TBMM Genel Kurul, T.C. İle ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) Arasında ILO Ankara Ofisinin Açılması İçin Yer Tahsisine İlişkin Protokolün Onaylanması

-TBMM GENEK KURUL TUTANAĞIDIR-
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ SAYIN ONUR ÖYMEN’İN TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE ULUSLAR ARASI  ÇALIŞMA ÖRGÜTÜ (ILO) ARASINDA ILO’NUN ANKARA’DAKİ OFİSİ İÇİN YER TAHSİSİNE İLİŞKİN PROTOKOLÜN UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI İLE İLGİLİ OLARAK TBMM GENEL KURULUNDA YAPTIĞI KONUŞMA
________________________________________________________
04 HAZİRAN 2003
Sayın Öymen, konuşma süreniz 20 dakikadır.
CHP GRUBU ADINA ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti ile Uluslararası Çalışma Örgütü Arasında Çalışma Örgütünün Ankara’daki Ofisi İçin Yer Tahsisine İlişkin Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısıyla ilgili olarak Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.
Ankara’da kurulacak bu ILO merkezinin, Uluslararası Çalışma Örgütü merkezinin, çok önemli bir işlev yapacağına inanıyoruz. Gerçekten, bu örgütün çalışmaları hakkında, Yüce Meclise, hükümetimize, akademik çevrelerimize, basınımıza, bu merkez vasıtasıyla çok önemli bilgiler aktarılacaktır. O bakımdan, biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu projeyi destekliyoruz ve bu merkezin açılması için arazi tahsisini, arsa tahsisini olumlu karşılıyoruz.
Bu vesileyle, ILO’yla ilgili olarak, bazı hususları Yüce Meclisin bilgisine ve dikkatine getirmek istiyorum. Bu örgüt, Adalet ve Kalkınma Partisi sözcüsü arkadaşımızın belirttiği gibi, 1919 yılında kurulmuş. Türkiye, 1927 yılında gözlemci olarak katılmaya başlamış çalışmalara; çünkü, o sırada Milletler Cemiyetine üye değildi Türkiye. 1932 yılında Milletler Cemiyetine üye olduğumuzda, bu örgütün faaliyetlerine de resmen, üye olarak katılmaya başlamış bulunuyoruz.
ILO’nun hedefleri arasında, tam istihdama ulaşılması, yaşam standardının yükseltilmesi, işçilerin kendilerine en uygun şartlarda çalıştırılması gibi hedefler var; fakat, belki bunlardan daha önemlisi, sosyal haklar ve insan hakları alanında, ILO, dünyanın en önemli örgütlerinden biri, belki de birincisi.
Bugüne kadar 181 tane sözleşme kabul etmiş ILO. Türkiye, bu sözleşmelerden sadece 40′ını imzalamış bulunuyor. Geri kalan sözleşmelerin de, incelenerek, en kısa zamanda imzalanması, onay için Yüce Meclisin huzuruna getirilmesi dileğimizdir.
Bildiğimiz kadarıyla hükümet, şu sırada, 4 sözleşmenin daha onaylanması için çalışıyor. Bunlar, bizim çalışma hayatımızı çok yakından ilgilendiren sözleşmelerdir. Mesela, birisi, karayolu taşımacılığıyla ilgilidir; karayolu taşımacılığında çalışma saatlerini, dinlenme saatlerini düzenleyen bir sözleşmedir. Göçe ilişkin 2 tane sözleşme var üzerinde çalışılan. Ticarî gemilerde çalışan personelle ilgili sözleşme var. Bunların, bir an önce Genel Kurula getirilmesini temenni ediyoruz.
Türkiye, geçen yıl çok önemli bir sözleşme imzaladı; 182 sayılı Sözleşme. Bu, Çocukların Kötü Koşullarda Çalıştırılmasını Önleme Sözleşmesidir. Bu, bize itibar kazandırmıştır dünyada; fakat, değerli arkadaşlarım, ILO’nun sözleşmelerinin uygulaması konusunda, maalesef, çok parlak bir tablo çizecek durumda değiliz.
Bildiğiniz gibi, Uluslararası Çalışma Örgütünün sözleşmelerinin her ülke tarafından nasıl uygulandığı, bu örgütün özel komitesi tarafından her yıl denetleniyor ve raporlar yayımlanıyor. Türkiye’yle ilgili raporlara baktığımızda, mesela, 2002 yılı raporunda, ülkemizde işsizliğin arttığını görüyoruz, özellikle, kadınlar arasında işsizliğin çok ileri boyutlara ulaştığını görüyoruz.
