ANKARA RADYOSU
KIBRIS – REFERANDUM SONUÇLARI
26 NİSAN 2004
SORU: Referandum sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
ÖYMEN: Halkın iradesine herkes daima göstermeli. Bu, işin hareket noktası. Fakat, şu da bir gerçektir ki, Kıbrıs Türk halkı bu referandumda oy kullanırken metin hakkınca yeterince bilgilendirildi mi, bunu bilmiyoruz. Kıbrıs Türk halkı bir yana, Cumhurbaşkanı bile tam metni referandumdan bir gün önce görebildiğini söyledi. O bakımdan, Kıbrıs Türk halkı içeriğini tam bilmediği ve Kıbrıs’ta iki hükümet arasında müzakere edilip kabul edilmemiş olan bir metni onaylamak zorunda kaldı.
Öyle anlaşılıyor ki, AB üyeliği konusu Kıbrıslı Türklerin büyük bölümü için ortak bir hedefti ve aynı zamanda da yaşadıkları bazı güçlüklerden, ambargolardan bunalmışlardı. Böyle değerlendiriyoruz. Fakat neticede bu referandum Kıbrıs Rumlarının büyük çoğunluğunun oyu ile reddedilmiştir. O bakımdan, bu artık geçmişte kalmıştır. Kofi Annan’ın kendisi referandumda taraflardan biri red verirse bunun red hükmünde olacağını söylemişti. Artık Kofi Annan Planına ölmüş gözüyle bakabiliriz.
Kıbrıs’ta şimdi yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Kofi Annan Planının içeriği tarihçilerce, uzmanlarca incelenecektir; fakat biz metnin elimize geçen bölümlerinde yaptığımız incelemelerde Planın Türkiye ve Kuzey Kıbrıs için çok ciddi güvenlik sakıncaları içerdiğini, Adanın iki kesimliliğini bozduğunu tespit ettik. Kıbrıslı Türklerin kendi bölgelerinde güvenilir sınırlar içinde yaşama niteliğini ortadan kaldırıyordu. O bakımdan Planın reddedilmesinden üzüntü duyduğumuzu söyleyemeyeceğim. Tam tersine, Türkiye büyük bir badire atlatmıştır. Yöntem yanlıştır. Şimdiye kadar dünyanın hiçbir yerinde uygulanmayan bir yöntem uygulanmıştır. Uzlaşılamayan noktaları Genel Sekreterin doldurması gibi, Hükümetin anlaşamadığı bir metnin halkoyuna sunulması gibi, 9000 sayfalık ve kimsenin okumadığı, görmediği bir metni halkoyuna sunmak gibi dünyanın hiçbir yerinde örneği olmayan işler yapılmıştır; fakat bereket bir yerden dönmüştür.
Neticede, Kıbrıs’ta yeni bir durum ortaya çıkmıştır. 1 Mayıs’ta Kıbrıslı Rumlar AB’ye üye olacaktır. Bu, uluslararası hukukun çok açık bir ihlalidir; çünkü uluslararası anlaşmalar, Kıbrıs’ın Türkiye ile Yunanistan’ın aynı zamanda üye olmadığı bir kuruluşa üye olamayacağını öngörüyor. O bakımdan, AB uluslararası hukuku ihlal ederek, Yunanistan’ın baskısı ve şantaj politikası sonucunda Rumları üye yapmaktadır. Bu çok ciddi bir sakıncadır. AB’nin tarihine de herhalde altın sayfalarla değil, kara bir sayfa olarak girecektir.
Bundan sonra bizim yapmamız gereken, bir taraftan ambargoların kaldırılması için çalışmaktır, bir taraftan da KKTC’nin tanıtılması için çalışmaktır. Tanıtma konusunda ince nokta şu: bazı ülkeler tanımaya hazır mı, değil mi sorusundan daha önemli soru şudur: Tanımak isteyen bazı ülkeleri engellemeye çalışacak mı, çalışmayacak mı? Çünkü geçmişte de tanımaya arzulu ülkeler olmuştu; fakat onların üzerine uluslararası alanda büyük devletler tarafından baskılar uygulanarak caydırılmıştı. Yine aynı durum olacak mı?
