İznik CHP Gençlik Kolları – “Sosyal Demokrasi ve CHP” Konulu Konferans

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN İZNİK’TE ‘SOSYAL DEMOKRASİ’ KONUSUNDA VERDİĞİ KONFERANS
1 EYLÜL 2007

Değerli Arkadaşlar,

CHP Bursa il örgütünün partili genç arkadaşlarımız için bir eğitim semineri düzenlemiş olmasını memnuniyetle karşılıyorum. Değerli katılımcılar size çeşitli konularda görüşlerini açıklayacaklar. Benim de CHP ve sosyal demokrasi konusunda görüşlerimi açıklamamı istediğinizi anlıyorum. Bu gerçekten çok önemli ve güncel bir konudur çünkü bazı çevreler maalesef CHP’nin sosyal demokrat kimliğini tartışmaya açmaya çalışıyorlar. CHP’nin gerçek bir sosyal demokrat parti olmadığını iddia etmeye kalkışıyorlar. Bu iddialara nasıl cevap verebileceğimizi birlikte konuşacağız.
Önce şunu saptayalım; sosyal demokrasi nedir, CHP nasıl bir partidir ve niçin sosyal demokrasi CHP’nin temel ilkelerine ve programına uygundur? Sosyal demokrasi, kapitalizmin yarattığı eşitsizlik ve adaletsizlikleri demokratik sistem içinde kabul edilebilir düzeye indirmeyi amaçlayan siyasi ideoloji olarak tanımlanabilir.
Sosyal Demokrat partiler, Sosyalist Enternasyonal çatısı altında örgütlenmiştir Sosyalist Enternasyonal’in tanımına göre, sosyal demokrasi, özgürlük, eşitlik ve adalet, dayanışma temellerine oturur.
Sosyal demokrasi olgusu, 19. yüzyılın ikinci yarısından beri emekçi sınıfların yürüttüğü sosyal ve siyasal mücadeleler ile egemen sınıfların verdikleri ödünler sonunda varılan uzlaşmanın ürünüdür. Bu süreçte klasik liberal demokrasinin temellerini oluşturan değerler sistemi (kapitalizm,siyasal demokrasi,çoğulculuk vb) korunmuş, ama sosyal adalet, sosyal devlet, sosyal haklar gibi yeni değerlerle beslenmiştir.
Sosyal demokrasi bir üçüncü yoldur, eski solla yeni sağ arasında refah devletine yakın, sanayileşmeci bir Batı Avrupa siyasal akımıdır. Genel oy, özgürlükler ve hakların savunulması amacıyla İkinci Enternasyonal’de güçlü bir akım olmuştur. Almanya’da SPD’nin ortaya çıkışı, İskandinav ülkelerindeki hareketler, Avusturya demokrasisi bu akıma yön vermiştir.
İngiltere’de demokratikleşme sayesinde sosyal adalet ve sosyal demokrasi gerçekleşti. Hiçbir telaş yoktu, proletarya devrimi yoktu. Sosyal demokratlar giderek Marksizm’den koptular. 1929 ekonomik krizinden sonra Keynesçilik ve plancılık kuramları etkiledi.
İskandinav sosyal demokratları üretim araçlarının mülkiyeti yerine üretilen eşyanın adil bölüşümünü savunmaya başladı. 60′lardan 80′lere kadar sosyal demokrat iktidarlar Avrupa’da hükümet oldu. Ancak, refah devleti politikalarının sona ermesiyle Yeni Sağ’ın yükselişine karşı yeni kuramlar üretildi. İktisadi kuramlar öne çıktı ve Friedmancılık tesirinde kalan sağ iktidarlara, Reagan ve Thatcher’a karşı Tony Blair’in küreselciliği, uluslararacılığı işçi sınıfından rağbet gördü.
Sanıldığı gibi Blair’in esas ilham kaynağı ABD değil, daha çok İskandinav sosyalizmidir. Blair’in kendisinden önce üç dönem İngiltere’yi yöneten Muhafazakar Başbakan Margaret Thatcher’den etkilendiği doğrudur ama onun programını aynen kopya ettiği doğru değildir. Avrupa’da sosyalist ve sosyal demokrat partilerin kaynağında Marksist fikirlerin yattığı bir gerçek. İngiliz İsçi Partisinin üyelik kartlarında kısa bir süre öncesine kadar bütün üretim araçlarının kamunun elinde olması ilkesine bağlı kalınacağı yazılıydı. Blair’i eski parti dogmalarından uzaklaştıran biraz da bu  gibi katı ve çağın gerçeklerine uymayan kurallardı. Blair 1998 yılında yaptığı bir konuşmada eski solun çağın değişimine ayak uyduramadığını, o nedenle 21. yüzyıl için yeni bir sosyal demokrat model oluşturmak istediklerini söyledi.

Eski sosyalist anlayışın ilkeleri arasında devletin ekonomik ve sosyal hayatın tümüne müdahale etmesi, kolektivizm, tam istihdam, Keynesçi politikaların uygulanması gibi bazı düşünceler yer alıyordu. Bunların en önemlilerinden biri de enternasyonalizmdi. Ulusal çıkarlardan uzaklaşıp işçi sınıfının dünya çapındaki ortak çıkarlarını savunmayı öngören bu madde Komünizmin başlangıç dönemlerinde çok revaçtaydı. O dönemde Sovyetler Birliği’nin söylemlerinden biri “Bütün dünyanın işçileri birleşiniz. Kaybedecek zincirlerinizden başka bir şey yoktur” sözü o tarihlerde kitleleri sürüklüyordu ama dünyanın değişen koşullarında bu gibi söylemlerin çekiciliği pek kalmamıştı. Ulusal çıkarları bir tarafa bırakarak proletaryanın ortak çıkarlarını ön plana çıkartmak cazibesini kaybetmişti. Çağdaş Avrupa’da işçiler, sendikalar, solcu aydınlar daha başka, daha gerçekçi söylemlere ihtiyaç duyuyorlardı. Çağdaş sosyalist partiler yeni arayışlar içindeydiler. Aslında komünizmin temel  ilkelerinden biri olan enternasyonalizme Sovyetler Birliği bile her zaman uymamıştı. İkinci Dünya Savası yıllarında Stalin’in, koşulların gereği olarak, bu ilkeden saparak Rus milliyetçiliği anlayışını teşvik ettiği biliniyor.

İşte Tony Blair bu gibi katı kurallardan uzaklaşarak daha çağdaş bir dünya görüşünü benimseme fikrini savunuyordu. Thatcher’in savunduğu neo-liberal görüşler ise birçok açıdan farklıydı. Thatcher devletin rolünü asgariye indirmeyi, adeta bir piyasa köktenciliği başlatmayı, toplumdaki eşitsizlikleri sineye çekmeyi öngörüyordu. Thatcher’in ilkelerinden biri de geleneksel milliyetçiliğe bağlı kalmaktı. Muhafazakarlar uluslararası ilişkilerde ulus-devletin öncülüğüne inanıyorlardı. Onlara göre milletlerarası alanda belirleyici unsur güçtü.

