TBMM Genel Kurulu, Dışişleri Bakanlığı Bütçesi

(Okunan Metin Geçerlidir)

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN 21 ARALIK 2005 TARİHLİ MECLİS GENEL KURULUNDA DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI BÜTÇESİ KONUSUNDA YAPTIĞI KONUŞMA

Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Dışişleri Bakanlığı Bütçesi hakkında CHP grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesile ile Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar,
Geçtiğimiz yıl dış politikada büyük zorluklarla karşılaştık. Avrupa Birliği ile ilişkilerde, Kıbrıs’ta ve Irak konusunda zemin kaybettik. Türkiye’yi karşılarına alan, hasım gibi veya rakip gibi gören güçler mesafe kazandılar. Bu gerçekleri göremezsek, Yüce Meclise ve halka açıkça anlatamazsak, başarılı görünmek için olumsuzlukların üstünü örtmeye çalışırsak, güçlükleri aşmakta başarılı olamayız ve ülke çıkarlarına zarar veririz.

Bir yıl içinde yaşadıklarımızı kısaca hatırlayalım. 17 Aralık 2004 tarihinde AB Zirvesinde alınan karar, bir yandan bize bir müzakere tarihi veriyordu. Ama bir yandan da  tam üyeliğin altında, ikinci sınıf bir üyeliğin tarifini yapıyordu. Ucu açık müzakereler,  Türkiye üye olmadan da AB’ye sıkı bağlarla bağlanacağı  yolundaki ifadeler, insanların serbest dolaşımı, tarım destekleri ve sosyal politikalar alanında  sürekli kısıtlamalar yapılabileceği yolundaki kayıtlar Türkiye için tam üyelikten  başka bir statünün hedeflendiğini ortaya koyuyordu.

Bu ifadeler şimdiye kadar hiçbir aday ülke için kullanılmamıştır. İlk defa Türkiye için kullanıldı. Üstelik Kıbrıs konusunda da bizi tek taraflı taviz vermeye zorlayacak bir süreç başlatıldı. O zaman hükümetin yapması gereken şey gerçek durumu, bize yapılan haksızlıkları ve çifte standartları halka açıkça anlatmaktı. Bu yapılmamıştır. Tam tersine 17 Aralık Zirve kararı 20 Aralık günü Yüce Meclisin huzurunda Sayın Dışişleri Bakanımız tarafından bu kürsüde büyük bir başarı gibi ilan edilmiş, metindeki olumsuzlukları eleştirmek şöyle dursun, mazur gösterecek bir yaklaşım sergilenmiştir.

Sonra ne olmuştur? O Meclis oturumundan sadece 3 gün sonra,  23 Aralık 2004 tarihinde Türk Hükümeti AB’ye bir nota göndererek metindeki bazı olumsuzluklara tepki göstermiş ve bunların müzakerelerin parametresini oluşturamayacağını söylemiştir. Doğru yapılmıştır. Yanlış olan 17 Aralık kararını bir başarı gibi takdim ederek Meclisi ve halkı yanıltmak olmuştur.

Peki Türkiye’nin bu girişimi olumlu sonuç vermiş midir?  Hayır vermemiştir. AB Konseyinin kabul ettiği 3 Ekim tarihli müzakere çerçeve belgesinde Türkiye’nin talep ettiği düzeltmelerin, iyileştirmelerin bir tanesi  bile yapılmamış Türkiye’nin lehinde bir kelime bile değiştirilmemiştir. Tam tersine 17 Aralık kararları, özellikle Kıbrıs konusunda daha da ağırlaştırılmıştır. 9 Kasım tarihin Komisyonun hazırladığı İlerleme Raporu ile Katılım Ortaklığı Belgesi tasarısında da bir iyileştirme yapılmamıştır. Katılım Ortaklığı Belgesi 12 Aralıkta Konseyde kabul edilirken de Türkiye lehine hiçbir iyileştirme yapılmamış, tam tersine, Rumların istediği bazı değişiklikler yapılmış, örneğin “Kıbrıs’la ilişkileri normalleştirin.” yani “Kıbrıs’ı resmen tanıyın.” anlamına gelen ifadeye “mümkün olduğu kadar çabuk” sözü eklenmiştir.