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ankara’ya geldi, ilk tanıyan biz olacağız dedi. Şimdi göreceğiz bakalım, Azerbaycan tanıyabilecek mi, tanımaya teşebbüs edebilecek mi? Teşebbüs ederse, tanımaması için baskılara maruz kalacak mı? Kalırsa, bu alanda eskiye nazaran bir değişiklik olmayacaktır.
İkincisi, ambargoların kaldırılması: Ambargo kararlarının önemli bir bölümü Avrupa Adalet Divanından kaynaklanıyor. Oraya vaktiyle yapılan bir başvuru sonucunda Kıbrıslı Türklerin ticareti büyük ölçüde engellenmiştir, ihraç ürünleri üzerine ilave primler konulmuştur, rekabet gücü kırılmıştır. Bu yüzden Kuzey Kıbrıs’ta pek çok firma iflas etmiştir. Avrupa Adalet Divanı bunu değiştirecek bir karar alacak mıdır? Böyle bir kararın zemin teşkil etmesi için Avrupa Birliğinin Bakanlar düzeyinde karar alması mümkün olabilecek midir? Kıbrıslı Rumlar üye olduktan sonra buna nasıl bir tepki göstereceklerdir? Daha fazla insafsızlık yapmayalım, bu toplumu cezalandırmayalım diyerek ambargoların kaldırılmasına yeşil ışık yakacaklar mıdır? Yoksa çeşitli bahanelerin arkasına saklanarak bunu gene engellemeye mi devam edecekler? Bunun için bazı şartlar mı ileri sürecekler? Bunları göreceğiz. Ama şunu açıkça ifade etmek gerekirse, geçmiş tecrübeler bizi iyimserliğe sevketmiyor.
Bizim Türkiye olarak yapmamız gereken geçmiş tartışmaları bir kenara bırakmaktır. Herkes söyleyeceğini söylemiştir. Halkımız da hepimizin görüşünü öğrenmiştir, iktidarıyla, muhalefetiyle, basınıyla… Şimdi birlik olma zamanı.
SORU: T.C. vatandaşları herhalde hep şunu istiyorlardır. AB gibi davalarda ulustan tek ses çıkması… Bu aşamaya gelebilecek miyiz acaba?
ÖYMEN: Ümit ediyorum. 30 yıldır Türkiye Kıbrıs meselesini bir milli dava olarak görüyordu, tek ses olarak takip ediyordu, KKTC Cumhurbaşkanı ve hükümeti ile çok yakın bir işbirliği ve dayanışma içinde yürütüyordu. Maalesef, geçtiğimiz birkaç yıl içinde iktidar partisi AKP bu milli çizgiden saparak bambaşka bir çizgi içine girmiştir. Bu çizgi, umdukları, bekledikleri sonucu şu veya bu nedenle vermemiştir. Şimdi AKP’ye düşen tekrar milli çizgiye dönmektir. Milli çizgi ise dış baskılara direnerek Kıbrıslı Türklerin varlığını korumaktır, yüceltmektir; onların ekonomik kalkınmasına destek olmaktır; ama her halükarda onları bir parya devlet görüntüsünden kurtarmaktır.
İktidar bu çizgiye dönerse, bunu bir milli dava gibi takip etme imkanımız olacaktır. İktidar, şimdiye kadar sürdürdüğü politikayı devam ettirirse, yani daha fazla taviz vererek bu işi çözme yöntemini sürdürürse, korkarım ki, sonuçta Türkiye ve Kıbrıslı Türkler hesabına bir başarı sağlanamayacaktır, büyük bir gerileme olacaktır.
