Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

CNNTürk – Pazar Sohbeti Programı, Türkiye-ABD İlişkilerinde Son Durum
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur ÖYMEN’in
CNN Türk’te “Pazar Sohbet”i programında verdiği mülakat
6 Şubat 2005
Bir süreden beri Türk-Amerikan ilişkilerinde bir rahatsızlık olduğu hissediliyor. Türkiye’nin Amerika’dan özellikle Irak konusunda beklentileri vardı. Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması, oradaki bölgecilik akımlarının kontrol altına alınması, Irak’ın devlet bütünlüğünü zedeleyebilecek girişimlerin önlenmesi, Türkmenlerin haklarının korunması, çıkarlarının korunması, yeni oluşacak Irak devletinde Türkmenlerin de nüfusları oranında ağırlık sahibi olmaları, Kerkük’ün demografik yapısını, nüfus yapısının bozulmaması gibi… Ayrıca PKK varlığının Irak’tan tasfiye edilmesi, PKK denetiminde Mahmur Kampında bulunan 9.800 Kürt asıllı vatandaşımızın kurtarılması, Irak’a sefer yapan Türk kamyon şoförlerin güvenliğinin sağlanması de önemli beklentilerimizin arasındaydı..
Maalesef görüyoruz ki, bunların hiç birinde Türkiye tatmin edici bir sonuç alamamıştır. Amerika’yla yakın ilişkiler sürdürmeye özen gösteren sayın Başbakanın bile birkaç gün önce ABD’ye yönelik olarak kamuoyunun önünde kuvvetli eleştirilerde bulunması bu rahatsızlığın varlığını kanıtlıyor. Yalnız şu da var: Bu gibi meseleler sözlü beyanlarla çözümlenebilecek olsaydı dış politika çok kolay olurdu. Zannediyorum ki, Türkiye bazı somut adımlar atmadıkça sadece sözlü tepkiler gösterdikçe bu sözünü ettiğimiz Türkiye’nin çıkarlarını yakından ilgilendiren, oradaki soydaşlarımızı yakından ilgilendiren konularda elle tutulur sonuçlar almak kolay olmayacaktır.
Türkiye aslında büyük bir devlet, güçlü bir devlet. Bölgedeki tek NATO ülkesi. Bölgemizde, İsrail bir yana, tek demokratik ülke. Bütün bu avantajların yanı sıra İsrail’i bir tarafa bırakırsak, bu bölgede Amerika’nın tek müttefiki Türkiye. Şimdi böyle bir ülkenin mutlaka ağırlığının hissedilmesi lazım, sözünün geçmesi lazım. Yani böyle bir ülkenin Başbakanı büyük müttefikinden, kamuoyunun önünde şikayet edecek duruma gelmiş ise ciddi bir rahatsızlık var demektir.
Sayın Rice’ın sabah verdiği bir mülakattaki sözlerini dinledik. Orada biz yeni bir unsur bulamadık. Tam tersine “Kerkük Iraklıların bileceği bir iştir” tarzında bize pek ümit vermeyecek bir söylem benimsediği anlaşılıyor. PKK konusunda da somut bir vaatte bulunmuyor. Öyle anlaşılıyor ki, eğer biz bu politikaları sürdürürsek bu rahatsızlık bir süre daha devam edecek.
