TBMM Genel Kurulu, Türkiye-AB İlişkileri Hakkında

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN TBMM’DE TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ KONUSUNDA YAPTIĞI KONUŞMA
17 OCAK 2006

CHP GRUBU ADINA ONUR ÖYMEN (İstanbul) –
Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri;
Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz konusunda, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere, söz almış bulunuyorum; Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.
Pek çok arkadaşımız, hükümetin Yüce Meclise Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz konusunda bilgi verme arzusunu sevinçle karşılamıştı; böylelikle, hükümetin Meclisi devreye sokma iradesini göstereceğini düşünmüştü; fakat, biraz önce, çok değerli arkadaşımız Sayın Yaşar Yakış da açıkladı ki; bu, aslında, hükümetin bir girişimi değil, Avrupa ülkelerinin parlamento başkanlarının önerisi üzerine, COSAC’ın bir girişimidir; o bakımdan, öyle de olsa, böyle de olsa, bu konunun hükümet tarafından gündeme getirilmiş olmasını, biz, gene de memnuniyetle karşılıyoruz. Dilerdik ki, böyle bir dış uyarı olmadan, hükümet, Parlamentonun önemini idrak ederek, bu meseleleri Yüce Meclisin huzurunda görüşmeye açsın.
Değerli arkadaşlar,
Biraz önce, Sayın Bakanın konuşmasını dinledik. Doğrusunu isterseniz, biz, Sayın Bakanın, bu toplantıya çok hazırlıklı gelerek, önümüzdeki sorunlar nelerdir, güçlükler nelerdir, bunlarla nasıl mücadele edeceğiz, bu güçlükleri nasıl aşacağız, hükümetimizin programı nedir, bu konularda, görüşlerini açıklamasını bekliyorduk. Sayın Bakan çok iyimser bir hava içinde, işlerin sorunsuz yürüdüğü izlenimini verecek tarzda bir konuşma yaptı ve öze ilişkin konuların hiçbirine değinmedi. Onun için, ben, müsaadenizle, bu konuları Yüce Meclisin bilgisine sunmak istiyorum. Belki, daha sonra, Sayın Bakan bunlar hakkında görüşlerini açıklamak lütfunda bulunurlarsa, biz de onları öğrenmiş oluruz.
Şimdi, değerli arkadaşlar, Avrupa Birliğinin 3 Ekim tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi, 9 Kasım tarihli İlerleme Raporu ve 12 Aralık tarihli Katılım Ortaklığı Belgesiyle ilgili görüş ve endişelerimizi daha önce dile getirmiştik. Ne yazık ki, geçtiğimiz günlerde, bu endişelerimizin birer birer gerçekleştiğini görüyoruz; bundan, büyük bir üzüntü duyuyoruz. Şimdi, Sayın Bakan diyor ki; işte, tarama süreci, bazı bölümlerde bitti, bunun tabiî süreci, prosedürü devam ediyor; yakında bölümlerin müzakeresine başlayacağız. Acaba Avrupalılar da öyle mi diyor?.. Acaba Avrupalılar da bu kadar iyimser mi?.. Bakınız, 1 Ocak 2006 tarihli International Herald Tribune Gazetesini açınız. O gazetede, şu anda Avrupa Birliği Dönem Başkanlığını üstlenmiş bulunan Avusturya Başbakanı Schüssel’in demeci var. Ne diyor Schüssel; diyor ki: “Türkiye Avrupa Birliğine hiçbir zaman üye olmayabilir” diyor. Sorun burada. Bir AB üyesi ve şu anda dönem başkanı bir ülkenin başbakanı “Türkiye hiçbir zaman üye olmayabilir” diyor ve müzakerelerin ucunun açık olduğunu tekrarlıyor. Peki, Dışişleri Bakanı ne diyor; aynı gazeteyi açın, Avusturya’nın Dışişleri Bakanı “bizim dönem başkanlığımız sürecinde Türkiye ile bölüm müzakerelerinin hiçbirine başlanmayabilir” diyor. Hani hemen başlıyorduk?! Avusturya, dönem başkanı bunları söylüyor.
Peki “Türkiye hiçbir zaman üye olmayabilir” diyor, müzakereler henüz sonuçlanmamıştır, onun için böyle konuşuyor diye düşünebilirsiniz. Acaba, diğer aday ülkeler için de mi bunları söylüyor? Acaba, Avusturya Başbakanı diğer aday ülkeler de hiçbir zaman üye olmayabilir diyor mu; hayır, demiyor, tam tersini söylüyor. Gene kendi sözlerini naklediyorum: “Hırvatistan ve Makedonya üye olacaklardır” diyor; ama “Türkiye’nin katılımı belirsizdir” diyor. İşte biz, öteden beri, Yüce Meclisin huzurunda bu endişeyi dile getiriyoruz.
Daha sonraki günlerde Schüssel ve diğer Avusturyalı yetkililer, belki bazı telkinlerle demeçlerinin içeriğini nispeten yumuşatmış olsalar da, Dönem Başkanlığının tavrı bellidir. Avusturya’nın Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakmadığı bir sır değildir. Bazı Avusturyalı siyasetçilerin Türkiye’nin üyeliğine kesinlikle karşı olduğunu, bu üyelik sürecinin tamamen durdurulmasını önerdikleri bilinmektedir.
Değerli arkadaşlarım, mesele bundan ibaret değil. Bazıları daha da ileri giderek Türkiye’ye karşı dostlukla bağdaşmayan ifadelerde bulunmaktan çekinmemektedirler.
Bakınız, Avusturya’da, iktidardaki Avusturya Halk Partisi üyesi ve Graz Belediye Başkanı Siegfried Nagl ne diyor? O da, 21 Temmuz 2005 tarihinde Avusturya televizyonu ORF’e demecinde aynen şöyle diyor: “Türkleri oturma odamızda istemiyoruz. Biz Türkiye ile evlenmek istemiyoruz. Türkiye AB’ye girerse, herkese bu Avrupa’nın ortadan kalkacağını garanti ederim. Graz Şehri, Avrupa’nın batısını korumak için Türklere karşı yüzyıllarca önce kale görevi görmüştür. Şimdi de Türklere karşı aynı kale görevini göreceğiz.”
Şimdi, karşımızdaki insanlar bunları söylüyor. Aşırı iyimserlikle bizim gideceğimiz fazla bir yer yoktur. Bu sorunları, bu sıkıntıları, bu güçlükleri, bu engelleri göremezsek eğer, ileride çok daha büyük güçlüklerle ve sıkıntılarla karşılaşabiliriz.
Sayın Bakan, sizin aşırı iyimserliğiniz nereden kaynaklanıyor? Biraz önce Sayın Yakış çok haklı olarak söyledi, Fransa ile birlikte Avusturya da referandum yapmayı öngörüyor Türkiye’nin üyeliği konusunda.
Peki, bugün referandum yapılsa sonuç ne çıkacak; hemen söyleyeyim: Avusturya’da yapılan son kamuoyu yoklamasında;
Türkiye’nin üyeliğini destekleyenler: Yüzde 10,
Türkiye’nin üyeliğine karşı olanlar: Yüzde 80,
Kararsızlar: Yüzde 10.
Avusturya’da tablo bu!.. Birçok Avrupa ülkesinde tablo bu!..
Bakınız, gene Sayın Yakış söyledi, bugün Avrupa Birliği ortalamasında halkın sadece yüzde 31′i Türkiye’nin üyeliğini destekliyor, yüzde 52’si açıkça karşı olduğunu söylüyor ve gerisi de (yüzde 17’si) kararsızdır.
Şimdi, önümüzdeki tablo bu. Bu tabloya doğru teşhis koyacağız, bu tablonun çıkardığı sonuçları birlikte değerlendireceğiz ve bunların üstesinden nasıl geliriz, nasıl aşarız; onlara bakacağız. Böyle iyimser mesajları birbirimize vererek fazla ilerleyemeyeceğiz diye düşünüyoruz.
Şimdi, hükümet çok şey yaptığını söylüyor, çok başarılı olduğunu söylüyor; hükümettir, hakkıdır söyleyecek. Avrupa hükümetin bu başarısını nasıl değerlendiriyor veya bu icraatını nasıl değerlendiriyor; Finlandiyalı, genişlemeden sorumlu Komisyon üyesi Olli Rehn’in sözlerini okuyoruz, diyor ki: “Türk Hükümeti üyeliğin gerektirdiği reform sürecini sürdürmekte yavaş ve isteksiz davranmaktadır” İşte, Avrupalılar sizi böyle görüyor. Sizin kendinizi nasıl gördüğünüz önemli değil, onların sizi nasıl gördüğü önemli.
Şimdi, Avrupa Birliği, Türkiye’ye yönelik olarak, resmî belgelerinde, son olarak AB Komisyonunun 9 Kasım tarihinde yayımladığı İlerleme raporunda ve AB Konseyinin 12 Aralıkta daha da ağırlaştırarak onayladığı Katılım Ortaklığı Belgesinde çok ciddî eleştirilerde bulunuyor ve bazı beklentilerini dile getiriyor Değerli arkadaşlarım, bunlara birazdan değineceğim; ama, şimdiden şu kadarını söyleyeyim: Bu beklentilerin başında, Kıbrıs meselesiyle ilgili beklentiler gelmektedir.
Kıbrıs’ta bizden çok önemli tavizler bekliyorlar. Resmen belgelerine yazdılar, 21 Eylül tarihli AB’nin Karşı Deklarasyonu ile 12 Aralık tarihli Katılım Ortaklığı Belgesinde açıkça dile getirildiği gibi Türkiye’den öncelikle ve ivedilikle Kıbrıs Rum gemilerinin Türk limanlarına ve Kıbrıs Rum uçaklarının da Türk havaalanlarına kabul edilmesi amacıyla Temmuz tarihinde hükümetin AB ile imzaladığı ek protokolün süratle Meclise getirilerek kayıtsız şartsız onaylanması istenmektedir. Diyorlar ki: “Kıbrıs Rum uçaklarını havaalanlarınıza alacaksınız ve Kıbrıs Rum gemilerini limanlarınıza alacaksınız ve bunun için de Ek protokolü, süratle, hiçbir deklarasyon ve rezerv olmadan Meclisinizden onaylayacaksınız” Hükümet ne diyor? Hükümetimiz “efendim, Kıbrıslı Türklere yönelik ambargolar kalkmadan bunu yapmayız.” diyor. Hükümetin resmi tutumu Kıbrıs Türklerine yönelik ambargolar kaldırılmadan böyle bir tavizin verilemeyeceğidir. Sayın Babacan son Karma Parlamento komisyonu toplantısında Brüksel’de yaptığı konuşmada bu protokolün onaylanması için Türkiye’nin aceleci olmayacağını söylemiş, Sayın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de çeşitli vesilelerle aynı yönde beyanlarda bulunmuştu. Hükümet acaba bu tutumunu sürdürmekte midir? Ciddi kuşkularımız var.