Şimdi Sayın Dışişleri Bakanı ne diyor?  Türkiye’nin talepleri kaale bile alınmadan kabul edilen bu metinler için “Büyük başarıdır, tarihe bir hediyemizdir” diyor. Sayın Bakan insaf ediniz; milletin, TBMM’nin, burada görev yapan kendi arkadaşlarınızın sağ duyusunu hafife almayınız. Merak ediyorum, AKP Grubundan bu metinleri okuduktan sonra “Başarılı olmuşuz.” diyecek tek bir kişi çıkar mı?

Bu olumsuzlukları Plan ve Bütçe Komisyonunda biz tek tek sıralayıp ortaya serince bu defa  Sayın Bakan ne demiştir? “Ne yapalım onların metnidir, bizi bağlamaz.” demiştir. Sayın Bakan, nasıl bağlamaz? Müzakereler bu metne göre yapılacak. 21 Eylül 2005 tarihli Karşı Deklarasyonda size resmen “Kıbrıs ile ilgili ek protokolü koşulsuz onaylamazsanız Türkiye ile önemli bölümlerin müzakeresine başlamayacağız. ” deniliyor. Müeyyide uyguluyor. Bu belge bizi nasıl bağlamaz? Gidip müzakere masasına tek başınıza mı oturacaksınız?

Bir de tüzükler meselesi var. Kıbrıs’ta Kofi Annan Planını Türkler kabul edip Rumlar reddettikten sonra AB Komisyonu iki tüzük hazırlamıştı. Bunlara göre Kıbrıs Türklerine ambargolar kısmen kaldırılıp doğrudan ticaret başlayacak ve 259 milyon euroluk yardım yapılacaktı. Bunun sonucu ne oldu? Hiçbir şey olmadı. Rumların baskısıyla tüzükler birkaç gün önce rafa kaldırıldı.

İşte değerli arkadaşlar, geldiğimiz nokta bu noktadır.
Şimdi ne yapacağız? Çıkış yolu yok mudur? Yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen vardır. Derhal Meclis’i bu işleri görüşmek üzere toplantıya çağırırsınız, orada durumu bütün yönleriyle tartışırız ve iki karar alırız: Bir; Türkiye müzakere masasına sadece tam üyelik için oturacaktır, bunun altında bir statüyü asla kabul etmiyoruz. İki, ek protokolü onaylarken bir rezerv koyarak bu protokolün Kıbrıs için ancak Kıbrıs meselesi çözülünce geçerli olacağını söylersiniz.

Tek çıkış yolu budur. Bunu yapmayıp da protokolü AB’nin istediği gibi, kayıtsız şartsız onaylarsanız biliniz ki, Kıbrıs’ta Milli davamızdan vazgeçmiş olursunuz. Kıbrıs’ı elinizle Yunanistan’a teslim etmiş olursunuz.

Değerli Arkadaşlar,

Avrupa Birliğiyle ilgili gelişmeleri her yönüyle ve doğurabileceği bütün sonuçlarla değerlendirmek zorundayız. Bakınız Yunanistan Dışişleri Bakanı Moliviadis birkaç gün önce verdiği demeçte ne diyor: “Biz Türkiye ile ilgili bütün ikili meselelerimizi bir Türkiye-AB ihtilafı haline getirmeyi başardık.” diyor. Bu çok önemli bir saptamadır. Şimdiye kadar Türkiye ile ikili düzeyde mücadele eden Yunan diplomasisi Moliviadis’in belirttiğine göre bütün AB’yi arkasına almıştır. Yani örneğin Batı Trakya’daki soydaşlarımızın çiğnenen haklarını, eğitim, din ve kültür alanlarında karşılaştıkları sıkıntıları Yunanistan’a anlatmaya çalıştığımız zaman karşımızda AB’yi bulacağız! Öyle mi? Moliviadis böyle diyor, peki Hükümetimiz ne diyor? Hiçbir şey demiyor.

