ondan da ses çıkmamış. Şimdi biz bu konuyu kuşkusuz takip etmeye devam edeceğiz. Çok ciddi bir olaydır. Eğer Türkiye’de en üst düzeydeki insanlar kim olduğu bilinmeyen insanlar tarafından takip ediliyorsa, hele bu takip edenlerin arasında başka bir amaçla orada tesadüfen bulunduğu gibi çok inandırıcı olmayan iddialara bağlı olarak bir emniyet aracı var ise bunu çok ciddi bir biçimde değerlendirmek zorundayız. Bunun arkasında yatan nedenleri çok iyi anlamak zorundayız. Şunu açıklıkla ifade edelim ki eğer bazıları bu son davalarla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi üyelerine gözdağı vermek gibi bir niyet içindelerse biz inanıyoruz ki, bunların hiçbir faydası yoktur. Türk yargıçları böyle baskılarla karar verecek insanlar değillerdir, onlar özgür iradeleri ile sadece hukukun üstünlüğüne ve anayasanın hükümlerine bakarak karar verirler. Hiç kimse ne beyanlarla, ne böyle yöntemlerle yargıçları etkilemeye kalkışmasın. Buna karşı gerçekten toplumumuzun tepkisi çok büyük olur. Biz de CHP olarak bu konuyu yakından izlemeye devam edeceğiz, gerekli tepkiyi de göstereceğiz.
Sunucu: Önemli davaların görüldüğü bir zamana denk gelmesi oldukça ilginçtir ve bu davalardan birisi de şüphesiz AKP hakkında açılan kapatma davası ve iki hafta önce de AKP’nin hakkında açılan davaya yönelik savunması. Savunmada laiklik karşıtı eylemleri odağı haline gelmedikleri, türban konusunda yapıldığı iddia edilen değişikliğin aslında özgürlüklerin genişletilmesi amacını taşıdığı ve Bülent Arınç’ın Meclis Başkanı iken söylediği sözlerin partiyi bağlamayacağını, Cumhurbaşkanının sadece vatan ihanet suçundan yargılanabileceği belirtildi. Siz nasıl değerlendirirsiniz?
O. Öymen: Şimdi bizim bu tartışmanın içine girmemiz doğru olmaz. Gayet tabii ki hakkında kapatılma davası açılan bir parti kendini savunacaktır, kendi görüşlerini dile getirecektir. Bu onların hakkıdır. Tabii bu savunma ne kadar etkili olur, Anayasa Mahkemesi bunu ne dereceye kadar ikna edici bulur, onu bilemeyeceğiz. Ama bu dava vesilesi ile yargı üzerine baskı yapmaya çalışan bazı iç ve dış çevrelerin girişimleri son derece sakıncalıdır. Bizim anayasamıza göre yürütülmekte olan bir dava hakkında hiç kimse söz söyleyemez, telkinde bulunamaz. Ama bu defa baktık ki, daha önce örneği görülmemiş bir şekilde yüksek yargıya büyük bir taarruz başlatıldı. Yurtiçinden ve yurtdışından adeta yargıyı baskı altına alarak kendi diledikleri gibi bir karar çıkmasını isteyen çevreler hukukun ilkeleri, yargının bağımsızlığı gibi temel ilkeleri bir tarafa bırakmış gözüküyorlar. Bunu son derece yanlış buluyoruz. Nerden gelirse gelsin yargıya yönelik bu gibi suçlamaları biz kesinlikle çok kuvvetli bir şekilde reddediyoruz.
Sunucu: Peki savunma hakkında konuşmak istemediniz ama sizce etkili bir savunma mıydı AKP’nin yaptığı savunma?