İşçi Partisinin eski politikalarından biri devletleştirmeye öncelik vermekti. Piyasa şartlarının gerekli kılmadığı hallerde bile ulusal çıkarlar gerektirdiği için sanayiinin bazı dallarının özel şahısların elinde kalması kabul edilmiyordu.
İngiliz İsçi Partisinin eski anlayıştan uzaklaşacağının ilk işaretini 1987 yılında yapılan Parti Kongresinde kabul edilen Politika Belgesi ile verdi. Bu belgede İşçi Partisi bireysel özgürlüklere daha fazla önem vereceğini, kamu mülkiyetinin yaygınlaştırılmasından vazgeçileceğini belirtti. İşçi Partisi ekonominin verimliliğinin arttırılmasını da önemli bir hedef olarak kabul etti.

Örneğin, İngiltere Başbakanı Tony Blair, basın haberlerinde bildirildiğine göre din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasının kendisi açısından önemli bir siyasi ilke olduğunu ifade etmiştir.

İngiliz İsçi Partisi eski anlayıştan uzaklaşacağının ilk işaretini 1987 yılında yapılan Parti Kongresinde kabul edilen Politika Belgesi ile verdi. Bu belgede İsçi Partisi bireysel özgürlüklere daha fazla önem vereceğini, kamu mülkiyetinin yaygınlaştırılmasından vazgeçileceğini belirtti. İşçi Partisi ekonominin verimliliğinin arttırılmasını da önemli bir hedef olarak kabul etti.

Benzeri çalışmalar Almanya’da da yapıldı. Beş yıl süren tartışmalardan sonra Alman Sosyal Demokrat Partisi 1989 yılında yeni bir Temel Program kabul etti. Bu programda dikkati çeken unsurlardan biri çevre konularına ağırlık verilmesiydi. Bu programda gelişmiş ülkelerde belirli bir refah düzeyine ulaşıldıktan sonra halkın beklentilerinin ne olduğu da araştırılıyordu. Öyle anlaşılıyor ki, gerek Almanya, gerek İngiltere, gerekse Avrupa’nın diğer ülkelerindeki sosyal demokrat partileri Avrupa’da ulaşılan sosyal refah devletinin kazanımlarını dikkate alarak bunun üzerine ne eklenebileceğini tartışıyorlardı. Oysa dünyanın pek çok ülkesinde henüz yeterli ekonomik düzeye ulaşılamadığı için gündemin en önemli konusu kabul edilebilir bir yaşam düzeyinin ekonomik ve sosyal koşullarına nasıl ulaşılabileceğiydi.

Alman sosyal demokratları daha 1959 yılında kabul ettikleri Bad Godesberg programı ile piyasa ekonomisinin disiplinine uyma anlayışını benimsemişlerdi. 1989 yılında devletin ekonomiye daha az müdahale etmesinin uygun olacağı görüşü kabul edildi. Ancak devlet büsbütün dışlanmıyordu. Orada ortaya atılan soru hayatın kalitesinin iyileştirilmesi için özel girişimin yarattığı tüketim ortamının mı yoksa devletin verimliliğinin arttırılmasının mı önemli olduğuydu. Kuskusuz bütün bu tartışmaların en yoğun olduğu yer İngiltere’ydi. Thatcher’in iktidarı zamanında ekonomide önemli başarılar sağlanmış ve bu nedenle İşçi Partisinin seçim sansı yükselememişti. Bir şeylerin değişmesi lazımdı ama neyin? O dönemde yapılan bir araştırma İngiltere’de halkın % 34 ünü muhafazakar, %20’ye yakınının liberal, %18’inin sosyalist, %13’ünün de otoriteden yana olduğunu, geri kalan %15’inin ise farklı eğilimler sergilediğini göstermişti.  Tony Blair’in yeni bir yapıya kavuşturduğu İsçi Partisi 1997 yılından itibaren, muhafazakarların dışında bütün bu grupların desteğini almaya çalıştı.

Bu arada bir şey daha tespit edildi.  Gençler arasında muhafazakarların oranı %18’den ibaretti. Muhafazakar eğilimler ileri yaşlarda yükseliyordu. Diğer Batı ülkelerinde yapılan araştırmalarda da seçmenlerin artık sağ-sol ayrımına göre değil, daha karmaşık düşüncelerle oy verdiğini ortaya koyuyordu. İngiliz İsçi Partisinin benimsediği üçüncü yol yaklaşımı aslında İkinci Dünya Savaşından sonra Sosyalist Enternasyonalin savunduğu bir yaklaşımdı. Amacı Amerikan Kapitalizmi ile Sovyet Komünizmi arasında bir orta yol bulmaktı. Sosyalist Enternasyonal 1951 yılında yeniden yapılanırken bu kavramı ön plana çıkartmıştı.

İngiliz İşçi Partisi yeni arayışlar içindeyken küreselleşmeyi adeta yeni bir din gibi görenler ulusal ekonomilerin ve bu ekonomilere yön veren ulusal stratejilerin  giderek anlamını yitirdiğini düşünüyorlardı.
İşte İngiliz İşçi Partisinde üçüncü yol arayışları sürerken küreselleşme alanında bu tartışmalar yaşanıyordu. İngiliz İşçi partisi küreselleşme sonucunda ulus-devletin işlevinin kaybolduğu görüşünü benimsemedi. Devletin işlevi şekil değiştirmişti ama bitmemiş, hatta azalmamış, bazı bakımlardan artmıştı.

Bazı ülkelerde devletin görev ve sorumlulukları küreselleşme çağından eskisine oranla azalmamış, artmıştı. Görünebilir bir gelecekte hükümetlerin ekonomik ve kültürel alanlarla dış ilişkilerde önemli yetkileri ellerinde bulunduracakları anlaşılmıştı. Ancak bu yetkileri kullanırken hükümetlerin diğer ülkelerle, yerel yönetimlerle ve sivil toplum örgütleriyle daha yakın işbirliği, danışma ve dayanışma içinde olmaları gerekecekti. *Giddens 32
Bunları kim söylüyordu? Küreselleşme karşıtları mı? Hayır. Avrupa’da küreselleşme akımlarına öncülük yapan ve İşçi Partisini çağdaş bir anlayışla yeniden yapılandırmak için yola çıkanlar söylüyordu.
Bu gelişmeler sosyal demokratları nasıl etkiliyordu? Eskiden bazı Avrupa Sosyalist partilerinin tarihten gelen alışkanlıkların etkisiyle izledikleri ve katı, üretim araçlarının neredeyse tümünü devletin denetlemesi yolundaki anlayış artık terkedilmişti. Sosyal demokratlar da bireyin önemini, insanların farklı yaşam biçimleri benimseyebileceklerini, farklı özellikler taşıyabileceklerini şimdi daha fazla ön plana çıkartmaya başlamışlardı. İngiltere’de üçüncü yol arayışına çıkanların üzerinde en çok durdukları hususlardan biri de buydu. İngiliz İşçi Partisine yeni bir yön verme arayışında olanlar aynı zamanda sağ-sol kavramlarının da zaman içinde nitelikli değiştirdiği görüşünü savunmaya başlamışlardı. Onlara göre nasıl geleneksel sağ partiler özellikle 1980’li yıllardan sonra solun öteden beri savunduğu sosyal adalet, hatta sosyal devlet kavramını benimsemişlerse sol da evvelce sağ tarafından savunulan serbest piyasa ekonomisine sıcak bakabilirdi ve bakmalıydı. Ancak İngiliz İşçi Partisi piyasa ekonomisi tamamen başı boş bırakıldığı takdirde toplum yaşamında çok olumsuz durumların ortaya çıkabileceğinin de farkındaydı. O nedenle hükümet bu olumsuzlukları engelleyecek müdahalelerde bulunabilmeliydi. İşçi Partisinin benimsediği üçüncü yol anlayışı yeni bir karma ekonomi görüşünü yansıtıyor. Bu yeni yaklaşımda Hükümetin görevleri arasında müteşebbislerin başarılı ve verimli çalışmalarına katkı sağlayacak insan kaynaklarını yetiştirmek ve alt yapıyı geliştirmek de yer alıyor. Böylece kamu ve özel sektörün ortak bir enerji yaratması hedefleniyor. Bu anlayışa göre piyasaların enerjisinden halkın çıkarları doğrultusunda yararlanılacaktır. *Giddens s. 100

