ART – 12 Haziran Sonrası Değerlendirmeler

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ARTV’ye verdiği mülakat
19 Haziran 2006

Sunucu: Efendim hoş geldiniz. Teşekkür ediyoruz yayınımıza katıldığınız için. Dilerseniz 12 Haziran’dan bu yana neler gelişti, neler değişti, bunları konuşalım. Ayrıca sizin Yunanistan gezinize de değineceğiz.

O.Ö.: 12 Haziran’da ne oldu ne bitti, ondan sonra 15 Haziran’da ne oldu? Bunları çok iyi incelemek lazımdır. 12 Haziran’da Türkiye ile ilgili olarak iki müzakere bölümünün açılması bekleniyordu. Bir tanesi teknoloji, bir tanesi eğitim. Bunlardan eğitim bölümü açılamadı. O daha ileriye bırakıldı. Teknoloji bölümünün açılması da büyük tartışmalara, bir küçük krize yol açtı. Bu neden böyle oldu? Bir kere şurası belli ki Avrupa Birliği tarafında genel bir isteksizlik var; bu işleri geciktirme eğilimi var. Biz tarama sürecine geçen sene ekim ayında başladık. Sekiz ay bittikten sonra en basit ve hiç ihtilafı olmayan bir konunun müzakeresine ancak geçilebiliyor. Niçin bu kadar beklendi? Belli ki, en azından Avusturya başkanlığı döneminde bu işleri ilerletme yolunda siyasi bir irade mevcut değildi.

İkincisi, niçin eğitim bölümü çıkarıldı? Çünkü Fransızlar buna itiraz ettiler ve dediler ki, bu bölümün içine siyasi bir unsur da koyacağız. Diğer müzakere bölümlerinin içine de siyasi unsurları sokacağız. Epey tartışma oldu Avrupa Birliği’nin içinde; itiraz edenler oldu. Sonunda bu sefer Kıbrıslı Rumlar teknoloji bölümüne Kıbrıs’la ilgili bir siyasi unsur sokmak istediler. Bu teknik bölümlerin kendi içinde teknik boyutlarıyla görüşülüp karara bağlanması gerekirken, teknoloji bölümüyle hiç ilgisi olmayan Kıbrıs meselesi konuldu. En kötü tarafı da bunun bir emsal yaratmış olması. Bundan sonra görüşülecek otuz beş maddenin her birine Kıbrıs konusunu, Ermeni konusunu, Patrikhane konusunu, diğer çeşitli konuları sokmak isteyeceklerdir ve böylelikle Türkiye’nin üyelik müzakeresi en ilgisiz teknik bölümlerin ele alındığı aşamalarda bile bir siyasi mücadele haline dönüşecektir.

Bu niye bu hale geldi? Kıbrıs konusunda dediler ki, siz sözünüzde durmuyorsunuz, vaadinizde durmuyorsunuz. Bir anlaşma imzaladınız, ek protokolü bütün yeni üyelere, bu arada Kıbrıs’a da, teşmil edecek bir anlaşma imzaladınız. Ama bunu onaylamıyorsunuz, yürürlüğe koymuyorsunuz. Niye yapmıyorsunuz? Orada tabii Türkiye’nin yaptığı çok büyük bir hata var. Bunu hatırlamak lazım. Türkiye’nin başlangıçta yaptığı hatalar bugün bize ülke olarak bedelini ödetiyor. Bugün ödediğimiz bedel, hükümetin 2004 yılının aralık ayındaki zirvede yaptığı hatalardan kaynaklanmaktadır.. Orada baskı yaptılar Türkiye’ye, illa bu ek protokolü de bunun içine sokacağız, bunu da kabul edeceksiniz, diye. Biz itiraz ettik. Sayın genel başkanımız, biliyorsunuz, bir basın toplantı yaptı. Dedi ki, bunu imzalamayın hemen geri dönün; sonra daha uygun şartlarla bir metin çıkartırız, diye. Dinlemediler ve yazılı bir taahhütte bulundular bunu imzalayacağız diye. Fakat o yazılı ek taahhüdün içinde bunu ancak Kıbrıs meselesi çözülürse uygularız demediler. Yani Kıbrıs’la ilgili bir itirazı şart koymadılar. Bu büyük bir eksiklik.

