Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Gazi Üniversitesi – Türkiye-AB İlişkileri Konulu Konuşma
CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN GAZİ ÜNİVERSİTESİNDE YAPTIĞI TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ KONULU KONUŞMA
13 MART 2006
Sayın Rektör, Değerli konuklar, Değerli öğrenciler,
Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileriyle ilgili olarak bana sizinle görüşlerimi paylaşma fırsatı verdiğiniz için içtenlikle teşekkür ederim. Başlangıçta şunu ifade etmek istiyorum: bizim zaman zaman Mecliste veya Televizyonlarda dile getirdiğimiz bazı eleştirileri hiç kimse Avrupa’nın değerlerine ve Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğumuz şeklinde yorumlanmamalıdır. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak demokrasi, laiklik, insan hakları, sosyal adalet, sosyal güvenlik gibi alanlarda Avrupa’nın değerlerini paylaşıyoruz. Özellikle laiklik konusunda bu değerlere İktidar Partisinden daha fazla sahip çıkıyoruz. Aynı şekilde Türkiye’nin AB üyeliğinin ülkemizin ve halkımızın çıkarlarına hizmet edeceğini düşünüyoruz. O bakımdan hiç kimse bizim AB karşıtı olduğumuzu ileri süremez.
Bu konuda Sayın Genel Başkanımızın, benim ve başka arkadaşlarımızın üç yıldan beri dile getirdiğimiz görüşleri “AB Üyeliğine Evet, Özel Statüye Hayır” başlıklı bir kitapta topladık. Bu kitabı incelediğiniz zaman, CHP’nin AB üyeliğine karşı olduğu yolunda tek bir satıra rastlayamazsınız. Ama ne yazık ki hala bazı köşe yazarları CHP’yi veya Parti Yönetimini halka AB karşıtı olarak tanıtmakta ısrar ediyorlar. Daha geçen Cumartesi günü, Milliyet gazetesindeki bir köşe yazarı aynı görüşü savunuyor. Avrupa’da buna “niyet yargılaması” diyorlar. Yani bir insana sahip olmadığı bir niyeti veya görüşü atfedeceksiniz ve sonra niçin o sizin atfettiğiniz görüşü savunuyor diye onu eleştireceksiniz. İşte basınımızın bir bölümünün halkı yanıltıcı yayınlarının en tipik örneklerinden biri budur.
Bunlar madalyonun bir yanıdır. Öbür yanı ise AB’nin çeşitli kesimlerinden, bazı siyasi partilerden ve bazı devlet adamlarından gelen ülkemize yönelik haksız suçlamalar veya baskılardır. Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olan girişimlerdir. Türkiye’nin üyeliğinin haksız ve gereksiz biçimde erteleme çabalarıdır. Şimdi biz madem ki Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyoruz, o zaman bütün bunları sineye çekelim diyebilir miyiz? Haksızlıklara boyun eğelim diyebilir miyiz? Bütün dayatmaları kabul edelim diyebilir miyiz? Bizce diyemeyiz ve dememeliyiz. Biz bu haksızlıklara karşı çıktığımız zaman, bazılarının iddia ettiği gibi AB karşıtı olmuyoruz. Tam tersine AB ile ilişkilerimizi sağlıklı bir zemine oturtmak istiyoruz.
AB’ye üyelik girişimimiz Türkiye’nin dış politikasını ve devlet yönetimini nasıl etkilemiştir? Uzun yıllar boyunca AB yetkilileri tam üyeliğin Türkiye’nin elinde olduğunu, eğer biz AB’nin kriterlerini yerine getirirsek kolaylıkla üye olacağımızı söylemişler ve Türkiye’den kendi mevzuatını Avrupa normlarına uydurması için gerekli reformları yapmasını istemişlerdir. Türkiye’de 1987 yılı Mayıs’ında tam üyelik başvurusunda bulunduktan sonra kapsamlı bir reform çalışmasına girişmiştir. Türk mevzuatını AB mevzuatıyla karşılaştırmak için o zaman AB’den sorumlu Devlet Bakanı Sayın Prof. Ali Bozer’in başkanlığında 22 tane komisyon kurulmuştur. Bu çalışmalar yıllarca devam etti ve pek çok yasada değişiklik yapıldı.