Sayın Bakanın dağıttığı konuşma kitapçığında ne diyor: ‘Batı Trakya ile ilgili ikili ilişkilerimizde göreceli iyileşme var.’ Deniyor. Lütfen insaf duygumuzu kaybetmeyelim. AKP’li milletvekillerinin de bulunduğu Meclisten bir komisyonla Temmuz ayında Batı Trakya’yı ziyaret ettik. Orada değil göreceli iyileşme, hazin bir tabloyla karşılaştık. Oradaki Türk dernekleri isminde Türk kelimesi olduğu için kapatılıyor, bunların isimlerinden Türk ismi kaldırılıyor. Yanı sıra 17. yüzyıldan, Osmanlı döneminden kalma camiler yıkılmış, harap durumda ama tamirine izin verilmemiş. Çocuklar perişan durumda. Orada bulunan 200 okulumuza Türkiye’den sadece 15 öğretmen göndermemize izin verilmiş. Tablo budur. Hükümete sesleniyoruz: lütfen gerçekleri saklamayınız.

Bu oyunlara nasıl geldik? Nerede hata yaptık? Hükümet ülkemiz hesabına başarısız olan bu gelişmeleri, yenilgileri halka bir başarı gibi takdim etmek yerine açık yüreklilikle bu başarısızlıkların sebebini araştırmalı ve bu olumsuz gidişi durduracak çareler aramalıdır. Ne yazık ki bunun işaretlerini göremiyoruz. Hükümet muhalefetle uğraşmaktan, her olayda muhalefette bir kusur aramaktan vazgeçip kendi görevini yapmaya çalışmalıdır.

Değerli arkadaşlar,

29 Temmuz 2005 tarihinde Sayın Bakan bizim uyarılarımızı dikkate almayarak gitti ek protokolü imzaladı. Bunu yaparken bir de deklarasyon yayınlayarak Güney Kıbrıs’ı tanımadığımızı beyan etti. Biz o zaman uyardık: “Böyle deklarasyonların hukuken değeri yoktur, kimseyi bağlamaz, metne resmen rezerv koymanız gerekir. ” dedik. Yapmadılar, yapamadılar.

AB 21 Eylül tarihin bir karşı deklarasyon yayınladı. Orada ne deniliyor? Bizim tahmin ettiğimiz gibi “Bu deklarasyonu tanımıyoruz, bu bizi bağlamaz; ek protokolü aynen uygulayınız.” deniliyor.

Bakınız eski Yunanistan Dışişleri Bakanı Pangalos daha geçen hafta verdiği demeçte ne diyor? “Kıbrıs Rumlarının bugün tek emelleri Enosis’tir. ” diyor.

Değerli arkadaşlar,
Siz bu olumsuz gelişmelere, gözümüzün önünde oynanan bu oyunlara tepki göstereceğiniz yerde tam tersini yapıyorsunuz ve yeni tavizler vermenin yollarını arıyorsunuz. Bir taraftan “Kıbrıs Rum uçaklarını ambargolar kalkmadan hava alanlarımıza almayız. ” diyorsunuz, bir yandan da, eğer basında yazılanlar doğruysa, bu uçakları almak için bütün AB üyelerini kapsayan bir sivil havacılık anlaşması imzalamaya çalışıyorsunuz. Yani minareye kılıf hazırlıyorsunuz.

Başka ne yapıyorsunuz? Kıbrıs Türk Hükümetine baskı yaparak evvelce Rumlara ait olan gayrı menkullerin ve menkullerin iadesi ve tazmini için yasa tasarısı hazırlatıp KKTC Meclisi’nden geçirtiyorsunuz.

Türk Hükümetlerinin 30 yıldan beri  sürdürdüğü politika, gayri menkuller meselesinin nihai çözümün bir parçası olacağı idi. Şimdi bundan vazgeçiyorsunuz.

Bir kere, bu yasayla yargı organı niteliğinde yedi kişilik bir Komisyon kuruyorsunuz. Bu kurulun 2 üyesi yabancı olacak. Kendine saygısı olan hangi egemen ülke yabancıların bir yargı organında görev almasını kabul etmiştir?