O. Öymen: Bunun içeriği hakkında bir şey söyleyecek durumda değilim ama sadece kendimle ilgili kısmını söyleyeyim. Çünkü öyle anlaşılıyor ki savunmada benden de bahsediyorlarmış. İşte yurtdışında Fettullah Gülen’in okullarını AKP destekliyor iddialarına karşı o okulları ziyaret eden başkaları da var diyorlarmış. Bu arada benim adımı da zikretmişler. Şimdi ben Dışişleri Müsteşarı olduğum dönemde Sayın Demirel Cumhurbaşkanı iken, onun Azerbaycan’a yaptığı ziyaret sırasında oradaki bir özel okulu ziyaret etmeyi programa koymuşlar. Sayın Demirel gitti, ben de refakat ettim görevim gereği. İkincisi de Moskova’ya bir toplantıya katılmak için gitmiştik iki AKP milletvekili ile birlikte. Bu milletvekillerini tanıyan bir iş adamı hepimizi davet etti ve “bir okulumuz var, görür müsünüz?” dedi. O vesile ile gittik, okulun bizi şaşırtan taraflarını tespit ettik. Mesela Türk öğrenciler için olağanüstü pahalı, Rus öğrenciler için olağanüstü ucuz. Sorduk, kütüphanesi yok. Bu çok kuşku uyandırıcı bir durumdu. Bir Rus profesör bizim yanımıza geldi otelde, dedi ki, “hükümet bana görev verdi, ben inceliyorum bu okulu”. “Çok şaşıyoruz, bir Türk kuruluşu niye Rus öğrencileri eğitmek için böyle bir yatırım yapsın, masrafa katlansın?” dedi. Zaten bir süre sonra bu okulu kapatmış Ruslar ve bizi davet edip okulu gezdiren zatı da yurtdışına çıkartmışlar, Rusya’ya beş yıl girmesini yasaklamışlar. Şimdi buna bakarak sanki biz de bu tip okulları destekliyormuş gibi bir izlenim yaratmak doğru değil, yani ümit ederim ki iddianamenin başka bölümlerinde daha ciddi savunmalar vardır.
Sunucu: Dava hakkında yurtiçinden ve yurtdışından yargıya baskılar geldiğini söylediniz. Özellikle yurtdışından çok fazla eleştiriler gelmeye başladı. AB’den ABD’den yoğun eleştiriler geldi. Nasıl değerlendirmek gerekir bu eleştirileri?
O. Öymen: Şimdi açıkçasını söylemek gerekirse özellikle AB’den gelen eleştirilerin altında daha çok AKP’nin kapatılmasından duyulan büyük bir endişe yatıyor. AKP’den çok memnun olduklarını biliyoruz. Şurası muhakkak ki, AKP’nin aleyhine bir dava açılması bunlarda panik yarattı ve AB’nin temel ilkeleri ile hiç bağdaşmayan tutumlar ve beyanlar sergilemeye yönlendirdi. Şimdi bir kere AB’nin temel ilkelerinden biri hukukun üstünlüğü, yargıya saygı. Bunu tamamen bir tarafa bıraktılar ve kalkıp yargı darbesinden bahsediyorlar. Yani Türk yargıçlarına hakaret bu. Bunu yapmaya hakkınız yok. Hiçbir ülkenin mahkemesine, yargısına hakaret edemezsiniz. Efendim kalkıyor bir tanesi, Avrupa Parlamentosu Başkanı üstelik, “bu yargılama saçmadır” diyor. Bu düpedüz hakarettir. Yani zannedersiniz ki Avrupa ülkelerinin mevzuatında parti kapatmak yok. hemen hemen hepsinde var. Çok açık bir şekilde parti kapatmak var.
Sunucu: Ama Venedik kriterlerini göz önünde bulundurarak söylüyorlar.
O. Öymen: Şimdi Venedik kriterleri bağlayıcı değildir. Bağlayıcı olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’dir. Avrupa’da ölçü budur. Şimdi bu İnsan Hakları Sözleşmesi’nde parti kapatılmasının yasak olduğuna dair veya çok özel belli koşullarda kapatılacağına dair bir hüküm yok. Bu sözleşmeyi uygulamakla görevli olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’dir.
