Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Marmara Üniversitesi – Almanya Dönem Başkanlığında Türkiye-AB İlişkileri, Karşılıklı Yükümlülükler
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Marmara Üniversitesinde yaptığı konuşma
Almanya Dönem Başkanlığında Türkiye-AB İlişkileri – Karşılıklı Yükümlülükler
8 Mayıs 2007
Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri, çok değerli konuklar, hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.
Böyle bir toplantı düzenlediği için Sayın Dartan’a ve Marmara Üniversitesine içtenlikle teşekkür ediyorum. Gerçekten bu konuları Alman dostlarımızla birlikte açık yüreklilikle görüşmemiz ve tartışmamız gerekiyor. Onların kafalarında sorular var. Bizim onlara cevap vermemiz lazım. Bizim kafamızda sorular var. Onların da bunlara cevap vermeleri lazım. Bu gibi toplantılar gerçekten bunun için uygun bir ortam oluşturuyor.
Türkiye-AB ilişkilerinde biz gerçekten Almanya’nın tutumuna çok önem veriyoruz. Yani Türkiye ve Almanya geleneksel olarak çok yakın ilişkiler içinde olan iki ülkedir. Aramızda çok yakın ticari, ekonomik, siyasi ilişkiler var, savunma alanında ilişkiler var, Avrupa’nın güvenliğiyle ilgili konularda iş birliği var. Yani Türkiye ve Almanya arasındaki ilişkilerin çok özel bir yeri var. O bakımdan biz Avrupa’yla ilişkilerimizde de Almanya’nın çok etkili bir rol oynamasını başından beri bekliyorduk. Doğrusunu isterseniz, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde Almanya bu rolünü çok etkili ve bizim açımızdan olumlu bir biçimde oynamıştır. Türkiye’nin Avrupa’yla bütünleşmesinde o dönemdeki Alman liderleri çok önemli katkılar yapmışlardır. Örneğin, Almanya Şansölyesi Adenauer’in görevi süresince Türkiye Avrupa’yla bütünleşme yolunda çok önemli adımlar atmıştır. O devirde hiç kimse ne “yapsak da Türkiye’yi Avrupa’dan dışlasak” demiyordu. Tam tersine “ne yapsak da Türkiye’yi Avrupa’nın içine alsak” diyordu. İşte o zaman, daha 1949’da, Türkiye Avrupa Konseyi’nin üyesi olmuştur ve Almanya çok destekli ve olumlu bir tavır izlemiştir. Ondan sonra Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’ne girerken gene Almanya bizim yanımızda oldu. Biz Almanya’dan önce NATO’ya girdik – 1952’de biz girdik Almanya 1955’de girdi – ve biz Almanya’yı destekledik. Almanya’nın üyeliğini destekledik ve o tarihteki Alman gazetelerini okursanız Türkiye’nin desteği için Almanların nasıl şükran duyduklarını göreceksiniz. Şimdi biz oradan yola çıktık.
Daha sonra ne oldu? 1963’te Türkiye Avrupa Ortaklık Anlaşmasını imzaladı. O anlaşmanın 28’inci madde diyordu ki, “bu anlaşmanın hedefi Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğidir.” Bu da bizi çok memnun eden bir maddeydi. Almanya’nın buna hiçbir itirazı olmadı. Tam tersine Almanya bunu kuvvetli destekledi. Sonra ne oldu? Ne değişti? Türkiye’de ne değişti? Almanya’da ne değişti? Avrupa’da ne değişti? Yani bugünkü tabloyla II. Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda yaşadığımız tablo üst üste oturmuyor. Yani bunu açıkça konuşmak lazım. Ne değişti? Sizi Türkiye’yle ilgili rahatsız eden şeyi bizim çok açık bir şekilde bilmemiz lazım. Böyle sürekli olarak Türkiye’de bu eksik, şu eksik diyerek bu meselelere sağlık bir teşhis koyamayız. Nedir Almanları veya diğer Avrupa ülkelerini rahatsız eden? Almanlar çok açık konuşurlar, biz de açık konuşmayı onlardan öğrendik. Doğrusu biz biraz daha diplomatik dille konuşuyorduk ama baktık ki, Almanlar çok açık konuşuyor, biz de dedik ki bari biz de açık konuşalım. Şimdi ne oldu? Bize açık söyleyin.