Zaman zaman bu çalışmalarda gecikmelerin ve aksamaların olduğu doğrudur. Bazı dönemlerde iktidardaki bazı koalisyon ortaklarının AB ile bütünleşme çabalarına sıcak bakmadığı, o yüzden bazı projeleri, girişimleri engelledikleri veya erteledikleri de doğrudur. Ama özellikle Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerine başlama hedefinin somutlaşmasından sonra bu çalışmalara hız verilmiş ve son iki yılda İktidar ve Muhalefetin işbirliğiyle bazı Anayasa ve yasa değişiklikleri yapılması yoluna gidilmiştir. Bu reform süreci sırasında bizim Türkiye’nin çıkarlarını titizlikle göz önünde bulundurduğumuzu söyleyebilirim. AB’nin hoşuna gitsin diye Türkiye’nin çıkarlarından hiç fedakarlıkta bulunmadık. Ama gördük ki, bazı alanlardaki beklentiler ve dayatmalar Türkiye’den yıllardan beri beklenen AB mevzuatına uyum hedefinin çok ötesine geçmektedir. Bunu özellikle 6 Ekim 2004 tarihli AB Türkiye İlerleme Raporunun yayımlanması sırasında tespit ettik. Türkiye ile yapılacak üyelik müzakerelerinin ana unsurlarını saptamayı hedefleyen bu raporun 2 önemli özelliği vardı: bir tanesi ilk defa olarak Türkiye’ye tam üyeliğin altında bir statü verilebileceğinin işaretlerinin taşıyordu. Bir taraftan da, diğer hiçbir aday ülkeden bu güne kadar beklenmeyen bazı tavizler Türkiye’den isteniyordu. 147 sayfalık bu rapor, ne yazık ki kapsamlı olarak incelenmeden, yayımlanmasından iki saat sonra Sayın Başbakan tarafından “olumlu ve dengeli” olarak vasıflandırılmıştır. Bu büyük bir siyasi hataydı. Hiçbir Devlet adamı bu kadar önemli bir siyasi belgeyi uzmanlarına inceletmeden onun hakkında fikir beyan etmez. Sayın Başbakanın bu beyanı Türkiye’nin belgedeki olumsuzlukları değiştirme şansını tümden ortadan kaldırmıştır.
Nitekim 17 Aralık 2004 tarihinde yayımlanan AB Zirve kararında bu İlerleme raporundaki görüşler ve beklentiler aynen ve hatta daha da ağırlaştırılmış olarak devam etti. Burada Türkiye’yi rahatsız eden unsurlar nelerdir: Bir kere, tam üyeliğin garanti olmadığı, Türkiye ile müzakerelerin ucu açık olacağı ve müzakereler Türkiye’yi tam üyeliğe götürmezse ülkemizin AB’ye sıkı bağlarla bağlanacağı gibi bir ifade yer alıyordu. Bu ifade şimdiye kadar hiçbir aday ülke için kullanılmamıştır.
Ondan sonra, insanların serbest dolaşımı, tarım destekleri ve sosyal kalkınma yardımları konusunda Türkiye’ye sürekli olarak kısıtlamalar uygulanabileceği belirtiliyordu. Yani ülkemizin bu haklardan hiçbir zaman yararlanmayabileceği ifade ediliyordu.
Bunun ötesinde, Türkiye’nin bütün yeni üyelerle 1963 tarihli Ankara Antlaşmasının uyarlayacak bir Ek Protokolü imzalaması isteniyordu. Bu taleplerin hepsi Türkiye’nin temel çıkarlarına zarar verici nitelikteydi. Bir kere, insanların serbest dolaşımı AB’nin en temel haklarından biriydi. Şimdiye kadar üye olan bütün ülkeler bu haktan tam olarak yararlanmışlardı. İşte Türk vatandaşlarına bu konuda sürekli kısıtlama getirilmesi öngörülüyordu. Size bir somut örnek vereyim: şu ana kadar AB ile müzakere sürecine girmiş bütün Aday Ülkelerin vatandaşlarına Schengen antlaşmasını imzalamış AB üyelerine vizesiz seyahat etme hakkı tanınmıştır. Bunun tek istisnası Türkiye’dir. Türk vatandaşlarına bu hak tanınmadığı gibi, hazırlanan bazı belgelerde tam üyelikten sonra da tanınmayabileceği ifade ediliyor.