Bizi kinci dönem Başkan Bush daha dikkatli bir politika izler diye tahmin ediyorduk. Müttefikleriyle daha çok danışacağını ümit ediyorduk. Fakat Amerikan Başkanının yaptığı konuşmadan da anladığımıza göre, bu çizgiyi belki daha da kuvvetlendirerek sürdürecekler. Şimdi can alıcı noktası şudur; Amerika belirli bir strateji geliştirdi. Bu önleyici müdahale stratejisi. Yani bir ülke bana saldırmasa bile eğer ben onun bana saldıracağı yolunda bilgi alırsam, böyle bir izlenim edinirsem, ona öncelikle saldırırım ve o ülkenin saldırı kabiliyetini tahrip ederim. Irak’ta bu uygulandı. Irak kimseye saldırmadan Amerika Irak’a askeri müdahalede bulundu. Şimdi bu stratejiyi sürdürürse Amerika başka ülkelere de bu şekilde bir saldırı, operasyon düzenlerse bu bölgedeki dengeleri alt üst eder. Diğer bazı Batılı ülkelere karşı da ABD oldukça sert bir tavır sergiliyor. Üstelik bunların hiç biri Türkiye’nin bölgede karşılaştığı sorunlara muhatap değil. Onların hiç biri Irak’taki bu gelişmeleri Türkiye gibi her gün yaşamıyor. Irak bizim komşumuz. Orada bizim Güney Anadolu’daki vatandaşlarımızın akrabaları var. Kürtler var. Bir taraftan da Türkmen soydaşlarımız var. 3 milyona yakın Türkmen var. Bizim kamyon şoförlerimiz her gün hayatlarını tehlikeye atıyor. Biz savaşa katılmadık ama Amerika’dan sonra ikinci zayiatı biz verdik. Niçin? Kamyon şoförlerimizin güvenliğini sağlayamıyoruz.
Maalesef Hükümet iki yıldan beri yumuşak gözükmeyi, yabancılara, yalnız Amerikalılarla değil, diğerlerine de her konuda alttan alıcı, bir adım önden gidici yani başkalarından daha fazla taviz vermeye hazır olduğunu izlemeni veren ve hiçbir konuda elindeki kozları kullanma iradesi göstermeyen bir tavır sergiliyor. Şimdi diplomaside konuşmalarla, beyanlarla sonuç almak mümkün değildir. Her ülkenin elinde kendi durumuna göre, stratejik konumuna göre, ekonomik durumuna göre kozlar vardır. Bir manivela uygularsınız. Politikada bir ülkeye bir şey yaptırmak istiyorsanız veya bir bölgede sonuç almak istiyorsanız elinizde ki manivelaları uygularsınız, hayata geçirirsiniz. Siz bunları yapmazsanız, sadece rica ederek, beklentilerinizi dile getirerek sonuç almak diplomaside mümkün değildir. Hiçbir ülke alamaz. O bakımdan Türkiye’nin eksikliği bu konularda hiçbir manivela kullanamamasıdır. Sizden bir talebimiz vardır ve siz bunu yapmıyorsunuz o zaman biz de size şunu yaparız veya biz de şu tedbiri alırız.
Ben size bir şey söyleyeyim: benim Müsteşarlığım zamanından bir örnek veriyorum. Türkiye’deki bir Amerikan Gıda Firmasının talebi oldu. O firmanın yurt dışından kıyma ithali talebi varmış ama Türk mevzuatı buna müsait değilmiş. Amerikan Büyükelçisi beni ziyaret etti ve dedi ki, buna izin vermezseniz, biliyorsunuz Kongrede Türkiye’ye silah satışı ile ilgili yasalar var, orada büyük güçlükle karşılaşırsınız. Yani siz bizim kıyma ithalimize izin vermezseniz biz de sizin silahlarınızı engelleriz diyor.
Büyük devletler böyle şeyler yapar, küçük devletler boyun eğmek zorundadır derseniz dış politikayı yürütemezsiniz. İlke olarak dış politikada büyük devlet küçük devlet ayrımı yapmamak lazım. Böyle yaparsanız zaten baştan kaybedersiniz. Her ülkenin kendi konumuna göre elinde kozlar vardır, olanaklar vardır. Bunları kullanacaksınız. Türkiye’nin de vardır. Ama siz şimdi PKK ile mücadelede öyle anlaşılıyor ki, iki yıldır rica ediyorsunuz. Haydi askerini tehlikeye atamıyor, dağa çıkıp da teröristleri tasfiye edemiyor. Peki PKK’nın şehirlerdeki bürolarını niye kapatmıyorsunuz? Kerkük’te ki, Musul’daki bürolarını niye kapatmıyorsunuz? Mahmur Kampında bizim tel örgüler arkasında yaşayan 9.800.000 Kürt asıllı vatandaşımız var. Ve bunlar terör örgütünün baskısı altında yaşıyorlar. Bunları da mı serbest bırakamıyorsunuz? Bunun için de mi hayatınızı tehlikeye atmanız gerekiyor? Kamyon şoförlerimizin güvenliğini niye sağlayamıyorsunuz? Bütün bu taleplerimizin aslında çok kuvvetli bir şekilde dile getirilmesi lazım. Bunlar meşru talepler. Türkiye’nin toprak talebi yok. Irak’tan başka hiçbir talebi yok. Ama bunlar bizim haklı meşru talebelerimiz. Siz bunu yapmazsanız bizde bazı şeyleri gözden geçiririz diyemiyor musunuz?