Ondan altı gün sonra, 23 Aralık’ta, bir nota verdi Türkiye Avrupa Birliği’ne. Bu notada zirve kararlarının yanlışları, eksikleri, düzeltilmesini istediği maddeler söyleniyor; orada da Kıbrıs’a atıf yok. Yani biz verdiğimiz notada da demiyoruz ki, biz bu ek protokolü ancak Kıbrıs meselesi çözülünce onaylarız. Geçen sene 29 Temmuz’da Dışişleri Bakanı gitti ve bu ek protokol anlaşmasını imzaladı. Orada bir beyanda bulundu, biz Güney Kıbrıs’ı tanımıyoruz, diye. Ama orada da yazılı bir rezerv yok. Uluslar arası ilişkilerde böyle tek taraflı beyanların, deklarasyonların kıymeti yoktur. Biz zamanında uyardık. Diplomaside bir söz vardır: Sözler uçar, yazılar kalır. Onun için biz her konuyu yazılı bir kağıda bağlarız. Siz orada yazılı bir rezerv koyacaktınız ve diyecektiniz ki, ben bu ek protokolü bütün üye ülkeler için uygulayacağım ama Kıbrıs için ancak Kıbrıs meselesi çözülünce uygularım. Bunu deseniz mesele kalmayacak. Biraz itiraz edenler olur, biraz tartışırsınız. Bunu yapamadı maalesef bizimkiler ve tek taraflı bir deklarasyonla işi geçiştirebileceklerini, durumu kurtaracaklarını zannettiler. Ama Avrupa Birliği hemen karşılığını verdi. 21 Eylül tarihinde bir karşı deklarasyon yayımladı ve bu karşı deklarasyonda deniyordu ki, sizin deklarasyonunuz hukuken geçersizdir, biz bunu kabul etmiyoruz; bu ek protokolü de olduğu gibi bütün ülkelere uygulayacaksınız. Bu madde 1. Madde 2, Kıbrıs Rum gemilerini Türk limanlarına sokacaksınız, Kıbrıs Rum uçaklarını Türk havaalanlarına alacaksınız. Madde 3, biz hepimiz Güney Kıbrıs’ı, Kıbrıs’ın tek meşru hükümeti olarak tanıyoruz, siz de normalleştireceksiniz, yani, siz de tanıyacaksınız. Bu defa ne oldu? Bu defa Rumların baskısı ve veto tehdidi üzerine, Avrupa Birliği onlara büyük bir taviz vererek bu kararı, yani 21 Eylül tarihli karşı deklarasyon metnini, Avrupa Birliği’ni bağlayan resmi bir belge halinde bu müzakere metnine koydular. Ayrıca 15 Haziran tarihli zirve bildirisine de koydular; bunu en üst düzeyde tescil etmiş oldular.

Şimdi bunun inceliği neresi? İnceliği şurası: Kıbrıslı Rumlar veto uygulayabilirler miydi? Bence uygulayamazlardı. Niçin? Hukuken hakları var ama veto uyguladıkları anda ellerindeki bütün kozları kaybediyorlar. Yani veto hakkı sadece kullanmadığınız sürece bir anlam ifade ediyor. Veto hakkını bir tehdit unsuru olarak kullanıp Türklerden şunu isteyebiliriz, bunu isteyebiliriz, diye düşünüyorlar. Kullandığınız anda bir daha bir şey isteyemezsiniz. Hangi Türk hükümeti ilişkiler veto edilmiş, durdurulmuş vaziyette gidecek, Kıbrıslılara taviz verecek? Söz konusu bile değil. Bugünkü durumun bile gerisine gidersiniz. Bunu bildikleri için veto hakkını zaten kullanamayacaklardı.

Sunucu: Peki bunu Türk hükümeti biliyor muydu?

O.Ö.: İnşallah biliyordu! Türk hükümeti bunları meclise getirse bunları tartışacağız. Getirmiyorlar. Israrla meclisten kaçırıyorlar bu konuları. Onun için kendilerini güç duruma düşürüyorlar. Ama Rumların bu baskısı, şantajı Avrupalıları etkiledi ve Avrupalılar, Türkiye’yi çok zor durumda bırakacak, köşeye sıkıştıracak bu metni kabul ettiler. Niye kabul ettiler? Bunun kimsenin üzerinde durmadığı, pek az insanın bildiği bir özelliği var. Kıbrıs Rum gemisi dedikleri gemilerin çoğu aslında Rum gemisi değil. Kıbrıs Rum bayrağı, aslında Panama gibi, Liberya gibi “Flag of Convenience” denilen, kolaylıkla başka ülkelerin armatörlerine verilen bir bayraktır. Yani Kıbrıs bayrağını çeken bir yabancı armatör, diyelim ki İngiliz veya Yunanlı, Fransız, İtalyan, bir takım mali kolaylıklardan, vergi kolaylıklarından istifade ediyor. Gemi başına yaklaşık 2 milyon dolar kar ediyorlar senede. Onun için Kıbrıs bayrağıyla dolaşmayı ve sefer yapmayı tercih ediyorlar. Bu şekilde Kıbrıs bayrağı çeken gemi sayısı 2700’dür. Bu 2700 geminin 1700 tanesi büyük gemilerdir, dünyanın bütün denizlerinde sefer yapabilecek büyük gemilerdir. Bu gemilerin armatörü olan Yunanlılar, Fransızlar, İtalyanlar vs. bu avantajdan yararlanarak Türkiye limanlarından sefer yapıp para kazanmak istiyorlar.

