Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Bursa Sanayicileri ve İşadamları Derneği (BÜSİAD) Konuşması
ONUR ÖYMEN – BUSİAD KONUŞMASI
26 HAZİRAN 2007
Eğer bu tartışmalar bir rejim tartışması haline gelmişse o zaman iş ciddiyet kazanıyor demektir. Türkiye’de rejimin geleceği gerçekten tehdit altında mıdır, değil midir? Biz bunu Mecliste çeşitli vesilelerle tartıştık ve doğrusunu isterseniz ki, biz bu hükümet döneminin başlangıcında bu kadar kaygılı değildik. Yenilendiğini söyleyen, gömlek değiştirdik diyen bir iktidar var, bunların çağdaş bir anlayış benimseyeceği izlenimi kamuoyunda yaygın. Genel başkanımız bu iktidar ilk iş başına geçtiğinde onların liderleriyle konuştu. Onlara bir tek öneride bulunduk; lütfen rejime ve laik demokratik cumhuriyete saygı gösterin. Onun dışında seçimi siz kazandınız, gayet tabii ki politikalarınızı uygulayacaksınız ama rejimin temelini sarsmayın. Hiç merak etmeyin, dediler. Aynı uyarıyı İsmet Paşa Celal Bayar’a yapmıştı. 1950’de iktidarı devrederken demişti ki; “Türkiye’de demokrasiye geçiyoruz, çok partili rejime geçiyoruz. Ben gönül huzuruyla size devrediyorum cumhurbaşkanlığını ama sizden tek bir beklentim var lütfen laikliği tehlikeye atmayın.” Celal Bayar da, “Merak etmeyin Paşam, ben Atatürk’ün başbakanlığını yapmış insanım; gayet tabii ki Atatürk ilkelerinin ne olduğunu biliyorum ve rejimi koruyacağım.”
Bizim bu devirde, giderek artan bir şekilde, kaygılarımız var. Bu hükümetin Türkiye’yi nereye götürmek istediği konusunda çok ciddi kaygılarımız var. Size birkaç tane örnek vereyim. Bu hükümetin Türkiye’yi gerçekten çağdışı, laiklik karşıtı bir rejime doğru sürüklediğinin örneğini bize anlatın bakalım, nereden çıkarıyorsunuz bunu. Bunların birçoğu maalesef basına yansımıyor. Basına yansımaması bizim anlatmadığımızdan değil. Ama basını da büyük bir baskı altına aldığı için hükümet, bizim yaptığımız pek çok açıklama ve basın toplantısı basında yer almıyor. Bunu çok net ve iyi bir şekilde bilmemiz lazım; vatandaşlarımız ve iş adamlarımız da dâhil, Türkiye’de bilmeleri gereken pek çok şeyi bilmiyorlar. Mesela şimdi anlatacağımı, TÜSİAD başkanı ve üyeleri, sayın genel başkanımızı ziyaret ettiğinde onlara anlattık, ilk defa sizden duyuyoruz bunu, dediler. Demek ki TÜSİAD da bilmiyor. Bu hükümet bir antlaşma imzaladı yaklaşık 1,5 yıl önce, İslam Kalkınma Bankası ile. Bu antlaşma diyor ki, bir fon kurulacak ve bu fonla Türkiye’deki özel sektörü destekleyeceğiz. Türkiye’de bütçeden 10,5 milyar dolar katkıda bulunacak bu fona. Ama bir şartı var, temel bir amacı var; sadece İslami usulle çalışan Türk firmaları bu fondan yararlanabilir. İslami usulle çalışıyorsanız para alacaksınız, çalışmıyorsanız almayacaksınız. Kim tayin edecek bir Türk firması İslami usulle çalışıyor mu çalışmıyor mu? Mekke’de bir heyet var ve o bir Türk firmasının İslami usulle çalışıp çalışmadığını tayin edecek. İtiraz çıktı, kim karar verecek? Mekke’deki İslami Adalet Divanı. Siz laik ve çağdaş bir anayasa ile idare edilen bir ülkesiniz, eşitlik esasına göre idare edilen bir ülkesiniz ve devletin fonları, bütçesi hepinizin ödediği vergilerle karşılanıyor. Siz diyorsunuz ki sadece ve sadece İslami usulle çalışan firmaları besleyeceğiz. Biz buna çok itiraz ettik, tepki gösterdik buna rağmen Dışişleri Komisyonu’ndan geçirdiler. Ama bakın bunu genel kurula getirirseniz çok büyük olay çıkar. Getiremediler. Onlar da anladılar ki çok ciddi bir sorunla karşı karşıya gelecekler. Getiremediler. Ama imzaladılar. Bu bir niyeti yansıtıyor. Tek başına bu olay bile bu iktidarın zihniyetini yansıtıyor. Bilesiniz ki bu iktidar Türkiye’yi bizim bildiğimiz, uzun yıllardan beri yaşadığımız ve özlemini çektiğimiz çağdaş devlet düzeni anlayışından uzaklaştırmayı amaçlayan bir iktidardır. Pek çok konuda bunun örneklerini gördük. Mahkemeler karar alıyor çağdaşlık konusunda, türban konusunda, müthiş tepki gösteriyorlar. Danıştay biliyorsunuz bu konularda bir karar aldı. Olağanüstü tepki gösterdi Sayın Başbakan. Anayasa Mahkemesine türbanın üniversitelerde yasaklanmasıyla