Bunun çok örneği var. Ben size özetle söyleyeyim. “Kuzey Irak’ta size yönelik terörü bertaraf etmek için biz Amerikan askerlerin hayatını tehlikeye atmayız. Ama siz lütfen askerinizi gönderin Afganistan’da bize yönelik terörizmi bertaraf etmek için askerinizin hayatını tehlikeye atın” diyorlar. Biz de baş üstüne diyoruz. Bu NATO çerçevesindedir, ayrı iştir diyor bazıları. Peki bütün NATO ülkeleri gönderiyor mu? Diyeceksiniz ki, “evet göndeririz terörle mücadele ortak bir davadır. Gayet tabii, ama öncelikle sizin de Kuzey Irak’ta harekete geçmenizi bekliyoruz”. Çok mu fazladır bunu söylemek? Bunu söyleyecek cesaretiniz yok mu? Yani derlerse NATO ülkesisiniz siz, siz de dersiniz ki, bütün NATO ülkeleri gönderiyor mu? Yani ben NATO’nun büyük askeri bir gücüyüm ama asker deposu değilim. Her düdük çalındığında askerlerimin hayatını tehlikeye atmam. Yani en azından buna benzer kozlarımız var.
Biz ne yapardık? Şimdi çok basit. Biz ne yapacağımızı söyledik zaten, ilan ettik. CHP olarak daha Amerika’nın askeri müdahalesinden önce dedik ki; bu müdahaleyi beklemeden Türkiye Türk-Irak sınırının güneyine sınır güvencesini sağlamak için, teröristlerin faaliyetlerini engellemek için, terörist sızmaları önlemek için mutlaka asker göndermelidir dedik. Şimdi bunu yapamadılar. Daha önceki Hükümetler bunu yapmışlardı. O yüzden terörü orada etkisiz kılabilmiştik. Niçin bunu söylüyoruz? Çünkü Türk-Irak sınırının Irak tarafında sınırı koruyacak Irak askeri yok, Irak ordusu yok. Yani bir sınır düşünün ki, 2000-3000 metre yükseklikteki dağlardan geçiyor. Sadece Türk tarafından bu sınırı koruyacaksınız. Bu mümkün değil. Niçin diğer komşularımız için bunu söylemiyoruz? Çünkü sadece Irak sınırımız karşı taraftan korumasız. O bakımdan bizim oraya asker göndermemiz lazım. Bir kere bunu yapacaktınız. Bunu yapsaydınız çok şey değişirdi. Bugün de gönderebilirsiniz. 7 Ekim 2003 tarihinde Hükümet Meclise sunduğu bir teskere ile Meclisten yetki aldı. Sınırı korumak için Hükümet Meclisten yetki aldı. Amerikan askeri harekatından sonra gönderemezdik diye düşünüyorsanız o zaman niçin Meclisten yetki aldınız? Amerika istemediği için gönderilmedi. Yani onlar isteyince yapacaksınız, istemezse yapmayacaksınız. Daha kötüsü 23 Eylül 2003 tarihinde Dubai’de bir anlaşma imzaladılar Amerika’yla, 8.5 milyar dolar kredi anlaşması. Bunun bir maddesinde Türkiye’nin Kuzey Irak’a asker göndermeyeceğini taahhüt ettiniz. Biz buna işaret ettik. Cumhuriyet tarihinde bunun örneği yoktur, siyasi koşullu ekonomik bir işbirliği anlaşmasının örneği yoktur dedik. Bunun üzerine anladılar hatalarını ve değiştirmek için başvurdular. Amerika bunu kabul etmedi. Bakın bir seneden fazla zaman geçti Meclise onay için getiremiyorlar. Anlaşmayı da bu yüzden yürürlüğe sokamadılar. Ama Hükümet siyasi iradesini beyan etti. Yani Kuzey Irak’a asker göndermemeyi taahhüt etti. Şimdi bu somut bir örnek.