Yasa taslağında ne deniliyordu? “Eğer 1974’ten önce Rumlara ait olan gayri menkuller kimseye tahsis edilmemişse hemen eski sahiplerine verilecektir.” deniliyordu. Meclis görüşmelerinde küçük bir değişiklik yapılmış, ‘hemen’ yerine ‘makul bir sürede’ ifadesi konulmuş. Meselenin özünde değişiklik yok. Güneyde mallarını bırakanlar için de bir iki düzeltme yapılmış ama metin bütün sakıncalarıyla kabul edilmiştir. Yani siyasi çözümün en önemli kozlarından biri olan Maraş’ı tek taraflı bir taviz olarak vereceksiniz.   Karpaz Yarımadasının büyük bir kısmını kapsayan milli parkı peşinen Rumlara vereceksiniz.  KKTC’deki tahsis edilmemiş pek çok binayı  ve araziyi vereceksiniz. Tahsis edilmiş, KKTC yasalarına göre resmen tapuya yeni Türk veya yabancı sahipleri adına tescil edilmiş  gayrı menkuller ile ilgili bir süre tahdit getiriyorsunuz. Bu dünyanın neresinde görülmüştür?

1963 saldırılarından sonra 103 karma köyden kovulan, evlerini, barklarını, mallarını, mülklerini terk etmek zorunda kalan onbinlerce Kıbrıs Türk’üne 5 kuruş tazminat ödenmiş midir?  KKTC’de halkın büyük bir kısmı tedirginlik içindedir, infial içindedir; orada gayrimenkul alan İngilizler tepki içindedir. Üstelik bunlar Tük hükümetinin telkiniyle ve hatta KKTC milletvekilleri üzerinde baskıyla yapılıyor. Hani biz KKTC’nin egemenliğini tanıyorduk?  Egemen bir ülkenin milletvekillerine baskı yapılır mı? Bazı KKTC milletvekilleri Ankara’ya çağrılarak onlardan bu yasayı kabul etmeleri istendi. Bazı milletvekilleri bu baskıları reddettiler, karşı oy kullandılar.

Bir nokta daha var: Bugün veya yarın Rumlara bu tazminatları nasıl ödeyeceksiniz. KKTC’nin bütçesi buna müsait mi? Kuşkusuz değil. Demek ki, bu paraları Türkiye ödeyecek. Bunun kaça mal olacağını hesap ettiniz mi? TBMM’nin bu işten haberi var mı? Türkiye’de Meclis bunun için bir bütçe kabul etti mi? Bu işi görüştü mü? Hayır. Yani TBMM’nin onayı olmadan Hükümet nasıl böyle bir yükümlülüğün altına girmiştir? Siyasi boyutu da büyük olan böyle bir tek taraflı tavizi nasıl verebilmiştir? Bu tavizin verilmesi için Kıbrıslı Türk milletvekillerine nasıl baskı yapabilmiştir? Bunu Kıbrıs Türk halkına nasıl anlatmıştır?

Yazıklar olsun! Kıbrıs’lı Türklerin can ve mal güvenliğini korumak için her şeyi göze alan, şehitler veren Türkiye, Kıbrıs Türk Halkı karşısında böyle mahcup bir duruma düşürülmemeliydi.  Hükümet Kıbrıs’lı kardeşlerimizden, Kıbrıs Türk halkından özür dilemelidir.

Bütün bunları niçin yaptınız? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Loizidou davasına benzer davalarla karşılaşmamak için mi? Bir kere Loizidou kararı yanlış ve haksız bir karardı. Çünkü Türkiye’yi kendi egemenlik alanını dışındaki siyasi ve hukuki uygulamalardan sorumlu tutuyordu. Sizden önceki hiçbir hükümet bunu kabul etmemişti. Sizi de uyardık ama dinlemediniz.  Kabul ettiniz ve Türkiye’yi çok zor durumda bıraktınız. İkincisi bu yasa Rumların AİHM’ne gitmesini önlemeyecek, sizi Loizidou benzeri davalardan kurtarmayacak.