ilgili müthiş tepki gösterdi. AİHM aynı doğrultuda karar aldı, onlara karşı “siz bu işi bilmezsiniz ulema bilir” diyor. Zihniyet bu. Laiklik niçin bu kadar önemli? Çünkü halkı Müslüman olan bir ülkede laiklik yoksa demokrasi de yok. Bu kadar açık. Dünyada halkı Müslüman olan 57 tane ülke var. Bu 57 ülkeden sadece ve sadece Türkiye demokrasiyle yönetiliyor. Çünkü sadece Türkiye’de dinle devlet işleri birbirinden ayrılmıştır. Başka örneği yok. Hiç mi teşebbüs eden olmadı? Oldu. Bangladeş kurulurken bir laik devlet olarak kuruldu. Ama aşırı İslamcıların baskısı altında sadece beş yıl dayanabildiler. Fas laiklik yolunda ilerliyordu fakat öyle bir baskı geldi ki İslamcılardan şimdi laikliğin esemesi okunmuyor. Ben geçenlerde bir Faslı bakanla konuştum. Bana dedi ki, “Fas’ta sonunda bir tek bizim partimiz laik parti olarak kaldı. Bütün partileri teker, teker elde ettiler. En sonunda bizim partimizin içinde laik olan bir tek ben kaldım. Ben de istifa ediyorum. Daha fazla dayanamayacağım bu baskılara” dedi. Aşırı dinci akımlar adım adım laik çevreleri etkisiz kılıyorlar ve halkı Müslüman olan ülkeleri ele geçiriyorlar. Son örnek Türkiye’dir. Türkiye’yi bu şekilde kendi çizgilerine getirmeyi amaçlıyorlar ve maalesef Türkiye içinde de bu hükümetten destek görüyorlar.
Size somut bir örnek anlatayım bu işin ciddiyetini görmeniz için. İran’da sözde İslam devrimi olduktan sonra İran’ı ilk ziyaret eden heyetin içinde ben de vardım. O zaman rahmetli Dışişleri Bakanı Gündüz Ökçü’nün danışmanıydım ben. Gittik Tahran’a. Konuştuk yeni yönetimle. Anladık ki bunların kafası karışık. Ve gerçek niyetlerini anlamak için biz Humeyni’yle görüşmek istiyoruz dedik. Görüşemezsiniz dediler. Niye? O Kum Şehrinde oturuyor. Uzaktır gidemezsiniz dediler. Gideriz dedik. Helikoptere binip Humeyni’nin Kum Şehrindeki evine ziyarete gittik. Humeyni bize etrafındakileri takdim ediyor. Filanca zat diyor petrol bakanı. Filanca zat Dışişleri Bakanı. En sonunda “Bu da benim Türkiye’deki temsilcim” dedi. Ne yapacak dedik bu sizin Türkiye’deki temsilciniz. Yeni büyük elçiniz mi bu sizin dedik. İran’ı mı temsil edecek? Hayır, dedi, böyle işler yapmaz. Ne iş yapacak dedik? “Bu arkadaşın görevi, İran İslam Devrimi’nin Türkiye’de uygulatmaya çalışmak ve İran İslam Devrimi’nin Türkiye’ye taşımak. Onun için gidiyor” dedi. Düşünebiliyor musunuz? Adam yüzünüze açıkça söylüyor. Amaçları Türkiye’yi bir İran haline getirmek. Ondan sonra olanları gayet iyi biliyorsunuz. Bu yüzden bir İran büyükelçisini biz sınır dışı ettik. Yasadışı yöntemlerle İran İslam rejimini Türkiye’ye yerleştirmeye çalıştığı için. Bugün bu tehlike yine var. Daha fazla ayrıntısını size anlatmayayım başka konulara da vaktimiz kalsın. Ama bilesiniz ki, bizi şu sırada en çok endişelendiren, Türkiye’deki rejimin geleceğidir. Bu iktidar laik rejimden rahatsızdır. Sayın Başbakan diyor ki, “Bir insan aynı zamanda hem Müslüman hem laik olamaz”. Düşünebiliyor musunuz? Böyle bir şey olabilir mi? Ve bunu söyleyen insan laik bir anayasayı uygulamak için ant içmiş. O zaman ne yapacak, Müslümanlıktan mı vazgeçecek? Demek ki laikliğe inanmıyor. Meclis Başkanı çıkıyor açıkça diyor ki, “laikliği yeniden tarif etmek lazım.” Nasıl tarif edeceksin? “Laiklik din özgürlüğüdür” diyor. TÜSİAD’da yaptığı konuşmada sorun arkadaşlarınıza, Başbakan laiklik hakkında neler söylemiş şaşarsınız. Bunların laiklikten anladığı insanların sözde serbestçe din eksenli bir hayat yaşamaları. Laiklik bu mu? Laikliğin bunlarla alakası yoktur. Laiklik daha ABD kurulurken o zaman ki Cumhurbaşkanlarından Thomas Jefferson tarafından çok açık tarif edilmiştir. “Biz Amerikan devletini kurarken, dinle devlet işleri arasına bir duvar ördük” diyor. Laiklik budur. Adam dindar. Adam dinine sonuna kadar bağlı. Ama dinle devlet işlerini birbirine karıştırmıyor. Ondan önce daha 1648 yılında Başbakan bir din adamı Kardinal Richelieu dinin devlet üzerindeki hâkimiyetine son veriyor. Bundan önce 30 yıl savaşmışlar. Sonunda kilise kendi köşesine çekiliyor ve devleti laik kilise dışı güçler idare ediyor.
