Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

İstanbul Barosunda Düzenlenen Ermeni Paneli
CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN İSTANBUL BAROSUNDA DÜZENLENEN ERMENİ PANELİNDE YAPTIĞI KONUŞMA – 3 OCAK 2009
Sayın Başkan, İstanbul Barosunun çok değerli üyeleri, çok değerli konuklar, öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum.
Ermeni meselesini gündeme getirmek zannediyorum ki Türkiye’nin bugünkü şartlarında bir zorunluluk haline geldi. Bu yüzden bu konudaki görüşlerimizi sizlerle paylaşmak bizim görevimiz oluyor. Türkiye’nin, dünyanın gündeminde son derece önemli konular varken, Türk yargısıyla ilgili son derece ciddi sıkıntılar yaşanırken, yurtdışında Filistin İsrail gerginliği bu kadar can alırken, Irak’tan ülkemize yönelik terörist faaliyetler bu kadar önem taşırken, ekonomik kriz bütün dünyayı ve Türkiye’yi sarsarken biz şu an niçin 1. Dünya Savaşında olduğu iddia edilen veya olan olayları tartışıyoruz?
Değerli arkadaşlar, bunun adına toplum mühendisliği diyorlar. Belli konuları gündeme getirip, gündemi o konularla meşgul edeceksiniz ki, başka konular görüşülemesin. Mesela şu sırada Kıbrıs’ın bir Girit gibi elimizden nasıl çıktığını tartışamayalım ve bunu tartışalım. Öyle konular atacaksınız ki ortaya biz hep savunmada olacağız. Bize ithaf edilen suçları yapmadığımızı savunacağız. Öncelikle işin bu noktasına değinmek istiyorum. İkinci olarak, bizim hiçbir düşüncemizi, hiçbir sözümüzü Türkiye’de yaşayan Ermeni arkadaşlarımıza, kardeşlerimize, vatandaşlarımıza yönelik bir suçlama gibi düşünmemek lazım. Türkleri ve Ermenileri birbirine düşürmek isteyenler daima başarısızlığa uğrayacaklardır. Biz onlarla birlikte, aynı ülkenin vatandaşları olarak büyüdük. Onları diğer vatandaşlarımızdan hiçbir şekilde ayırt etmiyoruz. Aynı şekilde Ermenistan’da yaşayan masum Ermenileri de hiçbir zaman kendimize hedef olarak almıyoruz.
Ermeni meselesinden bahsederken önce şu soruyu sormak lazım: acaba Ermeni Meselesinden konuşurken bizim birinci önceliğimiz 1. Dünya Savaşındaki olaylar mı yoksa bugün cereyan etmekte olan olaylar mı olmalı? Bugün cereyan eden olayların en önemlisi Ermenistan’in bağımsızlığını kazandıktan sonra komşusu Azerbaycan’a büyük bir saldırıda bulunmasıdır. Orada 20.000 Azeri’yi öldürdüler. Yukarı Karabağ ve Yukarı Karadağ’ın dışındaki bazı Azeri topraklarını işgal ettiler ve 1 milyon insanı o topraklardan göçe zorladılar. Şu anda Azerbaycan topraklarının %20’si Ermeni işgali altındadır. Hiçbir uluslar arası kuruluş bu toprakların Ermenistan’a ait olduğunu kabul etmiyor. Buna rağmen bu topraklardan çekilmemekte ısrar ediyorlar. Acaba neden? Niçin biz bunu tartışmıyoruz da 1915 olaylarını tartışıyoruz. Maalesef şu anda Azeri topraklarında çok sayıda Ermeni tankı, topu var, çok sayıda ağır silahı var ve bu topraklardan geri çekilme niyetini hiç ortaya koymuyor. Ermenistan’ın oradan çekilmesi amacıyla başlatılan Minsk süreci yıllardan beri devam ediyor ve biz de destekliyoruz. Fakat bu süreç hiçbir sonuç vermemiştir ve Ermenistan işgal ettiği topraklardan, bir tek köyden bile çekilmemiştir. Eğer tartışacaksak bunları tartışacağız. Bunları tartışmıyoruz, 1. Dünya Savaşını tartışıyoruz.