Bir noktaya değinmek istiyorum: Bu süreç içinde çok ciddi bir durumu da biz gözleme imkanı bulduk. Uzmanların işi diye onlara bırakılan bazı metinlerin içinde Türkiye’nin güvenliğini çok ciddi biçimde rahatsız edebilecek metinler keşfettik. Akdeniz’de aşağı yukarı 8-10 bin kilometrekarelik bir deniz alanının, uluslarararası hukuka aykırı olarak, Türk savaş gemilerine kapatılmasına yol açabilecek bir ifadenin metinde yer aldığını gördük. Türk savaş gemilerinin Kıbrıs sularından geçmeleri izne bağlı olacaktı. Bu konuda basını, yetkilileri ve kamuoyunu uyardık. Fakat, hükümetin bundan etkilendiğine dair pek işaret almadık.
Şimdi yeni bir belge elimize geçti; o da hava sahasıyla ilgilidir. Kofi Annan Planı kabul edilseydi, Anamur’dan iki mil uzaklaştığınız zaman bizim hava sahamızdan Rum hava sahasına giriyordunuz. Ege’de Yunanistan’ın Türk kıyılarına kadar FIR – biliyorsunuz, Enformasyon Uçuş Bölgesi- hattına sahip olmasının yarattığı çok ciddi sorunları biliyorsunuz. Anlaşma metinlerinde Türk devlet ve kurye uçaklarının Türk kesimindeki hava alanlarına inmesi de Rum kesiminin iznine bağlı olacağını gördük.
Son olarak da şunu tespit ettik. Rumlar bir Bitişik Bölge yasası çıkartmış. Üstelik, geçmişe şamil yani bu yasa 2003 yılının Mart ayından itibaren yürürlüğe giriyor. Karasularının bittiği noktadan itibaren 24 millik bitişik bölgede Kıbrıs merkezi hükümetine deniz üstünde ve deniz altında bazı yetkiler tanıyor. Bunu tek taraflı olarak ilan ediyor Rumlar. Bizim resmi açıklamamızda deniyor ki, “Biz buna mani olduk; anlaşma olmadıkça bu yapılmayacak”. Bir kere kanunu geçirmiş milli kanun olarak, siz istediğiniz itirazı yapın. İkincisi şimdi Kofi Annan Planı reddedildiğine göre, bu kanun yürürlüğe girmiş oldu ve Akdeniz’de bunu yapan başka hiçbir ülke yok. Akdeniz’de Kıbrıs hariç başka hiçbir ülke tek taraflı bitişik bölge ilan etmemiş.
O zaman bu konuları iç politika polemiklerinden uzak bir şekilde, serinkanlılıkla, akılcı bir şekilde ele almak zorundayız ve iktidarla muhalefet bu konularda mutlaka işbirliği yapmak zorundayız.
Artık Kıbrıslı Rumların tercihi belli olmuştur; artık Kıbrıslı Rumlar Türklerle içiçe yaşamak istemiyorlar; devlet yetkilerini Türklerle paylaşmak istemiyorlar. Bundan sonra tekrar onların peşinden koşarak, onlardan lütuf bekleyerek, şefahat bekleyerek, “ilave tavizler de vermeye hazırız, yeter ki siz kabul edin” gibi küçültücü davranışlar göstermek bizi devlet olarak rencide eder, halkımızı üzer. Onun için ben ümid ediyorum ki, gerek Ankara’daki iktidar, gerek KKTC’de iktidar sahipleri bu yola gitmeyeceklerdir ve Kıbrıslı Rumlara yaranarak, onların peşinden giderek onlardan lütuf bekleyerek birtakım avantajlar sağlama yoluna gitmeyeceklerdir. Türkiye de gururlu, şerefli bir ülke olarak gerekeni yapacaktır.
Hiçkimse bu noktadan sonra Türkiye’yi de, Kıbrıslı Türkleri de çözümsüzlüğün sorumlusu olarak takdir edemeyecektir.
SORU: Kıbrıs Rum kesimi bundan sonra Türkiye’nin AB üyeliği sürecini engelleyebilir mi? Türkiye Kıbrıs Rum yönetimiyle nasıl ilişki kuracaktır? Kurması gerekir mi?