Ben hatırlıyorum: Dışişlerinde bu işlere bakarken, Türkiye 1987 yılında tam üyelik için başvuruda bulunmayı kararlaştırdı. Daha bu kararımız birkaç hafta önce Almanya’dan üst üste milletvekilleri heyetleri geldi Ankara’ya. Ankara Büyükelçisi bizi bunlarla sık sık buluşturdu. Hangi grupla konuşsak bize hepsi aynı şeyi söylüyor “aman sakın başvuruda bulunmayın.” Yani ne oluyor, niçin istemiyorlar? İngiliz Büyükelçisi aynı şekilde bize diyordu ki, “Siz AB üyeliğinizi reddederse ne yapacağınız düşündünüz mü?” Niye böyle söylüyorsunuz? Türkiye’nin şimdiye kadar 63 yılından beri sürdürdüğü hedef tam üyelik hedefi değil mi? Biz işte müracaat edeceğiz, koşulları yerine getireceğiz ve üye olacağız. Yani sizi burada rahatsız eden nedir? Bunu bize bir türlü çok açık söyleyemediler. Zaman içinde bunu anlayamaya başladık. 1993’te ve 1994’te Almanlar çok önemli bir belge yayınladılar. Lange’nin kaleme adlığı “Avrupa’nın geleceği ne olacak?” isimli çalışması. Avrupa’nın geleceği şöyle olacakmış: merkezi bir çekirdek, burada Fransa ve Almanya var. Etrafında bir daire, burada AB’yi kuran diğer dört ülke var. Onun etrafında bir daire daha, işte 9 ülke. Bir daire daha, işte şu kadar ülke vs. Şimdi birkaç daire iç içe. En sağlam ilişkiler çekirdek Fransa’yla Almanya. Öbürleri de değişik ölçüde. O tarihte üye olmamış ülkeler de bu dairelerde yerlerini alıyor aday olarak. Peki, Türkiye nerede bu dairelerde? Türkiye yok.
O tarihlerde bir toplantı oldu Münih’te biliyorsunuz her yıl olur. Çok önemli bir güvenlik toplantısıdır. Orada o sırada Alman Başbakanı Helmut Kohl bir konuşma yaptı ve dedi ki, “biz Avrupa’nın geleceğini düşünmek zorundayız. Avrupa’nın bugünkü doğu sınırları Avrupa’nın ebedi sınırı olamaz. Mutlaka genişlememiz lazım.” Bu amaçla Doğu Avrupa ülkelerini AB’nin içine alacaklar. Başbakanlar düzeyinde, bakanlar düzeyinde özel komiteler kurdular Almanya’yla Polonya arasında. Ben bir soru sordum “Sayın Şansölye, iyi söylediniz de acaba Avrupa’nın güneydoğusuna göre ebedi sınır olmalı mıdır?” Dedi ki,”bu soruyu soracağınız tahmin ediyorduk. Ama Türkiye’de NATO çerçevesinde iş birliğimiz var.” ‘Daha ne istiyorsunuz?’ manasında ve orada kapattı. Hiçbir zaman Sayın Kohl, 16 yıllık Başbakanlığı döneminde, “eğer koşulları yerine getirirse Türkiye’nin üyeliğini destekleriz” dememiştir. Ondan sonra gelen Parti Başkanı dedi ki, “biz Türklere hiçbir zaman kendilerini AB’ye almayacağımızı söyleme cesaretine sahip olmalıyız.” Ben o sırada kendisini ziyaret ettim, “hakikaten bunu söylediniz mi?” dedim. “Söyledim” dedi. “Niye böyle düşünüyorsunuz?” dedim. Dedi ki, “Avrupa Birliği bir kültürel birliktir. Türkiye’yi bu kültürel birliğin içinde görmüyoruz. Türkiye’yi alırsak niçin İsrail’i almayalım, Fas ya da Rusya’yı almayalım. Sizin bu kültürde yeriniz yok.Onun için ben şahsen Türkiye’nin bu birlik içinde olmasını istemiyorum.”
