Onur Öymen’in Harp Akademileri Konuşması – Bölgesel Bazda Devletler Analizi

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Harp Akademilerinde Yaptığı Konuşma
16 Aralık 2005

Avrupa Birliği İkinci Dünya Savaşından sonra oluşan şartların bir ürünü sayılabilir. 25 yıllık bir dönem içinde iki dünya savaşına sahne olan Avrupa’da yeni bir savaşı engellemenin yöntemleri araştırılırken o yıllardaki Fransa Dışişleri Bakanlarından Rober tSchumann ilginç bir fikir  ortaya attı. Ülkelerin savaş gücünün temelini oluşturan kömür ve çeliğin üretimi ve kullanımı devletlerüstü bir kurum tarafından
düzenlenmeli ve denetlenmeliydi. Bu fikir büyük destek buldu. Bu amaçla 18 Nisan 1951’de Paris’te Almanya-Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’un katılımıyla Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kuruldu.

Görüldüğü gibi bugünkü Avrupa Birliğinin kökeninde stratejik düşünceler yatıyor. Amaç yeni bir dünya savaşını önlemek ve bunun için özellikle Almanya’nın savaş gücünün bel kemiğini oluşturan kömür ve çelik üretimini uluslararası denetim altına almaktı.

Daha sonra bu işbirliğinin kapsamı genişletilerek 25 Mart 1957’de
nükleer alanda işbirliğini öngören Euratom ve bugünkü
Avrupa Birliği’nin temelini oluşturan Avrupa Ekonomik
Topluluğu örgütlerini kuran antlaşmalar imzalandı.

Daha sonraki yıllarda bu üç kuruluş birleştirildi ve
Avrupa Toplulukları adını aldı. 1992 yılındaki
Maastricht Antlaşmasından sonra da Avrupa Birliği’ne
dönüştürüldü.

Avrupa Ekonomik Topluluğunun kurulduğu yıllarda üye
ülkelerin ekonomileri henüz savaşın tahribatının
etkisi altındaydılar. AET üyeliği, ülkelerin ekonomik
güçlerinin hızla artırılmasına en önemli etken oldu.
Cari fiyatlarla yapılan hesaplamaya göre 1960-1995
yılları arasında kurucu üyelerden Almanya ve
Hollanda’nın GSMH’larında 27 kat, İtalya’nın 24 kat,
Fransa, Belçika ve Lüksemburg’un 21 kat artış
görülüyor.

AB üyeleri bu hızlı gelişmeyi Roma Antlaşmasında
öngörülen Ortak Pazar Hedefini gerçekleştirerek ve
daha sonraki yıllarda da başka yapısal düzenlemeler
giderek sağladılar. Roma Antlaşması üye ülkeler
arasındaki ticarette gümrük vergileriyle miktar
kısıtlamalarının kaldırılmasını, üye olmayan ülkelere
karşı ortak bir gümrük tarifesi uygulanmasını,
kişilerin, sermayenin ve hizmetlerin serbest
dolaşımını öngörüyor. AB üyesi olmak için iki temel
şart aranıyor: Avrupalı olmak ve demokratik olmak.

Ortak Pazarın oluşması 12 yıl aldı. 1979 yılında
Avrupa Para Sistemine geçildi ve belirli sınırlar
içinde üye ülkelerin paralarının değeri birbirine
bağlandı. 1987 yılında AET, Euratom ve Avrupa Kömür
Çelik Birliği birleştirildi ve AB’nin tek pazara
dönüştürülmesi kararlaştırıldı. Bu da 1993’te
gerçekleştirildi. Ayrıca yapısal fonlar oluşturularak
AB’nin nispeten geri kalmış bölgelerinin
kalkındırılması kararlaştırıldı.

AB’nin en önemli kararlarından biri parasal birliğe
geçiş ve milli paraların yerini tek bir para biriminin
alması oldu. Bu siteme girebilmenin koşulları 1992
yılındaki Maastrich antlaşmasında saptanmıştı: uzun
vadeli faiz hadlerinin belli sınırları aşmaması, bütçe
açıklarının GSMH’nın %60’ından fazla olmaması, son iki
yıl içinde devalüasyon yapılmamış olması.