Tarımsal destekler AB’nin en önemli işlevlerinden biridir. AB’nin yaklaşık 100 milyar euroluk bütçesinin 45 milyarı Üye ülkelerdeki tarımla geçinen nüfusu desteklemek için tahsis edilir. Eğer biz bu yıl üye olsaydık, Türk çiftçisi AB’den 8,5 milyar euroluk bir destek sağlayacaktı. İşte bu alanda da Türkiye’ye sürekli kısıtlama getirilmesi öngörülüyor.
Aynı şekilde, sosyal politikalarda verilen geri kalmış bölgelerin kalkındırılmasından da Türkiye’ye sürekli kısıtlama getirilmesi öngörülüyor. Yani özetle, tam üyeliğin birçok önemli avantajından Türkiye sürekli olarak mahrum kılınmak isteniyor. Hiçbir üye ülke bu gibi kısıtlamalara maruz kalmadığı için Türkiye’ye bu kısıtlamaların yapılması ülkemizin tam üye olarak değil, özel statülü bir ülke olmasının istendiğini gösteriyor. Zaten Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa İçişleri Bakanı ve İktidar Partisi UMP lideri Sarkozy, Avrupa Anayasasının hazırlamakla görevli Konvansiyonun başkanı Fransa Eski Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing ve bazı politikacılar bu görüşleri açıklıkla ifade ediyorlar. Onlara göre, Türkiye’nin AB’de yeri yoktur. Giscard d’Estaing “Türkiye’nin üye olacağı gün Avrupanın son günü olacaktır” diyor. Şimdi biz bunu nasıl sineye çekebiliriz?
Bir de işin Kıbrıs boyutu var. AB ne yazık ki, Kıbrıs devletinin kuran 1960 tarihli Londra ve Zürih antlaşmalarını hiçe sayarak Kıbrıslı Rumları Birliğe üye almıştır. 1960 antlaşmaları Kıbrıs’ın sadece Türkiye ve Yunanistan’ın aynı zamanda üye oldukları bir birliğe katılabileceğini öngörüyor. Yani Türkiye AB’ye üye olmadıkça, Kıbrıs da üye olamaz. Ama AB bu kuralı çiğnedi ve Rumları 1 Mayıs 2004 tarihinde resmen üye yaptı. Bunu niçin yaptılar? Açıkça söylemek gerekirse, Kıbrıs’ın üyeliği Yunanistan’ın izlediği bir şantaj politikasının sonucudur. O zamanki Yunanistan Başbakanı Simitis, eğer AB Kıbrıs’ı üye yapmazsa Yunanistan’ın Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan gibi yeni üye ülkeleri veto edeceğini ilan etti. İşte Yunanistan’ın bu şantajına boyun eğen AB, çok büyük sakıncalar yaratacağını bile bile Rumları üye yaptı. Şimdi bazı AB liderleri bundan pişmanlık duyduklarını söylüyorlar ama son pişmanlık fayda etmez.