Tartışmamız gereken bir diğer şey Ermeni terör örgütü ASALA’nın bizim çok sayıda diplomatımızı, devlet görevlimizi öldürmesidir. Çok sayıda saldırı düzenledi ama bu terör örgütü mensuplarından bazıları ellerini kollarını sallaya sallaya bugün Erivan’da yaşıyorlar. Bizim bildiğimiz kadarıyla Ermenistan’da bir tanesi bile yakalanıp mahkemeye verilmemiştir ve yargılanmamıştır. Başka ülkelerde yakalanıp yargılananlar olmuştur. Onlar da bir 1–2 yıl içinde serbest bırakılmışlardır. Önümüzdeki tablo bu ve biz bunları tartışmıyoruz da 1915 olaylarını tartışıyoruz.
Peki, onu tartışalım. Bunun için elimizde sanıldığından daha fazla bilgi ve belge var. Ermeni kaynaklı belgeler var. Yalnız bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum, bizim ikinci tabiat haline gelen bir huyumuz var. Bir konuda Türkiye eleştiriliyorsa, baskı altındaysa hemen kendimizi suçlarız. Bizi eleştirdiklerine göre demek ki, biz kendi tezlerimizi anlatamıyoruz. Yani bunun anlamı şu, karşımızdaki insanlar o kadar adil, o kadar tarafsız, doğruları aramaya o kadar meraklı ki, biz bir anlatabilsek tezlerimizi hemen inanacaklar ve bir daha üstümüze baskı yapmayacaklar. Bu doğru değil. Kıbrıs konusunda da, Ermeni konusunda da, terör konusunda da, Irak konusunda da, Avrupa Birliği’yle ilişkiler konusunda da Türkiye söylenebilecek her şeyi söylemiştir.
Kıbrıs’tan örnek vereyim: Sayın Denktaş hayatı boyunca Kıbrıs tezini bütün dünyaya anlatmıştır. Hala bize bazıları diyorlar ki, efendim Kıbrıs’ta bir anlatabilseniz görüşlerinizi her şey değişecek. Bunlar doğru değil. Yani kendi kendimize bunu bir kompleks haline getirmeyelim. Biz görüşlerimizi anlatıyoruz. Birçok kitap yayınlıyoruz, Türkçe de yayınlanıyor, yabancı dillerde de yayınlanıyor. Yurtdışında seminerlere, toplantılara, televizyon programlarına katılıyoruz. Yapılabilecek her şeyi yapıyoruz. Fransızların bir sözü var: “en sağır insan bir şey duymak istemeyen insandır”. Biz bunları anlatıyoruz da karşı taraf duymak istemiyor.
Şimdi savaş yıllarına ve savaştan önce olanlara gelelim. Türkiye soykırım suçu işlemiştir tezini başlattıkları tarih 1915. Önce soracağımız soru; “1915’ten önce neler oldu?” 1915’ten önce neler olduğunu tartışmazsak 1915’te olanları hiç anlayamayız. 1890 yılında Gürcistan Tiflis’te Taşnak örgütü denilen bir örgüt kuruluyor. Bu örgüt şiddet ve terör kullanarak Doğu Anadolu’daki Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları vilayetler için önce bölgesel özerklik, sonra da bu vilayetlerin Osmanlı’dan tamamen kopartılmasını istiyorlar. Bunun için 1894 yılından itibaren şiddet eylemlerine başvuruyorlar. Dikkat ederseniz bu, 1915 olaylarında 20 sene önce oluyor. Diyarbakır’da silahlı ayaklanma düzenliyorlar. Amaçları, Avrupa ülkelerinin dikkatini çekmek. Saldırılar devam ediyor, 1895’te Van’da ayaklanma çıkarıyorlar. 