1998 Mayıs’ında bu koşulları yerine getiren ve Avrupa
Para Birliği’ne girmek isteyen 11 üye, 1998 yılının
ilk çeyreğinde Ekonomik ve Parasal Birliğe hazırlık, 1
Ocak 1999 tarihinde Ekonomik ve Parasal Birliğe geçiş
ve 1 Ocak 2002 tarihinde de Ekonomik ve Parasal
Birliğin kurulması şeklinde 3 aşamalı bir programla
euro’yu milli paralarının yerine geçirmeyi kabul
ettiler. Böylelikle Avrupa’da ilk defa tek bir para
kullanılması kabul edildi ve 14 Şubat 2002 tarihinde
Danimarka, İsveç ve İngiltere dışındaki tüm AB
ülkeleri euro sistemine geçtiler. Bu AB entegrasyon
sürecinde sadece ekonomik veya mali açıdan değil aynı
zamanda siyasi açıdan da önemli bir gelişmedir çünkü
para önemli egemenlik sembollerinden biridir.

AB üyesi olmakla esasen egemenliklerini karşılıklı
olarak kısıtlamış olan ülkeler, tek paraya geçmekle bu
alanda önemli bir adım daha atıp birbirlerine olan
bağımlılıklarının derecesini yükselttiler. Buna karşı
en önemli denge unsuru, üye ülkelerin her birinin
sahip olduğu veto hakkıdır. Ancak bu hak her konuda
geçerli değildir.

Gerek Maastrich, gerekse 1997 yılında sonuçlanan
Amsterdam ve Lüksemburg antlaşmaları, AB’ye yeni bir
içerik ve derinlik kazandırdı. Ekonomik bütünleşmenin
yanı sıra ortak bir dış ve güvenlik politikası
geliştirme yolunda da adımlar atıldı, mekanizmalar
kuruldu. Avrupa Parlamentosu’nun yetkileri artırıldı.

Bu çerçevede özellikle Avrupa Birliğine bir savunma ve güvenlik boyutu kazandırmayı amaçlayan çalışmalar önem taşıyor. Zira öyle anlaşılıyor ki, burada uzun vadeli hedef Avrupa’da NATO’nun yerini alacak bir savunma örgütü oluşturmaktır. Maastricht Antlaşmasında ilk defa sözü edilen bu savunma ve güvenlik örgütlenmesi 1998 yılı sonunda Fransız Cumhurbaşkanı Chirac ile İngiltere Başbakanı Blair arasında Saint Malo’da yapılan görüşme sonunda resmen hayata geçirildi. Amaç en az bir yıl süreyle görev yapacak 60.000 kişilik bir Avrupa Ordusu oluşturmnaktı. Bunun deniz ve hava unsurları da olacaktı. Bu ordu petersberg görevleri denilen kriz yönetme görevleri üstlenecekti. Hiç değilse başlangıçta açıklanan hedef buydu. Daha sonar bu hedefin daha kapsamlı olduğu anlaşıldı. PekiABN üyesi olmayan NATO ülkelerinin durumu ne olacaktı.? Uzun müzakerelerden sonar 1999 yılının Nisan ayında Vaşington’da yapılan NATO zirvesinde buna da care bulundu. NATO kendi olanaklarıyla AB’nin bu girişimini destekleyecek, buna karşılık AB de kendisine üye olmayan NATO ülkelerinin güvenlik çıkarlarını göz önünde bulunduracaktı. NATO ,ile AB arasındaki ilişkiler NATO ile BAB arasında kurulmuş bulunan ilişkiler eassı üzerine bina edilecekti. Bu Türkiye’nin de işine yarıyordu.

Daha sonar düzenlenen AB zirvelerinde AB’nin bu mutabakattan geri adım attığı ve Türkiye gibi ülkelere çok sınırlı haklar tanımaya çalşıştığı görüldü. Bunun üzerine Türkiye de Vaşington mutabakatı çerçevesinde kalınmadığı takdirde NATO içinde AB ile işbirliği mekanizmaları kurulmasına karşı çıktı. Uzun müzakerelerden sonar 2001 yılı sonun ABD ve İngiltere’nin arabuluculuğu ile Türkiye’nin görüşlerine yakın bir uzlaşmaya varıuldı. Bu defa da Yunanistan itiraz etti. Bir yıl Yunanistan’ın aşılması için çalışıldı sonunda 2002 yılı sonunda uzlaşmaya varıldı.