İşte biz bu haksızlıklara itiraz ediyoruz. Ne yazık ki, Türkiye’de basının, akademik çevrelerin ve hatta iş çevrelerinin büyük bir bölümü bizim bu itirazlarımızdan çok rahatsız olmuşlardır. Onlara göre Türkiye’nin AB üyeliği o kadar önemlidir ki, bütün bu haksızlıklara ve dayatmalara boyun eğmeyi Türkiye kabul etmelidir. İcabında Kıbrıs’ı bile feda edebiliriz, yeter ki bizi AB’ye üye yapsınlar. Aylarca bun söylediler, bunu yazdılar ve haksızlıklara boyun eğmediği için CHP’yi boy hedefi haline getirdiler. Hükümetin izlediği tavizkar politikaya tam destek verdiler. Hükümet de bizden istenen herşeyi yapmayı adeta bir görev saydı. Sonunda ne oldu? Bugün ulaştığımız durum, ne yazık ki tam bir hayal kırıklığı oluşturmuştur. Bizzat Dışişleri Bakanı bile b hayal kırıklığını saklayamıyor. Türkiye sırf AB’ye üyelik sürecini rayına oturtabilmek için 2004 yılında Kıbrıs Türkleri için çok ciddi sakıncalar içeren Kofi Annan Planının kabul edilmesi için Kıbrıslı Türklere büyük baskılar yaptı. Sonunda Kıbrıslı Türkler Planı kabul ettiler, Rumlar reddettiler. Ama AB Planı reddeden Rumları mükafatlandırıp üye yaptı, Planı kabul eden Türkler içinse en küçük bir katkıda bile bulunmadı. Ambargoların kaldırılması için bir doğrudan ticaret tüzüğü ile 259 milyon euroluk bir yardım paketi hazırladı ve bunlar birbirine bağlandı. Fakat sonra Rumların baskısı ve Yunanistan gibi bazı ülkelerin de Rumlara destek vermesi sonucunda Doğrudan Ticaret Tüzüğü ve Yardım paketi birbirinden ayrıldı, Ticaret tüzüğü rafa kaldırıldı. Yardım paketi de 120 milyon euroya azaltıldı ve Rumların takdirine bırakıldı. Biz bu koşullar altında yarımın kabul edilemeyeceğini hükümete bildirdik.
Dahası hükümet, üyelik sürecine zarar gelmemesi düşüncesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği büyük haksızlıklar içeren, daha önceki bütün Türk hükümetlerinin reddettiği Loizidou kararını da kabul etti. Bununla da yetinmediler, Rumların kuzeyde bıraktıkları menkullerin ve gayrımenkullerin iadesi ve tazmini için Kıbrıs Türk Parlamentosunda bir yasa çıkarttılar. Ayrıca 29 Temmuz 2005 tarihinde Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül sözünü ettiğim Ek Protokolü imzaladı. Yani ortaya çıkan tablo şudur: Türkiye sürekli olarak taviz vermekte, sürekli olarak kan kaybetmekte ve karşılığında hak ettiği sonuçları bir türlü alamamaktadır.
AB’nin başka talepleri de var. İlerleme raporlarında ve Katılım Ortaklığı belgelerinde İstanbul’daki Fener Rum Patriği,ne ekümeniklik statüsü verilmesi, Heybeliada Ruhban okulunun açılması, Öcalan’ın yeniden yargılanması için Türk Ceza Usul yasasının değiştirilmesi, Lozan’daki azınlıklar sisteminin gözden geçirilerek Kürtlere ve Alevilere azınlık statüsü verilmesi AB’nin beklentileri arasındandır.
Ayrıca AB, Dicle ve Fırat üzerindeki barajların ve sulama sistemlerinin uluslararası bir yönetime verilebileceğini de raporlarında yazıyor.
Türkiye’de askerlerin oynadığı rolden de AB çok rahatsızdır. Askerlerin yetkilerinin kısıtlanmasını, herhangi bir konuda demeç vermemelerinin istiyor. Azınlık hakları konusunda da ağır eleştirilerde bulunuyor. İşte biz bütün bu taleplere karşı diyoruz ki AB’nin temel hukukuna uyarız, bütün AB üyelerinin uyduğu koşullara da uyarız ama hiçbir AB ülkesine uygulanmayan kısıtlamalara direniriz. Hiç kimseden istenmeyen haksız taleplere karşı direniriz. İşte bizim yaklaşımımız budur.