ÖYMEN: Borsadaki tabiriyle Kıbrıslı Rumların politikası daima “kar maksimizasyonu” olmuştur. Karlarını azami dereceye çıkartmak için her yola başvururlar. Bizim düşündüğümüz uluslararası adalet gibi kavramlar Kıbrıs’ta pek geçerli değildir. Bunlar, Türkiye’nin üyeliği konusunu ele alacakları zaman mutlaka ilave bir avantaj sağlamaya bakacaklardır ve şartsız koşulsuz desteklemeleri beni çok şaşırtır. Onun için her aşamada mutlaka Türkiye’den ilave tavizler isteyeceklerdir diye düşünüyorum. Umarım yanılmam.
Bunun ötesinde Türkiye Kıbrıs Rum kesimiyle nasıl temas edecektir? Bir taraftan AB’ye üye olmak istiyorsunuz, bir taraftan onlar tam üyedir. Türkiye bir üye ülkeyi tanımadan bu ilişkileri nasıl yürütecektir, bunlar ciddi sorun. Bunun cevabı bizde yok. Şimdiye kadar sürdürdüğümüz çizgiyi devam ettirecek olursak, Kuzey Kıbrıs’la resmi ilişki kurmamamız lazım; ama bir taraftan da eğer AB üyeliği süreci içinde buna mecbur kalırsak ne olacaktır? Bunun en makul çaresi şudur: KKTC başka ülkeler tarafından tanınır; Türkiye de Güney Kıbrıs’ı tanır. Böylelikle iki tanıyan devlet Kıbrıs’ta yan yana yaşıyor olur. Her devlet de kendi yolundan gider. Belki o zaman, KKTC’nin AB üyeliği de mümkün olur; ama buna olanak sağlayacaklar mı, KKTC’nin bağımsız bir varlık olarak uluslararası alanda kimliğini kazanmasına olanak verecekler mi?
Burada çok ciddi kuşkularımız var; çünkü uluslararası ilişkilerin en bariz özelliğinden biri adalet ve insaf değildir. Her ülke kendi çıkarına bakacaktır ve benim gördüğüm kadarıyla uluslararası toplum bu referandumun sıcaklığı geçtikten sonra Türk tarafının verdiği tavizleri ceplerinde kazanılmış tavizler olarak sayacaklardır. Bunun üzerine Türklerden ne gibi ilave tavizler alarak Kıbrıs meselesine çözüm bulabiliriz arayışı içine gireceklerdir. Yani, bu referandumun sonucunu artık her iki tarafın kendi yönünden gitmesi için bilhassa Türklere yeşil ışık yakılması tarzında yorumlanması beni çok şaşırtacaktır. Nitekim, referandumdan önce de Amerikalılarla konuştuk ve onlara dedik ki, Rumlar reddederse Türk tarafını tanıyacağınızı açıklayabilir misiniz? Bunu yapamadılar.
Kendileri tanımasalar bile tanıyacak ülkeleri engelleyecekler mi? Bunu göreceğiz; ama bu noktada Türkiye’nin çok esaslı bir diplomatik mücadele vermesi gerekiyor. Şimdiye kadar izlenen politika Türkiye’nin her türlü beklentiye, tavize açık olduğu, tavizleri aşırı dereceye vardırarak verme politikasıydı. Bu politikanın sonuç vermediği görüldü. Şimdi Türkiye çıkarlarını kararlılılıkla koruyan bir devlet görüntüsü sergilemelidir. Bunu yapabilirsek başarılı oluruz; yapamazsak korkarım ki, sonuç sanırım gene hüsran olacaktır. Hükümetin bundan çok iyi dersler çıkarması lazımdır.
Biz bu meseleyi başından beri hiçbir zaman bir iç politika konusu olarak değil, bir milli dava olarak gördük. Her türlü içbirliğine açık olduğumuzu söyledik. Bugün şunu resmen ilan ediyoruz. Eğer iktidar bugünden itibaren KKTC’nin tanınması ve ambargoların kaldırılması için bir çaba içine girecek olursa, biz CHP olarak iktidara tam destek vereceğiz.