Görülüyor ki, üçüncü yol yaklaşımı devletle özel sektörü birbirine hasım olmaktan çıkartıp birbirini tamamlayan iki esas unsur haline getirmeyi hedefliyor. Tony Blair’in Margareth Thatcher tarafından izlenen ekonomik politikalardan esinlendiği doğru ama eksik bir değerlendirme. Gerçekten Blair, iktidara geldikten sonra ideolojik bir yaklaşım benimseyerek kendisinden önceki hükümet tarafından yapılan her şeyi inkar etmek yoluna gitmemiş, bazı başarılı uygulamaların sürdürülmesi gerektiği görüşünü benimsemişti. Ama sosyal adaletten fedakarlıkta bulunulması pahasına değil… İşçi Partisine göre ekonominin verimli biçimde işleyebilmesi için sosyal güvenlik sisteminin de bir reform sürecinden geçmesi gerekiyordu. Bunu yaparken de bütün halkı kapsayacak, hiçbir kesim veya bölge aleyhine ayrıcalık yapmayacak bir anlayışın benimsenmesi hedeflenmişti.   *Giddens s. 35, 39, 65.

Ama bu İngiliz İşçi Partisinin sosyal alandaki temel görüşlerinden ve politikalarından vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Özellikle insanları eşitliği sağlamak için çaba sarf etmek İngiliz İşçi Partisinin temel hedeflerinden biri olmaya devam ediyordu. Oysa İngiliz Muhafazakarları toplum içindeki eşitsizliği hayatın icabı olarak karşılamakta ve bundan pek rahatsızlık duymamaktaydılar. Koşulların zorlamasıyla sosyal devletin bazı kurumlarını ve uygulamalarını kabul etmeleri onların insanların eşitliği kavramını yürekten benimsedikleri anlamına gelmiyordu. İşte insanları eşitliğini sağlama hedefinin benimsenip benimsenmemesi İşçilerle Muhafazakarların arasındaki en önemi farklılıklardan biriydi. Sosyalistler eşitsizliğin toplumun yapısına zarar verdiğini, sosyal uyumu zorlaştırdığını ve suçluluk oranının artmasına yol açtığını düşünüyorlardı.

Soğuk savaşın sona ermesinden sonra demokratik ülkelerde aşırı sol partilerin önemi azaldı. Bazı eski komünist partiler isim değiştirdiler, bir reform sürecine girdiler eski aşırı söylemlerini yumuşattılar. Ama aşırı sağ için böyle olmadı. Fransa’da Le Pen’in, Amerika’da Pat Buchanan’ın, Avustralya’da Pauline Hanson’un başını çektiği aşırı sağcılar ekonomik ve kültürel alanlarda korumacılığı en aşırı boyutta  savunmaya başladılar. Dikkat çekici olan bunlardan bazılarının, örneğin Avusturya’daki Heider’in Özgürlük Partisinin oyların % 20’sini alacak derecede güçlenebilmesi, buna karşılık İngiltere, İspanya, Norveç ve Hollanda gibi ülkelerde bu  eğilimdeki partilerin varlığının bile hissedilmemesi.

Peki nasıl oluyor da özellikle Fransa gibi ülkelerde aşırı sağ partiler beklenenden çok daha fazla oy alıyorlar. Bunun izahlarından biri belki de ılımlı muhafazakar partilerin halkın özlemlerine yeterince cevap verememeleri, sık sık rüşvet ve suiistimal iddialarına karışmaları ve halkın önemli bir bölümünü doğru politikalar izlediklerine ikna edememeleri. Öyle anlaşılıyor ki, 29 Mayıs 2005 tarihinde AB’nin yeni anayasası için yapılan referandumda hayır oylarının bu kadar yüksek çıkmasının sebeplerinden biri de iktidardaki muhafazakarların yeterince başarılı olamamaları.
İngiliz İşçi Partisini Muhafazakarlardan ayıran en önemli özelliklerden biri toplumdaki eşitsizlikleri hayatın doğal bir gerçeği gibi kabul etmemesiydi. Özellikle küreselleşme çağında dünyada zenginlerle fakirler arasındaki eşitsizlik daha da artmıştı. Örneğin ABD’de 1980 ile 1990 yılları arasında gelirlerin %60’ı nüfusun en zengin %1’ine gitmişti. Nüfusun en fakir % 25’inin ise reel gelirinde son 30 yıl içinde önemli bir artış olmamıştı. 1973 ile 1998 yılları arasında verimlilik % 33 artmasına rağmen işçi maaşlarında düşüş yaşanmıştı. Verimliliğin getirdiği refah artışı yalnızca Amerika’nın en zengin %10’una katkı sağlamıştı ki, bu % 10’luk kesim zaten tüm iş dünyası varlığının %90’ını, tüm bonoların %88,5’ini ve tüm hisselerin %89,3’ünü ellerinde bulunduruyordu.
İngiltere’de de durum bu kadar aşırı ölçüde olmasa da, esas itibariyle Amerika’dan pek farklı değildi. En yüksek ücret alanlarla en düşük ücret alanlar arasındaki fark son 50 yıl içinde azalmamış, tam tersine artmıştı. Hatta en fakir %10’luk grubun gelirinde son 20 yıl içinde azalma olmuştu.  Neo-liberal ekonomi politikalarını izleyen ülkelerde bu gelir dağılımındaki kötüleşme daha açık bir biçimde ortaya çıkıyordu. İngiliz İşçi Partisi bu sorunu göz ardı edemezdi.
Üçüncü yol arayışındaki İngiliz İşçi Partisinin üzerinde durduğu en önemli  konulardan biri de eğitim. Yapılan araştırmalar İngiltere’de eğitimsiz bir kişinin ileride işsiz kalma sansının eğitimli olandan beş kat daha fazla olduğunu gösteriyordu. Tony Blair, hükümetinin  üç önceliğini eğitim, eğitim ve eğitim olarak sıralıyordu.
İngiltere’de devletin sosyal harcamaları 20. yüzyıl boyunca sürekli artış gösterdi. 1970’lerin sonunda istikrara kavuştu.1995 yılında eğitim harcamaları İngiltere’de Gayrı Safi Milli Hasılanın %5,2’si  düzeyindeydi. Daha önceki yıllarda bunun da üzerindeydi. Sağlık harcamaları ise % 7’ye ulaşıyor. Bu eskisine oranla önemli bir artış oluşturuyor. Sosyal güvenlik harcamaları ise hepsinden yüksek. 1973 yılında % 8,2’ye çıktı, daha sonra daha da yükselerek 1996’da % 11,4’e vardı.
Blair 30 Mayıs 2003’de Varşova’da yaptığı bir konuşmada AB ile ilgili düşüncelerini şöyle anlatıyordu: “Biz her şeyden önce bir milletlerarası birlik istiyoruz, bir federal süper devlet değil. Bu görüşümüz Avrupa ülkelerinin ve halklarının çoğunluğu tarafından paylaşılıyor. Bir Avrupa süper devleti küresel değişikliklerin gerektirdiği etkinliği sağlayamaz ve meşruiyet kazanamaz” *Guardian, 31 Mayıs 2003