Avrupa Birliği’nin çeşitli alanlarda aldığı kararlar,
“Topluluk hukuku” diye adlandırılan onbinlerce
sayfalık bir bütün oluşturmaktadır. AB’ye katılmak
isteyen ülkeler bu topluluk hukukunu benimsemek
zorundadır. Roma Antlaşmasını, Topluluk hukukunu ve
benimseyern ve AB’ye üyelik koşullarını yerine giren
ülkeler diğer bütün üyeler de kabul ederse AB’ye üye
olabilir. 1970’de İngiltere, Danimarka ve İrlanda
AB’ye katıldı. İngiltere’Nin girişi pek kolay olmadı.
De Gaulle’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde Fransa,
İngiltere’nin üyeliğini iki defa veto etti. De
Gaulle’den sonra Fransız hükümeti bu politikadan
vazgeçti. 1981’deki ikinci genişleme sürecinde
Yunanistan AB’ye katıldı. Onu 1986’da İspanya ve
Portekiz izledi, 1995’teki dördüncü genişlemede ise
Avusturya, İsveç ve Finlandiya AB’ye üye oldular. 1999
yılının Aralık ayında gerçekleştirilen Helsinki
zirvesinde ise 13 ülkenin daha AB üyeliğine giriş
süreci başlatıldı. Bu sürece katılmaya hak kazanan
ülkeler: Bulgaristan, Kıbrıs Rum kesimi, Çek
Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya,
Malta, Polonya, Romanya, Slovakya, Slovenya ve Türkiye
oldu. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta
Kıbrıs Rum kesiminin üyeliğinin 1960 tarihli Londra ve
Zürih antlaşmalarına aykırı olduğudur. (Bu aykırılığın
hukuki gerekçeleri için bknz: Prof. Maurice
Mendelson’ın “Why Cyprus Entry into the European Union
would be illegal” London 2001.)

Ancak diğer 12 aday Helsinki Zirvesinden birkaç ay
sonra üyelik müzakerelerine başlarken 2002’nin Aralık
ayında yapılan AB Kopenhag zirvesinde Türkiye ile
müzakerelerin başlama tarihinin 2004’ün Aralık ayında
yapılacak zirvede kararlaştırılacağı bildirildi. O da
Türkiye eğer Kopenhag kriterlerini yerine getirecek
adımları atarsa…

45 yıllık çabanın sonunda Avrupa Birliği’nin nereden
nereye geldiğini incelerken sadece özetlediğimiz
başarılara değinmek doğru olmaz. Dünya ölçeğinde
bakıldığında AB’nin yeterince başarılı olamadığı
birçok alan var. AB ülkelerindeki en büyük sanayici ve
işadamlarının üst kuruluşu olan ve TÜSİAD’ın da üye
bulunduğu UNICE’nin 1998 yılında yayınladığı bir
raporda (Benchmarking Europe’s Competitiveness from
Analysis to Action, UNICE, Brüksel, Aralık 1997.)
AB’nin rekabet gücünde, ABD ile Japonya’nın gerisinde
olduğu belirtiliyor ve saptanan eksiklikler
sıralanıyor. Buna göre:
Ø       Avrupa’nın yaşam standardında gerileme var. Yaşama
standardı endeksi ABD’de 100 olarak kabul edilirse
Japonya 90, AB ise 70 düzeyinde.
Ø       1975-1998 döneminde AB’de GSMH’nın artış hızı
ABD’nin gerisinde.
Ø       Dünya ticaretinde AB’nin payı 1970’e oranla %7
azalmış. 1991’den beri diğer ülkelerin AB’deki
yatırımlarında %15 düşüş var.
Ø       İşsizlik oranı 1980 yılında Batı Avrupa’da ve ABD’de
% 6-7 dolaylarında, Japonya’da % 2 idi. 1996’da AB’de
işsizlik iki katına çıktı. ABD’de %6’nın Japonya’da
%4’ün altında kaldı.
Ø       AB’de enerji fiyatları ABD’den % 47, karayolu
taşımacılığı % 40, internet bağlantısı % 200,
milletlerarası telefon konuşmaları % 300 daha pahalı.
Ø       AB’de araştırma ve geliştirmeye ayrılan paraların
GSMH’ya oranı ABD ve Japonya’dan daha düşük.
Ø       ABD’de 1000 kişiye 400, AB’nin önde gelen
ülkelerinde 200 bilgisayar düşüyor.
Ø       AB ülkelerinin çoğunda devletin ekonomiye müdahalesi
diğer gelişmiş ülkelerden çok daha fazla.
Ø       1996-1997 yıllarında bazı AB ülkelerinde kamunun
harcamaları GSMH’nın yaklaşık yarısı düzeyinde, oysa
ABD ve Japonya’da bu oran üçte birin altında.
Ø       1996 yılında sosyal güvenlik ödemeleri de dahil
olmak üzere toplam vergi gelirleri AB’de ortalama %
42,5 düzeyinde. ABD ve Japonya’da ise % 30’un altında.
AB, bütün dünyada vergi gelirlerinin en yüksek olduğu
ülkeler topluluğudur.
Ø       İşçilerin ücretlerinde vergi ve sosyal sigorta
ödemeleri, AB’de toplam ücretin % 57’sine
ulaşmaktadır. Bu oran ABD’de % 37, Japonya’da % 33
düzeyindedir. (Raporda Türkiye’deki oranın % 25 olduğu
belirtiliyor.)
Ø       AB’de kamu sektörünün payı toplam istihdamın % 18’i
düzeyindedir. Japonya’da bu oran %8.3 , ABD’de ise %
15.7’dir.