Sayın Başbakanın ve Bakanın demeçlerini birkaç gün önce okuduk. Sayın Başbakan, verdiği bir demeçte “Ek protokolü onay için Meclise getireceğiz” diyor. Acaba bu meseleler çözüldü de bizim mi haberimiz olmadı; acaba ambargolar kalktı da kamuoyuna mı açıklanmadı? Nereden çıkarıyoruz bunu; bu iyimserlik nereden kaynaklanıyor? Bilmiyoruz.

Türkiye’nin beklentileri yerine getirilmediğine göre bu protokolün onaylanmasını Meclise nasıl önereceksiniz? Üstelik protokolü 29 Temmuz tarihinde imzalarken Sayın Dışişleri Bakanı bir deklarasyonda bulunmuş ve “Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum yönetimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımadığını” söylemişti. Sayın Bakan bu deklarasyonun imzaladığı protokolün bir parçası olduğunu da ifade etmişti. Daha sonra AB bu deklarasyonu tanımadığını, bunun hukuken hiçbir geçerliliği ve bağlayıcılığı olmadığını açıkladı ve AB Komisyonunun Genişlemeden sorumlu üyesi Rehn Ankara’ya yaptığı son ziyarette protokol onaylanırken hiçbir deklarasyon veya rezerv istemediklerini ifade etti.