Bizim CHP olarak Irak’a bir savaş açılmasını destekleme niyetimiz yok. Savaşma niyetimiz yok. Bizim hedefimiz sınırımızı korumak. Oradaki terörü etkisiz kılmak. Eğer Irak ordusu yeterince güçlü olsa, sınırımızı korusa, teröristleri bertaraf etse tabii ki, buna ihtiyaç duymayız. Bizim Irak’a girme gibi bir niyetimiz yok ama sınırımızı koruma ihtiyacımız var. Hangi ülke kendi sınırını koruma yetkisinden kendini mahrum edebilir? Uluslar arası hukuka uygun bu. Yani sıcak takip hakkımız var bizim. Yıllardan beri bütün Türk Hükümetleri bunun uluslar arası hukuka uygun olduğunu düşünmüşlerdir ve uygulamışlardır, bu Hükümete gelinceye kadar… Bir tek bu Hükümet buna cesaret edemedi, yapamadı. Bunu yapmakla Türkiye en azından güvenlik koşullarını iyileşecekti. Bugün hala terörist faaliyetler var ve lojistik desteği de Kuzey Irak’tan geliyor. Orada insanlarımıza saldırıyorlar, askerimizi ve polisimizi öldürüyorlar. Sivil vatandaşlarımıza saldırıyorlar ve buna karşı güvenliğinizi koruyamıyorsunuz. Niye? Hiçbir güç bunları Irak’ta etkisiz kılamıyor ki orada en büyük müttefikimiz askeri açıdan etkin. Bunun izahı yok.
Bu, siyasi ağırlığınızın ne kadar olduğu ile bağlantılıdır. Büyük devletler ilkesiz devlet demek değildir. “Ben büyük devletim, süper gücüm, her zaman her yerde istediğimi yaparım” diyemezler. Önce kendi söyledikleri ile bağlıdırlar. Ne dedi Amerika, Başkan Bush 11 Eylül saldırılarından sonra? Dedi ki, dünyanın her yerindeki terör örgütleri ile savaş edeceğiz ve sonuna kadar mücadele edeceğiz, tamamen terörü dünyadan kazıyana kadar.. Başika ne dediler? “PKK bir terör örgütüdür. Derhal terör listesine koyuyoruz” dediler. Önce biz alkışladık. Ben o sırada NATO’da daimi temsilciydim size açıkça söyleye bilirim bütün NATO ülkeleri içerisinde Amerika’yı en çok biz destekledik bu tutumu dolayısıyla. İngiltere’den daha çok biz destekledik. Fakat sonra bakıyoruz, kendine yönelik terör olunca bütün dünyanın seferber olmasına haklı olarak talep ediyor ama başka bir müttefikine yönelik terör faaliyeti olunca, işte Kuzey Irak’ta olduğu gibi, hiçbir şey yapmıyor. O zaman bu ilkeyi Amerika nasıl savunacak dünyada? Şimdi Amerikalılar kendilerini eleştirmeye başladılar. Amerikan basınında bu söylediklerim çıkmaya başladı. Yani inandırıcı olamıyoruz diyorlar. Şimdi gerçekten Amerika bunu yaparsa Türkiye’ye karşı inandırıcı olmaz.