Sunucu: Çıkarı olan sadece Rum kesimi değil yani.

O.Ö.: Değil. Onun için Rum kesiminin bu talebini hararetle desteklediler. Bir tanesi bile itiraz etmedi. Neticede, özellikle Baki-Ceyhan hattından gelen petrolün taşınması çok karlı bir iş. İstiyorlar ki, Rum bandırası taşıyan kendi gemileri, yani Yunan, Fransız, İngiliz vs. gemileri, bu karlı pastadan pay alsınlar. Bu yüzden, Kıbrıslı Rum gemiler bugün dünyanın altıncı büyük filosunu oluşturuyor. Küçücük Kıbrıs, dünyanın altıncı büyük deniz ticaret filosunu oluşturuyor.

Türkiye bütün bunları değerlendirecekti, düşünecekti. Düşünemediler, sonunda bu baskılar karşısında Türkiye köşeye sıkıştı ve başbakan da bu sefer sert demeç vererek, “müzakereler kesilirse kesilsin” dedi.

Sunucu: Gemilerde bahsedersek önemli bir başka nokta da Bakü Tiflis Ceyhan petrol boru hattından petrol almalarıdır.

Öymen: Bu tabii Türk armatörlerine de zarar verecek. Başka ülkelerin kendi ülkelerinin bayrağını çekenlere de zarar verecek. Ama ne yazık ki dünya ticaretinin önemli bir bölümü bayrak taşıyan gemilerle yapılıyor.

Sunucu: Başbakanın birdenbire müzakereler durursa dursun çıkışını siz nasıl yorumluyorsunuz?

Öymen: Bunun birkaç tane yorumu var. Bir tanesi köşeye sıkıştı. Hep böyle taviz verebileceği izlenimi yaratıp çok fazla taviz vermeden kurtulabilir miyiz diye çalıştı. 1 Mart tezkeresinde de aynı şeyi yaptılar. Söz verdiler Amerikalılara ama yapmadılar. Şimdi burada da anlaşmayı imzalıyorsunuz ama yerine getiremiyorsunuz. Yerine getiremeyeceğinizi bildiğiniz bir anlaşmayı niye imzalarsınız? Sırf tribünlere oynayarak bu iş olmaz. Başbakan da ne kadar yanlış bir iş yaptıklarının farkında 11 ay olmasına rağmen meclise getiremediler. Çünkü biliyorlar ki kendi milletvekilleri de buna karşıdır. Sonra da sayın başbakan çıkıp diyor ki siz de verdiğiniz sözde durmadınız. Doğrudan ticaret tüzüğü çıkartmıştınız AB olarak Kofi Annan referandumundan sonra siz de onu yerine getirmiyorsunuz. Onu yapın ben de bunu yapayım diyor. Onlar ise bu iki işi birbirine bağlamıyor. Türkiye bu konuda bir eylem planı hazırladı. Onlar doğrudan ticaret tüzüğünü uygularsa yani ambargoları kaldırırsa biz de havaalanlarını ve limanları açarız diye bütün kamuoyunu etkilediler herkes bizim eylem planımızı destekliyor dediler; halbuki hiç kimse desteklemiyor. Herkes sizden tek taraflı taviz bekliyor. Madem ki bu sözü verdiniz uygulayacaksınız diyorlar gerisi ayrı bir meseledir diyorlar. Yabancı basında başbakanın bunu bir iç politika malzemesi olarak kullandığını ileri sürüyor; seçimler öncesinde milliyetçi tonda konuşarak kendi vatandaşlarını kazanmaya çalıştığını düşünüyorlar. Çünkü hiçbir ülkede vatandaşlar teslimiyetçi politikacılara oy vermezler. Bu hükümet hem teslimiyetçi politikalar izledi bu güne kadar hem de son dakika da seçimi ufukta görünce sanki teslimiyetçi değilmiş de ulusal çıkarları koruyan bir hükümet havasına girdi. Baştan bu ek protokolü imzalamayacaktınız. İkincisi bunu ilk defa görmüyoruz. Başbakan daha önce de sıkıntıyla karşılaşınca biz de başka tarafa gideriz dedi. Şimdi bir kez daha söylüyorlar. Bunlar AB’ye yürekten bağlı değiller. Çünkü AB’nin değerleri ile onların değerleri örtüşmüyor. Avrupa’nın en temel değerlerinden biri laiklik. Bunların bütün icraatı Türkiye’yi laiklikten uzaklaştırmak. Türkiye’nin laiklikten uzaklaşması bazı AB ülkelerinde de ciddi kaygılar uyandırıyor. Biz geçen ay Fransa’ya gittik. Niye Fransa Türkiye’ye böyle davranıyor? Onlar da bize açıkça söylediler: Fransa’da bugün 4 milyon Müslüman var. Biz onları bile hazmetmekte çok zorlanıyoruz. Şimdi bakıyoruz ki Türkiye laiklikten uzaklaşıyor bir İslam devleti olma yolunda ilerliyor biz 70 milyonluk bir İslam devletini Avrupa’da sineye çekemeyiz. Fransa’da pek çok parti bundan endişe ediyor dediler. Yalnız Fransa değil İngilizler de aynı şeyi söylemeye başladılar. Türkiye acaba kökten dinci bir devlete doğru mu gidiyor diyorlar? Şimdi bir bütün olarak bakacak olursak AB ile ilişkilerde sıkıntıya düştük. Bunda bir taraftan AB’den kaynaklanan sebepler var bir taraftan da Türkiye’nin üst üste yaptığı hatalar var. En azından siz bu hataları yapmayacaksınız ki AB’ni kendi sorumluluğu ile baş başa bırakacaksınız. Türkiye’yi istemeyenlerin eline koz vermeyeceksiniz. Aksi takdirde her gün sizden başka taleplerde bulunacaklar. Cebinizde ne varsa almaya çalışacaklar siz de buna direnemeyecek duruma geleceksiniz. Çok sıkıştığınız durumlarda da böyle birtakım kuru sıkı söylemlerde bulunacaksınız ama ertesi gün de bizi bu işten kurtarın diye çıkış yolu aramaya başlayacaksınız. İşte şimdi biz Atina’ya gittiğimizde bize bazı gizli mesajlar verildi. Onların amacı bize daha fazla taviz verdirtmek.

