Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

CHP Altınoluk Belde Örgütü’nün Düzenlediği Lozan Konulu Panel
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Altınoluk’ta Yaptığı Konuşma
4 Ağustos 2006
Sayın Başkan,
Çok değerli konuklar,
Önce nazik davetiniz için sizlere içtenlikle teşekkür ediyorum. Bugün sizlerle Lozan’dan bu yana Türk dış politikasının seyri ve Türkiye’nin bazı temel sorunları hakkında görüşlerimi paylaşacağım.
Birkaç güm önce Lozan Barış Antlaşmasının 83. yıldönümünü kutladık. Lozan antlaşması niçin bu kadar önemliydi? Lozan’ı diğer milletlerarası antlaşmalardan farklı kılan özelliği neydi? Türkiye açısından Lozan niçin bu kadar özel bir önem taşıyor? Bu soruların cevapları çeşitli konferanslarda, seminerlerde tartışılıyor. Lozan üzerine pek çok kitap yazıldı. Benim de Silahsız Savaş başlıklı kitabımın uzunca bir bölümü Lozan’la ilgilidir. Bugün burada Lozan’la ilgili birkaç noktaya kısaca değinmek istiyorum. Bu noktalar aynı zamanda bizim bugün Lozan’a niçin bu kadar büyük bir duyarlılıkla sahip çıktığımızın da sebebini oluşturuyor.
Lozan’da Yeni, modern,çağdaş Türkiye’nin temelleri atılıyor, Misak-ı milli çerçevesinde sınırlarımız saptanıyor, Boğazlar meselesi yeni bir esasa kavuşturuluyor, azınlık meseleleri görüşülüp karara bağlanıyor. Bunlardan her biri bir antlaşmayı
çok önemli bir metin yapmak için yeterlidir. Ama bütün bunlardan daha önemlisi var. O da Türk devletini kuranların ülkemizi her alanda tam bağımsız ve diğer ülkelerle eşit bir devlet haline getirme yolundaki sarsılmaz iradeleridir. Lozan’da karşılaşılan güçlüklerin, hatta Konferansa bir süre ara verilmesinin altında bu yatıyor. Batılıların bir türlü kabul etmek istemedikleri, bugün çok kullanılan tabiriyle, hazmetmek istemedikleri Türkiye’nin kendileriyle eşit ve her alanda egemen bir ülke haline gelmesidir.
Kurtuluş Savaşı Türkler açısından büyük bir zaferle sonuçlanmıştı ama Batılılar bunu kendileri açısında büyük bir aşağılanma olarak görüyorlardı.
Türkiye artık mağlup devlet değil galip devlet konumundaydı. Bu Türkiye için büyük bir zaferdi ama Birinci Dünya Savaşının galibi Müttefik devletler için pek öyle değildi. Türklerin Kurtuluş savaşı sonunda kazandıkları galibiyeti Churchill şöyle değerlendiriyordu: “ …Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri Müttefikler için en kötü aşağılanmadır…Müttefiklerin zaferi hiç bir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiç bir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır. Ve sonunda başarılı bir savaşın bütün meyveleri, uğrunda binlerce askerin hayatını verdiği Gelibolu, Filistin, Mezopotamya… başarıları, bunların hepsi bir utanç içinde sona ermiştir.
Kurtuluş Savaşının Türklerin galibiyetiyle sonuçlanması İngiliz iç politikasını, hatta İngiltere’nin dünyadaki rolünü de etkiledi. 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya mütarekesi imzalanır. Aynı ay içinde Başbakan Lloyd George’la beraber Churchill de hükümetten ayrılır. Lloyd George 19 Ekim tarihinde Avam Kamarasında yaptığı veda konuşmasında şöyle der: “İnsanlık tarihinde dahiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı bir dahiyi Türkiye’de dünyaya getirdi ve biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dahiyi yenmemiz imkansızdı.” Yeni Başbakan Bonar Law göreve başlarken yaptığı konuşmada “Artık tek başımıza dünyanın jandarması gibi hareket edemeyiz” der. İngiltere artık bir süper güç olmadığını itiraf etmektedir. Ayrıca Türklerin direnişi sonunda İngiliz iç politikasını da etkilemiş ve İngiltere Hükümetini istifa etmek zorunda bırakmıştır.