Aynı şekilde kitle imal silahları konusunda da böyle. Diyorsunuz ki, kitle imal silahlarının, nükleer, biyolojik silahların yayılmasına karşı çok kararlı bir tutum içerisindeyiz. Güzel. Ve çok sert tedbirler alıyorsunuz Pakistan’a, Hindistan’a karşı. Fakat ne zaman ki, Afganistan ile savaşmak için Pakistan’ın ve Hindistan’ın desteğine ihtiyaç duyuyorsunuz bir anda bu konuyu unutuyorsunuz. Ortadoğu’da İran’a karşı çok kararlı bir tutum izliyorsunuz nükleer silahlar konusunda, ama Ortadoğu’da dostunuz olan başka bir ülkenin nükleer silah sahibi olması sizi rahatsız etmiyor.
Size şunu hatırlatmak istiyorum: Kıbrıs Harekatından sonra Amerikan Kongresi Türkiye’ye bir askeri ambargo kararı aldı. Bunun üzerine Türk Hükümeti hemen Türkiye’deki bütün üslerden ve tesislerden Amerika’nın yaralanmasını durdurdu. Hükümet yıllarca bu tedbiri sürdürdü. Şimdi biz Amerika’ya karşı gerektiğinde mukabil tedbir de alınabinir dediğimiz zaman “siz Amerika düşmanı mısınız, Amerikan karşıtı mısınız” diyorlar. Demirel Amerikan düşmanı mıydı? Değildi. Ama ülke çıkarı gerektirdiği zaman bu gibi olumsuz tavırlara karşı bir mukabele yapmak gerekiyor. İşte Demirel de bunu yaptı. Ondan sonraki Hükümetler de bunu sürdürdü. Ecevit de bunu sürdürdü.
Demek ki devletler böyle haksız bir durumla karşı karşıya kaldıkları zaman kendilerini savunmak için belirli tedbirler almak zorunda kalabiliyorlar. Bu çerçevede düşünmek lazım. Yani siz kuzey Irak’ta teröre karşı hiçbir şey yapmayacaksınız ama ben İncirlik’ten sizin yararlanma olanaklarınızı daha da genişleteceğim. Niçin? Bu ancak bir zaaf alameti olabilir. Orada Türkiye’nin çıkarını gerektirecek bir durum var mı? Bizi önce buna ikna etmesi lazım. Bu konuların da Mecliste konuşulması lazım. Bütün konuların Mecliste konuşulması lazım. Ne yazık ki, hükümet Meclisi kenarda bırakma politikası izliyor. Ben size söylesem şaşarsınız, sayın Dış İşleri Bakanı Meclis Dış İşleri Komisyonuna yılda bir kez geliyor. Bu olacak iş değil. Bunları geleceksiniz Mecliste konuşacaksınız. İzahat vereceksiniz. Haklı bir konusu varsa Hükümetin haklı bir tutumu varsa bizde destek olacağız. Ama bizim de görüşümüzü alacaksınız. Bizden de destek alacaksınız. Mecliste dış politika böyle yönetilir. Maalesef uzunca zamandan beri Meclis devre dışı bırakılmıştır dış politikada. Biraz da bunun sıkıntısını çekiyoruz. Biz Mecliste bir çok konuda ortak tavır sergileyelim diye öneride bulunduk, Irak’ta dahil olmak üzere, maalesef Hükümetten yeterince ilgi göremedik.
Aslında Genel Kurmay İkinci Başkanın sözlerini Türkiye’nin eli kolu bağlıymış gibi değerlendirmiyorum, öyle yorumlamıyorum. Gayet tabi Türkiye çok büyük ve güçlü bir ülkedir. Amerika’nın yakın müttefikidir. Yani Kerkük konusunda Kuzey Irak’taki bazı aşiret reisleri sözlerini ABD’ye kabul ettirecek, Türkiye ettiremeyecek. Onlar dediler ki, biz oraya nüfus kaydırıp, kaydırdığımız nüfusa oy kullanmasını sağlamak istiyoruz. Bunu yapmazlarsa, Amerika buna izin vermezse seçimleri boykot ediyoruz. Amerika hemen baş üstüne dedi kabul etti, boyun eğdi. Şimdi bir aşiret reisinin ağırlığı kadar ağırlığı yok mudur koca Türkiye’nin? Bütün mesele bu ağırlığı hissettirmek lazım. Bu sadece asker kullanarak olmaz. Bakın size örnek vereyim. Güney Kıbrıs’a S 300 füzelerini yerleştirmek istiyordu Rumlar. Anlaşma yaptılar, parasını ödediler, füzelerin parçaları geldi fakat o zamanki Türk Hükümeti ağırlığını o şekilde hissettirdi ki bir tek mermi atmadık. Bir tek askeri harekat yapmadık. Ama siyasi ağırlığımızı öyle koyduk ki, bunu yapmaya cesaret edemediler. O bakımdan devletlerin ağırlığını koymaları illa asker göndermekle olmaz.