Atatürk’ün yaptığı da budur. Atatürk 1924 Anayasasını yaparken kafasındaki düşünce bu. Hilafeti bir yıl daha sürdürüyor ama gerçek hedefi din ve devlet işlerini ayırt etmek ve ondan sonra halifeliği yurt dışına çıkarıyor ve sonra adım adım gerçek bir laik devlet haline getiriyor Türkiye’yi ve 1937 yılında bunu anayasaya vazgeçilmez bir madde olarak koyuyor. Eğer biz bu boyutunu görmezsek meselenin, Türkiye’deki rejimin gerçek bir tehlike altında olduğunu hissetmezsek, o zaman bu hükümetle ilgili değerlendirmelerimiz eksik kalır.
Gelelim işin ekonomik boyutuna. Ekonomik açıdan neredeyiz? Bir açıdan baktığımız zaman bizi son derece mutlu edecek bir tablomuz var. Belki okuyanınız olmuştur; Türkiye’nin Gücü diye bir kitap yazmıştım Türkiye’yi ekonomik açıdan diğer ülkelerle kıyaslayan. Göz atabilirseniz göreceksiniz Türkiye pek çok açıdan övünç verecek bir durumdadır. Şu anda en son rakamlara göre, satın alma gücü paritelerine göre Türkiye dünyanın 19. en zengin ülkesidir. Avrupa ülkeleri arasında 6. sırada gelmektedir. Bu bizim için müthiş bir şey. Ama o kadar büyük eksikliklerimiz ve sorunlarımız var ki bu servetimizi ve bu kaynağımızı gerçek ve sürdürülebilir bir ekonomiye taşıyamıyoruz, halkı zenginleştiremiyoruz. Bakın BM’nin insan gelişme endeksi var. İnsan Gelişme Endeksi kişi başına milli gelir, eğitim durumu ve sağlık durumunu içeriyor. Bunları birlikte değerlendiriyor ve buna göre Türkiye 92. sırada. Yani 91 ülkenin durumu Türkiye’den daha iyi. Niye bu zenginliği taşıyamadık insan hayatına? İşte bunun izahı iki kelimedir: kötü yönetim. Türkiye kötü yönetildiği için bu büyük serveti halkın refahına taşıyamıyoruz. Ben Çekoslovakya’da görev yaptım. Derlerdi ki, okuma yazma bilmeyen en son Çek vatandaşı iki yüzyıl önce ölmüştür. Herkes okuma yazma bilir. Ben Milli Eğitim bakanına bir soru önergesi verdim; “Türkiye’de okuma çağında olup da okuma yazma bilmeyen kaç kişi var?” Bana cevap verdi: “7,5 milyon” Bu kadar insanımız adını yazamıyor. Türkiye’nin durumu bu. Bunların 2,4 milyonu şehirlerde yaşıyor. Bu tabii kabul edilebilir bir durum değil. BM’nin Türkiye’den sorumlu yetkilisi geçenlerde beyanatta bulundu; böyle devam ederse Türkiye’nin eğitimde Avrupa’nın koşullarına ulaşması tam yüz yıl alacak. Bugün Türkiye eğitimde Fas’ın Endonezya’nın gerisindedir. Karşımızdaki tablo bu. Başaramamışız, becerememişiz. Maalesef bu hükümet zamanında da bu alanda bir ilerleme sağlayamadık.