26 Ağustos 1896’da Taşnak örgütü İstanbul’da Osmanlı Bankasına saldırı düzenliyor. Daha 1915 olayları yok, tehcir yok, hiçbir şey yok. Ermeni Taşnak terör örgütünün saldırıları var. Sürekli olarak Türkiye’nin her tarafında böyle saldırılar düzenliyorlar. 1895 ve 1904 yılları arasında Türkiye’nin her tarafında bu gibi saldırılar oluyor ve bir taraftan da Rusya ile yakın ilişki kuruyorlar. Rusya’daki bir takım ayaklanmalara, gösterilere, şiddet olaylarına katılıyorlar. 1909 yılında Adana olayları çıkıyor. Bu Adana olaylarında Ermeniler bir radikal militan papazın öncülüğünde Türklere büyük saldırılar düzenliyorlar. Silahlı insanlar köyleri basıyor. Türkler de karşılığını veriyor ve Türklerin de öldürdüğü Ermeniler oluyor. Netice de ne oluyor? Cemal Paşa’nın anılarını okursanız göreceksiniz bu olayların sonunda 38 kişi idama ediliyor. 38 kişinin 37’si Türk 1 tanesi Ermeni. Olayı başlatan Ermeniler, öncülüğü yapan da bir Ermeni papazdır. Cemal Paşa, “papazı kaçırdım elimden, yakalasaydım onun da gereğini yapacaktım” diyor. Böyle olaylar tarihimizde çok görülüyor. Bir yabancı gemiyle Mersin’den İskenderiye’ye kaçıyor bu papaz. Bunların ayrıntıları var, fazla vaktinizi almayacağım.
Yani, bilesiniz ki 1915’ten önce Türkiye’de çok fazla Ermeni saldırısı oluyor, çok sayıda Türkleri öldürüyorlar ve yabancı ülkelerin dikkatini çekmeye çalışıyorlar. Zeytun olayları başlı başına vahim olaylardır. Dışardan gelen bazı Ermeniler var ve ellerinde çok gelişmiş silahlar var. Oradaki 60 subayımızı ve 500 civarında erimizi esir alıyorlar. Ondan sonra bu esirleri öldürüyorlar. Acı olay budur. Osmanlı İmparatorluğu oraya askeri birlikler gönderiyor. Askeri birlikler tam bu isyancıları tasfiye edecek, etkisiz kılacakken hemen büyük devletler devreye giriyor. Halep’teki konsoloslar devreye giriyor. Osmanlı İmparatorluğu üzerine çok büyük baskılar kuruyorlar. Türk birliklerinin bu Ermeni isyancıları etkisiz kılmasını önlüyorlar. Bunların affedilmesini sağlıyorlar. İşin geçmişi budur.
Ondan sonra, 1. Dünya Savaşı başladığında Ermenilerin Türkiye’nin doğusunu işgal eden Ruslarla işbirliği yapıyorlar. Türkiye’nin doğusunu işgal eden Rus birliklerinin içinde dört tane Taşnak alayı var. Ruslarla birlikte savaşıyorlar. Osmanlı ordusunun geri cephelerine saldırılar düzenliyorlar. Osmanlı’nın cephane ve gıda depolarını tahrip ediyorlar. Çok sayıda sivil insanı öldürüyorlar. Devletimizin resmen isim isim tespit ettiği kanıtlara göre Ermenilerin o yıllarda öldürdükleri Türklerin sayısı tam 530 bin kişidir. Netice itibariyle bu olaylara değinen batı basınına bakıyorsunuz, o tarihte öldürülen Türklerden bahis yoktur. Mavi Kitapta gördüğünüz manzara sadece Türklerin Ermenileri öldürdüğü, katliam yaptığıdır.