Sunucu: Yunanistan ile bizim dış ilişkilerimizin bu kadar iyi görünmesi normal mi?

Öymen: Geçen hafta oradaydık. Sayın Bakoyanni ile bir görüşme yaptık. Edindiğimiz izlenim şu: sanki Yunanistan tutumunda bir yumuşama var fakat bakıyorsunuz ve öyle olmadığını görüyorsunuz. Bazı Yunan bankalarının Türk bankalarını satın alması ve buna Türkiye’den tepki gelmemesi onları çok memnun ediyor. Bu çok büyük bir yatırım. Türkiye Yunanistan’a doğalgaz ihraç edecek. Boru hattı inşa ediyor; bu gibi ticari ilişkilerden memnuniyet duyuyorlar. Ama işin esasına gelince Kıbrıs’a ve AB’ye gelince orada bakıyorsunuz kaskatı, en küçük bir değişiklik görmedik biz. Batı Trakya’da eğitimde vs. çok ciddi sorunlar var ama en küçük bir esneme bile göremiyoruz. Patrikhane konusunda bir adım ilerlemiyor. O bölge benim seçim bölgem ve patrik bizimle konuşmaktansa gidip Yunanistan üzerinden bize baskı yapmaya çalışıyor. Bu tuhaf bir durum dedim. Gördük ki güler yüzlü konuşuyor ama bir gazeteci bile sormuyor Batı Trakya’daki Türklerin durumunu nasıl düzelteceksiniz. Çünkü belli ki o konularda belli bir esnekliği yok. Bu tabloya bir bütün olarak baktığımızda hükümet zamanında gerçekten Türkiye’nin temel çıkarlarında bir iyileşme olmadığı gibi kötüleşme var. AB ile ilişkilerde ciddi sıkıntılar var. Keşke hükümet başarılı olsa da biz de alkışlasak. Ama görüyoruz ki her adımda tökezliyoruz. Batı Trakya’daki Türk vakıfları ne olacak? Bize iade etmiyorlar yönetimleri. Vakıflar Yasası getiriliyor meclise hükümet tarafından yani bu konuda da geri adım atmış durumdayız. Bunun içinde azınlık vakıfları ile olağanüstü tavizler var. Yani nerede duracağı belli değil. Atatürk döneminde kurulan sistemi delen bir yasa tasarısıdır bu. Lozan Anlaşması Batı Trakya’daki Türkler ile İstanbul’daki Rumlar arasında tam bir eşitlik öngörüyor. Yunanistan’daki Türk vakıflarının durumunu düzeltin sonra bize gelin diyebiliyor musunuz? Hükümet sürekli taviz verme politikası izlemektedir. Nasıl şimdi Kıbrıs’ta ambargolar kalkmazsa gemileri sokmam dediniz aynı tavrı Yunanistan’a karşı da izlemelisiniz!!! İşte sıkıntılar buradan kaynaklanıyor. Karşı taraf bunu gördüğü için her gün yeni bir taviz istiyor. Hükümet de bunalıyor bu talepler karşısında.