Türkiye’de mesela Refah Partisi kapatıldığı zaman parti yetkilileri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne müracaat ettiler ve mahkeme bu kapatma kararının doğru, haklı ve İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olmadığına hükmetti. Demek ki, burada dikkate alınan husus AİHS’dir ve bu sözleşmeye göre siyasi partilerin kapatılması yasaklanmamıştır. Tabii ki, kapatmak son başvurulacak yöntemdir, yani aklına esen bir partiyi kapatmaz. Parti kapatılması ancak çok ciddi durumlarda gündeme gelebilir.
Şimdi yani Avrupalıların eleştirileri Avrupa’daki uygulamaları tutmuyor. İspanya’da geçenlerde bir parti kapatıldı, Avrupalıların hiç biri buna itiraz etmedi. Almanya’da 2003 yılında bir partinin kapatılması için dava açıldı, kimse buna tepki göstermedi. Türkiye’de işte Refah Partisi’nin, Fazilet Partisi’nin vs. kapatılma davalarına Avrupa’dan bir tepki gelmedi. Şimdi niye bunlar bu kadar paniğe kapılıyorlar? Belli ki AKP’nin iktidardan bu yargı yoluyla uzaklaşabilme ihtimali bunları çok rahatsız ediyor. Yani belki de bu iktidara yaptırabileceklerini başka hiçbir Türk hükümetine yaptıramayacakları gibi bir telaş içindeler.
Amerika’nın tepkisine gelince, Amerika’nın resmi tepkisi bir ölçüde daha dengelidir. Yani bir taraftan hukukun üstünlüğüne, yargıya olan güvene değiniyor, bir taraftan demokrasiye değiniyor. Ama orada da şöyle bir adet vardır. Doğrudan doğruya söylemekte sakınca gördükleri hususları başkasına söyletirler. Şimdi Amerikan Hükümeti’ni resmen bu davaya müdahale etmeye davet eden bir makale yayınlandı çok ciddi bir kuruluşta. Buna benzer başka şeyler de oldu. Ama Amerikan hükümetinin resmi tavrı Avrupalı yetkililerden biraz daha dengelidir. Yalnız Avrupa meselesinde şuna da dikkat edelim; Avrupa’da her konuşan insan Avrupa’yı temsil ediyor diye bir şey yok. Mesela Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Lagendijk böyle ileri geri laflar ediyor. Şunu unutmamak lazım ki, Lagendijk’in partisi kendi ülkesindeki oyların yalnızca yüzde 4.6’sını almıştır. Kendisi de Avrupa Parlamentosundaki Hollandalı Yeşiller grubuna mensup, topu topu iki kişiden biridir. Yani böyle her beyanata bakıp da işte bakın bütün Avrupa böyle düşünüyor demek de doğru değil.
Sunucu: Evet evet, Olli Rehn’den ve Barroso’dan açıklamalar geliyor, ister istemez bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da Türkiye’nin iç işlerine bu kadar karışılmasını hazmedemiyor. Efendim, hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi odak alan Avrupa Birliği laiklik konusunda az önce de değindiğimiz üzere sürekli Türkiye’nin laikliği üzerine açıklamalar yapıyor. Laiklik konusunda en çok açıklama yapan Avrupa Birliği yetkilisi, Komisyon Başkanı José Manuel Barosso Türkiye’nin bir gün Avrupa Birliği’nin tam üyesi olabilmesi için Türkiye’de tam demokrasi ve demokratik laikliğin olması gerektiğini ve laikliğin zorla dayatılamayacağını söyledi. Türkiye’deki laiklik kavramı Avrupa’da pek anlaşılmıyor zannediyorum.