Peki, nedir bu işin esası? Bu Mavi Kitap nereden çıkıyor? Kim yayınlatıyor bunu? Bütün Ermeni tezlerine bugün de kaynaklık yapan Mavi Kitap’ın kökeni Morgenthau Anıları ve bir takım misyonerlerin anlattıkları hikâyelerdir. Bir iki tane daha böyle Mavi Kitap gibi kitap var. Mavi Kitap’ı yayınlatan İngiliz Propaganda Bakanlığı, Wellington House diyorlar. Bu binada çok yoğun bir faaliyet gösteriyorlar. Savaş başlamış fakat Amerika savaşa girmemiş. Amerika’yı nasıl savaşa sokacaklar? Amerikan halkı vasıtasıyla Amerikan Hükümetine büyük baskı yapacaklar. Bunun için de Amerikan halkında savaştaki hasımları olan Türkler ve Almanlar aleyhine çok yoğun bir tepki uyandıracaklar. İngiliz Hükümeti, Rudyard Kipling, Edgar Allan Poe, Arnold Toynbee gibi önde gelen 25 tane İngiliz yazarını Wellington House’a çağıyor, “size gizli bir görev vereceğiz, bu bir milli görevdir” diyorlar. “Bizim düşmanımız olan Almanya ve Türkiye aleyhine, gerçeklerle ilgisi olması hiç önemli değil, muazzam bir propaganda yapacaksınız. Bu ülkeleri yerin dibine batıracaksınız, bu kitapları okuyanlar bu ülkelerden nefret edecekler” diyorlar. İşte bu çerçevede tam 156 tane kitap ve broşür hazırlanıyor. Bir tanesi de Mavi Kitap. Mavi Kitap’ı Almanya aleyhine bastırıyorlar. O kitaba göre Belçika’ya girmiş Alman birlikleri rastladıkları bütün bebeklerin ellerini kesmişler. Rastladıkları bütün papazları çan kulesine asmışlar. Savaştan sonra İngiliz Dışişleri Bakanı, “kusura bakmayın, biz bu kitapları yayınlattık ama bu tamamen savaş yalanıdır, propagandadır” dedi. Arthur Ponsonby diye bir İngiliz milletvekili Savaş Yalanları diye kitap yazdı bu konuda. O kitapta, sırf Amerikan halkını, Amerikan Hükümetini savaşa girmeye zorlamak için ne kadar çok yalan uydurulduğu anlatılıyor. Türkiye aleyhinde de yayınlanan Mavi Kitap’ın özü budur.
Biz Meclis olarak İngiliz Hükümetine çağrıda bulunduk. Nasıl Almanlar aleyhindeki Mavi Kitap’ı bir propaganda belgesi olarak ilan ettiyseniz bunu da öyle ilan edin dedik. Ancak cevap olarak, “bu kitapta propaganda unsuru ağır basıyor, ama içindekilerin ne kadarı doğrudur, ne kadarı yanlıştır, bunu söyleyecek durumda değiliz” dediler. Tam bir İngiliz cevabı; yani nasıl yerseniz öyle.
Netice itibariyle, biz Meclis olarak bu işi çözmenin yolunun bir tarihçiler komitesi kurmak olduğunu söyledik. Türk ve Ermeni tarihçiler otursunlar, arşivleri de açsınlar ve tarihi gerçekleri ortaya çıkartsınlar, biz bunu istiyoruz. Üç sene oldu, Ermenistan bunu hala kabul etmedi. Sürekli propaganda yapıyorlar. Sayın Dışişleri Bakanımız Ali Babacan’ın çok yumuşak bulduğu ve takdirle söz ettiği Ermenistan yeni yönetiminin başkanı Sarkisyan seçildikten sonra beyanda bulundu. “Soykırım iddialarıyla ilgili çalışmalarımızı iki misline çıkartacağız” dedi. 2007 yılında Ermenistan Ulusal Strateji Belgesi diye bir belge yayımladı. Okursanız şaşacaksınız. Orada Yukarı Karabağ’dan bir Yukarı Karabağ Cumhuriyeti olarak bahsediyorlar. Azeri toprağını işgal etmiş ve Cumhuriyet diye ilan etmiş. “Yukarı Karabağ Cumhuriyetinin kabul etmediği hiçbir çözümü Ermenistan kabul etmeyecektir” diyor. Bundan önceki Ermeni Cumhurbaşkanı Ter Petrosyan bu Taşnak örgütünü yasaklamıştı çünkü Ermenistan’da ve yurtdışında yasadışı birçok eylem yaptılar. Ondan sonra gelen Koçaryan Taşnakların en kuvvetle destekledikleri adamdı. Koçaryan zamanında bütün taşnak örgütleri serbest bırakıldı. Bugün Sayın Dışişleri Bakanımızın çok beğendiği Ermenistan Hükümetinde dört Taşnak bakan var. İşin gerçekleri bunlar. Özür dileyerek bu gerçekleri ortadan kaldıramazsınız. Kim kimden, ne hakla ve kimin namına özür diliyor?