Şimdi ne yapacaksınız? Size evvelce önerdiğimiz gibi Güney Kıbrıs’ı fiilen tanıma ve meşrulaştırma anlamına gelen bu protokolü onaylamaktan vaz mı geçeceksiniz? Rezerv koyarak mı onaylama yoluna gideceksiniz? Bu rezervde protokolün Kıbrıs bakımından ancak Kıbrıs sorunu çözümlenince yürürlüğe gireceğini söyleyecek misiniz? Gelişmeler onu gösteriyor ki bunlardan hiçbirini yapamayacaksınız. Peki ne yapacaksınız?

Bizim edindiğimiz izlenime göre bazı tavizler vererek karşı tarafı tatmin etmenin yollarını arıyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, size şunu söyleyeyim: Bazı işaretler var. Bu işaretlerden biri şu: Türkiye, Avrupa Birliğiyle sivil havacılık konusunda bir sözleşme imzalamak için müzakerelere başlamıştır. Bu müzakerelerin sonucunda, bütün Avrupa Birliği ülkelerinden Türkiye’ye serbestçe uçak seferleri yapılacaktır. Kuşkusuz Kıbrıslı Rumlar da bundan yararlanarak kendi havayollarının Türkiye ile Güney Kıbrıs arasında sefer yapmalarını isteyeceklerdir.

Aynı zamanda, buradan, bu Meclisin kürsüsünden hükümeti çok ciddî biçimde uyarıyorum; bu sözleşme Türkiye’nin üyelik sürecinin gereği değildir ve eğer bu sözleşme imzalanırsa Türkiye dolaylı yoldan Rumlara istedikleri tavizi vermiş olacaktır. Bu vesileyle şunu da belirtelim ki bu anlaşmanın başka sakıncaları da olacak ve başta Türk Hava Yolları olmak üzere, pek çok sivil Türk uçak şirketine büyük zararlar verecektir, belki de bazılarının iflasına yol açacaktır. Eğer, hükümete bu konuda henüz yeterince bilgi verilmemişse, uzmanlarına danışmasını tavsiye ederim; ama, şurası muhakkak ki, bu sözleşme Kıbrıs konusunda, Rum uçaklarını Türk havaalanlarına indirme zorunluluğu getirecektir. Hükümet de belki o zaman diyecektir ki, ‘efendim, biz izin vermeyecektik; ama, bu anlaşma çerçevesinde mecbur kaldık.’ Şimdiden uyarıyoruz, bu tavizi vermenin yolunu açmayınız.
Peki, gemiler ne olacak? Gemiler konusunda, doğrusunu isterseniz, hükümetin ağzından bir şey duymadık; ama, İktidar Partisinin çok ileri gelen, çok değerli bir üyesi arkadaşımızın ağzından çok önemli bir ipucu duyduk.
Dışişleri Komisyonu Başkanımız, sevgili dostumuz AKP milletvekili ve Dışişleri Komisyonu Başkanı Sayın Mehmet Dülger, birkaç gün önce bir televizyon programında dedi ki: “Bu konuda adım adım ilerleyeceğiz.” Nasıl ilerleyecekmişiz? “Mesela, sahibi Rum olmayıp da başka ülke vatandaşı olan; ama, Rum bayrağı taşıyan gemileri limanlarımıza alabiliriz” diyor; yani, efendim, Rum gemisi gelecek; ama, sahibi Rum olmayacak. Sahibi Yunanlı olabilir, Alman olabilir, Fransız olabilir, onun mahsuru yok, onları kabul edebiliriz diyor. Faydası ne olacak? Onu da açıklıyor Sayın Dülger. Diyor ki, ‘bunu yaparsak, bu armatörlerin mensup oldukları ülkelerin Kıbrıs politikası değişir, Türkiye’ye daha yumuşak bakarlar, bizi daha çok desteklerler.’ Tabiî, Sayın Dülger’in görüşlerine saygı duyuyoruz ama bu bilgileri de Yüce Meclisle paylaşmayı çok yararlı görüyoruz. Sayın Dülger’in hükümetle istişare etmeden böyle bir beyanda bulunmuş olabileceğine ihtimal vermiyoruz. Demek ki, hükümet Kıbrıs Rum gemilerine uyguladığı yasağı hafifletecek ve armatörü Rum olmamak kaydıyla  Rum bayraklı gemileri Türk limanlarına alacaktır. Bunun yorumunu sizin takdirinize sunuyorum. Ancak şurası bir gerçektir ki, siz şu veya bu gerekçeyle tek taraflı taviz verme yoluna giderseniz bu çorap söküğü gibi sizi daha büyük tavizlere sürükler.