O. Öymen: En iyimser yorum budur tabii. Aslında şuna dikkat etmek lazım; bu kapatma davasına kadar Avrupa Birliği’nin çıkarttığı belgelere bakacak olursanız laiklikten ya hiç bahsedilmiyordur ve ya bir cümle içinde bir tek kelimeyle geçiştirilmiştir. Yani Türkiye’de laikliğin önemini vurgulayan bir Avrupa Birliği belgesini ben görmedim doğrusunu isterseniz. Bu işin bir tarafı.
İkinci tarafı şu; söyledikleri sözlerde tutarlık yok. Laikliğin dayatılması ne demek ? Dayatılma olmayan bir şey için söylenir. Olmayan bir şeyi dayatacaksınız. Yani Türkiye laik bir ülke değil de birileri zorla laik olması için dayatmada bulunuyor anlamına gelir. Halbuki Türkiye’de laiklik 1920’li, 30’lu yıllardan beri yürürlükte olan, hatta 1937’den beri Türk Anayasası’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemeyen maddelerinden biri. Anayasada mevcut olan bir sistemi Türkiye’ye dayatmak ne demek? Kim bunu dayatabilir? Anayasada zaten var, Türkiye’de zaten sistem bu. Birisi kalkıp da örneğin İngiltere’ye demokrasi dayatabilir mi? İngiltere zaten demokrasi. Bazı çevrelere, bu arada bize de çiçekler atıyorlar. Aşırı laikler diyorlar, radikal laikler vs. Sanki laikliğin aşırılığı olabilirmiş gibi. Bazı şeyler var ki, aşırılığı olmaz. Mesela aşırı dürüst bir adam denir, aşırı namuslu bir adam denir. Sanki dürüst olmak aşırı bir tavır da, biraz az dürüst olsa daha makbulmuş gibi. Aşırı laik dediğiniz zaman sanki az laik olsa daha muteber olacak. Nasıl olacak? Mesela hukuka din unsurunu karıştırmayalım demek yerine diyeceksiniz ki, karıştıralım ama çok karıştırmayalım.
Bakın onların nasıl anladığını ben size kendilerinden örneklendireyim. Amerika Birleşik Devletleri kurulurken Amerika’nın Anayasası hazırlanıyor. Nasıl yapacaklar bu laiklik işini? O zaman ilk Cumhurbaşkanı Thomas Jefferson diyor ki : “Biz Anayasayı hazırlarken din ve devlet işleri arasına bir duvar ördük.” Bu ılımlı bir laiklik anlamına mı gelir? Duvar ördük diyor. Yani, kesinlikle dinle devlet işlerini birbirinden ayırdık, diyor. Kendisi din adamı, din üzerine yazılmış kitapları var. Dinsiz olduğu için söylemiyor bunu, dinle devlet işlerini ayırt etmek için söylüyor. Şimdi biz aynı şeyi söylediğimiz zaman katı laik, aşırı laik mi oluyoruz? Thomas Jefferson aşırı laik miydi? Bazen böyle lafın nereye gideceğini düşünmeden uluorta konuşuyorlar ve çok da yanlış konuşuyorlar. Bunları, doğrusunu isterseniz, hayretle karşılıyoruz. Avrupa değerleriyle bağdaşmıyor bu söylenenler. Bir konuda, bir ülkede beklentiniz yerine gelmeyebilir veya bir gelişmeden endişe duyabilirsiniz. Ama o endişeyi dile getirirken kendi ilkelerinizi, kurallarınızı, temel değerlerinizi çiğnemeyeceksiniz. Türkiye ile ilgili olarak yapılan bu. Ne yargı darbesi kaldı, ne hukukun siyasallaştırılması kaldı, ne başsavcının siyasi düşünceyle dava açtığı kaldı. Bunların hiçbirini ciddiye almak kabil değil. Bu gibi suçlamalar maalesef Türkiye’de de halkın gözünde Avrupa Birliği’nin değerini ve Avrupa Birliği’ne olan desteği azaltıyor.