Ankara sürecinde ben eşbaşkanıydım. Barzani’nin Talabani’nin siyasi partilerini Türkmenlerle birlikte eşit düzeyde masaya oturtturduk. Amerika, İngiltere, Türkiye eş başkan olarak Kuzey Irak’ta önce Barzani ve Talabani arasındaki çatışmalara engel olduk. Araya Türkmenleri koyduk. Türkmenlere de eşit statü kazandırdık. Terörle mücadelede Kürt temsilcilerinden onlardan yazılı taahhütler aldık. Ve o dönemlerde tarihçiler bunu yazacaklardır bu aşiretlerin PKK ile mücadelede Türkiye’ye destek olmalarını sağlamaktır. Devlet ağırlığını hissettirebilirse çok şey yapabilir. O zaman böyle cesaret edebiliyorlar mıydı Türkiye hakkında böyle ileri geri zaman zaman böyle tehditkar sözler söylemeye cesaret edebiliyorlar mıydı? Bu cesareti kim veriyor size? O zaman Amerika’ya bunun mesajını veremez misiniz? Bundan ne kadar rahatsızlık duyduğunuzu , bu mesajlar devam ederse bu mesajları verenlerin sonunda zarara uğrayacağını söyleyemez misiniz?
Ama bütün mesele dış politikada ki genel yaklaşımdır. Yani basının bir bölümünün de maalesef desteği ile bu hükümet başından beri zannetti ki ne kadar alttan alırsa, ne kadar yumuşak gözükürse, ne kadar taviz vermeye hazır izlenimini verirse dış politika o kadar başarılı olur. Bu dış politikanın alfabesini bilmemektir. Dış politika da böyle bir şey yok. Dış politika da kilit söz şudur özde kararlı sözde yumuşak. Yumuşak bir üslup kullanacaksınız ama özde kararlı olacaksınız. Şimdi biz tam tersini yapıyoruz. Zaman zaman Başbakan üslupta veriyor veriştiriyor ama özüne gelince en küçük bir adım atamamış. Bunu Kıbrıs’ta da gördük, Irak’ta da gördük, Avrupa Birliğinde de gördük.
İran’a yönelik olarak batılı ülkelerin tavırları daima demokrasinin bu ülkeye yerleştirilmesi için ………. Sayın Genel Başkanımız Deniz Baykal geçen grup toplantısında bunu hatırlattı İran’ın milli menfaatlerini korumak için kurulmuş bir hükümeti maalesef batılı ülkeler devirerek otoriter bir rejimi, şah rejimini getirdiler. Churchill’in beyanı var. Ben diyor oradaki CIA operasyonunu yöneten şahsın emrine çok girmeyi isterdim diye Churchill’in beyanı var. Yani dünya görüşü bu maalesef.