Sayın Cumhurbaşkanımızın Ermenistan ziyaretinden de bahsetmek istiyorum. Sayın Cumhurbaşkanımız Erivan’a giderken Avrupalılar, “siz bir jest yapın” dediler. Hep jesti biz yaparız çünkü jestler hep bizden istenir. “Siz bir jest yapın göreceksiniz onlar da karşılığını verecekler” dediler. İlişkileri yumuşatacak ve daha güzel yapacaktır. Biz ne istiyorduk? Öncelikle daha bağımsızlıklarını ilan eder etmez yayınladıkları Bağımsızlık Bildirgesinde Türkiye’nin doğusundaki toprakları Batı Ermenistan olarak gösteriyorlar. Bunu değiştirin diyoruz. İkinci olarak, Türk topraklarındaki Ağrı Dağını milli sembol yapmışlar. Üçüncü olarak, Azeri topraklarından çekilmelerini istiyoruz. Dördüncü olarak, ASALA teröristlerini yargılayın diyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız gitti, döndü ve üzerinden aylar geçti. Bunların herhangi birinde bir ilerleme oldu mu? Hayır, olmadı. Hiç mi gelişme olmadı? Oldu ama beklediğimizin tam tersi yönünde bir gelişme oldu. Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbandyan geçenlerde İstanbul’a gelmeden önce Avrupa’da gazetecilere bir demeç veriyor, “biz Yukarı Karabağ’ın bağımsızlığını ilan ederiz” diyor. Buyurun, Sayın Cumhurbaşkanımızın ziyaretinin sonucu budur. Böyle tek taraflı jestler karşı taraf tarafından daima zaaf olarak algılanır. “Demek ki bizim her yaptığımızı sineye çekmişler. İlerde de ne kadar istemedikleri iş yaparsak yapalım hepsini sineye çekecekler” diye düşünüyorlar. İşte aldığımız sonuç budur.
Bu konularda bizim demin de söylediğim gibi komplekslerden kurtulmamız gerekiyor. Tarihi gerçekler, hukuk, Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi bizim yanımızda. Hiçbir uluslararası mahkemenin Türkler soykırım yapmıştır gibi bir kararı yok. Buna rağmen maalesef yalnız yabancılar değil, Türkiye’nin içinden bazıları çıkıyorlar ve “elimizde belge yok ama soykırım suçunu kabul ediyoruz” diyorlar ve o zamanki devlet adamlarımıza katil diyorlar. Erivan’da NATO’nun düzenlediği bir toplantıda, Türkiye’nin Ermenistan konusunda izlediği politika, tam kelimesiyle söylüyorum, pislikti diyorlar. Bunlar bugün Türk üniversitelerinde ders veren bazı bilim adamları. Katil dedikleri devlet adamlarından bir tanesi Cemal Paşa. Demin söylediğim gibi Ermeni tehcirinde onları korumaya çalışan ve Ermenilere yaptığı hizmetler dolayısıyla İstanbul’daki Ermeni Patriği tarafından kendisine Pera Palas Otelinde nişan, teşekkür belgesi verilmiş bir zat. Siz bu insana hiçbir şey bilmeden katil diyorsunuz. Bu insanı Ermeni teröristler Tiflis’te öldürüyorlar. Talat Paşa’yı Berlin’de öldürüyorlar. Onu öldüren katili Alman mahkemesi serbest bırakıyor, “haklı bir dava için öldürmüştür” diyor. Bize hukuk dersi verenlere bakın.