Ondan sonra bir ilginç olay da 4 Mart 1997’de Brüksel’de oldu. Orada da Hıristiyan demokratlar toplanmışlardı. Konu, “Türkiye Avrupa Birliği üyesi yapılsın mı yapılmasın mı?” Çıkışta eski Belçika Başbakanı Martens bir açıklama yaptı, dedi ki, “biz Türkiye’yi hiçbir zaman AB üyesi yapmamalıyız. Çünkü AB bir uygarlık projesidir.” “Sizin bu uygarlıkta yeriniz yok” demek istiyor. Sonra hepimiz aynı kanaatte değildik, yanlış yorumlandı dediler. Aynı yılın sonunda 1997’de Lüksembourg’da yapılan AB Zirvesi’nde bütün Doğu Avrupa ülkeleri AB adayı ilan edildi, Türkiye hariç. Türkiye niye yok? İşte bu zihniyet dolayısıyla. İki yıl sonra 1999’da Helsinki Zirvesi’nde Türkiye aday ülke oldu. Ne değişti? Fazla bir şey değişmedi. Türkiye’de öyle büyük bir gelişme olmadı. Avrupa’da oldu. Bilhassa Almanya’da oldu. Almanya’da seçim oldu, hükümet değişti. Türkiye’nin üyeliğine itiraz eden Hıristiyan Demokrat-Liberal koalisyonu gitti. Liberal parti o kadar keskin değildi doğrusu. Orada çok yakın dostlarımız var. Onun yerine Sosyal Demokrat ve Yeşiller koalisyonu geldi. Bütün hava bir anda değişti, Avrupa’nın havası değişti. Neticede Türkiye’ye resmen tam üyelik için adaylık statüsü verildi. Şimdi bu nokta çok önemli. Ondan sonra, sekiz yıl Alman Hükümetleri Türkiye’nin üyeliği konusunda öncülük yaptılar. Biz de çok teşekkür ettik. O dönemde muhalefette olan Sayın Angela Merkel Türkiye’ye geldi. Kendisiyle ben şahsen birkaç politikacıyla birlikte iki saat görüştüm. Bütün bunları anlattık. Bize, “bütün dediklerinizde haklısınız, ama ben Alman halkına çıkıp Türkiye’nin üyeliğini desteklediğimi söyleyemem. Ama bizden önceki hükümet döneminde her iş biter, imzalar atılır, o zaman biz karşı çıkmayız. Onun dışında biz bu politikamızı değiştirmeyiz” dedi. Türkiye’den döndükten sonra Avrupa başkentlerini gezdi. Şu mesajı verdi: “Türkiye tam üye yapmayalım, onun yerine özel bir statü verelim.” “Biz özel statüyü kabul etmiyoruz” dedik. Türkiye’de tek bir siyasi parti ya da politikacı çıkıp da, “özel statüyü kabul edebiliriz” dememiştir. Hiç kimsenin kabul etmediği bir statüyü bize zorla nasıl kabul ettirirsiniz? “Olmaz” dedik. Tam üye yapıp yapmamak sizin elinizde, o ayrı. Bizi üye yapmayacaksanız o zaman biz de kendimizin geleceğini tayin ederiz. Ama bizi zorla istemediğimiz bir statüye sokamazsınız.
Biz bu konudaki düşüncelerimizi Cumhuriyet Halk Partisi olarak 600 sayfalık bir kitap olarak yayınladık, ‘Tam üyeliğe evet, özel statüye hayır.’ Özel statü istemiyoruz. Hem bizi üye yapmayacaksınız, hem de sonra ne olacağını, Avrupa’yla ilişkilerimizin nasıl devam edeceğini siz kararlaştıracaksınız. Bu olmaz. Türkiye’nin geleceğini biz kararlaştırırız. Şimdi baktık ki, Almanya’nın bu girişimi Fransa’yı etkiledi. Bizi rahatsız eden o oldu. Chirac cumhurbaşkanıyken Anayasayı değiştirme önerisinde bulundu. Fransız Anayasası’nın 11. maddesi diyor ki, “Fransa’nın imzaladığı uluslar arası anlaşmalar ya Meclis tarafından onaylanır veya referanduma götürülür.” Chirac dedi ki, “bir değişiklik yapacağız, 2007’den sonra -yani Bulgaristan’ı ve Romanya’yı kurtarıyor- üye olacak ülkeler için sadece referanduma gidilir. Meclisin onaylama sistemini kapatıyoruz.” Bunu Meclise kabul ettirdi. Şu anda Türkiye bütün istenenleri yapsa, her şeyi bitirse, anlaşmayı bile imzalasa onay için Fransız halkına gidilecek. Fransız halkının % 51’i hayır dese üye olamayacak. Chirac’ın önerdiği değişiklik bu.