Ankara Radyosu, Kıbrıs’taki Referandum Sonuçları
ANKARA RADYOSU
KIBRIS – REFERANDUM SONUÇLARI
26 NİSAN 2004
SORU: Referandum sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
ÖYMEN: Halkın iradesine herkes daima göstermeli. Bu, işin hareket noktası. Fakat, şu da bir gerçektir ki, Kıbrıs Türk halkı bu referandumda oy kullanırken metin hakkınca yeterince bilgilendirildi mi, bunu bilmiyoruz. Kıbrıs Türk halkı bir yana, Cumhurbaşkanı bile tam metni referandumdan bir gün önce görebildiğini söyledi. O bakımdan, Kıbrıs Türk halkı içeriğini tam bilmediği ve Kıbrıs’ta iki hükümet arasında müzakere edilip kabul edilmemiş olan bir metni onaylamak zorunda kaldı.
Öyle anlaşılıyor ki, AB üyeliği konusu Kıbrıslı Türklerin büyük bölümü için ortak bir hedefti ve aynı zamanda da yaşadıkları bazı güçlüklerden, ambargolardan bunalmışlardı. Böyle değerlendiriyoruz. Fakat neticede bu referandum Kıbrıs Rumlarının büyük çoğunluğunun oyu ile reddedilmiştir. O bakımdan, bu artık geçmişte kalmıştır. Kofi Annan’ın kendisi referandumda taraflardan biri red verirse bunun red hükmünde olacağını söylemişti. Artık Kofi Annan Planına ölmüş gözüyle bakabiliriz.
Kıbrıs’ta şimdi yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Kofi Annan Planının içeriği tarihçilerce, uzmanlarca incelenecektir; fakat biz metnin elimize geçen bölümlerinde yaptığımız incelemelerde Planın Türkiye ve Kuzey Kıbrıs için çok ciddi güvenlik sakıncaları içerdiğini, Adanın iki kesimliliğini bozduğunu tespit ettik. Kıbrıslı Türklerin kendi bölgelerinde güvenilir sınırlar içinde yaşama niteliğini ortadan kaldırıyordu. O bakımdan Planın reddedilmesinden üzüntü duyduğumuzu söyleyemeyeceğim. Tam tersine, Türkiye büyük bir badire atlatmıştır. Yöntem yanlıştır. Şimdiye kadar dünyanın hiçbir yerinde uygulanmayan bir yöntem uygulanmıştır. Uzlaşılamayan noktaları Genel Sekreterin doldurması gibi, Hükümetin anlaşamadığı bir metnin halkoyuna sunulması gibi, 9000 sayfalık ve kimsenin okumadığı, görmediği bir metni halkoyuna sunmak gibi dünyanın hiçbir yerinde örneği olmayan işler yapılmıştır; fakat bereket bir yerden dönmüştür.
Neticede, Kıbrıs’ta yeni bir durum ortaya çıkmıştır. 1 Mayıs’ta Kıbrıslı Rumlar AB’ye üye olacaktır. Bu, uluslararası hukukun çok açık bir ihlalidir; çünkü uluslararası anlaşmalar, Kıbrıs’ın Türkiye ile Yunanistan’ın aynı zamanda üye olmadığı bir kuruluşa üye olamayacağını öngörüyor. O bakımdan, AB uluslararası hukuku ihlal ederek, Yunanistan’ın baskısı ve şantaj politikası sonucunda Rumları üye yapmaktadır. Bu çok ciddi bir sakıncadır. AB’nin tarihine de herhalde altın sayfalarla değil, kara bir sayfa olarak girecektir.
Bundan sonra bizim yapmamız gereken, bir taraftan ambargoların kaldırılması için çalışmaktır, bir taraftan da KKTC’nin tanıtılması için çalışmaktır. Tanıtma konusunda ince nokta şu: bazı ülkeler tanımaya hazır mı, değil mi sorusundan daha önemli soru şudur: Tanımak isteyen bazı ülkeleri engellemeye çalışacak mı, çalışmayacak mı? Çünkü geçmişte de tanımaya arzulu ülkeler olmuştu; fakat onların üzerine uluslararası alanda büyük devletler tarafından baskılar uygulanarak caydırılmıştı. Yine aynı durum olacak mı?