İngilizler ve Türklerle savaşan diğer ülkeler Türklerin kurtuluş savaşını bir türlü hazmetmemişlerdi. Ellerine fırsat geçtiğinde bunun bedelini Türklere ödeteceklerdi. Ellerindeki en büyük güç ekonomik üstünlükleriydi.
Daha Birinci Dünya Savaşı yıllarında büyük devletler, savaştan sonra ekonomik üstünlüklerine dayanarak kendilerinden daha küçük ülkelere her istediklerini yaptırabileceklerini düşünüyorlardı.
1917 yılında bir askeri yetkiliye yazdığı mektupta ABD Başkanı Wilson şöyle diyordu: “ Savaş bitince biz onları kendi düşüncelerimizi kabul etmeleri yönünde zorlayabiliriz, çünkü o zaman, diğer unsurların yanı sıra mali açıdan da bize muhtaç olacaklardır”.
İşte Lozan’da Türkiye’ye de bunu yapmak istemişler ve kendi iradelerini Türkllere kabul ettirmeye çalışmışlardır. Ama karşılarında Atatürk’ün ve İsmet Paşanın çelik iradesini buldular.
Lord Curzon Lozan’da İsmet Paşa’nın sürekli olarak egemenlikten ve bağımsızlıktan söz etmesinden çok rahatsız olmuştu. Bu konudaki şikayetini sık sık dile getirdi. Lord Curzon özel bir görüşmede İsmet Paşa’ya şöyle dedi: “İsmet, sen bana tıpkı laternayı hatırlatıyorsun. Bizi bıktırıp usandırana kadar hep aynı havayı çalıyorsun: Milli egemenlik, milli egemenlik, milli egemenlik. Bu sözü duymaktan hepimize gına geldi.”. Lord Curzon’un Konferansta da dile getirdiği buna benzer yakınmalara İsmet Paşa’nın resmi bir oturumdaki cevabı çok net oldu: “Türk egemenliğinden çok söz etmiş olmamızdan yakınılmıştır. Biz, burada bağımsızlığının bilincine varmış ve adaletli bir barışa ulaşmak isteyen bir ulusu temsil etmekteyiz; biz, Konferansa, eşitlik içinde işlem göreceğimiz güvencesiyle geldik; egemenliğimizden sık sık söz etmek durumunda kalmışsak, bize egemenliğimizi çiğneyecek nitelikte yapılmış tekliflerle buna zorlanmış olmamızdandır; egemen başka hiç bir devlet, Yunanistan bile, bu nitelikteki tekliflerle karşılaşmamıştır. Türk halkının, her şeyden önce, bağımsız başka herhangi bir ulus gibi işlem görmeğe hakkı vardır.
Türkiye tam bağımsızlık görüşünü Lozan’da sonuna kadar savundu.
İsmet Paşa Lord Curzon’a şunları da söyledi: “Türkiye’nin içişlerine yabancılar tarafından hiçbir şekilde müdahaleye olanak vermeyen mutlak bağımsızlık sorunu şimdi ve ebediyyen çözülmelidir. Bu Türk halkının kesin isteğidir. Türkiye her şeyi göze alarak ve doğacak bütün sonuçları kabullenerek bu konudaki tavrını ve görüşünü asla değiştirmeyecektir.”
İsmet Paşa Türkiye’nin bu konudaki kararlılığını basın mensuplarına da açıklamıştı. Kendisiyle bir mülakat yapan Georges-Gaulis’e şöyle diyordu: “Bu noktada hiçbir zaman boyun eğmeyeceğiz. Eğer eğersek ülkemizde kişisel gücümüzün ve itibarımızın değeri bir saman çöpünden daha fazla olmaz.”
Lozan’da bir gün İngiliz Baş delegesi ve İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon İsmet Paşayı davet ediyor ve ona diyor ki: Lord Curzon şöyle dedi: “Konferansta bir neticeye varacağız. Ama memnun ayrılmayacağız. Hiç bir işte bizi memnun etmiyorsunuz. Hiç bir dediğimizi makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunuz. Hepsini reddedediyorsunuz. En nihayet şu kanaate vardık ki, ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var bir de bu yanımdakinde. Unutmayın ne redderseniz hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız, Fransızlardan mı?…Para kimsede yok. Ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden alacaksınız? Harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz.”
İsmet Paşa’nın cevabı kısa olur: “ Şimdi meseleleri halledelim. Para istemek için gelirsem o zaman gösterirsiniz”.