Hükümeti bir kere daha uyarıyoruz. Böyle bahaneler, dolambaçlı yollara uyarak tek taraflı tavizler verme yoluna gitmeyiniz. Biliniz ki, izlediğiniz politikalar Türkiye’yi sonunda Kıbrıs’taki kazanımlarını terk etmek zorunda bırakabilir ve karşılığında da hiçbir şey alamazsınız çünkü Türkiye’nin üyeliğini engellemek isteyen çevrelerin esas beklentisi Kıbrıs meselesinin çözümü değildir.
Değerli arkadaşlarım, şunu biliniz ki Türkiye’nin üyeliğine engel olan çevrelerin, partilerin, liderlerin hiçbirisi, hiçbirisi, Kıbrıs meselesi yüzünden Türkiye’nin üyeliğine karşı değiller; ne Fransız iktidar partisi UMP’nin Başkanı Sarkozy ne Almanya Başbakanı Angela Merkel ne Avusturya Başbakanı Schüssel, hiçbiri, bir kere bile Kıbrıs meselesi çözülürse Türkiye’ye bakış açımız değişir, o zaman Türkiye’nin üyeliğini destekleriz dememiştir, bir kere dememiştir. O zaman, biz, kendi kendimize hayal kuruyoruz; Kıbrıs meselesini çözersek bu konuda sıkıntımız kalmaz, işler yoluna girer diye hayal kuruyoruz. Çok açıkça söylüyorum, Türkiye’nin üyeliğini engellemek isteyenlerin hiçbiri, Kıbrıs meselesinde vereceğiniz tavizlerle tatmin olmayacaklardır, Rumlar da tatmin olmayacaktır.
Daha önce de belirttik. Bu tek taraflı tavizlerin son örneğini bir kaç hafta önce yaşadık. Bakınız, bir süre önce hükümetin baskısıyla Kıbrıs Türk Parlamentosu bir karar çıkardı ve Kuzey’de evvelce mal sahibi olan Rumların menkullerini ve gayrimenkullerini iade veya tazmin etmeyi kararlaştırdı. Rumların buna karşılığı ne oldu? Onlar da, ‘103 köyden kovduğumuz ve çok büyük zarara uğrayan Türklerin mallarını tazmin edelim’ diye bir yasa mı çıkardılar? Hayır arkadaşlar, tam tersini yaptılar. Birkaç gün önce, Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Papadopulos’un başkanlığında iktidar partisi liderleri toplandı ve bir yasa tasarısı hazırladılar. Ne diyor bu yasa tasarısında? Diyor ki, ‘Güney’de Türklerin bıraktığı malların tapusunu Rumlara verebiliriz’ ve daha geçenlerde bir Türkün bıraktığı araziye elektrik santralı inşa ettiler. Buyurun, cevapları budur. Siz, tek taraflı taviz vererek karşı tarafı yumuşatabileceğinizi zannediyorsanız yanılıyorsunuz ve bununla hiçbir yere varamazsınız. Sizin sandığınız gibi vereceğiniz tek taraflı tavizlere Rumlar mukabil tavizle cevap vermiyor. Sizin verdiğiniz tavizleri ceplerine koyuyorlar, size karşılığında hiçbir şey vermiyorlar. Sizin tavizlerinizi bir zaaf alameti gibi sayıyorlar ve tutumlarını daha da sertleştiriyorlar. Sizden de daima daha fazlasını istiyorlar. Sonunda müzakere masasına oturduğunuzda verecek hiçbir taviziniz kalmayacaktır. Bu konularda hükümeti defalarca uyardık. Ne yazık ki, bu uyarılarımızın bir işe yaramadığı görülüyor.

Durumun ciddiyetine dikkatinizi çekmek için, bütün hayatını Kıbrıs davasına adamış olan ve uzun yıllar Kıbrıs Türklerini şerefle temsil eden KKTC’nin 1. Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş’ı 22 Aralık tarihinde bir konferans vermeye davet ettik. Sayın Genel Başkanımız Deniz Baykal’ın daveti üzerine bu Konferansa katılan  9. Cumhurbaşkanımız Sayın Demirel’in ve Meclis Başkanımız Sayın Bülent Arınç’ın, Doğru Yol Partisi lideri Sayın Mehmet Ağar’ın, Milliyetçi Hareket Partisi Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin, Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Murat Karayalçın’ın, Bağımsız Cumhuriyet Partisi  lideri Mümtaz Soysal’ın ve Konferansı izleyen herkesin gözlerini yaşartacak sözlerle Türkiye Büyük Millet Meclisinden Kıbrıslı Türkler için merhamet diledi.
Deüerli arkadaşlarım, dikkatinizi çekerim; Sayın Denktaş “merhamet istiyorum” dedi. Ne yazık ki, hükümetten hiçbir bakan yoktu, Başbakan yoktu. Davet etmiş olmamıza rağmen bir tek bakan yoktu! Değerli arkadaşlarım, 100′den fazla AKP’li milletvekili “katılacağız” dedi, 10 kişi zor katıldı. Katılanlara teşekkür ediyoruz.
Şunu söylemek istemezdim; ama, söylemek zorundayım: Hayatının elli yılını bu davaya veren ve Dışişleri Bakanlığıyla hayatı boyunca çok yakın çalışan Denktaş’ın bu konferansına, Dışişleri Bakanlığının üst düzey yetkililerinden bir tek kişi bile gelmemişti. İşte, hazin tablo budur ve Kıbrıs’ta vardığımız nokta budur!
İşte değerli arkadaşlarım, maalesef Kıbrıs konusunda her gün zemin kaybediyoruz.  Eğer hükümet bu tavizleri AB konusunda önemli kazanımlar sağlamak için yapıyorsa, biliniz ki onu da elde edemiyoruz.