Bitirirken, size bütün bunları, yalnız Ermenistan konusunu değil Kıbrıs’ı ve başkalarını da izah eden bir cümle okumak istiyorum. Bu sözlerin sahibi meşhur Fransız yazar Claude Farrère’dır, Kendisi diyor ki: “Dünyanın Türkleri hatalı görmesinde şaşılacak ne var? Düşünün ki Türkiye’nin düşmanlarının parası var. Para her kapıyı açıyor. Türkler çok konuşkan bir millet değildir. Buna karşı onların düşmanları çok konuşkandır. Tezlerini büyük bir maharetle anlatıyorlar. Onların en büyük silahı yalandır. Düşmanları Türkiye’yi yalanla bombalıyorlar. Bu nedenle bilgisiz insanların gözünde Türklerin haklı, Türk düşmanlarının haksız sayılması mümkün mü ?” Ben size soruyorum, mümkün mü?
Çok teşekkür ediyorum.
(…)
Kafalarda tereddütler olmasın diye birkaç konuya açıklık getirmemiz lazım. Birincisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde dış baskılara direnme gibi bir izlenim olmasın kafamızda. Tam tersine maalesef Osmanlı İmparatorluğu son dönemlerinde Türkiye’nin parçalanmasını isteyen yabancılara boyun eğmiştir. Osmanlı İmparatorluğu Türkiye’nin doğu vilayetlerinin yabancı valiler tarafından yönetilmesini kabul etmiştir. Sadrazam Sait Halim Paşa Rus Maslahat Güzarıyla İstanbul’da bir anlaşma imzalamıştır ve anlaşmada çok açık bir şekilde Türkiye’nin doğu vilayetlerine yabancı veya gayrimüslim valiler tayin edilmiştir. Bu valilere çok geniş yetkiler verilmiştir. Yani bağımsızlığa giden yolda son adımı atmışlardır. Bunun hayata geçirilememesinin tek sebebi savaşın patlak vermiş olmasıdır. Osmanlılar maalesef boyun eğmişlerdir. Mustafa Divanında yapılan yargılamalarda yabancıların verdiği listelere göre insanları idam etmişlerdir, mahkum etmişlerdir. Çok değerli vatan evlatları maalesef yabancıların takdiri ile idam edilmiştir. Bu gerçekleri unutmayalım.
İkinci olarak, bizim burada Ermeni kaynaklarına gitmemiz lazım. Ermeni kaynakları arasında çok ilginç bir belge var. 1923 yılının Nisan ayında Bükreş’te yapılan Ermeni Devrimci Federasyonunun düzenlediği kongrede Ermeni Başbakanı Kaçaznuni bir konuşma yapıyor. O konuşmadan şimdi size bir cümle okuyacağım, gerisine gerek yok: “Savaşta ilerleyen Türk Ordusu sadece düzenli birliklerle savaşmıştır, savaşı sivil bölgelere asla taşımamıştır. Türk Subayları son derece disiplinlidir ve herhangi bir katliama izin vermemiştir.” Bunu Ermeni Başbakanı söylüyor. Değerli arkadaşlar, şimdi bizim bir aşağılık duygusu içinde kendimizi suçlu olarak görmemiz mümkün mü? Biz bunu 1955 yılında Ermenilerin yayınladığı bir belgeden biliyoruz. Sonra ne olmuş? Bunları bütün kütüphanelerden, bütün raflardan toplamışlar. Şimdi aradığımızda bulamıyoruz.
O devirde işgal kuvveti İngiltere. Arkadaşlarımız da anlattı Türk aydınlarını Malta’ya götürdüler, katliam suçundan yargılayıp mahkum edecekler. Hiçbir delil bulamadıkları için bir kişiyi bile yargılayamadılar. Tüm bunların sonucunda 14 Nisan 1999 tarihinde İngiliz devlet bakanı bir konuşma yapıyor ve aynen şunu söylüyor: “Osmanlı idaresinin Ermenilerin yok edilmesi karanını kanıtlayacak bir belge yokluğu nedeniyle İngiliz Hükümetleri 1915 ve 1916’daki olayları soykırım olarak tanımamaktadır”. Bizce 80 yıl önce cereyan etmiş olayların bugünkü hükümetler tarafından değerlendirilmesi uygun değildir zira bu olaylar hukuki ve tarihi tartışmalardır. Değerli arkadaşlar, yabancılar size soykırım yaptınız diyemeyecekler, bizim içimizden insanlar çıkacak yaptık diyecekler ve özür dileyecekler.