Gençlerimizi nasıl eğiteceğiz? Çağdaş ülkeler nasıl yapıyorsa biz de öyle yapacağız. Ama bizim eğitim sistemimiz gerçekten çağdaş insanlar eğitmeye müsait değildir. Eğitim sistemimiz maalesef çok geridir. Bunu bilmemiz ve önce öğretmenlerimizi eğitmemiz gerekiyor. Bugün Türkiye’de eğitim standartlarına bakacak olursanız, birçok ülkenin gerisinde olduğunu görüyoruz. Başta üniversite eğitimi olmak üzere uyguladığımız yöntemler dünyada hiç örneği olmayan yöntemlerdir. Türkiye’deki gibi bir üniversite sınavı olan başka hiçbir Avrupa ülkesi yoktur. Üstelik bu sınavda sorulan sorular çocuğun lise eğitiminde öğrendikleri ile hiç alakası yok. Başka şey öğretip başka şey soruyorsunuz. Git dershanede öğren orada ne sorulacağını ona göre sınava gir. Peki ya parası yoksa? Parası olmayan çocuk bunu nasıl öğrenecek? Ben Milli Eğitim Bakanına bir soru daha sordum, dedim ki; “Türkiye’de bir liseyi birincilikle bitirdiği halde herhangi bir üniversiteye girmek için, gerekli asgari puanı tutturamayan kaç öğrencimiz var?” Bana cevap verdi; 518. Türkiye’de 518 lise birincisi herhangi bir üniversiteye girmek için asgari puanı tutturamıyor. Sistemin çarpıklığını görebiliyor musunuz? Yani bu çocuk daha ne yapsın? Sınıfının değil, okulunun birincisi olmuş, daha ne yapsın? Sistem çarpık. Dershaneye gidenlerin de şansı sadece %15 artıyor. Geri kalan işsiz güçsüz evine dönüyor ve ne yapacağını bilemez bir halde evinde oturup bekliyor. Bir dahaki seneye şansını deniyor. Ama hiçbir mesleği yok, yapacak işi yok. Biz bu gençlerle çok konuştuk ne yapacaksınız diye; valla bütün ümidimiz yurt dışına gitmek, Türkiye’de hiçbir ümidimiz kalmadı. Türkiye’de gençlerin %20,5’i işsizdir. Biz ne yapacağız? Sizlerle işbirliği halinde bu sistemi baştan aşağı değiştireceğiz. Üniversiteye giriş sınavını kaldırıyoruz, temel eğitimi 10 yıla çıkaracağız ve 10 yıldan sonra da iki gruba ayıracağız; üçte ikisini gençlerin mesleki ve teknik eğitime yönlendireceğiz ve üçte birini üniversite eğitimine yönlendireceğiz. Orada sınavsız bir şekilde ve lisedeki performanslarına göre gençlerimiz yeteneklerine uygun okullara girecekler. Mesleki ve teknik eğitime yönelen bu gençlerimiz de sanayicimizin ihtiyaç duyduğu kalifiye işgücü neyi gerektiriyorsa onu öğrenecek. Onun için de eğitim kadrosu yetiştireceğiz. Kim eğitecek bunları? İşte onun için de eğitim sistemi kuracağız üniversitelerimizle, sanayimizle işbirliği halinde.
Türkiye’de herkes rahat etsin ki, biz piyasa ekonomisine karşı bir parti değiliz. Avrupa’daki sol partilerin hiçbiri de piyasa ekonomisine karşı değildir. Bizi buna karşı bir parti gibi takdim edenler çok yanılıyorlar. Piyasa ekonomisine de, küreselleşmeye de karşı değiliz. Ama nasıl diğer ülkeler piyasa ekonomisi ve küreselleşmenin kendi sosyal yapılarına olumsuz etkide bulunmaması için bazı tedbirler alıyorlarsa, aynı tedbirleri biz de alacağız. Bu kadar basit. Bir araştırmaya göre, Avrupa’da eğer hiçbir tedbir alınmazsa, sadece piyasa ekonomisi uygulanırsa halkın %29-31 fakirlik sınırının altında yaşıyordu. Ama devletin aldığı sosyal tedbirler sayesinde bu oran %6-7’ye indirilmiş. En fakir olanlar %2, buna rağmen aç insan bırakmamışlar. Biz de bunu yapacağız. Aç insana maaş vereceğiz. Türkiye’de bu şekilde bir milyona yakın insan var. Bunun kaynağını da bulduk. Hiç merak etmeyin, ekonomiyi de zorlamadan ama hiçkimse gece yatağa aç girmeyecek. Bunun doğurabileceği sosyal sıkıntılar, patlamalar hem sosyal hayatı hem ekonomiyi hem de siyaseti zor durumda bırakır. Onun için aç insan kalmayacak. Üretimi artıracağız, sanayiyi destekleyeceğiz. Şimdi dünya ülkeleri arasında kendi milli sanayisini desteklemekten Türkiye sondan ikincidir. Birinci sırada Güney Kore. Onlar nasıl yapıyor bu işi? GSMH’lerinin %8.8’ini harcıyorlar. Biz yapmıyoruz. Bizde birin altındadır. Niye desteklemiyoruz. Hani istihdam yaratacaktık. Biz sanayicimizi desteklemezsek sanayici nasıl istihdam yaratacak? Siz yatırımcısınız, siz biliyorsunuz. Bir yatırım yapmak için nasıl bir bürokrasi engelini aşmanız gerektiğini siz bizden iyi bilirsiniz. Rüşvetin yolsuzlukların ne boyutlara ulaştığını benim size anlatmama gerek yok; ama onun dışında da o kadar ağar işleyen ve insanı bezdiren bir bürokrasi var ki, birçok iş adamımız yurt dışında yatırım yapmayı tercih etti. Geçenlerde Almanya’da yerleşmiş çok büyük bir iş adamımızla konuştum, “Artık ben bezdim. Türkiye’de bürokrasiyle de ekonominin tedbirleriyle de kurlarla da baş edemiyorum. Gittim Ürdün’e yatırım yaptım” dedi. Şu anda Ürdün’de kurduğum tekstil fabrikasında 1500 kişi çalışıyor. Düşünebiliyor musunuz? Türk işadamı kendi memleketinde yatırım yapamıyor. Bezmiş adam. Biz bezdirmişiz. İşte bütün bunları