İsmet İnönü, anılarında, “Lozan’da Lord Curzon’un bana söylediği sözler hatırımdan hiç çıkmamıştır, bütün siyasi hayatım boyunca zorunlu olmadıkça borç almamaya özen gösterdim” diyor. Lord Curzon’un sözleri o andaki kişisel görüşlerini mi yansıtıyordu? Daha sonraki yıllarda yaşanan tecrübeler bunun pek de böyle olmadığını gösteriyor. Lozan Barış Antlaşması imzalandıktan sonra bile yeni Türk devletinin ekonomik güçlüklerle başedemeyip diz çökeceği inancı yaygındı. İngiltere’de yayınlanan New Conventional gazetesi şöyle diyordu: Gerçekten Türkiye teorik bakımdan bağımsız bir hüükümet oldu. Ancak bu, ticaret ve sanatta kaabiliyetsiz ve sermayeden yoksun halkı bilenlerce malumdur ki, bu bağımsızlığın ömrü pek kısa olacak ve eski durumu bir başkası üzerine alacaktır.”
Gerçekten yıllar boyunca devrin büyük ülkeleri Türkiye’yi ekonomik alanda baskı altına almak, siyasi açıdan da kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek için çok gayret gösterdiler. Ama 1950’li yılların başına kadar bunda başarılı olamadılar. Türkiye Birinci Dünya Savaşından sonra dünya ekonomisinin büyük çöküntüler yaşadığı yıllarda bile kendi olanaklarıyla bağımsızlığını sürdürmeyi ve kalkınmayı başardı. Lozan ekonomik açıdan ağır koşullar getirmişti. Türkiye 5 yıl süreyle gümrük vergilerini arttıramayacaktı. Osmanlı borçlarının ağır yükü Türkiye üzerine bindirilmişti. Türkiye bu ağır koşullar altında bile başarılı bir ekonomi politikası izleyerek ekonomisini sağlam temeller üzerinde inşa etmeyi başardı. Üstelik o devirde bunu çok kısıtlı olanaklarla yaptı. İyi eğitilmiş insane gücü çok azdı. Ama Atatürk ve arkadaşları en iyi uzmanları bulup en önemli makamlara getirdiler. Yurt içinde uzman bulamadıkları alanlarda da yabancı uzmanları kullanmaktan çekinmediler. Üniversite reformu Hitler zulmünden kaçan ünlü Alman profesörler Türkiye’ye davet edilerek gerçekleştirildi.
Lozan’da en önemli sorun Türklere egemenlik haklarının tam olarak tanınıp tanınmayacağıydı. Batılılar kapitülasyonların muhafazası konusunda çok israrlıydılar. Türkiye’nin egemenliğini korumada sergilediği güçlü direnişe karşı Batılılar Konferansı keserek Türkiye üzerinde bir baskı havası yaratmaya çalıştılar. Ama egemenliğini ve eşit haklarını korumak için her şeyi yapmaya hazır olan Türklerin geri adım atması söz konusu bile olamazdı. Onlar gerekirse yeni bir savaşı bile göze alacaklar ama egemenlik haklarından en küçük bir taviz vermeyeceklerdi.
Konferansın birinci bölümü bu şekilde sona erdi. Gazetecilerin sorusu üzerine İsmet Paşa şöyle diyordu:
-“Bize hala eşit devlet muamelesi yapmaya razı olmuyorlar. Bunun için mi dört sene kan döktük.?
Lord Curzon buradan gidecek deniliyor.
“Lord Curzon buradan giderse ben de aynı gün Lozan’ı terkederim. Evet aynı gün.”
Konferans kesildikten sonra gerçekten İsmet Paşa
Londra’ya gitmek üzere ayrılan Lord Curzon’un hemen ardından oteli terkeder. Kendi oteline geldiğinde gazeteciler sorar:
“-Ne oldu Paşam?
“- Ne olacak? Hiç! Esaret altına girmeyi kabul etmedik.”
Sonunda geri adım atan Batılılar oldu ve Lozan Antlaşması Türkiye’nin istediği şekilde sonuçlandırıldı. 24 Temmuz 1923 tarihli belgenin başında Türkiye’nin eşit haklara sahip bir devlet olduğu vurgulandı. Birinci dünya savaşının galipleriyle mağlupları arasında imzalanan başka hiçbir antlaşmada böyle bir ifade yoktur. Başta Versailles olmak üzere savaşa son veren antlaşmaların tümü galplerin mağluplara dikte ettikleri birer teslimiyet belgesi niteliğindedir. Bunun tek istisnası Lozan’dır.