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ankara’ya geldi, ilk tanıyan biz olacağız dedi. Şimdi göreceğiz bakalım, Azerbaycan tanıyabilecek mi, tanımaya teşebbüs edebilecek mi? Teşebbüs ederse, tanımaması için baskılara maruz kalacak mı? Kalırsa, bu alanda eskiye nazaran bir değişiklik olmayacaktır.
İkincisi, ambargoların kaldırılması: Ambargo kararlarının önemli bir bölümü Avrupa Adalet Divanından kaynaklanıyor. Oraya vaktiyle yapılan bir başvuru sonucunda Kıbrıslı Türklerin ticareti büyük ölçüde engellenmiştir, ihraç ürünleri üzerine ilave primler konulmuştur, rekabet gücü kırılmıştır. Bu yüzden Kuzey Kıbrıs’ta pek çok firma iflas etmiştir. Avrupa Adalet Divanı bunu değiştirecek bir karar alacak mıdır? Böyle bir kararın zemin teşkil etmesi için Avrupa Birliğinin Bakanlar düzeyinde karar alması mümkün olabilecek midir? Kıbrıslı Rumlar üye olduktan sonra buna nasıl bir tepki göstereceklerdir? Daha fazla insafsızlık yapmayalım, bu toplumu cezalandırmayalım diyerek ambargoların kaldırılmasına yeşil ışık yakacaklar mıdır? Yoksa çeşitli bahanelerin arkasına saklanarak bunu gene engellemeye mi devam edecekler? Bunun için bazı şartlar mı ileri sürecekler? Bunları göreceğiz. Ama şunu açıkça ifade etmek gerekirse, geçmiş tecrübeler bizi iyimserliğe sevketmiyor.
Bizim Türkiye olarak yapmamız gereken geçmiş tartışmaları bir kenara bırakmaktır. Herkes söyleyeceğini söylemiştir. Halkımız da hepimizin görüşünü öğrenmiştir, iktidarıyla, muhalefetiyle, basınıyla… Şimdi birlik olma zamanı.
SORU: T.C. vatandaşları herhalde hep şunu istiyorlardır. AB gibi davalarda ulustan tek ses çıkması… Bu aşamaya gelebilecek miyiz acaba?
ÖYMEN: Ümit ediyorum. 30 yıldır Türkiye Kıbrıs meselesini bir milli dava olarak görüyordu, tek ses olarak takip ediyordu, KKTC Cumhurbaşkanı ve hükümeti ile çok yakın bir işbirliği ve dayanışma içinde yürütüyordu. Maalesef, geçtiğimiz birkaç yıl içinde iktidar partisi AKP bu milli çizgiden saparak bambaşka bir çizgi içine girmiştir. Bu çizgi, umdukları, bekledikleri sonucu şu veya bu nedenle vermemiştir. Şimdi AKP’ye düşen tekrar milli çizgiye dönmektir. Milli çizgi ise dış baskılara direnerek Kıbrıslı Türklerin varlığını korumaktır, yüceltmektir; onların ekonomik kalkınmasına destek olmaktır; ama her halükarda onları bir parya devlet görüntüsünden kurtarmaktır.
İktidar bu çizgiye dönerse, bunu bir milli dava gibi takip etme imkanımız olacaktır. İktidar, şimdiye kadar sürdürdüğü politikayı devam ettirirse, yani daha fazla taviz vererek bu işi çözme yöntemini sürdürürse, korkarım ki, sonuçta Türkiye ve Kıbrıslı Türkler hesabına bir başarı sağlanamayacaktır, büyük bir gerileme olacaktır.