değiştireceğiz. İtalya’ya gidiyorsunuz yatırım yapacaksınız bir kanun çıkarttılar. İki tane kanun çıkarttılar. Bu kanunlara göre bir tane bu işlerle ilgilenen masa var, oraya gidiyorsunuz. Yatırım projelerinizi götürüyorsunuz. Bütün izinleri almak o masanın işi. İtalyan yapıyor biz niye yapamıyoruz? Fransa’ya gidiyorsunuz. Bir devlet reformu projesi geliştirmişler. Başbakanın başkanlığında bakanlardan oluşan bir devlet reformu komitesi var. Bir de devlet reformu bakanlığı var. Her sene yaklaşık 300 tane formaliteyi kaldırıyorlar yatırımcıların önünden. Bunu yapıyor ki, insanlar serbestçe çağdaş bir anlayışla yatırım yapsın. Almanya’ya gidiyorsunuz. Almanya’da yatırım yapmak istediğiniz zaman, Alman hükümeti konusuna göre yerine göre niteliğine göre teknolojisine göre yapacağınız yatırımın %5’i ile %45’i arasındaki parayı cebinize koyuyor. Devletler böyle teşvik ediyorlar sanayiyi. Bizde diyorlar ki, “liberal ekonomiyi bırakın. Ne demekmiş milli sanayi. Ne demekmiş yerli malı. Sizin çağdaşlıktan haberiniz yok. Dinozor musunuz nesiniz.” Dünyada devletler kendi sanayilerini ticaretlerini bankalarını nasıl koruyorlar kimse farkında değil. Geçenlerde İtalya’da bir Fransız bankası bir İtalyan bankası almaya kalkıştı. İtalya’da merkez bankası başkanının onayı gerekiyor böyle bir satış için. Adam dedi ki “Ben istifa ederim imzalamam. Bir İtalyan bankasını kimseye sattırmam”. Oradaki zihniyete bakın bizdeki zihniyete bakın. İspanya’da bir büyük enerji kuruluşunu bir büyük Alman firması satın alacaktı. İspanyollar kanun değiştirdiler, sattırmadılar. İngilizler British Petrol’ün %20’sini almak isteyen Kuveyt şirketinin talebini reddettiler. “Sattırmayız, stratejik önemi var” dediler. Amerikalılar doğu limanlarından 6’sının işletme hakkını talep eden Dubai şirketinin talebini reddettiler. Amerikan Kongresi Tahsisler Komisyonu ikiye karşı 62 oyla reddetti. Stratejik öneme sahiptir biz limanlarımız yabancılara vermeyiz dedi. Ama biz veriyoruz. Hiçbir sınırımız yoktur. Önümüze gelen her yabancıya her şeyi vermeye hazırız. Bankalarımız da dahil topraklarımız da dahil. Bu liberal ekonomi değil. Bu vahşi ekonomi. Böyle bir liberalizm yok, dünyada yok. Bir Çin firması bir Amerikan Petrol şirketini alacaktı 8 milyar dolara, sattırmadılar. Sonunda firmayı ikna ettiler, 7 milyar dolara başka bir Amerikan firmasına sattırdılar. Türkiye’de öyle bir hava yaratılıyor ki, bizim sanayicimizin iş adamımızın içinde hiçbir milli duygu yok. Sanki onlar bizimle aynı okullarda okumadılar. Sanki aynı duyguları paylaşmadılar. Sanki bu vatanın temel değerlerini bizim kadar bilmiyorlar. Benim konuştuğum kaç tane iş adamı Türkiye’nin değerlerine Türkiye’nin varlığına bizim kadar sahiptir. “Para gelsin de kimden gelirse gelsin haraç mezat her şeyi satarız.” Bu zihniyet hiçbir ülkede yok. Türkiye’de bazı çevrelerin etkisiyle bunu yaygınlaştırdılar. Halka da bunu liberalizm diye satıyorlar. İşte örneklerini verdim liberalizmin nasıl işlediğiyle ilgili. İsterseniz daha başka örnekler de verebilirim. Son zamanlarda yazdığım Ulusal Çıkarlar diye bir kitap var, açıp okursanız çeşitli ülkelerden örnekleri orada bulabilirsiniz. Bu yaklaşımımız hiçbir şekilde piyasa ekonomisine karşı değil. Çünkü piyasa ekonomisini uygulayan en büyük devletler bunu yapıyor. Bir iki sene önce, Amerikan çelik sanayi sıkıntıya düştü. Amerikalılar kalkıp da “Baba baba satarız.” demediler. Ne yaptılar? Başkan Bush bir kararname yayınladı, “demir- çelik ithalatına %30 ilave vergi getiriyorum” dedi. Bunu yaparak Amerikan çelik sanayini kurtardı dış rekabetten. Şimdi orası liberal ekonomi değil mi? Orada küreselleşme yok mu? Küreselleşme bir tek Türkiye için mi geçerli. Bunları çok iyi bilmek lazım. Çağdaş ülke demek, liberal piyasa ekonomisine saygı gösteren ülke demek böyle başı boş ekonomiyi kuralsız ekonomiyi uygulayan ülke demek değildir. Ne yazık ki, bugün Türkiye’de bu yapılıyor. Biz özelleştirmeye karşı değiliz. Taraftarız. Ama nasıl özelleştirme? Çağdaş ülkeler nasıl yapıyorsa öyle özelleştirme. Biz de özelleştirme bütçe açığını kapatmak için yapılıyor. Satayım da kime satarsam satayım. Kaça satarsam satayım. Aldığım parayla bütçenin bir deliğini kapatayım. Var mı böyle bir zihniyet Avrupa’da? Yok. Almanya’da Treuhand diye bir kuruluş var. Treuhand Doğu Almanya’dan ele geçen devlet kuruluşlarını özelleştirmek için kuruldu. Treuhand’ın kuralları var. Açıyorsunuz 5-a maddesi. Orada diyor ki, biz gerekirse 1 Mark’a satarız. Şartları var. Diyor ki, her tesis için tespit edeceğimiz miktarda yatırım yapacaksınız. Şu teknolojiyi getirecek, şu kadar insan istihdam edeceksiniz. Bunları yaparsanız icabında size 1 Mark’a veririz diyor. Bizde böyle bir şey yok.