Lozan Antlaşmasının ne anlama geldiğini en güzel biçimde özetleyen Atatürk olmuştu. Atatürk Lozan Antlaşmasının imzalanmasından sonra yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:
“Lozan, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir.
Yabancılar da Türkiye’nin kazandığı büyük diplomatik zaferin farkındaydı. 1937 yılında yayınlanan “Bugünkü Türkiye” isimli eserin yazarı Dr. Stephen Ronart bunu en güzel biçimde ifade eden yazarlardan biriydi. Ronart şöyle diyor: “Lozan Antlaşması, Büyük Savaşın dikte edilmemiş, müzakere edilmiş ilk barışı idi. Bu barış aynı zamanda hem silahın, hem siyasetin zaferiydi…Bu zafer hemen hemen bütün dünyanın elinden kopara kopara alınmıştı. Sevr’den hiç bir şey kalmamıştı. Osmanlı döneminin küçük düşüren, yüz kızartan bütün hatıraları silinip kazınmıştı…Bundan böyle milli politikasında ne had, ne şart ne de herhangi bir kayıt tanıyan, bağımsız, yeni, tam bir Türk Devleti, yaşayan bir varlık, gözle görünen, elle tutulan bir gerçek olmuştur.”
Evet, Lozan Türkler için bir zaferdi ama karşısındaki ülkeler için bir yenilgiydi. Lozan Konferansı’nın başlamasından hemen önce görevinden ayrılmak zorunda kalan eski İngiliz Başbakanı Lloyd George’a göre “Lozan İngiltere’nin bu zamana kadar imzaladığı antlaşmaların en alçaltıcısıydı.” Türkiye’nin Lozan’daki başarısını bundan daha açık bir şekilde itiraf eden belki de olmamıştı. Antlaşmayı İngiltere adına İmzalayan Horace Rumbold, İstanbul’daki yardımcısına “ Hiçbirimiz bu Antlaşmanın muhteşem bir belge olduğunu iddia edemeyiz” diyordu. İngilizler diplomatik bir yenilgiye uğradıklarının farkındaydı.
Değerli arkadaşlarım,
Bütün bunları bugün size neden anlattım? Çünkü geçmişi bilmeden bugünü anlayamayız. Biz böyle cesur, çelik yürekli, dünyanın en büyük devletleri karşısında bile boynunu eğmeyen büyük insanların, büyük devlet adamlarının çocuğuyuz. Bu Cumhuriyeti biz onlardan devraldık. Onu yaşatmak ve yüceltmek bizim görevimizdir. Bu herkesten önce Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisinin görevidir. Biz dünyayı en iyi biçimde izlemek, Türkiye’ye yönelik düşünceleri, tasavvurları en iyi biçimde değerlendirip Türkiye’nin çıkarlarını korumaya çalışmak zorundayız. Bilmelisiniz ki, biz nasıl Lozan’ın kıvanç verici hatırasını unutmadıysak, başkaları da Lozan’ın kendileri açısından kahredici hatırasını unutmamışlardır. İnsanlar unutur, devletler unutmaz. Devletlerinin çıkarlarını korumakla görevli olan devlet adamları da geçmişi daima hatırlayarak görev yaparlar. Hiç kuşkunuz olmasın ki, Türkiye’ye çok uzun yıllardan beri yapılan haksız baskıların, uygulanan çifte standartların arkasında büyük devletlerin Lozan’da uğradıkları yenilginin payı büyüktür. ABD Senatosunun Lozan antlaşmasını onaylamadığını da bu vesileyle hatırlatmakta yarar var.
Bugün AB ile ilişkilerimizda, Kıbrıs’ta, diğer pek çok konuda büyük devletlerle ilişkilerimizde bazı zorluklarla karşılaşıyorsak, çifte standartlara maruz kalıyorsak, hakkımızı alamıyorsak, biliniz ki, bunda Türkiye’ye karşı geçmişten gelen duyguların payı az değildir. Biz komplo teorilerine inanmayız. Ama devlet çıkarlarının sürekliliğine inanırız. O devirde olduğu gibi, bugün de Türkiye’nin diğer Avrupa ülkeleriyle tam ve eşit haklara sahip güçlü bir ülke olarak Avrupa’da, bölgesinde ve dünyada etkili bir rol oynaması herkesin tatlı rüyası değildir.