Değerli arkadaşlar, şimdi, kısaca size bazı örnekler vererek, Avrupa Birliğinin ülkemize yönelik eleştirileri ve beklentilerini anlatmaya çalışacağım. AB Komisyonunun ve AB Konseyinin belgelerinde bizi üzen, milletimizi rencide eden hususları sık sık dile getiriyoruz. Ama acaba bu raporlarda yer alan bütün eleştiriler ve beklentiler haksız mıdır, tek taraflı mıdır, ölçüsüz müdür, insafsız mıdır? Maalesef bunu söyleyecek durumda değiliz. Bu eleştirilerin ve beklentilerin büyük bir bölümü doğrudur ve hükümetin çeşitli alanlardaki eksiklerinin ve izlediği yanlış politikaların dile getirilmesinden ibarettir.
Avrupa Birliği ne diyor? Mesela, diyor ki “Türk hükümeti, giderek daha fazla geçici görevlendirme yapıyor; Cumhurbaşkanının reddettiği insanları geçici görevle üst düzeylere tayin ediyor. (Sayfa 11)” ” Böyle diyor. Onların da dikkatini çekmiş. Diyor ki “kapsamlı bir kamu yönetimi reformunun önünde, merkezden kaynaklanan engeller var. (Sayfa 11)” Hükümetin çok övündüğü kamu reformu girişimlerini eleştiriyor. “Ombudsmanı hâlâ kuramadınız, büyük eksikliktir; birçok Avrupa ülkesinde var, sizde yok, bir an önce kurun.(Sayfa 12)”” diyor. Üç yıldır bir adım atılamadı. Ceza Yasasıyla ilgili eleştiriler var ve bununla ilgili kaygılarını dile getiriyor. “Türkçe ile Türkçe konuşmayan etnik grupların arasında hukukî çeviri yapacak insanınız hiç yok, bir kişi bile yok. (Sayfa 15) ” diyor. Peki değerli arkadaşlar, Türkçe bilmeyen vatandaşlarımızın hukukunu biz nasıl koruyacağız? Bunlar çok ciddî eleştiriler, dikkate değer eleştiriler. “Reşit olmayan çocuklar ile reşit çocukları hapishanede aynı yerde yatırıyorsunuz; bu, bizim usullerimize aykırıdır. (Sayfa 16) ” diyor. Hükümetten cevap yok. Sayın Bakan bunların hiçbirine değinmiyor. Türkiye’de kıdemli yargı mensuplarının, adaletin işleyişi, hâkimlerin tayiniyle ilgili eleştirilerine yer veriyor. Polis ve jandarmanın gözaltına alınanları hukukî yargı talebinde bulunmaktan caydırdıklarını söylüyor.(Sayfa 17)
Sayın Bakan “demokrasi ve insan hakları alanında çok ileri gittik” diyor. Çok ileri gitti belki, ama, başka anlamda; hükümet, maalesef, olumlu anlamda Türkiye gerekli ilerlemeyi sağlamamıştır. Yalnız hukukî alanda değil… Sayın Bakan bize tavsiye ediyor, ‘Gidiniz, Avrupalı parlamenterlerle konuşunuz.’ diyor. Biz konuşuyoruz hiç merak etmeyin. Ne diyor Avrupalı parlamenterler; “bu içki yasağı nereden çıktı” diyorlar, “demokratik ülkelerde böyle şey olur mu
? ” diyorlar. Başbakanın özel sektör yöneticilerini savcılara şikâyet etmesini dile getiriyorlar. “Demokrasilerde böyle şey olmaz, bırakın insanlar eleştirsin” diyorlar. Şimdi, bu mudur demokraside, insan haklarında ilerleme?!
Daha pek çok ciddî iddia var. Bunların hepsini söyleyecek değilim. Bunların hepsini dile getirmek için vaktimiz yok; ama, şunu söyleyeyim ki, İlerleme Raporunun 17 nci sayfasını açarsa Sayın Bakan şu ifadelerle karşılaşacak: “Türkiye’de yolsuzluk ciddî bir sorun olmaya devam ediyor. Bugün birçok kamu kurumu malî denetimden muaftır. Sayıştayın yetkilerinin genişletilmesi yoluyla bu kurumlar denetim kapsamına alınmalıdır.” Bu yolsuzluk iddialarını bir tek Avrupa Birliği raporu söylemiyor. Biz söyleyince “iç politika, muhalefet yapmak için söylüyorlar” diyor bazıları. Avrupa Birliği raporu söylüyor. Başka kim söylüyor; Uluslararası Saydamlık Kuruluşu söylüyor. Uluslararası Saydamlık Kuruluşunun raporunda birinci sırada yolsuzluğun en az olduğu ‘en saydam’ ülkeler var. Türkiye’nin yeri, değerli arkadaşlarım, Gana’yla, Meksika’yla, Panama ve Peru’yla birlikte 65 inci sıradır. Niçin bu böyle oluyor? Defalarca açıkladık, Genel Başkanımız bugün bir kere daha tekrarladı, milletvekilleri dokunulmazlığının kaldırılması gerekiyor; işte, İlerleme raporunun 18. sayfası da bunu söylüyor. “Milletvekilleri dokunulmazlığına ilişkin hiçbir gelişme kaydedilmemiştir” diyor.
Değerli arkadaşlarım, AB, İlerleme raporunun 18. ve 19. sayfalarında hükümetin insan hakları konusunda pek çok uygulamasını eleştiriyor. Bazı uluslararası sözleşmelerin henüz onaylanmaması, İnsan Hakları Başkanlığıyla ilgili eleştiriler raporda ayrıntılı olarak yer alıyor. Dahası 22. sayfada “işkence yapan kamu görevlilerinin cezalandırılmaması için özel çaba gösterildi” diyor ve “Zamanaşımının kaldırılması, işkence suçları için çok yanlıştır” diyor. “Yargısız infazlar artmıştır” diyor. Nasıl demokrasi ve insan hakları gelişmesi oldu ki, yargısız infazlar artıyor?! Bunlar hep AB Komisyonunun hazırladığı raporda yazıyor. Biz söyleyince, belki, bazı arkadaşlarımız, siz muhalefet yapıyorsunuz diye düşünebilirler. Basında hükümeti desteklemeyi meslek edinenler böyle yazıyor “muhalefet muhalefetliğini yapacak” diyor. İşte, biz, yapmıyoruz, sadece Avrupa Birliğinin yazdıklarını okuyoruz size.
Şimdi, buna benzer pek çok eleştiri var. Bunların hepsini söyleyecek değilim; ama, mesela, 29. sayfada ‘Alevî topluluğunun ibadet yerlerinin tanınmadığına’ işaret ediliyor. Ciddî bir iddiadır ve 31. sayfada ‘Süryani ve Keldani din adamlarının görev yapmasına izin verilmediği’ söyleniyor; doğru mu acaba?! Yine 31. sayfada ‘Bazı gayrimüslim dinî toplulukların, aşırı gruplar tarafından, şiddete ve tacize maruz bırakıldığı’ söyleniyor. Bunlar çok ciddî iddialar; bunların üstüne gitmek lazım. Öyle zannediyorum ki, bu raporu bir tek biz okumadık; hükümetin, ilgili arkadaşlarımızın, devlet görevlilerinin mutlaka okuması lazım. Hükümeti bu konularda acaba uyarmadılar mı? Bu iddialar hakkında ne gibi bir soruşturma yaptık, ne gibi bir araştırma yaptık?
Kadın hakları, okuma yazma bilmeyenlerin durumu, cinsiyete dayalı ayırımcılık, kadınların işgücüne katılma oranında Avrupa’nın en son sırasında Türkiye’nin geldiği, gençler arasında işsizliğin yüzde 20,5′i bulduğu raporda yazıyor. Dahası ‘Türkiye’nin Avrupa Sosyal Şartının Kadınların annelik hakkıyla ilgili 8. maddesini kabul etmediği’ (Sayfa 33) ve ‘Temmuz 2005’te kabul edilen çocukların korunmasına ilişkin yeni yasanın uluslararası standartlara uygun olmadığı’ söyleniyor. (Sayfa 33) Daha geçen yıl Meclise sunduğunuz bir yasanın uluslararası standartlara uyup uymadığına niçin dikkat etmediniz? Niçin bu yasayı da Avrupa Uyum Komisyonuna yollamadınız?