Bir noktaya değinmek istiyorum: Bu süreç içinde çok ciddi bir durumu da biz gözleme imkanı bulduk. Uzmanların işi diye onlara bırakılan bazı metinlerin içinde Türkiye’nin güvenliğini çok ciddi biçimde rahatsız edebilecek metinler keşfettik. Akdeniz’de aşağı yukarı 8-10 bin kilometrekarelik bir deniz alanının, uluslarararası hukuka aykırı olarak, Türk savaş gemilerine kapatılmasına yol açabilecek bir ifadenin metinde yer aldığını gördük. Türk savaş gemilerinin Kıbrıs sularından geçmeleri izne bağlı olacaktı. Bu konuda basını, yetkilileri ve kamuoyunu uyardık. Fakat, hükümetin bundan etkilendiğine dair pek işaret almadık.
Şimdi yeni bir belge elimize geçti; o da hava sahasıyla ilgilidir. Kofi Annan Planı kabul edilseydi, Anamur’dan iki mil uzaklaştığınız zaman bizim hava sahamızdan Rum hava sahasına giriyordunuz. Ege’de Yunanistan’ın Türk kıyılarına kadar FIR – biliyorsunuz, Enformasyon Uçuş Bölgesi- hattına sahip olmasının yarattığı çok ciddi sorunları biliyorsunuz. Anlaşma metinlerinde Türk devlet ve kurye uçaklarının Türk kesimindeki hava alanlarına inmesi de Rum kesiminin iznine bağlı olacağını gördük.
Son olarak da şunu tespit ettik. Rumlar bir Bitişik Bölge yasası çıkartmış. Üstelik, geçmişe şamil yani bu yasa 2003 yılının Mart ayından itibaren yürürlüğe giriyor. Karasularının bittiği noktadan itibaren 24 millik bitişik bölgede Kıbrıs merkezi hükümetine deniz üstünde ve deniz altında bazı yetkiler tanıyor. Bunu tek taraflı olarak ilan ediyor Rumlar. Bizim resmi açıklamamızda deniyor ki, “Biz buna mani olduk; anlaşma olmadıkça bu yapılmayacak”. Bir kere kanunu geçirmiş milli kanun olarak, siz istediğiniz itirazı yapın. İkincisi şimdi Kofi Annan Planı reddedildiğine göre, bu kanun yürürlüğe girmiş oldu ve Akdeniz’de bunu yapan başka hiçbir ülke yok. Akdeniz’de Kıbrıs hariç başka hiçbir ülke tek taraflı bitişik bölge ilan etmemiş.
O zaman bu konuları iç politika polemiklerinden uzak bir şekilde, serinkanlılıkla, akılcı bir şekilde ele almak zorundayız ve iktidarla muhalefet bu konularda mutlaka işbirliği yapmak zorundayız.
Artık Kıbrıslı Rumların tercihi belli olmuştur; artık Kıbrıslı Rumlar Türklerle içiçe yaşamak istemiyorlar; devlet yetkilerini Türklerle paylaşmak istemiyorlar. Bundan sonra tekrar onların peşinden koşarak, onlardan lütuf bekleyerek, şefahat bekleyerek, “ilave tavizler de vermeye hazırız, yeter ki siz kabul edin” gibi küçültücü davranışlar göstermek bizi devlet olarak rencide eder, halkımızı üzer. Onun için ben ümid ediyorum ki, gerek Ankara’daki iktidar, gerek KKTC’de iktidar sahipleri bu yola gitmeyeceklerdir ve Kıbrıslı Rumlara yaranarak, onların peşinden giderek onlardan lütuf bekleyerek birtakım avantajlar sağlama yoluna gitmeyeceklerdir. Türkiye de gururlu, şerefli bir ülke olarak gerekeni yapacaktır.
Hiçkimse bu noktadan sonra Türkiye’yi de, Kıbrıslı Türkleri de çözümsüzlüğün sorumlusu olarak takdir edemeyecektir.
SORU: Kıbrıs Rum kesimi bundan sonra Türkiye’nin AB üyeliği sürecini engelleyebilir mi? Türkiye Kıbrıs Rum yönetimiyle nasıl ilişki kuracaktır? Kurması gerekir mi?