Bazı Avrupalı devlet adamlarının Türkiye’ye karşı izledikleri politikalarda dile getirdikleri kısıtlayıcı, hatta zaman zaman küçümseyici görüş ve davranışları bu açıdan da değerlendirmekte yarar var.
Bakınız son iki ay içinde Türkiye ile ilgili olarak dile getririlen görüşlerden size bazı örnekler vereyim: Lüksemburg Başbakanı Junkers Deutschlanfunk radyosuna verdiği bir demeçte diyor ki, “Herkes bilsin ki, Türkiye hiçbir zaman Belçika’nın, Almanya’nın, Lüksemburg’un ve İtalya’nın statüsünde bir AB üyersi olamaz” Bu ne demektir. Bu “Türkiye’nin gerçek anlamda, eşit haklara sahip bir ülke olmasına karşıyım demektir.” Avusturya Başbakanı Schüssel, daha üç gün önce verdiği bir demeçte Türkiye’nin tam üye olacağına inanmadığını, eğer böyle bir ihtimal ortaya çıkarsa derhal halkoylamasına gideceklerini söyledi. Yani bu yolla Türkiye’nin üyeliğini engelleriz diyor. Peki bu dışlayıcı sözlere karşı Türk hükümeti ne tepki gösterdi? Maalesef hiçbir tepki göstermedi. İşte Lozan’dan alınacak ders buradadır. Eğer bir ülkenin başbakanı sizi ikinci sınıf bir ülke gibi gördüğünü söylüyorsa, size kendilerinden daha düşük bir statü vermek istiyorsa derhal kuvvetli bir tepki gösterip eşit haklara sahip bir ülke olduğunuzu ifade edeceksiniz. Maalesef bu hükümet ikinci sınıf bir ülke statüsünü içine sindirmiş gözüküyor.
Bakınız Süleymaniye kentinde askerlerimizin başına çuval geçirildiğinde biz “derhal protesto notası gönerin” dediğimiz zaman Başbakan “Öyle her olayda nota gönderilmez, büyük devletlere tepki gösterilmez” demişti.
Kıbrıs’taki gelişmeleri hatırlayınız. Orada biz dış baskılara direnin dediğimiz zaman Sayın Başbakan”Biz orada direnmeye kalksaydık, Suriye’nin Lübnan’dan çekildiği gibi kuzu kuzu çekilirdik” demişti. Cumhuriyet tarihimizde böyle kendimizi küçültücü, ikinci sınıf bir devlet gibi gören sözlerin örneği yoktur.
Şimdi Türkiye hem dış politikada, hem ekonomide, hem güvenlik alanında dış etkilerin altına girmiş bir ülke görünümü sergiliyor.
Hükümet Amerikayla Ortak Stratejik Vizyon belgesi kabul etti. Bu ne demektir? Bu, Amerikanın dümen suyunma girmeyi kabul ediyoruz demektir. Türkiye’nin stratejisi Amerika’nın stratejisiyle örtüşüyor mu? Yeni Amerikan Hükümetinin resmi stratejisi Amerikanın bir saldırıya uğramasa bile başka ülkelerden bir tehdit geleceğini hisettiği zaman o ülkelere müdahaleye hakkı olduğunu kabul eden stratejidir. Bu Birkeşmiş Milletler yasasına ve büyün uygar ülkelerin stratejik yaklaşımına terstir. Şimdi biz Türkiye olarak bu stratejiyi mi benimsiyoruz? Amerika’nın Irak’ta 100.000 insanın hayatına mal olan stratejisini mi benimsiyoruz? Orta Doğu’da İsrail’i kayıtsız şartsiz destekleyen politikasını mı benimsiyoruz? Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs’ın tek meşru devleti sayan politikasını mı benimsiyoruz? Bütün bunları benmimsemiyorsak ortak stratejiden söz edebilir miyiz? Böyle bir belgeye niçin ihtiyaç duydunuz? Amerika Türkiye’nin düşmanı değildir. Deseydiniz ki, Amerikayla diyalogu, temasları arttıracağız, size kim itiraz edebilirdi? Ama ortak stratejik vizyondan bahsettiğiniz zaman onların dümen suyuna giriyorsunuz demektir.