Şimdi artık Sarkozy cumhurbaşkanı seçildi, o da aynı ekipten. “Biz hiçbir zaman Türkiye’yi AB üyesi yapmayacağız” dedi. Niçin? “Çünkü Türkiye bir Asya ülkesidir.” De Gaulle Türkiye’nin Asya ülkesi olduğunun farkında değildi, onu Avrupa Konseyi üyesi yapmış, Sarkozy farkına varmış diyor, “sizin Avrupa’da yeriniz yok. Sizi Asya’ya bir yere oturtalım”. Bir Akdeniz Birliği kuracağız, orada size güzel bir yer verelim, diyorlar. Bizi kesinlikle Avrupalı görmüyor. Ondan sonra da, “müzakereleri keselim” dedi. Avrupalı yetkililer, “bunu oybirliğiyle kabul ettik, kesmek için de oybirliği lazım” deseler de “hayır müzakereleri keseceğiz” diyor. Geldiğimiz nokta burası.düşünebiliyor musunuz? Türk-Fransız dostluğu taş taş üstüne konarak yüzyılların ürünü. Siz hiç bu dostlukla bağdaşmayan bir şekilde Türkiye’yi Avrupa’dan bir cümleyle dışlıyorsunuz. Ne hakla? Yani bu yetkiyi size kim veriyor? Çok şaşırdık. Neticede Fransa’yla Almanya içtenlikle Türkiye’ni üyeliğini istemiyorsa zorla Avrupa’ya girmesi mümkün değil. Şu sırada Merkel koalisyon ortağı Sosyal Demokratlar Türkiye’nin üyeliğini desteklediği için nispeten daha dikkatli bir dil kullanıyordu; ama geçenlerde yaptığı bir konuşmada diyor ki, “Türkiye’yle AB ilişkilerinin nasıl olacağına 50 sene sonra bakarız.” Zaman çabuk geçiyor aslına bakarsanız ama bize tuhaf geldi. 50 sene sonra bakacaklarmış. İşin özü şu: bize bu arada bir sürü engel çıkarıldı. Türkiye’nin insan hakları eksik, Kıbrıs, askerlerin rolü, ifade özgürlüğü, vs. bunların hepsinin cevabı var da, bunları bize söyleyenlere “bizden bütün istediklerinizi yaparsak bizi üye yapacak mısınız?” diye sorduğumuzda yapacaklarını söyleyemiyorlar -Sosyal Demokratlar hariç.
Geçenlerde Sayın Baykal’la Verkunde Toplantısı’na yine gittik. Orada bir tek Sosyal Demokrat Partisi Genel Başkanı Platzeck, ‘biz, koşulları yerine getirirse, Türkiye’nin üyeliğini kuvvetle destekliyoruz’ dedi. Biz de teşekkür ettik. Sonra AB Uyum Komisyonu olarak Berlin’e gittik, “bütün partilerin temsilcileriyle size bir soru soracağız” dedik. “Türkiye eğer bizden istediğiniz ve diğer bütün adayların yerine getirdiği koşulları aynen yerine getirirse makul bir tarihte üyeliğimize razı olacak mısınız, olmayacak mısınız?” Bir tanesi bile kalkıp, “razı oluruz” diyemedi. Şaşırdık.
Bizim parti olarak iktidara geldiğimizde politikamız şöyle olacak: Avrupa liderleriyle masaya oturacağız. Biz 1963’ten beri bütün ekonomik ve dış politikamızı Türkiye’nin AB üyeliği doğrultusunda yönlendirdik. Samimiyetle çalıştık. Reformlar yaptık, Anayasa değiştirdik, yasalar değiştirdik, uyum paketleri yaptık ve bu noktaya geldik. Şimdi görüyoruz ki sizin bir sıkıntınız var. Yok efendim, hazmetme kabiliyeti, özel statü diyorsunuz. Biz ne yaparsak yapalım sanki Türkiye’nin üyeliğini istemiyor gibi bir haliniz var. Bize çok açık söyleyin. Biz bütün koşulları yerine getirirsek üyeliğimize evet diyecek misiniz demeyecek misiniz? 