Türkiye’nin en zengin çinko yatakları Hakkâri ilinde. Çinkoyu Çin’e hammadde olarak ihraç ediyoruz ve şu ana kadar 10 milyon dolarlık ihracat yaptık. Taşıyla toprağıyla ihraç ediyoruz. Türkiye’de bunu işletecek fabrika yok muydu? Nerede var? Kayseri’de. Bunu biz 15 sene önce özelleştirmişiz. Adam işletememiş, kapatmış ve bu yüzden kendi madenimizi ülkemizde işletemiyoruz ve hammadde olarak satıyoruz. Sonra çinkoyu birkaç misli para ödeyerek ithal ediyoruz. İşte bunlar yanlış politikalar. Bizim programımızda madenleri mümkün olduğu kadar yurtiçinde işlemek var. Bursa’da krom çıkıyor. Biz bu madeni Bursa’da işleyecek fabrikaya sahip değiliz. Türkiye’de o kadar çok kaynak var ki, akıllı bir yönetimle bu meseleleri çözmek kabil.
Makro ekonomik tedbirlere gelirsek; biz piyasa istikrarını bozmayacağız. Böyle bir yanlış anlama olmasın ama cari açığı sona erdireceğiz. Bu iktidar geldiğinde GSMH’da cari açığın payı %1,2 idi şimdi %9. Bu sürdürülemez. 27 ülke var Türkiye’nin durumunda, bunlara gelişme yolundaki piyasa ekonomisi diyorlar. Cari açığı Türkiye kadar yüksek olan hiçbir ülke yok. Bu ülkelerin çoğunda cari fazla var. Açık olan az ülke var ve en büyük açık Türkiye’de. Bu sürdürülemez. Milli gelirin yüzde dördüne indireceğiz bu açığı. Enflasyonu %5’e, GSMH artışını %6’ya çekip işsizliği %7’ye indireceğiz. Bizim parametrelerimiz bunlar. Bunu nasıl yapacağız? Üretimi teşvik ederek, istihdamı, yatırımları teşvik ederek. Bütün bu anlattığım konularda Türkiye’yi çağdaş bir ülke haline getirecek ekonomik yöntemleri uygulayarak. Türkiye’deki kötü yönetim yüzünden, Türkiye her yıl milyonlarca dolarını toprağa gömüyor. Ankara-İstanbul arasında hızlı tren projesi yapacağız diye tünel kazılmış, faizleri ile birlikte tam 1 milyar dolara Türkiye’ye mal olmuş. Ne yapmışız sonra? Bu, fay hattından geçiyor, çok tehlikeli, bu projeyi yürütemeyiz. Ne yapacağız? Rafa kaldıracağız. Bu halkın parası. Kötü yönetimin örneklerinden biri.