Sayın Başbakan ne diyor? “Rumlar bu yasadan rahatsız oldular, kendi vatandaşlarının bu yasadan yararlanmamaları için yasa çıkarttılar.” diyor. Öyle anlaşılıyor ki, Sayın Başbakan halen Rumların politikasını anlayamamış. Ne verirseniz ceplerine koyuyorlar ama bununla yetinmeyip daima daha fazlasını istiyorlar. Tahsis edilmiş edilmemiş bütün eski mallarını hemen istiyorlar. Hala anlamıyor musunuz?

Değerli arkadaşlarım,

İşin özü şudur:  Hükümet, dış baskılarla Kıbrıs’ta tek taraflı ve çok önemli bir ödün vermeyi kabul etmiştir. Tek taraflı ödünler ancak kaybedilen bir savaşın sonunda verilir; Sevr gibi, Versailles gibi anlaşmalar böyledir. Yoksa biz Kıbrıs’ta bir savaş kaybettik de bizim mi haberimiz olmadı!

Değerli arkadaşlar,

Türkiye, bütün baskılara boyun eğecek-direnme gücünü yitirmiş, elinde hiçbir koz olmayan bir Muz Cumhuriyeti midir?

Değerli arkadaşlarım, biz CHP’liler böyle utanç verici bir uygulamayı kabul etmiyoruz. AKP’li arkadaşlarımızın da bunu içlerine sindirebileceklerine ihtimal vermiyoruz.

Değerli arkadaşlar,
Irakla ilgili gelişmeler de endişe verici olmaya devam ediyor.  Seçimlerin yapılması yeni bir döneme girildiğinin işaretini verse de Irak’ın bir insan, bir oy esasına uygun çağdaş bir demokrasiye mi dönüşeceği yoksa ülkenin geleceğine silahlı etnik gruplar ile mezheplerin mücadelesi sonucunda varılacak dengelerin mi yön vereceği açıklık kazanmamıştır.

Irak’ta birden çok silahlı gücün mevcut olması, hatta bunların varlığını meşrulaştırıcı bazı gelişmelere tanık olunması Irak’ın gerçek bir demokrasi olabileceği yolundaki umutları azaltmaktadır. Aynı şekilde, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, laiklik ilkesi benimsenmeden gerçek bir demokrasinin kurulamayacağı aşikarken yeni Irak anayasasında devletin resmi dininden söz edilmesi ve yasaların şeriat esasına uygun biçimde oluşturulacağı yolunda ifadelere yer verilmesi kaygılarımızı artırmaktadır.

Irak’taki Türkmen soydaşlarımızın Irak Devletinin kurulmasından bu yana sahip oldukları bazı hakların ve olanakların aşındırılmakta olduğunu üzüntüyle görüyoruz. Bunun yanı sıra, soydaşlarımızın can ve mal güvenliği konusunda kaygı uyandırıcı gelişmeler doğmaktadır. Kısa bir süre önce Telafer’de binlerce Türkmenin evlerini terk ederek çadırlara sığınmak zorunda kalmaları, bunlardan bazılarının hayatını kaybetmesi veya yaralanması Irak’taki durumun ciddiyetini artırmaktadır.

Belki de bütün bunlardan daha önemli olan Kuzey Irak’taki PKK varlığına karşı ne Amerika’nın ne de geçici Irak yönetiminin hiçbir önleyici tedbir almamış olmasıdır. Bugüne kadar tek bir PKK’lı yakalanarak Türkiye’ye iade edilmiş değildir. Hükümetin bugüne kadar saf ettiği çabalar maalesef bir sonuç vermemiştir.

Belli ki, müttefiklerimizin Irak’ta Türkiye’nin haklı taleplerini yerine getirme yolunda gayret içine girecekleri yolundaki beklentilerimiz bugüne kadar gerçekleşmemiştir. Peki buna karşı biz ne yaptık? Biz sanki bütün bu olumsuzlukları yaşamamışız gibi bütün gücümüzle Irak’taki müttefiklerimize yardıma koştuk. Önce Irak’a insancıl yardım yapma amacıyla hükümet bir gizli kararname çıkarttı. Daha sonra açıklanan metinden anladık ki bu yardımın boyutu insancıl yardımı aşmakta ve bir lojistik destek niteliği taşımaktadır.