Bir önemli nokta şu, bir ülkeye ve kurumlarına böyle ağır, tutarsız, aşırı, incitici, hakaret edici saldırılar olduğu zaman buna ilk tepkiyi hükümet gösterir. Kendisinin mensup olduğu bir dava vesilesiyle bile olsa hükümet “bu bizim işimiz, karışmayınız, dışarıdan müdahale istemiyoruz” diyecek böyle laflara. Bugün bunları söyleyen insanlar, 1-2 sene önce Lagendijk “Türk Ordusu PKK’lıları zevk için öldürüyor” diye demeç vermişti. Bu kadar tutarsız, saçma laflar edebilen insanlar. Ne yazık ki, Türk basını bir Avrupalı ne kadar saçma sapan bir laf da söylese, Avrupalının ağzından çıktı diye, “bakın Avrupa bizi nasıl görüyor” diye birinci sayfadan fotoğraflı yer verirler. Bu Avrupa’ya da Türkiye’ye de kötülük oluyor. Bunlara tepki göstermek lazım. Biz CHP olarak bu tepkiyi gösteriyoruz, göstermeye devam edeceğiz. Bu bizim AB üyeliğine olan inancımızı, bağlılığımızı ortadan kaldıracak bir şekilde değerlendirilmemeli; biz hem AB’nin üyesi olmak istiyoruz hem de Avrupa’dan gelen bu gibi haksız suçlamalara, eleştirilere, hakaretlere Türkiye’nin haysiyetini koruyacak bir şekilde tepki göstermemiz gerektiğine inanıyoruz.
Sunucu: Efendim az önce aşırı laik tabirinden bahsettiniz. Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn’in Oxford Üniversitesi’nde yapmış olduğu bir konuşmadan bir alıntıydı o. “Türkiye’de aşırı laiklerle aşırı muhafazakarlar arasındaki çatışma gittikçe artıyor” şeklinde bir konuşması vardı. Gerçekten böyle bir şey var mı? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
O. Öymen: Türkiye’de bir gerginlik olduğu muhakkak ama bu gerginlik Anayasadaki temel değerlere sahip çıkanlarla bu değerleri aşındırmak, yozlaştırmak, ortadan kaldırmak isteyenler arasında. Türkiye’nin laik, demokratik bir hukuk devleti olması bazılarını rahatsız ediyor. Türkiye’nin insan haklarına, hukukun üstünlüğüne, düşünce özgürlüğüne dayalı bir devlet olması bazılarını rahatsız ediyor. Size bir örnek vereyim: “Bu iktidar çok Avrupalıdır, muhalefet Avrupalı değildir” deyip duruyorlar. Sayın Başbakan göreve geldiğinden itibaren ilk 4 yıl içinde tam 63 tane gazeteciyi mahkemeye vermiş. 4 parti liderini, 63 gazeteciyi ve ayrıca 10 tane de milletvekilini. Avrupa’da var mı böyle bir örnek? Avrupa’da böyle bir örnek biliyor musunuz, duydunuz mu? Bu arada karikatüristler var. Kendini kedi gibi çizen bir karikatüristi mahkemeye veriyor, bana hakaret ediyor, diye. Bereket Yargıtay’dan bunların çoğu dönmüş, diyorlar ki, “Başbakanlık makamında oturan birisi eleştirileri hazmetmelidir.”
Bunlar zihniyeti, eleştiriye tahammülsüzlüğü gösteriyor. Şimdi siz eleştiriye tahammül edemeyen ve eleştirenleri yargı yoluyla cezalandırmaya çalışan bir siyasi partiyi Avrupalı sayacaksınız fakat Avrupa’nın değerlerine özünde sahip çıkan fakat Avrupa’dan gelen haksızlıklara tepki gösteren bir partiyi de Avrupa karşıtı sayacaksınız. Türkiye’de öyle insanlar var ki, “Avrupalı bir şey söylüyorsa doğrudur. Siz Avrupalıların sözüne karşı çıkıyorsanız demek ki demokrat değilsiniz” diyorlar. Bundan daha yanlış bir değerlendirme olabilir mi? Biz Avrupa’nın kölesi miyiz ki her gelen lafa baş üstüne diyeceğiz, hakaret de etseler, haklıdır bunlar, diyeceğiz? Biz Avrupa’nın üyesi olmak istiyoruz, kölesi olmak değil. Hiç kimseden hakaret işitmeye bizim tahammülümüz yoktur. Herkes Türkiye’ye saygı göstermek zorundadır. Böyle uluorta konuşanlara da gerektiğinde gerekli tepkiyi biz veririz.