ÖYMEN: Borsadaki tabiriyle Kıbrıslı Rumların politikası daima “kar maksimizasyonu” olmuştur. Karlarını azami dereceye çıkartmak için her yola başvururlar. Bizim düşündüğümüz uluslararası adalet gibi kavramlar Kıbrıs’ta pek geçerli değildir. Bunlar, Türkiye’nin üyeliği konusunu ele alacakları zaman mutlaka ilave bir avantaj sağlamaya bakacaklardır ve şartsız koşulsuz desteklemeleri beni çok şaşırtır. Onun için her aşamada mutlaka Türkiye’den ilave tavizler isteyeceklerdir diye düşünüyorum. Umarım yanılmam.
Bunun ötesinde Türkiye Kıbrıs Rum kesimiyle nasıl temas edecektir? Bir taraftan AB’ye üye olmak istiyorsunuz, bir taraftan onlar tam üyedir. Türkiye bir üye ülkeyi tanımadan bu ilişkileri nasıl yürütecektir, bunlar ciddi sorun. Bunun cevabı bizde yok. Şimdiye kadar sürdürdüğümüz çizgiyi devam ettirecek olursak, Kuzey Kıbrıs’la resmi ilişki kurmamamız lazım; ama bir taraftan da eğer AB üyeliği süreci içinde buna mecbur kalırsak ne olacaktır? Bunun en makul çaresi şudur: KKTC başka ülkeler tarafından tanınır; Türkiye de Güney Kıbrıs’ı tanır. Böylelikle iki tanıyan devlet Kıbrıs’ta yan yana yaşıyor olur. Her devlet de kendi yolundan gider. Belki o zaman, KKTC’nin AB üyeliği de mümkün olur; ama buna olanak sağlayacaklar mı, KKTC’nin bağımsız bir varlık olarak uluslararası alanda kimliğini kazanmasına olanak verecekler mi?
Burada çok ciddi kuşkularımız var; çünkü uluslararası ilişkilerin en bariz özelliğinden biri adalet ve insaf değildir. Her ülke kendi çıkarına bakacaktır ve benim gördüğüm kadarıyla uluslararası toplum bu referandumun sıcaklığı geçtikten sonra Türk tarafının verdiği tavizleri ceplerinde kazanılmış tavizler olarak sayacaklardır. Bunun üzerine Türklerden ne gibi ilave tavizler alarak Kıbrıs meselesine çözüm bulabiliriz arayışı içine gireceklerdir. Yani, bu referandumun sonucunu artık her iki tarafın kendi yönünden gitmesi için bilhassa Türklere yeşil ışık yakılması tarzında yorumlanması beni çok şaşırtacaktır. Nitekim, referandumdan önce de Amerikalılarla konuştuk ve onlara dedik ki, Rumlar reddederse Türk tarafını tanıyacağınızı açıklayabilir misiniz? Bunu yapamadılar.
Kendileri tanımasalar bile tanıyacak ülkeleri engelleyecekler mi? Bunu göreceğiz; ama bu noktada Türkiye’nin çok esaslı bir diplomatik mücadele vermesi gerekiyor. Şimdiye kadar izlenen politika Türkiye’nin her türlü beklentiye, tavize açık olduğu, tavizleri aşırı dereceye vardırarak verme politikasıydı. Bu politikanın sonuç vermediği görüldü. Şimdi Türkiye çıkarlarını kararlılılıkla koruyan bir devlet görüntüsü sergilemelidir. Bunu yapabilirsek başarılı oluruz; yapamazsak korkarım ki, sonuç sanırım gene hüsran olacaktır. Hükümetin bundan çok iyi dersler çıkarması lazımdır.
Biz bu meseleyi başından beri hiçbir zaman bir iç politika konusu olarak değil, bir milli dava olarak gördük. Her türlü içbirliğine açık olduğumuzu söyledik. Bugün şunu resmen ilan ediyoruz. Eğer iktidar bugünden itibaren KKTC’nin tanınması ve ambargoların kaldırılması için bir çaba içine girecek olursa, biz CHP olarak iktidara tam destek vereceğiz.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.