Daha sonra çıkarılan kararnamelerden de gördük ki Türkiye’nin sağlayacağı destek sadece İncirlik’le sınırlı değildir. Başka hava alanlarımızı, üslerimizi ve limanlarımızı da kapsıyor. Sadece Amerika’yı değil, başka ülkeleri de kapsıyor. Bu konuda Yüce Mecliste alınmış bir karar var mı? Yoktur. Oysa Anayasamızın 92. maddesine göre  bu konular Meclisin yetkisindedir.

92. maddenin istisnası törenlere katılacak birlikler ile bir uluslararası antlaşmanın uygulaması niteliğindeki durumlardır. Lojistik destek bunların hiçbirine girmiyor. İncirlikle ilgili olarak mevcut anlaşma 1980 tarihlidir ve sadece NATO amaçlarıyla sınırlıdır. Bu anlaşmayı bugünkü çerçeveye oturtamazsınız.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin BM Yasasının 7. Bölümü uyarınca aldığı kararlar sizi böyle bir uygulamaya zorunlu kıldığını iddia ediyorsanız konunun uzmanlarına bir kere daha danışmanızı tavsiye ederiz. BM kararları otomatik olarak uygulanacak kararlar değildir. Nitekim aynı 7. bölüme göre Güvenlik Konseyinin daha önce aldığı kararlar uyarınca Türkiye yurt dışına asker gönderirken her defasında hükümetler konuyu Meclise getirmiş ve Meclisin onayını almaya özen göstermiştir.

Şimdi siz Meclisi tamamen devre dışı bırakıyorsunuz. Hem Anayasamıza hem de yerleşmiş usullerimize aykırı hareket ediyorsunuz ve çok yanlış bir emsal yaratıyorsunuz. Yarın Güvenlik Konseyi bizim hiç istemediğimiz bir karar alırsa onu da gizli kapalı uygulayacak mısınız? Uygulamazsanız size bugün Irak’la ilgili olarak yaptığınız uygulamayı emsal olarak göstermeyecekler midir?

Değerli arkadaşlarım,

Fransızların dediği gibi ‘Hükümet etmek, ileriyi görmek demektir.’ Sizi yalnız bugünü değil, yarını da düşünmeye davet ediyoruz.

Türkiye, büyük müttefiklerinin kendisinden istediği herşeyi yapan fakat en hayati konulardaki haklı taleplerinde bile onlara söz geçiremeyen bir ülke durumuna düşürülmüştür. Bu ve benzeri sorular sorulduğunda Sayın Dışişleri Bakanı, aynen okuyorum: “Bizim gidip de oradaki olumsuzlukları değiştirecek gücümüz yoktur.” dedi. Yani ülkemizin dışındaki gelişmeler hakkında etkili olamayacağımızı söylüyor.

Değerli Arkadaşlarım,

Dışişleri Bakanları yurtdışındaki gelişmeleri etkilemek için vardır. Yurt içindeki gelişmeler başka bakanların görev sahasına girer. Cumhuriyet tarihimiz boyunca Türk hükümetleri pek çok konuda ülke dışındaki gelişmelere yön vermeyi başarmışlardır. Hatay örneği ortadadır. Kıbrıs örneği ortadadır. S-300 füzelerinin Kıbrıs’a konuşlandırılmasının engellenmesi örneği ortadadır. Şimdi ne diyoruz? “Yurt dışındaki gelişmelere etkili olamayız.” diyoruz. Oysa Türkiye kendi bölgesindeki gelişmeleri etkileyebilecek, yönlendirebilecek güce ve birikime sahiptir.

Mesele, bu gücü kullanabilecek siyasi iradenin ve kararlılığın mevcut olup olmadığıdır.

Değerli Arkadaşlarım,

Ne yazık ki hükümet, Türk yargı organlarının ve uluslararası mahkemelerin bazı kararları kendi beklediği doğrultuda olmayınca ülkemizi yurt dışında şikayet etme yoluna gidiyor.

Sayın Başbakanın Amerikan televizyonlarına türban konusundan bahsederek ülkemizde yeterince özgürlük olmadığını söylemesi, Sayın Dışişleri Bakanımızın da iki yıl önce Türkiye-AB Ortak Parlamento Komisyonunda aynı doğrultuda sözler ifade etmesi fevkalade üzücü olmuştur.