Daha yeni bir rapor var. 2003 yılında yayımlanan raporda, Türkiye’nin 111 sayılı ILO Sözleşmesine uyum koşulları inceleniyor ve orada, Türkiye hakkında, maalesef, çok olumlu bir tablo sergilenmiyor. Bu sözleşme, toplum hayatında ve iş hayatında ayırımcılığın önlenmesiyle ilgilidir.
2003 yılında yayımlanan raporda, özellikle, Türkiye’de okuma yazma oranının son derece düşük olduğu söyleniyor. Bu, bizim için, gerçekten, utanç verici bir durumdur. ILO raporunu okuduğunuz zaman görüyorsunuz ki, Türkiye’de kadınlar arasında -son günlerde çok konuşuluyor ülkemizde kadın hakları- okuma yazma bilenlerin oranı, erkeklerin dörtte 1′idir veya okuma yazma bilmeyen kadınların oranı, erkeklerin 4 mislidir. Bu, bizim için, gerçekten, son derece utanç vericidir ve çağdaş bir Avrupa’ya katılmayı hedefleyen Türkiye’ye yakışmamaktadır.
Kurtuluş Savaşını bitirdiğimizde, millî mücadele yıllarından sonra, okuma yazma bilenlerin oranı Türkiye’de sadece yüzde 10′du değerli arkadaşlar, kadınlar arasında yüzde 4,8′di; yarısı aşağı yukarı. Şimdi görüyoruz ki, 4 misline çıkmış fark. Yani, bu, bizim için, geçtiğimiz seksen yılda ulaştığımız nokta olmamalıydı. Bu, gerçekten, bizim için çok üzüntü verici. Bu niçin böyle? Efendim, işte, bazı yörelerimiz var; ulaşması zordur, orada okullaşma zordur, öğretmen göndermek zordur… Bu değil. ILO raporunu okuduğunuz zaman görüyorsunuz; 6 000 000 insan Türkiye’de okuma yazma bilmiyor arkadaşlar, bu 6 000 000 insanın 2,4 milyonu şehirlerde yaşıyor. Hiçbir mazeretimiz yoktur. Bunun sebebi nedir diye araştırdığınız zaman, sebebi çıkıyor ortaya; Türkiye, dünya ülkeleri arasında, toplam millî gelirine oranla eğitime en az para harcayan ülkelerden biridir. Bu, en son uluslararası istatistiklere göre, Türkiye’nin eğitime harcadığı para gayri safî millî hâsılanın yüzde 2,2’sidir. Bütün dünya ülkeleri içinde, en geri kalmış ülkeler de dahil olmak üzere, bizden daha kötü durumda, daha az para harcayan sadece 16 devlet var. Biz, 200′e yakın devlet arasında sondan 17 nci geliyoruz, eğitime para ayırmak konusunda. İşte, Türkiye’nin gündemi bu olmalı. Maalesef, biz, başka konuları gündemde ön plana çıkarıyoruz; en önemli, en acil, insanî açıdan bizim için hayatî önem taşıyan konuları, biraz, ikinci plana bırakıyoruz. İşte, bu, onlardan biridir. Gayet tabiî ki, kalkınma için her şeye ihtiyacımız var; gayet tabiî ki, barajlar yapacağız; gayet tabiî ki, yollar yapacağız; gayet tabiî ki, duble yollar yapacağız; ama, arkadaşlar, insanlarımızın eğitimi duble yoldan daha az önemli değildir.
Onun için, bizim, hükümetten beklediğimiz, cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi, bir Kuvayı Milliye ruhuyla bir eğitim seferberliği yapmaktır. O zaman, Atatürk, millet mektepleri kurarak okuma yazma hamlesini başlatmıştı, cehalete karşı savaş açmıştı. İşte, bizim de şimdi yapmamız gereken budur. Halkımızın 6 000 000′u okuma yazma bilmiyorsa, cahilse, biz, Avrupa’ya zor gireceğiz. Bunu aramızda itiraf edelim. Avrupa ülkelerinin içinde bizim durumumuza -tabiî, sondan kastediyorum- yaklaşan bir ülke bile yok, bizim rakamlarımıza yaklaşan tek bir ülke yoktur Avrupa’da. Ne yazık ki, biz, bu tabloyla karşı karşıyayız ve hâlâ, bugün, bunu çözmeyi birinci meselemiz sayacağımıza, gayri safî millî hâsılamızın sadece yüzde 2,2’sini bu işe ayırıyoruz.