Bütün bunlar bu raporda var ve sosyal alandaki diğer yetersizlikler de var; hepsini söylemiyorum ama, bir konu var ki, ona mutlaka değinmek zorundayım. Bir cümleyi size söyleyeceğim. Raporun 34 üncü sayfası diyor ki: “Kimsesizler yurdundaki hastalar yetersiz beslenmektedir.”
Değerli arkadaşlar, kimsesizler yurdundaki insanlar, devlete emanet edilmiştir.
Türkiye’de açlık olduğunu biliyoruz, 985 000 insanımızın açlık sınırının altında yaşadığını biliyoruz; ama, bir devlet kuruluşunda, devletin sorumluluk taşıdığı bir kuruluşta hastaların yeterince beslenmediği iddiasına ilk defa şahit oluyoruz; doğru mudur? Değilse, tepki göstereceksiniz, yanlıştır diyeceksiniz. Doğruysa, hemen çaresini bulacaksınız. Bunlar çok ciddî iddialardır ve bunların mutlaka üzerine gitmek lazımdır.
Raporda sendikal haklarla ilgili ciddi eleştiriler var. Sendikaların örgütlenme ve grev hakkı, toplu pazarlık haklarında önemli kısıtlamalar olduğu söyleniyor.Türkiye’nin Uluslararası Çalışma Örgütünün standartlarını hala karşılayamadığı belirtiliyor. Açınız 34. sayfayı bunları göreceksiniz. Raporda yasal kısıtlamalar yüzünden işgücünün büyük bir bölümünün toplu sözleşmelerin korumasının dışında olduğu söyleniyor.

Şimdi, raporda, bizim kabul etmediğimiz ve Lozan’la çelişen pek çok iddia ve dayatma da var; ‘Patriğe (siyasi güç verilmesi anlamına gelecek olan) ekümeniklik sıfatı hala verilmedi’ ifadesi  var, -Değerli Arkadaşımız Emin Şirin de söyledi- başka iddialar var, asker-sivil ilişkileri konusunda, Kıbrıs konusunda, azınlıklar hususunda bizim de itiraz ettiğimiz noktalar var; ama biraz önce sözünü ettiğim sosyal yaşama dair birçok eleştiriye biz de katılıyoruz.
Şimdi, öyle bir eleştiri var ki mesela, bizi de hayrete düşürdü; AB İlerleme raporunun 36. sayfasında diyor ki: “Tarih ders kitaplarında azınlıklardan, güvenilmez, hain ve devlete zarar veren kişiler olarak bahsediliyor.” Değerli arkadaşlar, bu doğru mu? Talim Terbiye Dairesi böyle kitapları onaylamış olabilir mi? Doğruysa, derhal düzeltilmesi lazım.
Şimdi, tavsiye ederim, gerçekten, bu raporu dikkatle okuyunuz. 38. sayfada diyor ki: “Yargı, Kürtçe konuşma hakkını teminat altına alamamıştır.” Biz, böyle bir sorunla karşılaşmadık ama Türkiye’de insanlarımızın, anadili Kürtçe olan insanlarımızın Kürtçe konuşmasını engelleyen bir usul, bir uygulama varsa derhal sona erdirilmelidir. Bu iddialar nereden kaynaklanıyor buna bakmak lazım.
Raporda güvenlik güçlerinin zaman zaman orantısız güç kullandığına yönelik eleştiriler de yapılmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki polisin bazı olaylarda başvurduğu yöntemler AB’de de endişe yaratmaktadır.

Raporun 39. sayfasında yerlerinden edilmiş kişilerin durumundan söz ediliyor ve bazı etkenlerin bunların köylerine dönüşünü engellediği söyleniyor. Bu etkenler nelerdir? Yıllardan beri hiçbir kusurları olmadığı halde evlerine, köylerine dönme imkanından mahrum olan vatandaşlarımızın bu sıkıntısı öyle anlaşılıyor ki AB’nin de dikkatini çekmiştir.