Şimdi Avrupalılar da Lozan’ı koruyarak AB’ye giremezsiniz, Roma Antlaşmasına uyacaksınız, diyorlar. Lozan’ın hiçbir maddesi Roma Antlaşmasına aykırı değildir. Ama bu yolla bizi Lozan’dan uzaklaştırmak istiyorlar. Bir tanesi çıkmış, devlet dairelerinden Atatürk’ün resmimi indirin diyor. Bu da mı Roma Antlaşmasına aykırı? Hayır arkadaşlar, mesele bu değil. Mesele, çok uzun yıllardan beri içlerinde kalmış olan bir duyguyu ortaya çıkartıyorlar. Sizi siyaset yoluyla, uluslararası mali kuruluşlar yoluyla kendi etki alanlarına almak istiyorlar. Bu nedenle Türkiye’nin Kıbrıs harekatını da içlerine sindirememişlerdir. Bu harekat uluslararası antlaşmalara uygun değil miydi? Uygundu. İnsani boyutu yok muydu? Vardı. Rumlar Türkleri fiilen katletmeye başlamışlardı. Karşı taraf Adayı Yunanistan’la birleştireceğini ilan etmemiş miydi? Etmişti. O zaman Türkiye’nin Londra ve Zürih Antlaşmalarından kaynaklanan haklarını kullanarak Adaya müdahale etmesi sizi niçin rahatsız etti? Niçin buna büyük tepki gösterdiniz? Niçin askeri ambargolar uygulayarak müttefikiniz olan Türkiye’nin savunma gücünü zayıflatmaya çalıştınız? Çünkü Türkiye’nin kendi iradesiyle böyle bir operasyon yaparak bölgesel bir güç olduğunu kanıtlamasını içinize sindiremediniz.
Ermeni meselesinde de böyle. Elinizde tek bir somut kanı yokken, bir mahkeme kararı yokken, Birinci Dünya Savaşının İngiliz Propaganda Bakanlığı belgelerine dayanarak Türkiye’yi Ermeni soykırımı ile suçlayan parlamento kararları çıkartıyorsunuz. Avrupa Parlamentosunun bir kararında, Türkiye, Ermeni Soykırımı iddiasını kabul etmedikçe AB’ye üye olamaz deniliyor.
Bazılarının kökü geçmişten gelen, bir bölümü dini ve kültürel farklılıktan kaynaklanan, bazıları bugünün ekonomik ve sosyal sorunlarının sonuçları olan düşüncelerle Türkiye’yi Avrupa’dan dışlamak, ikinci sınıf bir ülke olarak görmek isteyenlerin varlığı inkar edilebilir mi? Edilemez. Ama bundan daha vahimi, biraz önce de belirttiğim gibi Türkiye’nin kendisini ikinci sınıf bir devlet gibi görmeye başlamasıdır.
Hükümetin dış destekle iktidarını sürdürme arzusunu taşıdığı artık bir tahmin olmaktan çıktı. Başbakanın Baş Danışmanı geçenlerde Amerika’da açıkladı: “Bizi 6-7 yıl daha iktidarda tutun, Başbakanı delikten aşağı süpürmeyin, kullanın” diyor. Teslimiyetçiliğin bundan daha açık bir itirafı olur mu? Kendine saygısı olan hangi devlet böyle bir aşağılanmayı kabul eder? Haydi bu danışman yetkisini aşarak söylenmemesi gereken bu sözleri söyledi diyelim. Eğer öyleyse derhal görevine son vermek gerekmez mi? Hayır. Son vermek şöyle dursun bu zat yabancı Büyükelçilerle temaslar kuruyor, devletin resmi organlarının yapacağı işi yan kanallar açarak kendisi yapıyor. Sayın Başbakan da ben zaman zaman kendisine bazı görevler verdim diyor.
Değerli arkadaşlar bir Lozan’ın Türkiye’sine bakınız, bir de bugün içinde bulunduğumuz duruma bakınız.
Dış politikada durum budur. Devlet yönetiminde nedir?
Lozan’da ABD Heyetinde bulunan, daha sonra da Büyükelçi olarak Ankara’ya atanan Grew, anılarında o zamanki Türk Hükümetinin dünyanın en başarılı hükümeti olduğunu söylüyor. Bugün bazılarının 1930’lu yılların kafası diye küçümsemeye çalıştığı dönemde Türk hükümeti dünyanın en başarılı hükümeti olarak görülüyor. Bugünkü Türk hükümeti için aynı şeyi söyleyecek olanın aklından şüphe ederler.