Bundan ibaret de değil. ILO raporlarını incelediğimiz zaman, bakıyoruz, erkeklerin çalışma hayatına iştiraki, çalışanlar içinde erkeklerin oranı yüzde 73,1; kadınların oranı yüzde 25,5. Bu, olacak şey midir?! Çağdaş bir ülkeye bu yakışıyor mu?!
Kadınlarımızı dünyaya açmaktı, cumhuriyeti kurduğumuzda bizim hedefimiz; şimdi, kadınlarımızı nasıl kapatırız dünyaya diye uğraşıyoruz, onları iş hayatından nasıl uzaklaştırırız diye uğraşıyoruz. Bunu, hiçbir şeyle izah edemezsiniz. Bu, bir inanç konusu değildir. Bu, bir gelenek konusu değildir. Bu, bir çağdaşlaşma konusudur. Türk kadını, çağdaş dünyada yer almaya layıktır; onun önünü kapatmayalım. Bu Yüce Meclisin en önemli görevlerinden biri, kadınlar ile erkekler arasında bu farklılığı gidermek olmalıdır ve bu konuda hükümetin atacağı her adımın arkasında biz olacağız, atacağınız her adımı destekleyeceğiz. Eğitim seferberliği alanında, çalışma alanında kadın-erkek eşitsizliğinin önlenmesinde hükümetin atacağı her adımı alkışlayacağız. Yeter ki, bu adımları atın; yeter ki, bunlara öncelikli bir proje olarak bakın. İşte, üyesi olduğumuz ILO raporlarını okuduğunuz zaman çıkan tablo budur arkadaşlar.
Şimdi, bundan ibaret de değil. Demin de sözünü ettiğim gibi, insan haklarından bahsediyor ILO raporları. Okuduğunuz zaman, maalesef, ILO raporları, insan hakları alanında da parlak bir tablo çizmiyor. İşte, gündemimizde olan, Sayın Kapusuz’un da yakından izlediğine emin olduğum bu 8 inci madde, ILO raporlarında eleştiri konusu yapılıyor; Türkiye’nin Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesinin birinci fıkrası, fikir özgürlüğünü kısıtlayıcı bir madde olarak dile getiriliyor.
Aynı zamanda, yerel dillerin yayınlanması, bu dillerde eğitim konusunda da Türk Hükümetinden bilgi istiyor ILO raporları. Sadece çalışma hayatıyla ilgili değil, insan haklarıyla ilgili taleplerde de bulunuyor Türkiye’den.
Bütün bunları, hükümetimizin çok ciddî bir şekilde değerlendirmesi gerektiğini düşünüyoruz. Kamu görevlilerinin sendikalaşma hakkını eleştiriyor. Bütün bunları eleştiriyor da ne oluyor?
Arkadaşlar, size üzüntü verici bir şey söyleyeceğim. Türkiye, yıllardan beri, ILO’nun, bu gibi eksikler nedeniyle, denetim altında, gözetim altında tuttuğu 15 ülkeden biridir. ILO, dünyada her yıl onbeş ülkeyi izlenecek ülkeler listesine koyuyor; birkaç yıl müstesna, biri de hep Türkiye oluyor. Korkarım ki, bu yıl da öyle olacak. Önümüzdeki hafta ILO konferansı var. Korkarım ki, bu yıl da Türkiye’yi bu onbeş izlenecek ülke arasına sokacaktır ILO.
Biz, bunu hak etmiyoruz arkadaşlar. Türkiye bunu hak etmiyor. Türkiye, insan hakları, çalışma hakları alanında özel izleme konusu olabilecek ülkeler arasında daima bulunmayı hak etmiyor. Bu niçin böyle oluyor; çünkü, bizim, sendikalaşmayla ilgili, derneklerle ilgili, toplusözleşmeyle ilgili yasalarımız, ILO’nun bu konulardaki sözleşmeleriyle örtüşmüyor. Mesele budur. Bunlara cesaretle eğilmemiz lazım. İş Kanunu görüşülürken bunu dile getirdik. ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri var; bunlara uyacaksınız. ILO üyesiyseniz, bunların altına imza atmışsanız, kendi mevzuatınızı buna uyduracaksınız; yoksa, başkalarının, sizin farklarınızı kabul etmesini beklemeyeceksiniz. İşte, bizim, hükümetten beklediğimiz, bu konularda cesaretli adımlar atmaktır.