Tony  Blair, İngiliz Muhafazakar Partisi lideri William Hague’ın İşçi Partisini ‘Ülkeyi Euro’ya geçirmeyi ilke olarak kabul etmekle ulusal çıkarları sattığı, ayrıca İskoçya ve Galler bölgesine yerel yönetim yetkileri vermekle de İngiltere’nin toprak bütünlüğünü zayıflattığı’ yolundaki sert eleştirilerine 2000  yılının Mart ayında gazete sahipleriyle yaptığı bir toplantıda şu cevabı vermişti: “Bizim hükümetimiz İngiltere’nin ulusal çıkarlarını bizden önceki hükümetler kadar güçlü biçimde korumaktadır. Euro bölgesine girme fikrini savunmak Avrupa’ya, özellikle Almanya’ya teslim olmak demek değildir. Euro’ya gerektiği zaman girmek Avrupa ve dünya pazarlarında başarıyla rekabet edebilmek için İngiltere’nin çıkarlarının gereğidir… Modernleşme bizim tercihimize bağlı değildir. Dünyadaki üretimin ve genel olarak ekonominin entegrasyonu statükoya saplanıp kalmayı olanaksız kılıyor. Daha önce örneği görülmemiş bir değişim yaşıyoruz. Ulus-devleti sona erdirmek değil, onu yeniden icat etmek zorundayız. Yeni ve çağdaş bir vatanseverlik duygusu yaratmalıyız. Buna şu üç nedenden dolayı mecburuz: İngiliz sermayesi dünya pazarlarında kendi çıkarlarını korumak için çalışmalıdır, İngiltere devletinin bütünlüğünü ayrılıkçı baskılara karşı korumalıyız ve nihayet, zenginlerle fakirler arasındaki zıtlıkların İngiliz toplumunun dokusunu bozmasına izin vermemeliyiz.”
Blair daha önceki konuşmalarında ülkesinin ekonomik açıdan rakibi olan ABD’nin ve Almanya’nın gerisinde kaldığından söz etmişti. Bu konuşmasında şunları da belirtti: “İngiltere’nin dünya çapında bir rol oynamaya devam etmesi Doğu ile Batı arasında, ABD ile AB arasında köprü rolü oynayacak  kilit bir ülke olmasına bağlıdır. Yeni bağımsızlık, İngiltere’nin kendine özgü menfaatlerini gözden uzak tutmadan Avrupa karşıtı bir söylemden kaçınmayı gerektirir… Yaptığımız temel yasal değişiklikler İngiltere’yi zayıflatmamış, güçlendirmiştir. Savunma, dış politika ve ekonomi alanlarında birlikte hareket edersek daha güçlü oluruz…Ulusal kimlik soyut bir kavram değildir. İkinci Dünya Savaşından sonraki dönemde bir ulusal hedef oluşturmaktaki başarısızlığımız toplumun ortak çıkarlarını yeterince düşünmeyen bazı grupların kendi ekonomik ve sosyal çıkarlarını savunmalarına yol açmıştır.” Tony  Blair konuşmasında bir yandan da “İngiltere’de zenginleşen yeni sınıfın borsanın yükselmesinden ve vergi indirimlerinden yararlandıklarını, sadece kendilerini düşünüp devletin ve milletin çıkarlarını unuttuklarını” söylüyor. Yani çağa ayak uydurmak demek bireylerin toplumsal sorumluluklarını unutmaları demek değildir. Blair bunu  önemle vurguluyor.
Tony Blair sadece bu düşünceleri dile getirmekle kalmadı, ‘İngilizler’ isimli kitabın yazarı, ünlü tarihçi Linda Colley’e 2000 yılında Başbakanlık ikametgahında vatanseverlik konusunda bir konferans verdirdi. Colley bu konferansında İngilizlerin vatanseverlikleri sayesinde yurt dışında zenginleşip güçlenmeye önem verdiklerini ve 300 yıldan beri bir iç harbe sürüklenmediklerini söyledi. Colley ülkedeki eski yapının sadece İmparatorluk topraklarının kaybından ve Protestanlığın gerilemesinden değil, aynı zamanda geleneksel İngiliz kurumlarına gerekli önemin verilmemesi yüzünden zayıfladığını belirtti. Şimdi yapılması gerekenin İngiliz Adalarında yaşayan halkın eşit ve değerli vatandaşlar olduğu inancını yerleştirerek İngiltere’nin ulusal kimliğini yeniden tanımlamak olduğunu belirtti. Colley’e göre İngiltere’nin sömürgecilik geçmişi dolayısıyla kimseden özür dilemeye ihtiyacı yoktur ve dünyada belirli büyüklükteki devletlerin hiç birinin geçmişte sömürgelerdeki halklara baskı yapmadığı söylenemez.
Sosyal demokrasi tecrübesinden bahsederken İngiltere’den bu kadar fazla söz etmemizin sebebi bu ülkenin sosyal demokraside yeni arayışlar içine girmesi, yeni çözümler üretmeye çalışması ve Üçüncü Yol anlayışına uygulamada yer vermeye gayret etmesidir.
İngiliz İşçi Partisi diğer bütün sosyal demokrat partilere örnek olabilir mi? Kuşkusuz olamaz. Hatta İngiliz İşçi Partisi’nin hala bir arayış içinde olduğu söylenebilir. Büyük umutlarla ve halkın geniş kesimlerinin desteğiyle iş başına gelen ve üst üste üç seçim kazanarak İşçi Partisi açısından bir rekor oluşturan Tony Blair’in gidişi aynı derecede parlak olmamıştır. Dış politikada İngiltere’yi Amerika’nın dümen suyuna sokması, Irak’ta Amerika’yla birlikte askeri müdahalede bulunması, Sosyalist Enternasyonal’de ciddi tepkilere yol açtı. Şimdi İngiltere Irak’taki birliklerini çekmeye hazırlanıyor. Ekonomi alanında da eleştiren uygulamalar yaptı. Örneğin demir yollarının özelleştirilmesi, bunun sonucunda çok sayıda tren kazasının meydana gelmesi İşçi Partisi hükümetini zor durumda bıraktı. AB konusunda izlediği politikaların karşıtları da seslerini zaman içinde daha çok yükselttiler. Bütün bunlara rağmen Tony Blair’in dönemimde İngiltere’de sosyal demokrasinin kazandığı bazı başarıları göz ardı edemeyiz. Blair’den önce kamu oyu yoklamalarına göre sosyalist eğilimlerinin oranı %18 iken ve İşçi Partisi üst üste üç seçimde yenilgi almışken, Tony Blair parti tabanını genişleterek, üç seçim üst üste iktidarda kalmayı başardı. Kamu yönetiminde çok köklü bir reform yaptı. İngiliz ekonomisini canlandırdı, işsizliği düşürdü. Belki de en önemlisi, İngiliz İşçi Partisinin Marksizm ile olan tarihi bağlarını tamamen kopardı ve piyasa ekonomisini benimsedi. Ancak bunu yaparken kapitalist düşünceyi ekonomiye mutlak olarak egemen kılmaya çalışan neo-liberalistlerin çizgisine girmedi.
Diğer Avrupa ülkelerinde de sosyal demokratların son yıllardaki serüveni özü itibariyle İngiltere’den çok farklı olmadı. Biraz önce de belirttiğim gibi Alman sosyal demokratları daha 1959 yılında köklü bir program değişikliği yaparak piyasa ekonomisini ilke olarak benimsediler; ama sendikalarla çok yakın bir dayanışma içine girerek sosyal devlet anlayışını egemen kılmaya çalıştılar. Willy Brandt’ın başkanlığı dönemimde Alman sosyal demokratları yalnız Avrupa’da değil bütün dünyada büyük etkinlik ve saygınlık kazandılar; ama ondan sonraki dönemde sosyal demokrat parti SPD’nin geleneksel ortağı liberaller köklü bir politika değişikliğine gidip SPD’nin rakibi olan Hıristiyan Demokratlarla işbirliği yapınca, sosyal demokratlar üst üste dört dönem, yani 16 yıl seçim kazanamadılar. Ancak pragmatik dünya görüşüne sahip Schröder’in parti lideri olmasından sonra 1998 yılında iktidar şansısını yeniden elde ettiler. Ama bu da sadece 1,5 dönem sürdü ve sonunda 2004 yılında yapılan seçimlerde SPD, SDU ile büyük bir koalisyon yapmak zorunda kaldı çünkü Schröder hükümetinin almak zorunda kaldığı sosyal hakları kısıtlayıcı önlemler halkın sosyal demokratları desteğini azalmasına yol açtı.
İtalya’da İkinci Dünya Savaşından sonra bazı yabancı ülkelerin de desteğiyle Hıristiyan Demokratlar tam 46 yıl iktidarda kaldılar. Ondan sonraki Sosyalist iktidarlar da pek uzun ömürlü olmadı. 2006 yılında yapılan İtalyan seçimlerinde sosyal demokrat ve liberal eğilimli dokuz partinin oluşturduğu koalisyon dış destekli liberal Berlusconi hükümeti karşısında ancak binde bir çoğunlukla ve sosyal demokrat olmayan Romano Prodi’nin başbakanlığında kıl payıyla iktidarı ele geçirdi.