Meselenin bir de başka boyut var. AB’nin bütün gözlemlerini, eleştirilerini, önerilerini reddedersek orada da yanlış bir iş yapmış oluruz. Çünkü sözünü ettiğim haksız talepler, beklentiler, dayatmaların dışında, AB’nin İlerleme Raporunda 100’e yakın konuda ülkemize yönelik bazı haklı, isabetli, tutarlı eleştiriler var. AB bu konularda Türkiye’nin mevzuatının veya uygulamasının iyileştirilmesini istiyor. Biz de CHP olarak bu beklentilerin büyük bir bölümünü paylaşıyoruz. Size bazı örnekler vereyim.
Örneğin parlamenterlerin dokunulmazlıklarının kaldırılması isteniyor. Bunu biz zaten öteden beri destekliyoruz. Hakim ve savcıların atama usulünün değiştirilip daha tarafsız hale getirilmesi öneriliyor. Bunu da destekliyoruz. Eğitim, sağlık, ekonomi, sosyal adalet, vergi, işsizlik, kayıt dışı ekonomi, çevre, tarım, balıkçılık, bilim ve araştırma gibi pek çok alanda Hükümete yüzden fazla eleştiri ve öneri getiriliyor. Bunların çoğunu biz de destekliyoruz ve şimdiye kadar bunların yapılmamış olmasını biz de eleştiriyoruz.
Avrupa Birliği ne diyor? Mesela, diyor ki “Türk hükümeti, giderek daha fazla geçici görevlendirme yapıyor; Cumhurbaşkanının reddettiği insanları geçici görevle üst düzeylere tayin ediyor. (Sayfa 11)” ” Böyle diyor. Onların da dikkatini çekmiş. Diyor ki “kapsamlı bir kamu yönetimi reformunun önünde, merkezden kaynaklanan engeller var. (Sayfa 11)” Hükümetin çok övündüğü kamu reformu girişimlerini eleştiriyor. “Ombudsmanı hâlâ kuramadınız, büyük eksikliktir; birçok Avrupa ülkesinde var, sizde yok, bir an önce kurun.(Sayfa 12)”” diyor. Üç yıldır bir adım atılamadı. Ceza Yasasıyla ilgili eleştiriler var ve bununla ilgili kaygılarını dile getiriyor. “Türkçe ile Türkçe konuşmayan etnik grupların arasında hukukî çeviri yapacak insanınız hiç yok, bir kişi bile yok. (Sayfa 15) ” diyor. Peki değerli arkadaşlar, Türkçe bilmeyen vatandaşlarımızın hukukunu biz nasıl koruyacağız? Bunlar çok ciddî eleştiriler, dikkate değer eleştiriler. “Reşit olmayan çocuklar ile reşit çocukları hapishanede aynı yerde yatırıyorsunuz; bu, bizim usullerimize aykırıdır. (Sayfa 16) ” diyor. Hükümetten cevap yok. Sayın Bakan bunların hiçbirine değinmiyor. Türkiye’de kıdemli yargı mensuplarının, adaletin işleyişi, hâkimlerin tayiniyle ilgili eleştirilerine yer veriyor. Polis ve jandarmanın gözaltına alınanları hukukî yargı talebinde bulunmaktan caydırdıklarını söylüyor.(Sayfa 17)
Daha pek çok ciddî iddia var. Bunların hepsini söyleyecek değilim. Bunların hepsini dile getirmek için vaktimiz yok; ama, şunu söyleyeyim ki, İlerleme Raporunun 17 nci sayfasını açarsanız şu ifadelerle karşılaşacaksınız: “Türkiye’de yolsuzluk ciddî bir sorun olmaya devam ediyor. Bugün birçok kamu kurumu malî denetimden muaftır. Sayıştayın yetkilerinin genişletilmesi yoluyla bu kurumlar denetim kapsamına alınmalıdır.” Bu yolsuzluk iddialarını bir tek Avrupa Birliği raporu söylemiyor. Biz söyleyince “iç politika, muhalefet yapmak için söylüyorlar” diyor bazıları. Avrupa Birliği raporu söylüyor. Başka kim söylüyor; Uluslararası Saydamlık Kuruluşu söylüyor. Uluslararası Saydamlık Kuruluşunun raporunda birinci sırada yolsuzluğun en az olduğu ‘en saydam’ ülkeler var. Türkiye’nin yeri, değerli arkadaşlarım, Gana’yla, Meksika’yla, Panama ve Peru’yla birlikte 65 inci sıradır. Niçin bu böyle oluyor? Defalarca açıkladık, Genel Başkanımız bugün bir kere daha tekrarladı, milletvekilleri dokunulmazlığının kaldırılması gerekiyor; işte, İlerleme raporunun 18. sayfası da bunu söylüyor. “Milletvekilleri dokunulmazlığına ilişkin hiçbir gelişme kaydedilmemiştir” diyor.