Değerli arkadaşlar, yalnız ILO değil, başka uluslararası kuruluşların da sözleşmeleri var, anlaşmaları var; bunlara uymak zorundayız. Bunlardan bir tanesi, Avrupa Konseyidir. Biz, Avrupa Konseyinin -konsey çerçevesinde imzalanan- İnsan Hakları Sözleşmesini ilk imzalayan ülkelerden biriyiz. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Divanının mecburî kazasını, zorunlu yargısını kabul eden bir ülkeyiz; fakat, bakıyoruz, insan hakları konusunda en çok suçlanan, en çok eleştirilen, aleyhinde en çok ihlal kararı çıkan ülkelerden biri Türkiye’dir. Niçin böyledir bu?! Niçin, biz, insan hakları alanında daima en çok mahkûm olan ülkelerden biri oluyoruz?! Pek çok, milyonlarca dolar, yüzbinlerce dolar tazminat ödedik şimdiye kadar. Bunu da hak etmiyoruz; insan hakları alanında, Avrupa Konseyinde de bu duruma düşmeyi hak etmiyoruz.
Değerli arkadaşlar, meselenin bir boyutunu daha söyleyeyim size; sadece bundan ibaret değil, bir de başka tarafı var. Avrupa İnsan Hakları Divanının aldığı bütün kararları, maalesef, doğru ve haklı kararlar olarak kabul edecek durumda değiliz. Bizim yerine getirmediğimiz bir karar var ve bunu yerine getirmemekle de çok isabet ettik şimdiye kadar; beş yıldır uygulamıyoruz. Bu da, bir Kıbrıslı Rumun Türkiye aleyhine açtığı davadır. “Loizidou davası” denilen dava, Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’nin egemenlik hakkı olduğu iddiasıyla Türkiye’yi mahkûm etmiştir, bir Rum kadının kuzeydeki evinin elinden alınması veya orada Türklerin yerleştirilmesi bahanesiyle. Arkada yüzlerce dava var bunun gibi. Biz direndik; Kuzey Kıbrıs Türkiye’nin egemenlik alanı değildir, orada bağımsız bir devlet vardır, Türkiye’nin sorumluluğu yoktur diye beş yıldır direniyoruz.
Değerli arkadaşlar, umarım ki aldığımız bilgi yanlıştır; fakat, eğer doğruysa, hükümetimiz bu konuda bir taviz vermek üzeredir, bu parayı ödemek üzeredir; “fendim, emsal oluşturmayacak” gibi kayıtlarla, bu davayı sineye çekmek üzereyiz. Bunun çok ciddî sonuçlar verebileceğine dair Yüce Heyetinizi uyarmak istiyorum, hükümetimizi uyarmak istiyorum. Bu konuyu iyi düşününüz, doğurabileceği sonuçları iyi düşününüz, siyasî sonuçları iyi düşününüz, siyasî baskıdan kurtulacağız diye ülkemizi çok ciddî sıkıntılara sokabilecek adımlar atmadan önce iyi düşününüz.
Bu, Türkiye’yi, ileride, Avrupa Konseyi önünde, Avrupa İnsan Hakları Divanı önünde son derece tehlikeli bir mecraya sürükleyebilecek bir durumdur. O bakımdan, hükümetin böyle bir adım atmayacağını ümit etmek istiyoruz; ama, Yüce Meclisin çatısı altında uyarıyoruz… ülkemizin temel çıkarlarını korumada, hiçbir zaman, Türkiye, dış baskılara boyun eğerek iş yapmamıştır; bu defa da yapmayacağını ümit etmek istiyoruz.
Değerli arkadaşlarım, sözlerimi bitirirken şunu söylemek istiyorum: Gerek Uluslararası Çalışma Örgütü gerek diğer uluslararası örgütlerin insan hakları ve sosyal haklar konusundaki sözleşmelerine, anlaşmalarına titizlikle uymamız gerekiyor. Biz, sosyal demokrat bir parti olarak -merak edenler için bir kere daha tekrarlıyorum, sosyal demokrat bir parti olarak- bu konuların takipçisi olacağız.
Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.