73 milyonluk Türk halkını Avrupa’nın bekleme odasında 20-30 sene bekletemeyiz. Eğer evet derseniz biz de hemen daha hızla çalışmaya başlayalım; ama Sarkozy’nin dediği gibi, “ne yaparsanız yapın, biz sizi üye yapmayacağız” diyorsanız kararınıza saygı gösteririz. O zaman biz de yolumuzu buluruz. Avrupa Birliği’ne şimdiye kadar verdiğimiz taahhütleri gözden geçiririz. Biz Gümrük Birliğine girdik çünkü yakında üye olacağız diye düşündük. Daha önce yaptığımız anlaşmalar var ve Gümrük Birliğini biz bir vasıta olarak kullanırız, ticari ilişkileriniz gelişir, sanayi ilişkilerimiz gelişir, yatırımlar gelişiriz. Ama bizi AB’ye üye yapmayacaksınız o zaman biz kendimizi Gümrük Birliğine bağlı sayar mıyız? Biz şimdi Çin’le yaptığım, Japonya’yla yaptığım, Amerika’yla yaptığım ticarette AB’nin gümrük tarifelerini uyguluyoruz. Örneğin, Amerika’dan bir makine alacağım zaman, AB o makine için hangi tarifeyi uyguluyorsa biz de o tarifi uyguluyoruz. Çin’den alacağımız başka bir mal için AB hangi tarifeyi uyguluyorsa biz de onu uyguluyoruz. Şimdi üye olacaksak mesele yok; ama olmayacaksak kendimizi niye bağlayalım? Belki o zaman bizim Amerika’yla, Çin’le, Hindistan’la, Rusya’yla çok özel ticari politikalarımız olacak. Ona göre gümrük tarifemizi ayarlayacağız. Niye ayarlamayalım? Yani hem bizi üye yapmayacağınızı söyleyeceksiniz hem de elimizi kolumuzu bağlayacaksınız. Olmaz. O zaman biz de her şeyi gözden geçireceğiz. Bundan daha doğal bir şey olamaz.
Bizim Türk milleti olarak çok şeye tahammülümüz var. Birçok konuda gerçekten esneklik gösterebiliriz. Bir tek şeye yok: o da haksızlıktır. Çifte standarda bizim hiç tahammülümüz yoktur. Adil olun, eşit olun, ne isterseniz isteyin; gayret ederiz, esneklik gösteririz. Ama farklı standart uygularsanız Türk milleti bunu içine sindiremiyor. O yüzden AB’ye Türkiye’nin desteği iki senede % 75’den % 30’a indi. AB’nin son altı yılda Türkiye gibi ülkelere yaptığı yardımlara bakın: Polonya’ya 15,3 milyar Euro vermişler. Ondan sonra Romanya’ya 5,1 milyar Euro vermişler. Bulgaristan’a 2,3 milyar Euro vermişler. Türkiye’ye verilen 1,7 milyar Euro. Nedir bu farkın sebebi? İşte bunu anlamak çok zor. O bakımdan, bu gibi konularda daha adil ve insaflı olmamız lazım.
Soru: ….
Cevap: Buradaki sorulardan bir tanesi seçim barajı. Çok haklı. % 10 seçim barajı çok yüksek. Avrupa ülkelerinde farklı seçim barajları var. Mesela Hollanda’da % 1, Almanya’da % 5. Hiçbir ülkenin seçim barajı eşit değil. Türkiye’de seçim barajı % 0’dı. Hatta bir de milli bakiye sistemi vardı. Çeşitli illerde alınan böyle ilave oylar da toplanıyordu ki, halkın verdiği oyla Meclise yansıyan iskemle tam üst üste otursun diye. Bizim sistemimiz buydu. Bir de baktık ki, bu sistemle Hükümet kurulamıyor. Birçok parti giriyor Meclis’e ve bir türlü uzlaşma ve koalisyon olmuyor. Yani bu yüksek baraj biraz bu sıfır baraj sistemine tepki olarak geldi. Bizce de biraz fazla oldu. Yani bunu makul bir orana indirmek gerekiyor. Biz de öyle düşünüyoruz.
Soru: ….