Sunucu: Efendim programın sonlarına geldik ama oldukça merak edilen bir konu var partinizle ilgili. 32. Olağan Kurultayınızı gerçekleştirdiniz. Kurultayın sonunda Kürtçe şarkılar eşliğinde halay çekilmesi oldukça fazla konuşuldu. İzleyicilerimizden de bize gelen telefonlarla bu konunun neden böyle olduğu sorusu sürekli yöneltildi. Ben de hazır CHP’li bir milletvekilini bulmuşken bunu sormak istiyorum. 22 Temmuz seçimlerine bağlıyorlar efendim. 22 Temmuz seçimlerinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan hiç milletvekili çıkaramayan CHP’nin bu yolla bir sempati kazanacağı görüşü hasıl oldu. Neler söylemek istersiniz?
O. Öymen: Bu değerlendirme doğru değil. Biz 1989 yılında yayınladığımız raporda çok açıkça ifade ettik. O zaman bugün serbest olan pek çok şey yasaktı. Kürt asıllı vatandaşlarımızın anadillerini kullanmaları, gazete yayınlamaları yasaktı, tiyatro, televizyon yasaktı. Biz bütün bu yasaklara cesaretle karşı çıktık. Diyoruz ki, insan hakları, bireysel haklar söz konusu olduğunda Türkiye hiçbir Avrupa ülkesinin bir adım gerisinde olmamalıdır. Başka bir AB ülkesinde farklı etnik gruba mensup insanların şarkı söylemesi, gazete yayınlaması, anadillerini konuşması yasaklanıyor mu? Onlarda nasılsa standartlar Türkiye’de de öyle olsun diyoruz. O bakımdan bir Kürtçe şarkı söylenmesini, halay çekilmesini kimsenin yadırgamaması lazım çünkü bunlar temel insan hakları çerçevesine giriyor. Türkiye’de güneydoğu ve doğuda yaşayan vatandaşlarımızın sıkıntılarına en çok biz sahip çıkıyoruz. Bu konularda defalarca basın toplantısı düzenledik, Mecliste konuştuk. Gerçekten oradaki durum son derece üzüntü vericidir. Biz gittik oralara, Hakkari’ye kadar gittik, bütün bölgeyi dolaştık ve gördüğümüz manzara şu: o bölgeye devlet yeterince yatırım yapmadığı için, altyapı yatırımı, eğitim, sağlık, vs. o bölgedeki insanlarımız çok geri kalmışlar. Onun için Genel Başkanımız diyor ki, “o bölgeye daha çok yatırım yapılsın, GAP tamamlansın, Kuzey Irak’ta yaşayan insanlara el uzatılsın.”
Bildiğiniz gibi Genel Başkanımız bu konuda çok kapsamlı bir öneriler paketi sundu. Şimdi biz o bölgedeki insanları kazanmak zorundayız. Bakınız güneydoğudaki ortalama yaşam süresi, ülkemizin kuzey ve batı bölgelerine nazaran 10-15 yıl, bazen 16 yıl daha geridedir. Siz eğitim, sağlık, vs. konularında tedbir almadığınız için bu insanların ortalama ömrünü kısaltıyorsanız işte o zaman insan hakları ihlalinde bulunuyorsunuzdur. En büyük insan hakları ihlali insan hayatını kısıtlamaktır. O yüzden biz hükümeti güneydoğuya daha çok yatırım yapmaya, hizmet götürmeye yönlendirmeye çalışıyoruz. Doğuda, güneydoğuda hala tezekle ısınan köy okulları var. Çok uzun yıllardan beri 19 yıldan beri bitmeyen yollar var. Demek ki devlet yatırım yapmıyor. Hava alanları var, yarım bırakılmış, Yüksekova’da, Tatvan’da. Biz bunları adım adım izliyoruz. Güneydoğunun nabzını her gün tutuyoruz.