O zamanki Cumhuriyet Hükümetleri bunu nasıl başarmıştır? Ülkenin insan gücü çok sınırlıdır. Cumhuriyet ilan edildiğinde halkın sadece % 10’u okuma yazma biliyor. Kadınlarda bu oran % 4.8. Yetişmiş insan gücünün de büyük bir bölümü Çanakkale’de ve diğer savaşlarda telef olmuş. Bu koşullarda Atatürk nasıl oluyor da örnek bir devlet yönetimi kuruyor? Elde mevcut olanın en iyisinden yararlanıyor. Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere, bütün kuruluşlarda dönemin en seçkin insanlarına görev veriliyor. Yurt içinde yeterli kadrolar bulunamazsa yurt dışından getiriliyor. İşte Hitler döneminde Almanya’daki zulünden kaçan Alman profesörlere bu anlayışla Türkiye’de görev veriliyor ve büyük bir üniversite reformu başlatılıyor. Derhal bir eğitim seferberliğine girişiliyor. Millet Mektepleri kuruluyor, halkevleri açılıyor. Atatürk’ün kendisi bir başöğretmen gibi çalışıyor. O dönemde başlatılan bu hamle sürdürülebilseydi bugün Türkiye eğitim meselesini çoktan halletmiş olurdu. Ne yazık ki, bazı iktidarların yanluş siyasi tercihleri sonucunda devletin en önemli kadrolarının çoğu yeteneksiz, çağdaş dünyanın gereklerinden habersiz, en büyük marifeti Başbakanın, bakanların vücut dilinden anlamak olan kadrolarca doldurulmuştur. Bu kötü yönetimin Türkiye’yi getirdiği nokta neresidir? Bugün okuma çağında olup da okuma yazma bilmeyenlerin sayısı 7,5 milyondur. Bu okuma çağında olanların % 13’ü yapıyor. Bunların 2,4 milyonu şehirlerde yaşıyor. Adını yazmasını bilmeyen milyonlarca vatandaşa sahip bir ülke olarak AB’ye nasıl gireceksiniz? Eğitim sistemi baştan aşağı iflas etmiştir. 518 lise birincisi üniversiteye girmek için gerekli asgari puanı tutturamamıştır. 60.000 üniversite adayı sınavda sıfır puan almıştır. Çocuğunuzu dersaneye göndermezseniz onu üniversiteye sokma şansının yok denecek kadar azdır. Halkımız boğazından keserek yılda 4 katrilyon lirayı dersane ücreti olarak veriyor. Bizden başka hangi Avrupa ülkesinde bu sistem var? Ya lise öğüretimini üniversite giriş sınavına göre düzenleyeceksiniz veya sınavı öğrencilerin okulda öğrendikleri bilgilere göre yapacaksınız? Yüzbinlerce öğrencimiz bir yarış atı gibi bir oraya koşuyor, bir buraya. Hem normal okulunu bitirecek hem de dersane eğitimi görecek. Bu ne biçim iştir? Bu nasıl bir devlet yönetimidir.
Değerli arkadaşlar, size burada söz veriyorum, biz iktidar olunca biz bu sistemi kökünden değiştireceğiz. Gerek eğitimde gerek devlet yönetiminin diğer alanlarında Cumhuriyeti kuranların bıraktığı yerden devam ederek Türkiye’yi dünyanın en çağdaş ülkelerinden biri haline getireceğiz.
Lozan antlaşmasını yaptığımız yıllarda ekonomide durum nasıl? Savaş zaten güçsüz olan ekonominin belini büsbütün bükmüş. Lozan’da beş yıl süreyle gümrük vergilerini arttırmama koşulu kabul edilmiş. Bunun üzerinde bir de Osmanlı Borçlarının geri ödenmesi var. Lozan Antlaşması yürürlüğe girdiğinde Osmanlıların toplam borcu 129.4 milyon lira. Bundan Türkiye Cumhuriyeti’ne düşen pay 85.6 milyon lira olarak hesaplanıyor. Türkiye bu borçların ödemesine 1929 yılında başlayacak ve yılda 5,8 milyon lira ödeyecekti. Sonraki yıllarda Milletler Cemiyeti aracılığı ile borçların ödenmesi yeni kurallara bağlandı. 1933 yılında Türkiye’nin toplam borçları 8 milyon altın lira olarak saptandı. Türkiye gelirlerinin önemli bir bölümünü Osmanlı borçlarının ödenmesine ayırdı. 1924 yılında devlet bütçesinin % 7.56’sı olan borç ödemeleri, 1930 yılında % 17.8’e yükseldi.