Şimdi İran’a yönelik bu son tehditkar üslubu doğrusunu isterseniz biz biraz yadırgıyoruz. Yani İran’ın tabii ki nükleer silahlar üretmesine hiç istemeyen ülkelerin başına Türkiye geliyor. Ve bu konuda uluslar arası Atom Enerjisi Ajansı ile yakın işbirliği içinde bulunmasını İran’ın en çok biz istiyoruz. Ama bunu vesile yaparak Irak’ta ki bir operasyon kalkışırsanız bölgede ki bütün dengeleri alt üst edersiniz. Ve Türkiye’ye de çok zararı olur, İran’da yaşayan insanlara da zararı olur, Amerika2ya da zarı olur. Bölgedeki uzun vadede ki barış ve istikrar girişimlerini çok zora sokar. O bakımdan Türkiye’nin yapması gereken şey Amerika’yı bu gibi yeni operasyonlardan caydırmak. Yani İran bir ülkeye saldırırsa ona karşı ne yaparız diye düşünmek başka şeydir. İran bize saldırmadan ya nükleer silah üretirse, ya bize saldırırsa, ya bunu yaparsa, ya şunu yaparsa o ihtimale karşı saldırırım derseniz bu başka bir şeydir. Ve bunu Türkiye’nin tasnif etmesi mümkün değil. Dünyada hiçbir uygar ülkenin tasnif ettiği bir şey değil. İngiltere bile, Amerika’nın en yakın müttefiki, bunu tasnif etmediği anlaşılıyor. Türkiye’den hele buna karşı bir destek isterlerse İncirlikten lojistik destek gibi bu bize çok rahatsızlık verir. Türkiye’nin çok uzun yıllardan beri bölgede büyük bir dikkatle, titizlikle oluşturduğu dengeler alt üst eder. Yani Amerika Türkiye’nin dostudur, müttefikidir gayet tabii biz bunu değerlendiririz. Ama bölgede de bizim kurduğumuz dostluklar var. İşbirliği var. Bunları tahrip edemeyiz. Sadece Amerika’da ki bir yönetimin bir politikasını yerine getireceğiz diye.
Gerçekten 17 Aralık tarihli karar Türkiye’nin tam üyeliğini pamuk ipliğine bağlamıştır. 17 Aralık’ta AB’nin aldığı zirve kararı Türkiye’yi tam üyelikten çok özel statülü bir ülke hedefine doğru götürmeye kapıyı açmıştır. Bu bizim için çok tehlikeli bir gelişmedir. Bunu önlemek lazım. Fakat tam bu sırada bir de bakıyoruz ki Fransa bir Anayasa değişikliğine gidiyor. Bu Anayasa değişikliğini zaten yapacaklardı. Fransa Anayasasını AB Anayasasına uydurmak için. Ama Cumhurbaşkanı Chirac kendi iç kamuoyundaki kendi siyasi iktidar partileri dahil olmak üzere bazı siyasi partilerin baskısına dayanamayarak o anayasaya bir hüküm ilave edilmeye kararlaştırıldı. Ve bu hüküm 2007 yılından sonra üye olacak ülkelerin üyeliğinin Fransa halk oyu ile onaylanmasını zorunlu kılacak bir hükümdür. Yani Fransız Anayasasını değiştirecekler ki Türkiye ve Türkiye’den sonra üye olacak ülkelerin üyelik antlaşması Fransız meclisi tarafından değil Fransız halkı tarafından onaylansın. Şimdi bu bizim üyeliğimizi çok ciddi bir şekilde tehlikeye düşürecek bir gelişmedir. Hollanda Dış İşleri Bakanı bizzat açıkladı, Fransa bunu yaparsa diyor Türkiye’nin üyeliği geçekten olanaksız hale gelir diyor. Peki niye bunu yapıyorsunuz? Biz bunu Fransız Meclis Başkanına söyledik; bunu niye yapıyorsunuz dedik. AB’nin coğrafyası genişleyince tabii ki halka sormamız lazım. Peki İspanya’yı aldığınız zaman coğrafyanız genişlemedi mi? Romanya’yı aldığınız zaman, Yunanistan’ı aldığınız zaman coğrafyanız genişlemedi mi? O zaman niçin sormadınız halkınıza? Bulgaristan ve Romanya’yı alacaksınız 2007’de o zaman coğrafyanız genişlemeyecek mi? Onu da sormayacaksınız halka. Peki bizimle aynı tarihlerde müzakereleri başlayacak olan Hırvatistan var onu götürecek misiniz halk oylamasın? Elimizdeki bilgiye göre onu da götürmeyeceksiniz. İlla Türkiye’yi götüreceksiniz. Bu dostane olmayan bir davranıştır bunu açıkça söyleyelim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.