Türkiye’de yeni bir turizm anlayışı yapacağız. Alanya ve Efes’e turizmi taşıyacağız, hava alanı yapacağız. Gazipaşa diye hava alanı yapmışız 6 sene önce, 26 milyon dolar para harcamışız. Kaç uçak inmiş 10 yıldan beri? 1 tane bile inmemiş. Niçin? Çünkü yanlış yere yapmışlar. Uzmanlara sormuşlar, uzmanlar da rapor vermiş ve buraya bir tane uçak inemez demişler, burada dağlar var. Sanki siz hava alanı yapmışsınız da hava alanı sonradan çıkmış gibi. Bu kadar kötü yönetim olabilir mi? Hangi uzman bunu yaptı, hangi mühendis onayladı, hangi bakan buna onay verdi? Bunun borcunu şu anda ödüyoruz. Çaycuma’ya da hava alanı yapmışız, bir tane uçak inmiyor. Yanlış yere yapmışız. Bunlar olacak şeyler değil. Bursa’da hava alanı var ama etrafına inşaat yapıyorlar ki buraya uçak inip kalkmasın diye. 30 yıl önceki Bursalı iş adamı sabah uçağa binip Yeşilköy’e gidiyor, oradan Avrupa uçağına binip gidiyor. Bugünkü Bursalı iş adamının hava yoluyla gidebileceği tek yer Trabzon, fıkra gibi. Türkiye’nin dördüncü büyük ili, ikinci büyük sanayi ili ama uçakla gideceğiniz tek yer Trabzon. THY genel müdürü ile görüştüm, nasıl yaparsınız dedim. O da “fizibilite etüdü yaptık” filan dedi. THY’yi satacaklar ya, her açacakları hattın birinci günden karlı olmasını istiyorlar. Dünyanın neresinde görülmüş? Devlet destek olacak, üç ay-altı ay, bir süre teşvik primi verecek. Uçaklar Bursa’dan kalkacak, Frankfurt’a uçacak. Ankara’ya uçacak. İstanbul’a uçacak. Ne var bunda? Avrupa’da o kadar yakın mesafe uçulan o kadar çok havaalanı var ki. Bremen’den kalk Köln’e uç. Kaç yüz kilometre topu topu. Ama iş adamı için, vatandaş için bu servisi koymuşlar. Ben iki günden beri özel havayolu şirketleriyle konuşuyorum. Onları ikna etmeye çalışıyorum. Bana dedikleri şu, en son bugün konuştum. Diyorlar ki, eğer devlet teşvik verirse gayet tabii ki düşünürüz. Ama eğer bütün yükü bizim üzerimize yıkarlarsa, ben burada Bursa’da bakım atölyesi kuracağım, uçak bağlayacağım gibi, bu bir firmanın altından kalkacağı iş değil. Bir Fransız firması galiba ATR denilen pervane uçakları Bursa’dan çalıştırmaya çalışıyormuş. Sizlerle de temas etmişler galiba. İyi hoş da bu uçakların kargo kapasitesi yok. Siz iş adamısınız bir eşantiyon yollayacaksınız bir mal getireceksiniz. Tarımcı bir ürününü ihraç edecek, nasıl yapacaksınız? Pervaneli uçağın kapasitesi yeter mi yetmez mi siz bileceksiniz. Bu işlerin üstüne gitmek lazım. Dünyada ben Bursa’dan başka demiryolu olmayan bir sanayi şehri tanımıyorum. Böyle şey olur mu? Dünyanın neresinde bir sanayi şehri var da demiryolu yok? Değerli arkadaşım Kemal Demirel yıllardır uğraşıyor bilirsiniz. Geçen gün TCDD genel müdürüne telefon ettim. Neden Bursa’ya demiryolu yok? “Biz bunun fizibilite etüdünü ve uygulama projesini bitirdik. Düğmeye basmak için devletin para tahsis etmesi lazım.” dedi Etmiyor hükümet. Bunun yerine Konya’ya Ankara’dan hızlı tren gitmesi için para tahsis etmişler. “Konya’ya tren var” dedim. “Ama hızlı gitmek istiyorlarmış” dedi genel müdür bana. Nedense? Oraya hızlı tren projesi koymuşlar, Bursa’ da tren yok. Konya’ da bizim şehrimiz gayet tabii oraya da yatırım yapalım. Ama en acil ihtiyaç burada. Hayır, Konya’ya var para. Bursa’ya yok. Bunlar yanlış politikalar.
Değerli arkadaşlar bunları size şunun için anlatıyorum. Ekonomi değince sadece böyle makro dengeleri düşünürsek yanlış yaparız. Biz ekonomi değince somut projeleri de anlıyoruz. Yabancı sermaye geliyormuş. Bugün nereye geliyor yabancı sermaye? Yabancı sermaye borsaya geliyor. Bugün Türk borsasının %72’si yabancıların elinde. Devlet tahvili alıyorlarmış. Hiçbir ülkeden alamayacakları faizi Türkiye’den alıyorlar. Dolar bazında %20 faiz alıyorlar. Dünyanın neresinde var böyle bir kazanç? Hiçbir yerde yok. Tatlı kar var, onun için Türkiye’ye geliyor ve gelen sıcak paranın haddi hesabı yok. Yarın dünyanın herhangi bir yerinde bir kriz çıksa bu para gitse, bir anda krize gireceğiz. Kimse bunun farkında değil. Bugünü geçiştirelim yarının önemi yok. Bu kadar güvenilir olmayan bir kaynağa dayalı bir ekonomi yürüyemez. İşte bütün bunları biz çağdaş bir anlayışla ve sizlerle birlikte çözüme kavuşturacağız. Türk ekonomisi bir taraftan istikrarını koruyacak. Bir taraftan da bu çarpıklıklardan arındırılacak.