İspanya’da da sosyal demokrat lider Felipe González 1982 yılındaki büyük başarısıyla iktidara geçen sosyal demokrat parti üç dönem iktidarda kaldıktan sonra iktidarı Muhafazakar Parti Halkçı ihtilafa bırakmak zorunda kaldı. 2005 yılı sonunda yapılan seçimlerden birkaç gün önce Madrid tren istasyonundaki büyük terörist saldırıdan sonra muhafazakarlardan desteğini çeken halk sosyalistleri yeniden iktidara getirdi.
Fransa 1958’de Beşinci Cumhuriyete geçtikten sonra başta De Gaulle olmak üzere uzun dönem muhafazakar liderler tarafından yönetildi. Sosyalist Mitterand’ın cumhurbaşkanlığı sosyalist partiye de güç kazandırdı. Ancak Fransa sosyalistleri evvelce oldukça katı bir devletçi politika izlerken daha sonra özelleştirme siyasetini benimsediler. Buna rağmen Fransız sosyalistleri neo-liberal dünya görüşüne teslim olmadı. Sosyalist Partisinin eski başkanı ve eski Başbakanlardan LioOnel Jospin “Biz piyasa ekonomisine taraftarız ama piyasa devletine karşıyız”. Diyordu.Ancak son zamanlarda sosyalist partinin seçimlerde başarı kazanamadığı görülüyor. Son parlamento seçimlerinde Muhafazakar Parti UMP oyların % 45’ini alarak büyük başarı kazandı; Sosyalist Parti ise % 24.1’de kaldı.
Değerli arkadaşlar, görüldüğü gibi Avrupa ülkelerinde de sosyalist partiler inişler ve çıkışlar gösteriyor. Birkaç dönem üst üste iktidarda kalan sosyalist partileri gibi 3-4 dönem muhalefette kalan partilere de rastlanıyor. CHP’nin durumunu değerlendirmek için diğer ülkelerdeki durumu da bilmek gerekiyor. O nedenle sizlere bu bilgileri vermek istedim. CHP’ye gelince, bizi sosyal demokrat partilerle birleştiren unsur savunduğumuz ortak değerler, insan hakları, demokrasi, özgürlükler, sosyal adalet, kadın hakları, çocuk ve gençlerin haklarıdır. Ayıran unsur ise diğer sosyal demokrat partilerden çoğunun Marksist kökenden gelmesine rağmen CHP’nin böyle bir kökenden gelmemesidir. CHP Atatürk tarafından kurulan, Atatürk ilkelerini yürekten benimseyen ve Atatürk’ün altı ok simgesiyle belirlediği hedefleri gerçekleştirmeye çalışan bir partidir. Bu simgeler arasında yer alan halkçılık, milliyetçilik ve devrimcilik ilkeleri bir arada düşünüldüğünde bunların sosyal demokrasinin özüyle tam bir uyum içinde olduğu görülür. Gerçekten geniş halk kitlelerinin çıkarını düşünen, bu amaçla devrimci bir yaklaşım benimseyen ve tüm çalışmalarını ulusal çıkarlar doğrultusunda yapan bir partinin sosyal demokrat kökenden geldiğini inkar etmek zordur.
Atatürk 1921 yılında TBMM’de yaptığı bir konuşmada  “ … Halkçılık, toplumsal düzenin çalışmasına, hukukuna dayandırmak isteyen bir sosyal sistemdir. Efendiler biz bu hakkımızı korumak, istiklâlimizi emin bulundurabilmek için genel kurulumuzca, milli kurulumuzca bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe savaşmayı gerekli gören bir yolu takip eden insanlarız.” demiştir.  Kaldı ki, Atatürk’ün en önemli sözlerinden biri de CHP’yi tanımlarken, “biz kimsesizlerin kimsesiyiz” olmuştur. Atatürk’ün bu sözlerini ve genel yaklaşımını değerlendirirken CHP’nin sosyal boyutunun ne kadar önem taşıdığı görülecektir.
Daha İsmet Paşa’nın genel başkanlığı döneminde CHP’nin ortanın solu yaklaşımını benimsemesi, kendini ortanın solunda bir parti olarak tanımlaması da bu konuda hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde CHP’nin sosyal demokrat niteliğini ortaya koymaktadır.
CHP’nin bugün de geçerli olan programında sosyal demokrasi ve CHP’nin sosyal demokrat kimliği nasıl tanımlanıyor:
“Yirminci yüzyılın son kesiti, sosyal demokratların tarih önündeki haklılığını ve ideolojik üstünlüğünü kanıtladı.
Sosyal demokrasi, eşitlik ve özgürlük ideallerinin bütünlüğü ve bölünmezliğidir; bu ideallerin birlikte takibidir. Dünyada gelişen ve benimsenen, doğruluğu ve haklılığı sağa karşı ve solun içinde kanıtlanan, inancımızdır. 21. yüzyılın eşiğindeki dünyada, bu ideoloji artık Batı Avrupa ile sınırlı değildir. Şimdi çok daha geniş bir coğrafya kesitinde sosyal demokrasinin etkinliği gelişiyor.
Sosyal demokrasi son tahlilde, imtiyazları, fırsatları, kültür ve eğitimi, zenginlikleri ve mutluluğu en geniş kitlelere yaymanın ve ulaştırmanın iddiasıdır; sürekli bir adalet arayışıdır.
Sosyal demokrasinin ve sol bir parti olarak CHP’nin tercihi, toplumun tümüne esenlik getirmeyi amaçlarken, öncelikle büyük kitlelerin, geniş tanımıyla emek kesimlerinin yararını savunmaktır. Öncelikle onların temsilcisi olabilmektir.
Bu yaklaşım, elbette, toplumdaki başka ayrışım ölçüleri çevresinde daha geniş beraberlikler kurmaya engel değildir. Yenileşme ve çağdaşlaşma özlemi yüksek kesimler, çevre koruması, kadın hakları gibi duyarlılıkları en önde tutanlarda CHP’yi daima yanlarında bulacaktır.
Sosyal demokrasi, emek ile sermaye arasında taraflardan birini karşısına alarak ona haksızlık yapan, adaletsiz davranan bir karşıtlığın ifadesi değildir; kendi işlevini toplumun sadece bir kesitini gözetmekle sınırlı tutan bir siyaset de değildir.
Ama sosyal demokrasi ve CHP, temel tercih olarak, açık ve net olarak, emeğin tarafıdır.”
Son seçimde yayınladığımız bildirgede de bu konudaki yaklaşımımız açık biçimde dile getirilmektedir: “Sosyalist Enternasyonal bünyesinde geliştirilen ve geliştirilecek olan politikalara aktif katkı sağlamayı, bu ve diğer konularda kardeş partilerle dayanışma içinde olmayı sürdüreceğiz…”
Ayrıca gene seçim bildirgemizde yer alan sıfır açlık, işsizlikle mücadele, insanlar ve bölgeler arasındaki gelir dağılımı adaletsizliğini gidermeye yönelik tedbirler, toplumun yoksul kesimini koruyucu önlemler, CHP’nin sosyal demokrat kimliğini açıkça ortaya koymaktadır.
Peki o zaman CHP’nin sosyal demokrat kimliği niçin tartışma konusu yapılıyor? Bazı çevreleri rahatsız eden CHP’nin bir yandan sosyal demokrasiyi savunurken, bir yandan Atatürkçülüğün temel ilkelerinden vazgeçmemesidir. Türkiye’de teslimiyetçi politikalar izleyenlerin kamunun elindeki ekonomik değerleri yabancılar haraç mezat satanların en çok rahatsız oldukları husus CHP’nin dış politikada da ekonomide de Atatürk’ün tam bağımsızlık politikasını izlemesidir. İşte değerli arkadaşlar, biz CHP olarak hem Atatürk ilkelerine hem de sosyal demokrasiye sıkı sıkı bağlı kalarak yolumuza devam edeceğiz. Basının bir bölümünün, bazı iş çevrelerinin, ikinci cumhuriyetçilerin, yeni Osmanlıcılık hedefini benimseyenlerin Türkiye’nin ulusal çıkarlarını koruyan çizgimizden rahatsız olan bazı yabancı çevrelerin CHP aleyhine haksız, ölçüsüz, insafsız saldırıları biz hiçbir zaman yolumuzdan alıkoymayacaktır.
Aslında sosyal demokrasinin temel hedeflerinden, temel işlevlerinden biri dünyadaki sosyal adaletsizlikleri, gelir dağılımı bozukluklarını gidermek, insanlar ve bölgeler arasındaki uçurumları ortadan kaldırmaktır.