Değerli arkadaşlarım, AB, İlerleme raporunun 18. ve 19. sayfalarında hükümetin insan hakları konusunda pek çok uygulamasını eleştiriyor. Bazı uluslararası sözleşmelerin henüz onaylanmaması, İnsan Hakları Başkanlığıyla ilgili eleştiriler raporda ayrıntılı olarak yer alıyor. Dahası 22. sayfada “işkence yapan kamu görevlilerinin cezalandırılmaması için özel çaba gösterildi” diyor ve “Zamanaşımının kaldırılması, işkence suçları için çok yanlıştır” diyor. “Yargısız infazlar artmıştır” diyor. Nasıl demokrasi ve insan hakları gelişmesi oldu ki, yargısız infazlar artıyor?! Bunlar hep AB Komisyonunun hazırladığı raporda yazıyor. Biz söyleyince, belki, bazı arkadaşlarımız, siz muhalefet yapıyorsunuz diye düşünebilirler. Basında hükümeti desteklemeyi meslek edinenler böyle yazıyor “muhalefet muhalefetliğini yapacak” diyor. İşte, biz, yapmıyoruz, sadece Avrupa Birliğinin yazdıklarını okuyoruz size.
Şimdi, buna benzer pek çok eleştiri var. Bunların hepsini söyleyecek değilim; ama, mesela, 29. sayfada ‘Alevî topluluğunun ibadet yerlerinin tanınmadığına’ işaret ediliyor. Ciddî bir iddiadır ve 31. sayfada ‘Süryani ve Keldani din adamlarının görev yapmasına izin verilmediği’ söyleniyor; doğru mu acaba?! Yine 31. sayfada ‘Bazı gayrimüslim dinî toplulukların, aşırı gruplar tarafından, şiddete ve tacize maruz bırakıldığı’ söyleniyor. Bunlar çok ciddî iddialar; bunların üstüne gitmek lazım. Öyle zannediyorum ki, bu raporu bir tek biz okumadık; hükümetin, ilgili arkadaşlarımızın, devlet görevlilerinin mutlaka okuması lazım. Hükümeti bu konularda acaba uyarmadılar mı? Bu iddialar hakkında ne gibi bir soruşturma yaptık, ne gibi bir araştırma yaptık?
Kadın hakları, okuma yazma bilmeyenlerin durumu, cinsiyete dayalı ayırımcılık, kadınların işgücüne katılma oranında Avrupa’nın en son sırasında Türkiye’nin geldiği, gençler arasında işsizliğin yüzde 20,5′i bulduğu raporda yazıyor. Dahası ‘Türkiye’nin Avrupa Sosyal Şartının Kadınların annelik hakkıyla ilgili 8. maddesini kabul etmediği’ (Sayfa 33) ve ‘Temmuz 2005’te kabul edilen çocukların korunmasına ilişkin yeni yasanın uluslararası standartlara uygun olmadığı’ söyleniyor. (Sayfa 33) Daha geçen yıl Meclise sunduğunuz bir yasanın uluslararası standartlara uyup uymadığına niçin dikkat etmediniz? Niçin bu yasayı da Avrupa Uyum Komisyonuna yollamadınız?
Bütün bunlar bu raporda var ve sosyal alandaki diğer yetersizlikler de var; hepsini söylemiyorum ama, bir konu var ki, ona mutlaka değinmek zorundayım. Bir cümleyi size söyleyeceğim. Raporun 34 üncü sayfası diyor ki: “Kimsesizler yurdundaki hastalar yetersiz beslenmektedir.”