Seçimlerde niye öyle oldu? Bu seçimlerle ilgili olarak söylenecek çok sözümüz var, vaktimiz yetmez bu programda, başka bir programda konuşuruz. Ama biz tüm Türkiye’deki vatandaşlarımıza güvendiğimiz gibi Doğu ve Güneydoğudaki vatandaşlarımıza da güveniyoruz ve onların da Türkiye’de bütün bu anlattığımız gerçekleri çok iyi anladıklarına, anlayacaklarına inanıyoruz. Yakındaki, önümüzdeki seçimlerde de bunun sonucumu herkesin göreceğini düşünüyoruz. Yeter ki, seçimler adil ve dürüst olsun. Son seçimlerde olduğu gibi 5,5 milyon seçmen seçim dışı bırakılmasın, yeter ki seçimlerde din istismarı yapılmasın, kimse rüşvet, sadaka gibi maddi hediyeler dağıtarak oy avcılığı yapmasın. Eğer seçimler adil ve dürüst olursa biz inanıyoruz ki Doğu ve Güneydoğuda yaşayan vatandaşlarımız kendilerine en çok kimin sahip çıktığını anlayacaklar ve oylarını böyle kullanacaklardır.
Biz MYK olarak bir karar verdik biliyorsunuz. Önümüzdeki MKK toplantılarından birini Diyarbakır’da yapacağız. Bu, bölgeye gösterdiğimiz ilginin bir kanıtıdır.
Sunucu: Programımızın sonlarına geldik ama partiniz hakkında başlatılan bir inceleme var. Çok kısa olarak,ondan da bahsetmenizi isteyeceğim. Kurultay afişlerinde Sayın Baykal’ın, laiklikle ilgili olarak, “din de bizim devlet de bizim” şeklinde bir sözü var.
O. Öymen: CHP’nin laikliğini herhalde kimse tartışmaya bile açamaz. Bütün mesele şu, o cümlenin başındakini de okumak lazım, “çekil aradan!” diye başlıyor. Ne demektir bu? Dinin sahibiymişsin gibi, din senden sorulurmuş, sanki senden başka herkes dinsizmiş gibi bir politikayla halkı kandırmaya çalışmayın. Din hepimizin, bizim dediğimiz bütün vatandaşlarımızın. Yani devletin başında bulunan iktidarın sanki dini kendisi temsil ediyormuş gibi ortaya çıkması yanlış. Kalkıyor mesela, Medeniyetler İttifakı görüşmelerine katılıyor. Hangi medeniyetler? Bir kere Türkiye’yi Avrupa’dan farklı bir medeniyete mensup sayıyor din dolayısıyla ve o dinin temsilcisi gibi katılıyor. Siz din temsilcisi misiniz? Siz halife misiniz? Bizim mesajımız, din bütün vatandaşların sahip olduğu bir varlıktır, kimsenin tekelinde değildir. Herkes bunu böyle anlasın. Afişlerde çok kısa ifade etmek zorunluluğu olduğu için görüşleri farklı değerlendirme yapanlar da olabilir. Başındaki lafı da okumak lazım, “Çekil aradan!” diyor.
Sunucu: Efendim çok teşekkür ediyoruz değerli yorumlarınıza ve vakit ayırıp programımıza konuk olduğunuz için.
O. Öymen: Ben teşekkür ediyorum.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.