Size bazı örnekler vererek dünyanın ve Türkiye’nin durumunu açıklamaya çalışacağım:
Dünyanın en zengin 20 ülkesinin toplam geliri 48 trilyon 338 milyar dolar. Bu dünyanın toplam gelirinin yaklaşık % 80’ine eş değerde. Dünyanın gelirinin % 20’si de geri kalan 213 devlet tarafından paylaşılıyor. İşte dünyanın gelir tablosu bu kadar adaletsiz.
dünyanın en zengin vatandaşları Lüksemburg’da yaşıyor. Onların ortalama geliri 65,630 dolar. Onu 59, 590 dolarla Norveçliler izliyor. Almanlar 34,580 dolarla ancak 19. sırada gelebiliyor.

Zenginlerin sıralaması böyle. Ama fakirlerinki içler acısı. Tacikistan’da kişi başına gelir yılda 330 dolar,  Ruanda’da 230 dolar, Liberya’da 130 dolar,  Somali’de ise sadece 110 dolardan ibaret.
Yani Somali vatandaşlarına hayatlarını sürdürebilmeleri için günde ortalama 30 cent düşüyor. İlginç bir örnek de Irak.  Irak gibi dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip bir ülkenin halkının büyük bir bölümü kötü yönetim ve dış müdahaleler gibi nedenlerle bir yandan can güvenliğinden yoksun olarak yaşıyor bir yandan da aşırı derecede yoksulluk çekiyor. Irak kişi başına gelir sıralamasında dünyada 184. sırada geliyor ve Irak vatandaşlarının ortalama geliri piyasa fiyatlarına göre sadece 620 dolar.

Bazı ülkelerde halkın % 80’i fakirlik sınırının altında yaşıyor. Örneğin Filistin’de Batı Şeria bölgesinde yaşayanların % 59’u, Gazze’de yaşayanların % 81’i fakirlik sınırının altında hayatlarını sürdürüyorlar.
Bir Avrupa ülkesi olan Moldavya’da bile halkın % 80’i fakirlik sınırının altında yaşıyor.