Şimdi sizlere can alıcı bir şey söyleyeceğim. Bu konunun tartışmaları biz geçmişimizde, gençliğimizde hiç duymadık. 1915’te olmuş, ondan sonra Gümrü Anlaşması imzalanmış. Gümrü Anlaşmasında Ermeniler Sevr Anlaşmasını kesinlikle reddedeceklerini kabul ediyorlar, “bu anlaşma emperyalist ülkelerin oyunu” diyorlar. Ermenistan imzası var altında. Ermenistan Türkiye aleyhine kışkırtma amacıyla yurtdışına gönderilen Ermeni temsil heyetlerinin geri çekilmesini kabul ediyor. Ondan sonra kendi topraklarımızda Müslüman halkların bütün haklarını, dini ve diğer haklarını, koruyacağız diyor. Şimdi Karadağ’da olanlara bakın. Böyle bir niyetimiz yok bizim ama tarihi bilmemiz lazım, 13. madde diyor ki, “Türkiye gerektiğinde Ermenistan’da askeri önlem bile alabilir”. Ermenistan’ın bütün dünyayla yaptığı anlaşmalarda Türkiye’nin aleyhine olan bütün hükümleri iptal etmeyi kabul ediyorlar. Nerden nereye geldik. Niye böyle oldu?
Değerli arkadaşlarım, bu olaylardan sonra yıllar geçti hiçbir Ermeni eylemi olmadı. Bizim bildiğimiz ilk eylem 1973 yılında yaşlı bir Ermeni’nin Los Angeles Başkonsolosumuzu ve yardımcısını öldürmesidir. Örgütlü bir olay değildir, arkasında bir terör örgütü yoktur. Örgütlü olay 1975 yılının Ocak ayında başlıyor. Niçin? Çünkü Türkiye’nin 1974 yılının Ağustosunda tamamladığı Kıbrıs operasyonundan hemen sonra EOKA örgütünün bir koludur olan EKAS, “şu anda Türk Ordusu Kıbrıs’ı işgal etmiştir. Biz onlarla mücadelede edemeyiz ama dünyanın her yerinde Türk hedeflerini vuracağız” diye bir açıklama yapıyor. Bundan birkaç ay sonra ASALA terör örgütü, önce Viyana Büyükelçimiz Daniş Tunalıgil’i öldürüyor. Ardından Paris Büyükelçimiz ve daha birçok büyükelçimizi ve diplomatımızı öldürüyorlar. Bu arada bu bilgileri devlet adamlarımız maalesef halka açıklamıyorlar. Devletimizin arşivi bu belgelerle dolu. Bütün bu saldırıların merkezi Güney Kıbrıs’ta.
Sonra Küçük Asya Halkları Kurtuluş Derneği adında bir dernek kuruluyor. Bunun içinde ASALA militanları, PKK ve Rum teröristler var. Merkezi Atina’da Yeni İzmir mahallesidir. Adresi de biliyoruz, merak edenlere veririm. Bu böyle örgütlü bir faaliyettir. Bu faaliyet bittiği anda hemen PKK başlıyor. Ermeni terörizmi biter bitmez PKK başlıyor. PKK’nın yurtdışındaki merkezi neresidir? Güney Kıbrıs. Öcalan nerde yakalanıyor? Nairobi’deki Yunan Büyükelçiliğinde. Cebindeki pasaport Kıbrıs Rum Pasaportu.
Değerli arkadaşlarım, biz bütün bu ülkemize yönelik terör faaliyetlerini dış boyutundan arındırarak düşünürsek çok yanılırız. Bugün kraldan kralcı bazı aydınlar görüyoruz. Türkiye’yi en çok onlar suçluyor. Acaba ilk defa mı oluyor bu? Hayır, ilk defa değil. Cemal Paşa’nın Hatıralar kitabında, “biz Taşnak Örgütüyle müzakere ediyoruz. Masaya oturduk, bir Ermeni devleti kurulacak diye onlar da Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasını istiyorlar. Orada bir de baktık ki, Ermeniler bir istiyorsa Talat Sabahattin ve onun adamları beş istiyor” diyor. Radikal, şiddet kullanan Ermeni örgütlerinden daha çok onların lehine taleplerde bulunuyorlar. Bazı kaynaklara bakınca Talat Sabahattin’in o zamanki İngiliz İstihbarat Örgütüyle yakın ilişkiler içinde olduğuna dair çok kuvvetli ifadeler var. Doğru mudur değil midir bunu tarihçiler açıklayacak.