Cevap: Düşünce hürriyeti konusunda biz Alman dostlarımızla aramızda hiçbir fark olduğu kanısında değiliz. Cumhuriyetimizin ilk anayasası 1924 anayasasıdır. 1924 anayasasının insan hakları bölümüne bakınız, o devir için dünyanın en ileri anayasasının insan hakları bölümü kelime kelime oraya alınmıştır. Bu da 1791 Fransız İhtilali Anayasasıdır. Fransız İhtilal Anayasasında insan hakları bölümünde ne deniliyorsa, 1924 Türk Anayasasında onlar vardır. Ondan sonraki bütün anayasalarda da dünyanın en ileri insan hakları yaklaşımları yer almıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1950’lilerin başında hazırlanırken onu yazan ülkelerden biri de biziz. Bırakın başkasının ağzından duymayı, bunu kaleme alan biziz. O bakımdan birisi kalkıp da bize insan hakları nedir, ne değildir, size de öğretelim dedikleri zaman biraz şaşırıyoruz. İnsan haklarının kökünde biz varız. Tarihimizden filan bahsetmiyoruz. Bunun dışında, birisi bize azınlık hakları deyince biraz şaşırıyoruz çünkü sizi bir örnek vereyim: 1492 yılında Amerika kıtası keşfedilirken İspanya’da Yahudileri zorla Hıristiyanlaştırma politikası uygulanıyordu biliyorsunuz. Biz İstanbul’dan İspanya’ya gemiler yolladık ve Yahudileri gemilere koyup Türkiye’ye getirdik. Kurtardık onları. İşkenceden biz kurtardık.bu olay 15. yüzyılda oldu ve 500 yıla aşkın zamandan beri bu Yahudiler Türkiye’de bizim ailemizin bir parçası olarak yaşıyorlar. Ne bir baskı gördüler, ne bir problem oldu, ne tek bir olay oldu, ne tek bir Yahudi öldürüldü. Şimdi biz Avrupalı dostlarımıza sormaz mıyız, bu azınlık hakları konusunda kimin kimden öğreneceği var? Biz 100 bin Yahudi’yi kurtardık. Yani bizim geçmişimiz bu. O bakımdan biz kimseden fazla bir şey öğreneceğimizi düşünmüyoruz.
Soru: …
Cevap: Askerlerin böyle bir açıklama yapması gerçekten bizi de bir anlamda üzdü. Keşke hiç böyle bir açıklamaya gerek olmasaydı. Ama neden oldu bu? Sebebi gayet açık. Biz Hükümete dedik ki, “gelin uzlaşmayla bir Cumhurbaşkanı seçelim. Hata sizin üyeleriniz, yani iktidar partisinin üyelerinden bir arkadaşınız Cumhurbaşkanı yapalım. Ona da razıyız.” Reddettiler. Yani iktidar partisinin başkanı, Başbakan muhalefet lideriyle bu konuyu konuşmadı bile. Zaman kaybedecek. Kendi seçtiği adayın Cumhurbaşkanı olmasını istedi. O aday da İslami kökenden gelen bir arkadaş. Öyle bir kökenden geliyor ki, daha önce üye olduğu dört parti anayasaya ve laikliğe karşı geldiği için Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış. İlla bu zihniyetteki bir insanı Cumhurbaşkanı yapacaksınız. Aynı kökenden gelen bir insan Meclis Başkanı. Aynı kökenden gelen bir insan Başbakan. Yani Türkiye’nin en kilit üç makamını bunlar dolduracak. Üstelik bu adayınızı seçtirmek için de anayasayı ihlal edeceksiniz. Anayasa diyor ki, “Meclisin 2/3 çoğunluyla cumhurbaşkanı seçilir.” Türkiye’nin ünlü hukukçuları, “bu seçimi yapmak için 367 yani 2/3 milletvekili orada hazır bulunacak” dediler. Hükümet ve Meclis Başkanı “hayır, diyor. Basit çoğunluğun orada olması yeterli.” Biz de Anayasa Mahkemesine gittik ve mahçup oldular, çünkü biz haklı çıktık. Anayasayı yanlış yorumladıkları anlaşılıyor. Yani hem istediğiniz insanı zorla seçtireceksiniz, hem muhalefete danışmayacaksınız, bir de seçim usulünde de anayasayı ihlal edeceksiniz. İşte Türkiye’nin tepkisi bu. Bunları yapmasaydı ve uzlaşma sağlasaydı ne binlerce insan sokağa dökülecekti, ne askerler bildiri yayınlayacaktı, ne bu kriz çıkacaktı. Hiç bir şey olmayacaktı. Bundan sonra, Başbakan yarım saat muhalefetle masaya oturmayı reddetti. “Kaybedecek zaman yok” dedi. İşte buyurun. Şimdi epey zaman kaybettiniz ve tarihi bir hata yaptınız. Kendi partinizden birisini seçtirme imkânı varken bu şansı kaybettiniz.
Bir de asker konuşmaz. Türk askeri niye konuşur? Peki, İngiliz Genel Kurmay Başkanı niye konuşuyor? Amerikan komutanları çıkıyor Irak politikasını eleştiriyor. Onlara da kimse bir şey demiyor ama Türk askerleri çıkıp da Türk anayasasında yer alan laiklik ilkesini koruduğu zaman çok kıyamet kopuyor. “Bu askerlere ne oluyor? Demokrasi gidiyor” filan. Bunları biraz yadırgıyoruz doğrususu.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.