Amerikan nüfusunun en zengin % 1’i, neo-liberal oluşumun ilk dönemi sayılan 1977 ile 1989 yılları arasında gelirlerini 1898 yılının dolar değerine göre 200 milyar dolar arttırmış. Bu grup Amerika’daki toplam gelirlerin 1977’de % 8,7’sine sahipken 1989’de bu oranı % 13’e yükseltmişler. 1980 ile 1994 yılları arasında Amerikan nüfusunun en zengin %5’i gelirlerini % 59 oranında, daha geniş bir kitleyi oluşturan % 20’si ise % 33 oranında arttırmış. Aynı dönemde nüfusun en fakir %20’lik bölümünün gelirinde ise hiçbir artış olmamış.  Yanı neo-liberal ekonomi politikalarının yaygın biçimde uygulanmaya başlandığı dönemde Amerika’da zenginlerle fakirler arasındaki gelir düzeyi farkı hızla artmış.

İngiltere’de de neo-liberal ekonomi politikalarının kuvvetli savunucusu olan Margareth Thatcher döneminde , 1985ile 1995 yılları arasında milyonerleri sayısı 7,000’den 20,000’e yükselmiş.

Avrupa kıtası bir bütün olarak alındığında 1999 yılı itibariyle yıllık kazancı 1 milyon dolardan fazla olanların toplam serveti 25,5 trilyon dolar olarak hesaplanıyor.

Bu durumdaki ülkelerden biri de Türkiye. Türkiye İstatistik Kurumunun yayınladığı bilgilere göre 2005 yılı itibariyle Türkiye’deki en düşük gelire sahip % 20’lik bölümün toplam milli gelirden aldığı pay % 6,1’den ibaret. Fakirlerden zenginlere doğru gidildiğin ikinci % 20’lik grup % 11,1, üçüncü grup % 15,8, dördüncü grup % 22,6’lık pay alıyor. En zengin %20’lik grubun payı ise % 44,4. Yani en zengin grubun payı en fakir grubun tam 7,3 misli.
Dünyadaki fakirliğin doğurduğu sonuçlar şöyle:

•    Dünyada bugün 1,2 milyar insan aşırı fakirlik içinde yaşıyor. Bunların günde harcayabildikleri para bir doların altında.
•    Dünyanın yarısı, yani 3 milyar insanın günlük geliri iki doların altında.
•    Dünya Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun son raporuna göre 854 milyon insana açlık sınırının altında yaşıyor, yeterli gıda bulamıyor. Bunların 820 milyonu gelişme yolundaki ülkelerde yaşıyor.
•    Son on yılda açlık çeken insanların sayısında azalma olmadı. Hatta Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Sahranın Güneyindeki Afrika’da açlık çekenlerin oranı daha da arttı. Bu bölgelerde 10 yıl önce 169 milyon insan açlık çekerken şimdi bu sayı 206 milyona çıktı.
•    Dünyada 170 milyon çocuk yeterli gıdadan mahrum. UNİCEF’e göre dünyada her gün 30.000 çocuk açlıktan ölüyor. Bu yılda 11 milyon çocuk demektir.
•    100 milyon çocuk okula gidemiyor. 230 milyon çocuk ortaokula gidemiyor.
•    250 milyon çocuk kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak zorunda.
•    Dünyada 1,6 milyon insan temiz sudan mahrum. Dünya nüfusunun % 12’si temiz su kaynaklarının % 85’ini kullanıyor.
•     Okuma çağında olup da okuma yazma bilmeyenlerin sayısı 840 milyon. Bunların % 65’i kadın.
•    800 milyon insan sağlık hizmetinden mahrum olarak yaşıyor.
•    2000 yılında 1,7 milyon çocuk yeterli sağlık hizmeti verilemediği için hayatını kaybetti.

Bu yoksulluk tablosu gelişmiş ülkelerdeki zenginlik tablosuyla bir arada düşünüldüğünde çok çarpıcı bir durum ortaya çıkıyor. Dünyada en  zengin üç kişinin serveti en fakir 48 ülkenin Gayrı Safi İç Hasılasının toplamını aşıyor. En zengin 200 kişinin toplam serveti 1 trilyon dolar. Buna karşılık 43 en fakir ülkede yaşayan 582 milyon kişinin toplam serveti 146 milyon dolardan ibaret.   Gelişmiş ülkelerde yaşan dünya nüfusunun %20’si dünyanın toplam mallarının % 86’sını tüketiyor. Gene dünyanın en zengin % 20’si dış ticaretin gelişmesinden % 82, yatırımlardan % 68  pay alıyor, en fakir % 20’ye sadece % 1 düşüyor. Üstelik zenginlerle fakirler arasındaki fark giderek açılıyor. 1960 yılında en zengin ülkelerde yaşayan %20 ile en fakir ülkelerde yaşayan % 20 arasında 30 kat fark vardı. 1997 yılında bu fark 74 kata çıktı.
Araştırıcılar ülkeleri gelir düzeylerine göre beş grupta toplamışlar. Alınan bazı sonuçlar şöyle:

•    1960-1980 dönemine göre bütün gruplarda kalkınma hızında yavaşlama var.
•    En zengin grup hariç, diğer gruplarda ortalama ömür beklentisindeki artış da yavaşlamış.
•    Çocuk ölümlerindeki azalma oranı da bu dönemde ondan önceki 20 yıla kıyasla yavaşlamış.
•    Eğitim ve okur yazarlık oranındaki artış alanında daha önce sağlanan gelişmede de bir yavaşlama görülüyor.

Oysa küreselleşme yandaşlarının yazdıklarına bakılınca bütün bu alanlarda dünyanın büyük bir ilerleme, hatta sıçrama dönemine girmesi gerekiyordu. Nasıl oldu da pek çok alanda devletler arasında duvarlar kalkınca bu temel göstergelerde bir kötüye gidiş ortaya çıktı? Küreselleşmeden fakirlerin pek yararlanamadığı açıkça anlaşılıyor.

Peki dünyada bu kadar açlık ve yoksulluk yaşanırken zenginlerin durumu ne oldu? Örneğin onlar kazandıkları bu serveti nereye harcıyorlar? 1998 yılı rakamlarına göre bazı harcamalar şöyle:

Tüketimin cinsi    $Milyar dolar
ABD’de kozmetik harcamaları    8
Avrupa’da dondurma tüketimi    11
Avrupa ve ABD’de parfüm satışları    12
ABD ve Avrupa’da evcil hayvan gıdası satışları    17
Japonya’da iş adamlarının eğlence harcamaları    35
Avrupa’da sigara satışları    50
Avrupa’da alkollü içecek satışları    105
Dünyada uyuşturucu satışları    400
Dünyada savunma harcamaları    780
İnsanlar paralarını bu alanlarda harcıyorlar. Oysa bu paraların küçük bir bölümüyle dünyanın pek çok temel sorununa çare bulmak mümkün olabilirdi. İşte birkaç örnek:

İhtiyaçlar    Milyar dolar
Herkes için temel eğitim    6
Herkes için su ve kanalizasyon    9
Kadın sağlığı    12
Temel sağlık ve gıda ihtiyacı    13