Yurtdışındaki Süryani kökenli vatandaşlarımızdan çok azının geri dönebildiği söylenmekte, bunların boş kalan mülklerine el konulduğu ve geri dönenlerin de köy korucularının tacizine maruz kaldığı iddia edilmektedir. (Sayfa 31) Bunlar çok ciddi iddialardır ve mutlaka üzerine gidilmelidir. Eğer bu iddialarda gerçek payı varsa, o yörelerde kanun hakimiyetini sağlayamayan hükümetin çok büyük sorumluluğu var demektir.
Şimdi, bu sözlerimi sonuçlandırmak için, tamamlamak için Sayın Başkan şunu ifade edeceğim: Eğer arkadaşlarımız arzu ediyorsa bu raporun tamamının Türkçesini kendilerine ulaştırabiliriz; geniş bir özetini yaptık, geniş özetini de ulaştırabiliriz. Lütfen okuyunuz. Hepsini burada sıralamaya imkân yok. 100′den fazla konuda hükümete çok ciddî eleştirilerde bulunuyorlar.
Şimdi, öyle anlaşılıyor ki, Hükümet, gerçekten, reform politikalarını sürdürmekte hevesini ve heyecanını kaybetmiştir ve ülkenin geleceği, hevesini ve heyecanını kaybetmiş, ülkeyi Avrupa Birliği standardına çıkarma konusunda başarılı bir sınav verememiş bir hükümetin insafına terk edilemez. Türkiye’nin yeni ve taze bir başlangıca ihtiyacı vardır ve demokratik ülkelerde taze başlangıç yapmanın en sağlıklı yolu seçimdir. O bakımdan, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bütün bu konularda ülkemizin hak ettiği aktarımların yapılabilmesi için halkın iradesine başvurmayı öneriyoruz.
2006 yılında -değerli arkadaşlarım söz ettiler- ne yapacağız; 2006 yılında yapacağınız en doğru iş bir seçim yapmaktır bizce ve 2006 yılı bir seçim yılı, laik, demokratik, atılımcı ve en kısa zamanda Avrupa Birliğine ulaşacak çağdaş Türkiye için bir atılım yılı olmalıdır.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye bütün güçlüklere rağmen, inanıyoruz ki Avrupa Birliğine üye olacaktır. Ancak, artık herkesçe anlaşılmıştır ki, bu hedefe ulaşmak için ülkemizin yeni bir siyasî kadroya ihtiyacı vardır. Biz Cumhuriyet Halk Partililer olarak halkın vereceği iktidar görevini en başarılı biçimde yerine getirmeye hazır bulunuyoruz.
Hükümete Avrupa Birliği yolundaki çalışmalarında gene de başarılar diliyoruz.
(Bakanın cevap konuşmasından sonra Onur ÖYMEN’in yaptığı müdahale)
Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; biz, Sayın Bakanın, bu Avrupa Birliği raporunda dile getirilen eleştiriler hakkındaki görüşlerini, hükümetin tavrını dile getirmesini bekliyorduk; maalesef, bunu duyamadık yaptığı açıklamalardan. Bu, son derece önemlidir.
Şimdi, bu vesileyle, şunu da söyleyeyim: AB’nin İlerleme raporunun ekonomik bölümü de bazı çevrelerin kamuoyuna yansıttığı şekilde parlak övgü sözleriyle dolu değildir. Raporda Türkiye’de işleyen bir piyasa ekonomisinden söz edildiği doğrudur ama sadece bu cümleyi dikkate alarak raporun hükümetin ekonomi alanındaki icraatına yönelik ciddi eleştirilerini göz ardı etmek çok yanlış olur.

Raporda ekonomi konusunda neler söyleniyor? Buradan da birkaç örnek vermek istiyoruz. Raporun 45. sayfasında yüksek siyasi ve sosyal maliyetlerin, yapısal reformların kararlı bir içimde uygulanmasını güçleştirdiği söyleniyor. Dahası “hükümetin izlediği ve duruma özel politikalar nedeniyle, hükümet Türkiye’nin malî istikrarını tehlikeye sokmuştur ” deniliyor. Raporda ayrıca aynen şu söyleniyor: “Ekonomi politikaları eşgüdümden uzaktır. Ticarî ve cari açıklar, ekonomiyi dış etkenlere karşı savunmasız hale getiriyor.” Borçlar konusunda hükümetin yaymaya çalıştığı iyimser tablonun aksine raporun 48. sayfasında borcun yapısının hala makroekonomik ve mali istikrara tehdit oluşturduğu söyleniyor.

Elektrik fiyatlarının maliyetleri yansıtmaktan uzak olduğu belirtiliyor ve bu konuda da reform yapılması isteniyor. Özerk kurulların ve mahkeme kararlarının yürürlüğe konmasının zorluğuna işaret ediliyor ve bunun yabancı yatırımlar için de güçlük çıkardığı belirtiliyor.

Fikri mülkiyet haklarına ilişkin düzenlemelerin yetersiz olduğu söyleniyor (sayfa 49).

Bankacılık sektörü, bono piyasası, sigortacılık sektöre, risk sermayesi hakkında raporda  ciddi eleştiriler var.

Bu alanlardaki eksiklik ve yavaşlığın girişimciliğin önünü kapattığı ifade ediliyor.

İşsizliğin yüksek düzeyde seyrettiği kaydediliyor. (Sayfa 46).

Genç nüfus arasında işsizliğin % 20,5 kadınlar arasında ise % 25 civarında olduğu ve kalıcı nitelik taşıdığı ifade ediliyor. Tarım sektöründeki gizli işsizliğe değiniliyor.

Türk ekonomisinin dünya çapındaki mali istikrarsızlıklara karşı kırılgan bir nitelik taşıdığı söyleniyor. (Sayfa 51).

Raporda eğitim konusunda da çok ciddi eleştiriler var. Eğitim harcamalarının halen çok düşük olduğu kaydediliyor, yüksek öğrenime erişimin güçlüklerine değiniliyor ve kayıt dışı istihdamın arttığı söyleniyor.

Devlet yardımı konusunda şeffaflığın sağlanmadığından ve denetleyici bir kurum oluşturulmadığından söz ediliyor.

Yeni Bankacılık Yasasının yürürlüğe konması için BDDK’nın 50 kadar icra yönetmeliği çıkartması gerektiği söyleniyor ve mali piyasası düzenleyici kurumların bağımsızlığının yeterince sağlanamadığı söyleniyor.

Ayrıca RTÜK’ün siyasi bağımsızlığının da kuşkulu olduğuna değiniliyor.

Raporda basınla ilgili ciddi eleştiriler de var.