Değerli arkadaşlar, kimsesizler yurdundaki insanlar, devlete emanet edilmiştir.
Türkiye’de açlık olduğunu biliyoruz, 985 000 insanımızın açlık sınırının altında yaşadığını biliyoruz; ama, bir devlet kuruluşunda, devletin sorumluluk taşıdığı bir kuruluşta hastaların yeterince beslenmediği iddiasına ilk defa şahit oluyoruz; doğru mudur? Değilse, tepki göstereceksiniz, yanlıştır diyeceksiniz. Doğruysa, hemen çaresini bulacaksınız. Bunlar çok ciddî iddialardır ve bunların mutlaka üzerine gitmek lazımdır.
Raporda sendikal haklarla ilgili ciddi eleştiriler var. Sendikaların örgütlenme ve grev hakkı, toplu pazarlık haklarında önemli kısıtlamalar olduğu söyleniyor.Türkiye’nin Uluslararası Çalışma Örgütünün standartlarını hala karşılayamadığı belirtiliyor. Açınız 34. sayfayı bunları göreceksiniz. Raporda yasal kısıtlamalar yüzünden işgücünün büyük bir bölümünün toplu sözleşmelerin korumasının dışında olduğu söyleniyor.
İşte şimdi hükümetten beklediğimiz bütün bu alanlarda gerekli adımları atması, yasa değişikliklerini yapması ve Türkiye’nin başta dokunulmazlıkların kaldırılması, yolsuzlukla mücadele, eğitim, sağlık, ekonomi ve maliye gibi alanlarda ülkemizi çağdaş Avryupa ülkelerinin standartlarına kavuşturmasıdır. Ne yazık ki hükümete bu alanda ciddi bir gayret göremiyoruz. AB yetkilileri de hükümetin reform sürecinde ve reform çabalarında yavaşlama ve isteksizlik gözlediklerini açıkça ifade ediyorlar. Yabancı basında da bu yolda eleştirilere rastlıyoruz. Sorun acaba nereden kaynaklanıyor? Hükümet AB’nin bu beklentilerini acaba niçin yerine getiremiyor? Acaba hükümet türban konusunda Avrupa’dan beklediği desteği göremediği için mi AB’den ilgisini ve hevesini kaybetti? Gerçekten hükümet uzun süre halka üniversitede kızlara uygulanan türban yasağının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olduğunu ileri sürüyordu. Bu nedenle Türkiye’yi dava eden bir üniversite öğrencisi bir kızın talebi Mahkemece kabul edilmesini bekliyordu. Mahkeme bu talebi reddedip, üniversitede türban yasağını destekleyen Anaysa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarını haklı bulunca, hükümet büyük bir hayal kırıklığına uğradı.
Bu nedenle son zamanlarda resmi beyanlarda ve basında AB konusunda tek bir habere rastlayamıyoruz. Rastladığımız haberler de daha çok Türkiye’ye yönelik eleştirilerle ilgili.
Bu ortamda Türkiye’nin üyelik sürecine nasıl hız verebiliriz? Bir yandan temel hak ve çıkarlarımızı koruyarak, bir yandan da gerekli reformları yaparak ülkemizi eşit koşullarla AB’ye üye yapma çabalarımızı nasıl başarıya ulaştırabiliriz? Bu konuda benim kanaatimi sorarsanız, bütün olumsuz koşullara rağmen Türkiye’yi eşit şartlarda tam üyeliğe taşımak mümkündür. Ancak bunu bugünkü yorgun ve Avrupa’ya inancı azalmış, tek taraflı taviz verme politikası başarısızlığa uğramış siyasi kadrolarla gerçekleştirmek mümkün değildir. Onun için Türkiye’nin daha fazla gecikmeden bir seçime gitmesi ve yeni kadrolarla bu temel hedefi başarıya ulaştırması gerekmektedir. Biz CHP olarak bu görevi başarıyla yerine getirebileceğimize inanıyoruz.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.