Son olarak bir noktaya daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Biz meseleleri yüzeysel olarak değerlendirirsek işin esasını bir türlü anlayamayız. Türkiye, Avrupa Birliği üyeliği için 1987 yılının Mayıs ayında başvurdu. 1987 yılının Temmuz ayında, iki ay sonra, Avrupa Parlamentosu bir bildiri yayınlıyor. Bildirinin içindeki bir hükme göre, Türkiye üye olmak için Ermeni Soykırımı iddiasını kabul etmelidir. Ne alakası var şimdi? Baskı yapacaklar. Yani Türkiye mademki üye olmak istiyor, işte ellerinde ceplerinde ne varsa çıkaracaklar ortaya. Lozan’da İsmet Paşa’ya Ermenilere toprak ve yurt vereceksiniz deniliyor. İsmet Paşa da reddediyor. “Biz büyük bir Kurtuluş Savaşı verdik ve Türkiye’yi bu noktaya getirdik” diyor. Hakikaten bir Ermeni profesörle beraber gelip baskı yapıyor. İsmet Paşa, “biz dünyanın en büyük devletleriyle baş ettik, siz bize hafif gelirsiniz, bir daha da sakın gelmeyin sizi bu kapıdan içeri sokmayacağız” diyor.
Demin çok değerli arkadaşım, Gürbüz Evren bizden özür dilesinler dedi. Dilediler arkadaşlar haberiniz var mı? Bizden özür dilediler. 1984 yılında Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu’na Fransa’dan bir heyet geliyor. “Size nükleer santral için size çok cazip bir teklifimiz var” diyorlar. 1 milyar dolarlık bir proje, çok uygun ödeme koşulları, teknolojisi mükemmel, yani aklınıza ne gelirse mükemmel bir proje getiriyorlar. Halefoğlu, “çok teşekkür ederim bu çok güzel bir projeye benziyor diyor ama siz şu kapıdan çıkar çıkmaz ben bu projeyi şu çöp sepetine atacağım. Çünkü Fransız Hükümeti Ermeni teröristleri desteklediği sürece biz Fransa’nın hiçbir projesini kabul edemeyiz” diyor. Bakanlar Kuruluna teklif bile vermiyor. O zaman Türkiye’de devlet adamları var. Peki, sonra ne oluyor? İki hafta sonra Cumhurbaşkanı Mitterand Türkiye’ye bir özel temsilci gönderiyor. Temsilci, “ben Fransa Cumhurbaşkanının namına sizden özür diliyorum. Ermeni konusunda yanlış politik izledik, bundan sonra bu politikamızı değiştireceğimize dair size söz veriyoruz. Bu tarihten sonra tek bir Türk diplomatı Fransa’da saldırıya uğramayacaktır” diyor ve uğramıyor. Özür dilemekten önemli olan özür diletmek. Diletmeyi beceriyor musunuz beceremiyor musunuz?
Kime baskı yaparlar? Değerli arkadaşlarım, uluslar arası ilişkilerde haksız olan tarafa baskı yapmazlar. Baskılara boyun eğecek tarafa baskı yaparlar. Niçin Atatürk devrinde, İnönü devrinde bu baskıları yapamadılar? Niçin şimdi yapıyorlar? İşte düşünülmesi gereken soru budur. Bu millet hiçbir zaman, iktidarda kim olursa olsun dış baskılara boyun eğerek, haklarından, çıkarlarından ve haysiyetinden ödün vermeyecektir. Herkes bunu çok iyi bilsin ve kimse Türkiye’den baskı yoluyla taviz istemesin.
Teşekkür ederim.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.