Size son bir örnek vereyim. Türk ekonomisinin nasıl yönetildiğine siz de tanık olun. Biz bunlarla uğraşıyoruz. AB ile bir anlaşma imzalamışız. Biz AB üyeliğine de taraftarız onu da bu vesileyle söyleyeyim. Biz bizim üyeliğimizi istemeyenlerle mücadele veriyoruz. Biri diyor ki, “Türkiye’nin üyeliğini istemiyoruz”. Neden? “Çünkü Türkiye Asya ülkesidir.” Diyen kim? Fransız Cumhurbaşkanı. Biz bununla nasıl mücadele etmeyelim. Buna karşı çıkınca demek siz AB karşısınız diyorlar. Hayır ben AB’ye karşı değilim. Türkiye’yi üye yapmak istemeyenlere karşıyım. Örneğimize dönecek olursak, Türkiye ile AB arasında bir antlaşma imzalanıyor. Anlaşmada diyor ki, “AB’den Türkiye’ye hibe olarak gelecek paralar hangi usulle uygulanacak hangi usulle ihale yapılacak?” İçinde bir hüküm var diyor ki; eğer bu parayla yapılacak ihaleleri bir AB firması alırsa hiç vergi ödemeyecek. Türk firması alırsa vergi ödeyecek. Şimdi düşünebiliyor musunuz, siz bir AB firmasıyla rekabete giriyorsunuz, bir ihale için, sizin rakibiniz vergi ödemiyor siz ödüyorsunuz. Böyle bir adalet olur mu? En üst düzey ekonomi bakanlarını çağırdık ve bunu niye yaptıklarını sorduk. Bunu imzalayan başka ülkeler var mı dedik. Var dediler. Peki, bu ülkelerde bu koşulu kabul ettiler mi? Hayır efendim dediler. Orada nasıl oluyor? Orada hem yerel hem de AB firmaları vergiden muaftır dediler. Peki, siz Türk firmaları vergi ödeyecek hükmünü niye koydunuz? Söyleyeceğim, siz de bana inanmayacaksınız. “Bizim özel sektör her fırsatı bulduğunda vergi kaçırır, vergi kaçırmasın diye biz yakaladığımız yerde vergi alıyoruz” diyor. Aynen bu kelimelerle. İşte bu zihniyetteki insanlar Türk ekonomisini idare ediyorlar.
Doğrusunu isterseniz, şu kadarını söyleyim size bu koşullarla borsaya falan yatırarak kolay yoldan para kazanmayı tercih etmeyin. Sanayide ısrar etmeniz bir kahramanlıktır. Türkiye’nin bugünkü ortamında sizin yaptığınız iş kahramanca bir iştir. Hepinizi kutluyoruz. Ama bunu değiştireceğiz. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bu değişecek. Çünkü bu devam edemez. Bu politikalarla Türkiye bir yere gidemez. Dünyada bir örneği olmayan bir paradan para kazanma rejimi başka hiçbir yerde yok. Bu sürdürülemez. Onun için biz diyoruz ki, biz çağdaş bir yaklaşım benimseyeceğiz. IMF’yi ne yapacaksınız? IMF bizim düşmanımız değil. IMF Türkiye’nin üye olduğu bir milletlerarası bir kuruluştur. Ne iş yapar? Bir ülkenin ekonomisi krize girmişse bu krizin aşılmasına yardımcı olur. Yani bir itfaiye teşkilatı gibidir. Eviniz yanıyorsa çağırırsınız gelir. Su sıkar, yangını söndürür. Ama yangın söndükten sonra günlerce haftalarca su sıkarsa siz bir daha o evde oturamazsınız. Hükümetin bu yaptığı, kriz bitekten sonra da IMF’yi bir otomatik pilot olarak kullanmaktır. Şimdi IMF’nin belli bir hedefi ve görevi var. Enflasyonu düşürecek, borçların geri ödenmesini sağlayacak, makro dengeleri düzenleyecek. Ama sosyal dengeler IMF’nin işi değil. Açın okuyun. IMF nereye giderse gitsin orada sosyal dengeler bozulmuştur, gelir adaleti bozulmuştur. Bunu istemiyoruz. Yine makul ilişkiler sürdüreceğiz ama IMF’yi otomatik bir pilot gibi görmeyeceğiz. Ekonomik temelleri biliyoruz. Aynen diğer ülkelere yaptığı gibi. Bu gün dünyada IMF’yi bir otomatik pilot gibi kullanan Türkiye’den başka bir ülke kalmadı.
Çok değerli arkadaşlar,
Eğer “biz bu iktidar döneminde para kazandık o yüzden bunları destekleyelim” diye düşünenler olursa ve milletçe ileride bunu çok ağır bedellerini ödemek zorunda kalırsak, hiç kimse bizi uyarmamıştı denmesin. Biz bu iktidarın Türkiye’yi hem siyasi hem de ekonomik açıdan son derece tehlikeli bir duruma sürüklüyor. Bu sürdürülemez bir gidiştir. Onun için bunun mutlaka değiştirilmesi azım. Çağdaş ülkelerde iktidarların değişmesi olağandır. Türkiye’de iktidar değişecek ve demin anlattığım görüşleri siz de paylaşıyorsanız Cumhuriyet Halk Partisi iş başına gelecek. Ve o zaman bütün bu konularda yeniden buluşacağız. Bursa için Türkiye için atacağımız somut adımları sizinle birlikte yeniden değerlendireceğiz. Çok teşekkür ediyorum beni dinlediğiniz için.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.