Kuşkusuz bu paralarla bütün ihtiyaçlar karşılanmış olmayacak. Ama en azından en zorunlu gereksinmeler giderilecek. Unutulmasın ki, dünyada yaşayan 2,2 milyon çocuktan 1 milyonu fakirlik sınırının altında. Bunlardan 640 milyonunun uygun yatacak yeri yok. 400 milyonu temiz sudan mahrum, 270 milyonu her hangi bir sağlık hizmetinden yararlanamıyor. İşte bu olumsuz koşulların sonucunda 2003 yılında dünyada 5 yaşın altındaki çocuklardan 10,6 milyonu hayatını kaybetti. Bir fikir vermek için belirtelim: Bu sayı Fransa, Almanya, İtalya ve Yunanistan’daki 5 yaşından küçük çocukların toplam sayısına eşit. Aşılanmadıkları için ölen çocukların sayısı 2,2 milyon. Annesi veya babası AİDS’ten öldüğü için yetim kalan çocukların sayısı da 15 milyon.
21. yüzyıla girildiğinde yaklaşık bir milyar kişi okuma yazma bilmiyor. Oysa dünyanın silahlanmaya harcadığı paranın sadece yüzde biriyle dünyadaki bütün çocukları okula göndermek mümkün olabilirdi.
İşte dünyadaki insan dramının tablosu böyle. Zenginler daha zengin olup dünya nimetlerinden fazlasıyla yararlanırken fakirler korkunç bir yokluk içinde hatta kalma mücadelesi veriyor.

Bazıları küreselleşmeyi bütün bu sorunların çözümü için bir mucize ilaç gibi görüyor. Ama yapılan bazı araştırmalar küreselleşme döneminin başlangıcından sonraki 20 yıl içinde, yani 1980 ile 2000 yılları arasında gelişmelerin hiç de beklendiği gibi olmadığını gösteriyor.

Türkiye’de sosyal adalet açısından durum nedir?

Gelişmiş ülkelerde alınan sosyal yardım önlemleri sayesinde piyasa ekonomisinin doğal sonucu olan büyük gelir farklılıkları büyük ölçüde dengelenmiş ve makul bir düzeye indirilmiş. O ülkelerde açlık sınırının altında yaşayan yok. Ama Türkiye’de bu adaletsizlik devam ediyor. Örneğin Türkiye’de en zengin % 20’lik grupta yaşayanların yıllık geliri kişi başına 32 bin 365 YTL. 1 dolar 1.40 YTL kabul edilirse bu gruba giren Türk vatandaşlarının yıllık geliri 23, 117 dolar ediyor. Yani İspanya’nın gelir düzeyine çok yakın. Hatta Türkiye’deki kayıt dışı ekonominin yüksekliği dikkate alınırsa halkın %20’lik bölümünün, yani 14,8 milyon vatandaşımızın ortalama gelirinin İspanyanın ortalama geliri ile kıyaslanabilir düzeyde olduğu söylenebilir. Buna karşılık en düşük gelir grubunun yıllık ortalama geliri ise 2 bin 467 YTL. Yani 1,762 dolar. Bu Fas’ın ortalama gelir düzeyine eşit. Demek ki, 14,8 milyon vatandaşımız da Fas düzeyinde yaşıyor. İspanya ile Fas arasındaki yaşam düzeyi arasında ne kadar fark varsa Türkiye’deki en zengin grupla en fakir grup arasında o kadar fark var. Tabii zengin grup içinde çok zenginlerin durumu ile fakir grup içindeki çok fakirlerin durumu bu tabloda yer almıyor. 2006 yılı sonu bilgilerine göre Türkiye’de 26 dolar milyarderi bulunuyor. Japonya ve İtalya gibi dünyanın en zengin ülkelerinde bile bu kadar dolar milyarderi yok. Buna karşılık bir milyona yakın vatandaşımızın da açlık sınırının altında yaşadığını hatırlatmakta yarar var. Gelişmiş ülkelerde açlık sınırının altında kimse yaşamıyor. Türkiye’nin Anayasasında sosyal bir hukuk devleti olduğumuz yazılı ama bu rakamlar karşısında gerçek durumun farklı olduğu görülüyor. Sosyal devlet maalesef bugün Türkiye’nin gerçeği değil sadece buna inananların hedefidir.

Bir de bölgeler arasındaki gelir dağılımı farkını düşünmek gerekiyor.
Bir süre önce Dünya Bankasının Boğaziçi Üniversitesiyle ortaklaşa yaptıkları bir araştırma Kocaeli’nde yaşayan bir vatandaşın ortalama yıllık gelirinin 16.000 dolar, buna karşılık Şırnak’ta yaşayan vatandaşın 1850 dolar olduğunu gösterdi. Aynı araştırmaya göre Bursa’da yaşayan bir vatandaşın ortalama ömür beklentisi 75 yıl, buna karşılık Şırnak’ta yaşayanın 59 yıldan ibaret. Yani arada 16 yıl fark var. Bin kişiye düşen hastane sayısı, bebek ölüm oranları gibi göstergeler Türkiye’nin doğusuyla Batısı arasında büyük uçurumlar olduğunu gösteriyor. Fakirlik göstergeleri sadece Doğu ve Güney Doğu illerinde görülmüyor. Bir Karadeniz ili olan Ordu’da halkın % 32’si fakirlik göstergesi olan yeşil kart sahibi. Bu açıdan Ordu, Türkiye’nin yoksulluk sıralamasında dördüncü sırada geliyor. Güneydoğu illeri arasında da büyük farklılıklar var. Bazı Güney Doğu illerimizdeki ekonomik ve sosyal göstergeler Diyarbakır’ın dörtte biri düzeyinde. Türkiye’de bölgeler arasındaki dengesizlikler bazen insan hakları ihlali boyutuna ulaşıyor. Örneğin Bursa’yla Şırnak arasında ortalama ömür beklentisinde 16 yıl fark olması çok düşündürücü. Bunun başlıca sebebinin devletin Şırnak’a ve ona benzer illerimize yeterince sağlık, eğitim, alt yapı olanağı sağlamaması olduğu açık. İnsan hakları konularıyla ilgilenenlerin meselenin bu yönüne yeterince değinmemeleri
İşte Türkiye’de ve dünyanın başka yerlerinde yaşanan önemli sorunlarının başında zenginlerle fakirler arasındaki bu gelir uçurumu geliyor.

Bu nedenle Türkiye’de sosyal demokratlara büyük ödevler düşüyor. Biz CHP olarak üzerimizdeki büyük sorumluluğun farkındayız. Bir yandan bu gerçekleri halka anlatacağız, bir yandan da bu adaletsizliklere çözüm yolları getirecek projeler oluşturacağız. Seçim bildirgemizde yer alan birçok proje işte bu hedefe yöneliktir. CHP Türkiye’de sosyal adaleti gerçekleştirmeyi hedefleyen parti ve kurumların arasında ilk sırada geliyor. Bu bakımdan gerçek bir sosyal demokrat parti olduğumuzda hiçbir kuşku yoktur. Mesele bu gerçekleri halkımıza, basına ve dış dünyaya anlatmaktır. Biz Partinin yöneticileri olarak bunu yapmaya çalışıyoruz. Ama toplumuzun en uç noktalarına sürekli olarak ulaşan siz gençlere de bu gerçekleri anlatmakta büyük görevler düşüyor. Ben sizlerin bu görevi en başarılı biçimde yerine getireceğinize inanıyorum. Bu vesileyle hepinizi saygılarla, sevgilerle kucaklıyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.