Biz bu konunun her vesileyle gündeme getirilmesine taraftar değiliz. Türkiye bir hukuk devletidir ve kesinleşen iç ve dış yargı organlarının kararları bu konuyu kapatmıştır. Hala bu meseleyi iç ve dış kamuoyunun gündeminde tutmak ülkemize itibar kaybettirmektedir.

Yabancı basın organlarında Türk hükümetinin bazı uygulamaları örnek gösterilerek ülkemizde laikliğin tehlikeye düştüğü yolundaki değerlendirmelerin artması da ülkemizin Avrupa’yla bütünleşme çabalarına zarar vermektedir.

Buna ilaveten, bazı iç ve dış unsurların de tahrikiyle Türkiye’de kimlik tartışmalarının yoğunlaşması 82 yıl önce Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte temelleri atılan Devlet felsefemizin, millet anlayışımızın ve ulusal kimliğimizin sorgulanmasına yol açmıştır.

Hükümetin bütün bu konularda bu odaklara malzeme verecek söylemlerden kaçınması için bir kere daha uyarıyoruz.

Değerli Arkadaşlar,

Son zamanlarda yurt dışında önemli mevkilerdeki bazı siyaset adamlarının, Türk Silahlı Kuvvetleri gibi ülkemizin saygın kuruluşları hakkında yaptıkları uluorta suçlamalar, halkımızı infiale sevk etmiştir.

Kısa bir süre önce Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Başkan yardımcısı, devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin indirilmesini ve Kemalist milliyetçilikle mücadele edilmesini önermişti. Şimdi de aynı Komisyonun başkanı, ‘Türk Silahlı Kuvvetlerinin PKK ile çatışmayı sevdiği ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu terör örgütünü tahrik ettiği’ yolunda akılla, izanla ve sağduyuyla bağdaşmayan ifadelerde bulunmuştur.

Biz her iki beyanı da derhal ve kuvvetle kınadık. Bunlar Türkiye’ye karşı böyle saygısızca beyanlarda bulunma cesaretini nereden buluyor?

Her iki parlamenterin de aynı konuşmalarda AKP hakkında övücü sözler söylemeleri dikkatimizden kaçmadı. Biz inanıyoruz ki AKP’li arkadaşlarımız bu zihniyet sahiplerinin kendi partilerini övmesinden rahatsızlık duymuşlardır. Biz hiçbir AKP’linin bu düşüncedeki insanların övgülerini memnuniyetle karşıladıklarına ihtimal bile vermek istemeyiz.

Değerli arkadaşlar,

Bir yandan ülkemize yönelik bu haksız saldırılar, bir yandan AB ile ilişkilerimizde karşı karşıya geldiğimiz baskılar ve dayatmalar, bir yandan da Kıbrıs’ta dış baskılar sonucunda verilmek zorunda kalınan tavizler, halkımızı Cumhuriyet tarihimizde örneğini görmediğimiz bir hayal kırıklığına ve karamsarlığa sürüklemiştir. Vatandaşlarımız bütün bu konularda devletin gür sesini duymak istemektedirler.

Biz de Cumhuriyet Halk Partililer olarak halkımızla beraber hükümete bütün bu baskılar karşısında kararlı, cesaretli ve ülke çıkarlarını koruyan bir tavır içinde görmek istiyoruz.

Bu konularda Yüce Meclisimize de büyük görevler düşmektedir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca ülke çıkarlarına daima titizlikle sahip çıkan TBMM şimdi ülkemize yönelik tahrikler, baskılar ve haksız suçlamalara karşı tek bir yumruk gibi tepki göstermelidir.

Halkımız Hükümetten ülkemizin çıkarlarına ve itibarına sahip çıkmamızı bekliyor. Biz inanıyoruz ki, bu görevi hükümet yapamazsa Meclis yapacaktır. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu konuda üzerimize düşen bütün görevleri sonuna kadar ve bütün gücümüzle yerine getirmeye hazırız.

Bu vesileyle Yüce Meclisi tekrar saygılarımla selamlıyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.