Sunucu: TSK’ye sadece askeri konularla ilgilenmesi yolunda baskılar yapılıyor. Özellikle Şemdinli olayları ile ilgili olarak. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Öymen: Bir süreden beri bazı çevreler AB’yi etkilemeye çalışıyor. Mesajları şu: Türkiye’yi askerler idare ediyor. Türkiye’de bütün önemli kararları askerler alır. Askerleri bu işten uzaklaştıralım, askerler hiçbir konuda konuşmasınlar istiyorlar. Acaba neden? Askerlerin terörle mücadele konusundaki beklentilerini söylemeleri mi sizi rahatsız ediyor? Sizin askerleriniz de bunu söylüyor. Ben NATO’da 5 yıl büyükelçilik yaptım. Diğer ülkelerin tutumlarını da gayet iyi biliyorum. Onların askeri sivil örgütlenmeleri vardır. Bu işe bakan insanlar bu konuda görüş oluştururlar. Bu böyleyken Avrupa’da bize diyorlar ki askeriniz hiçbir konuda ağzını açmayacak. Türkiye’de askerin ağzını açması kime zarar verir acaba? Mesela asker kalkıp da laiklik yanlısı bir şey söylerse bu Türkiye’ye müdahale mi oluyor? Biz askerin siyasete müdahalesini hiç istemeyen bir partiyiz. Meclis en üst organdır. Bugüne kadar askerin meclisin kararlarını etkilediğine dair hiçbir gösterge yoktur. 12 Aralık’ta sunulan Ortak Tutum Belgesi’nde askerlerle ilgili bu sözlere hükümetin tavrı ne olmuştur? Gerektiğinde tepki göstermesini biliyorsunuz buna niye bir şey demiyorsunuz? Sizden hiçbir ses çıkmayınca demek ki haklıyız diyorlar. Askerler bizim üzerimizde etkili değil, biz seçilmiş siyasetçiler olarak bu ülkeyi yönetiyoruz. Siz yanlış bilgi edinmişsiniz deseniz adamlar geri atacaklar ama bunu demiyorsunuz. Sessiz kalarak bu iddiaları haklı çıkarır bir tutum sergiliyorsunuz. Bu hem askere haksızlık hem bize haksızlık. Bu belgede başka şeyler de var. Diyorlar ki biz PKK’yı kınıyoruz yaptığı terörist eylemlerden ötürü ama Türk ordusu da PKK ile mücadele ederken çok ölçülü davransın, fazla ileri gitmesin, bu iş diyalogla çözülebilecek bir mesele diyor. Yani PKK ile mi diyalog yapacağız? Kürt konusunda en ileri raporları hazırlayan biziz. Bu konuda Türkiye’ye haksızlık yapılmasına izin veremeyiz. Hükümet bu konuda hiçbir şey demiyor. İşin özü şu: bunları bu hükümet ile çözmek kabil değil. 4 yıldır neler yapamadıklarını gördük. Bu hükümet dönemini tamamladı. Aksi takdirde bugünkü gibi dalgalı sularda bocalayacaktır Türkiye. Nerede karaya oturacağı belli olmayacaktır. Bu hükümet zamanında Türkiye maalesef çok zemin kaybetti. Böyle devam edemez. Sayın başbakan bunu globalleşmeye bağlıyor. Ama hiçbir ülke bizim kadar kötüye gitmiyor. İşsizlik, fakirlik, faiz artışı vs. Fakat işin özünde Türkiye’nin izlediği yanlış ekonomik politikaların bedeli vardır. Türkiye’nin çıkarlarını korumakta başarılı olmayan bir hükümetle devam etmesi imkansızdır. Yani demokrasi içinde kalarak sorunları çözmemiz lazım. Halkı her gün gererek ülkeyi yönetemezsiniz. Sürekli din faktörünü ortaya atarak parti içinde de huzursuzluk yaratılıyor. Biz diyoruz ki yeni bir başlangıç yapalım.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.