Tarım konusundaki eleştiriler özellikle dikkat çekicidir. Raporun 77. sayfasında Türkiye’nin tarımsal reform programında geri gittiği söyleniyor. Tarım ve Köy işleri Bakanlığının idari kapasitesinin yeterli olmadığına değiniliyor.
AB’nin buna benzer birçok eleştirisi var; ama, esas bir noktaya değineceğim ki, Sayın Bakan o konuya pek değinmedi. Şimdi, gündemimizdeki, Türkiye’nin gündemindeki en önemli konulardan biri, bu kuş gribi dolayısıyla, gıda güvenliğidir. “Gıda güvenliği ve veterinerlik gibi alanlarda, Türkiye, hiç ilerlememiştir ve 2004 yılında kabul edilen Türk Gıda Kanunu, Avrupa Birliği müktesebatıyla uyumlu değildir” deniliyor ve Tarım Bakanlığının idarî kapasitesinin yeterli olmadığını, Türk veterinerlik politikasının çerçevesinin oluşturulamadığını söylüyor. Raporda ayrıca Tohum kalitesi ve üretim araçlarına yönelik herhangi bir ilerleme kaydedilmediği belirtildikten sonra Tarım ve Köy işleri Bakanlığının yeniden yapılandırılması ve güçlendirilmesi isteniyor. Vergi mevzuatının, hem Avrupa Birliğine hem Dünya Ticaret Örgütü kurallarına hem de gümrük birliği kurallarına aykırı olduğunu söyleniyor.

Ve Sayın Bakanı doğrudan doğruya ilgilendiren bir eleştiride bulunarak “ekonomik politikanın üretimi sorunludur. Bu sebeple koordinasyon mekanizmalarının yeniden yapılandırılması, ekonomik politikaların bütünlüğünün ve sürdürülebilirliğinin sağlanması gerekir.” deniliyor.

Sağlık hizmetleri alanında coğrafi açıdan seçicilik olduğuna değiniliyor.

Kamuoyunda en çok tartışılan konulardan biri olan Doğrudan yabancı yatırım girişimleriyle ilgili olarak bu yatırımları ülkeye çekecek bir kurumun olmadığı, özellikle kamu ihaleleri, vergilendirme, Fikri Mülkiyet Hakları, anti-tröst politikalar gibi konularda mevzuatın yetersiz olduğuna işaret ediliyor. Bürokrasinin fazlalığından şikayet ediliyor. Ayrıca Enerji maliyetinin yüksekliğine değiniliyor.

Değerli arkadaşlarım,

AB’nin bu tespitlerine bakarak bunun Türk hükümeti için bir başarı tablosu olduğunu söyleyebilir misiniz? Burada bütün eleştirileri dile getirme olanağımız yok ama biliniz ki raporun geri kalan bölümlerinde de buna benzer çok sayıda eleştiri yer alıyor. Bu eleştirilerden bazıları gerçekten Yüce Meclisimizin çalışmalarını da yakından ilgilendirmektedir. Örneğin raporda Kamu İhale Yasasına yapılan eklemeler nedeniyle AB müktesebatından daha da uzaklaştığı söyleniyor. Yani biz müktesebata yakınlaşmaya .çalışırken meğerse bazı alanlarda daha da uzaklaşmışız.

Rekabet politikası alanında da ilerlemenin yetersiz olduğu söyleniyor.

Değerli arkadaşlarım gönül isterdi ki, Sayın Devlet Bakanımız ve AB ile  müzakerelerdeki baş müzakerecimiz Sayın Ali Babacan bu kürsüye çıkıp bütün buradaki iddialara, eleştirilere cevap versin; hükümetin tutumunu, yaklaşımını ve geleceğe yönelik projelerini anlatsın. Burada kısaca özetlemeye çalıştığımız bu konular hükümetin tek taraflı başarı iddialarıyla çözümlenebilecek nitelikte değildir. Açıkçasını söylemek gerekiyorsa AB ile ilişkilerimizde en ciddi meselelerimizin başında hükümetin ülkemizi çağdaş bir devletin gerektirdiği yönetim anlayışına kavuşturamaması gelmektedir. Bütün bu eleştirilerin özeti iki kelimeyle ifade edilebilir: kötü yönetim.

Maalesef ülkemiz kötü yönetilmektedir ve Türk milleti böyle bir kötü yönetime müstahak değildir. Bütün bu alanlardaki eksiklikler, yanlışlıklar, düzensizlikler, gecikmeler  başka nedenlerle Türkiye’nin AB üyeliğini engellemek isteyenlere koz vermektedir, bahane vermektedir.
Son olarak şunu da söyleyeyim Sayın Bakan dedi ki, efendim Dışişleri Komisyonu ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu da faaliyet göstersin. Şimdi, bu konuda biz Meclise Dışişleri Komisyonunun bu gibi konularda etkili çalışması için AKP’li arkadaşlarımızla beraber bir yasa teklifi verdik Maalesef, bir yılı aşkın zamandan beri gündeme bile getirilemedi.
Eğer, Sayın Bakan gerçekten bu Dışişleri Komisyonun ve Avrupa Birliği Komisyonunun bu konularda daha etkili görev yapmasını istiyorsa, biz, gayet tabii ki, kendisine yardımcı olmaya hazırız. Bir şartla; bizimle temas ederlerse. Daha önce de bu kürsüde söyledim. Sayın Dışişleri Bakanı senede bir kere geliyor Dışişleri Komisyonuna ve Sayın Babacan’ı da Dışişleri Komisyonunda hiç görmedik bugüne kadar. Avrupa Birliği Komisyonunda da birer kere kendileriyle birlikte olma imkanını bulduk.
Yani, Meclisi çalıştırmak istiyorsanız -ki, doğrusu budur- o zaman lütfen, geliniz, bilgi veriniz Genel Kurulda, komisyonlarda, bütün bunları yüz yüze konuşalım. Biz, hükümetin başarılı olmasını istiyoruz. Hükümetin başarısızlığı Türkiye’nin başarısızlığı olur.
Şimdi yapmamız gereken şey, Yüce Mecliste bütün bu iddiaları teker teker ele almak, bunların üzerine gitmek, gerekli konularda araştırma komisyonları kurmak, gerekli alanlarda gene görüşme gibi yöntemlerle hükümeti denetlemektir. Bu kadar çok sorunu olan bir ülkenin makul bir gelecekte AB’ye üye olması ancak çok köklü reformların hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir.

Biz CHPliler olarak, halkın vereceği iktidar görevini en başarılı biçimde yerine getirmeye hazırız.
Bu vesileyle Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.