İşte o dönemde Türkiye bu büyük yükün altından başarıyla kalkıyor. Üstelik yeni borç almadan. Cumhuriyetin ilk yıllarında, İkinci Dünya Savaşına kadar olan dönemde bütçe açığı yok, dış ticaret açığı yok, kalkınma hızı % 10’lar civarında. Türkiye bu büyük ekonomik başarıyı nasıl yakalıyor? Dirayetli siyasi kadrolar ve onlara yardımcı olan başarılı bürokratlar sayesinde yakalıyor. Ülkemizin o kısıtlı olanaklarına rağmen Türkiye demir ağlarla örülüyor. Modern bir sanayiinin temeli atılıyor. Tarım geliştiriliyor, tarımsal üretim artıyor, devlet üretme çiftlikleri kuruluyor. O devirde ekonomi hiçbir yabancı ülkenin veya yabancı kuruluşun güdümünde değil. IMF gibi kuruluşların adı bile yok. Türkiye gerçek bir ulusal kalkınma modeli geliştiriyor. Sermaye yokluğu nedeniyle faaliyetleri sınırlı kalan özel sektörün boşluğunu devlet dolduruyor.
Bir de bugüne bakalım. Ülke ekonomisi tamamen IMF’nin güdümüne girmiş. Türkiye dış borç batağına saplanmış. Atatürk ve İnönü döneminde hemen hemen hiç dış borç almamaya özen gösteren Türkiye bugün dünyanın en borçlu ülkeleri sıralamasında beşinci sırada geliyor. Dış ticaret açığı yılda 45 milyar doları aşmış. Bazı aylarda aylık 5 milyar doları aşıyor. Cari açık 30 milyar dolara ulaşıyor. Gerçek işsizlik % 18’lere çıkmış, gençler arasında işsizlik % 20,5. Açlık sınırının altında yaşayanlar 985.000 kişi. Halkın % 24.1’i yoksulluk sınırının altında. İşte bugünkü tablo budur. Bunun başlıca sebebi kötü yönetimdir. Başarısız siyasetçilerin bürokrasinin başına getirdikleri çoğu yeteneksiz kadrolar Türkiye’yi ikinci sınıf bir devlet durumuna sürüklemişlerdir.
Hukukta durum farklı değildir. Yargı siyasallaştırılmıştır. AB’nin eleştirilerinin başında yargının durumu geliyor. O eleştirilerde yer alan iddiaların sadece bir bölümü bile doğru olsa hepimizin yüzünün kızarması lazım. Bizim CHP olarak Anayasa Mahkemesine götürdüğümüz yasaların çoğu bu mahkeme tarafından iptal edildi. Bu da Hükümetin hukuk tanımazlığının bir kanıtıdır.
Atatürk devrinde kadınların dünyaya açılması özgürlüğün bir kanıtı sayılıyordu. Bugün özgürlük adına kadınlar dünyaya kapatılmak, dünya nimetlerinden uzaklaştırılmak isteniyor.
İşte değerli arkadaşlar, Lozan yıllarıyla bugünün kısaca kıyaslamasının bizi düşündürdükleri bunlar. Ama bu tablo sizi kötümserliğe sevketmesin. Türkiye Cumhuriyetinin üzerine klurulduğu sağlam temeller yeteneksiz ve çağdışı kadroların tahribatına direnecek güce sahiptir. Halkımız çağdaş, ileri, uygar bir Avrupa ülkesi olmak istiyor. Bunu sağlayacak gücümüz, alt yapımız ve kadrolarımız var. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı ülkemizde taze bir başlangıcın müjdesi olacaktır. Atatürk’ün bıraktığı yerden yolumuza devam edeceğiz ve Türkiye’yi dünyanın en çağdaş ve en uygar ülkelerinden biri haline getireceğiz.
Bu düşüncelerle hepinizi saygılarla, sevgilerle selamlıyorum.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.