Türkiye AB üyeliğine aday olurken de bu eksikliklerin
farkındaydı. Ancak tarihi perspektiften bakıldığında
Türkiye, Batı Avrupa ülkeleriyle bütünleşmeyi uzun
yıllardan beri bir ulusal politika hedefi haline
getirmiştir. Eksikliklerine rağmen, AB üyeliği
Türkiye’ye ekonomik ve siyasal alanlarda önemli
kazançlar sağlayabilecektir. Uzun vadede AB’nin
oluşturacağı bir Avrupa güvenliği boyutunun da
Türkiye’ye önemli katkılar kazandırabileceği
unutulmamalıdır. Tabii bu değerlendirmeler yapılırken
Türkiye’nin AB’ye neler kazandırabileceği de göz
önünde bulundurulmalıdır.

1 Mayıs 2004’te 13 aday ülkeden 10’u
AB’ye resmen üye olmuştur. Bunlar: Kıbrıs Rum kesimi,
Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya,
Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya.
Bulgaristan, Romanya ve Türkiye ile müzakereler
sürüyor.
Birlik kurumlarının 25 üyeyi barındıracak büyüklükte
ve yapıda olmadığını iddia edenler nedeniyle sarsıntı geçiriyor. Özelikle bütçe konularında İngiltere ile Fransa arasında büyük çekişmeler yaşanıyor.

Kimi ülkeler yapılması gerekli reformlar var derken kimi de devletler
de  AB’ye uzun vadede yeni üyeler alınmaması
gerektiğini söylüyor. Eski Fransa Devlet Başkanı
Valery Giscard D’Estaing başkanlığında hazırlanan ve
ilk Avrupa anayasası taslağı referanduma sunulduğunda
Fransa ve Hollanda halklarının yarıdan fazlasının
reddetmesi Avrupa Birliğinin özellikle siyasi alanda
geleceği konusunda kuşkular uyandırıyor.

Türkiye-AB ilişlkilerini değerlendirirken işte AB içindeki bu gelişmeleri de göz önünde bulundurmak gerekmektedir. AB’nin bir bütün olarak Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğunu söylemek yanlış olur. AB içinde pek çok ülke bizim üyeliğimiizi destekliyor. Ama bu yeterli değildir. Bütün ülkelerin desteklemesi gerekiyor. Bir tek ülke bile karşı çıksa üye olamıyorsunuz. O bakımdan üyeliğimize karşı olanların tutumunu yakından izlemek ve itirazlarının sebebini araştırmak gerekiyor.

Avrupa’daki bazı ülkeler, bazı politikacılar, bazı siyasi partiler Türkiye’nin üyeliğine kesinlikle karşıdırlar. Eski Fransız Cumhurbaşkanı Giscard D’Estaing “Türkiye’nin üye olacağı gün AB’nin son günü olacaktır” diyor.

Almanya’nın yeni Başbakanı Angela Merkel da bu görüştedir. Fransız UMP Partisi başkanı ve muhtemel Cumhurbaşkanlığı adayı Sarkosy de bu düşüncededir.

Değerli arkadaşlarım, uzun yıllar Türkiye’nin dostu olarak tanıdığımız, üyeliğimizi desteklediğini söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac bile ummadığımız bir tavır değişikliğine giderek Türkiye’nin üyeliğini zorlaştıracak biçimde bir anayasa değişikliği yapılmasına öncülük etti. Bu yılın başında Fransız Anayasasında yapılan bir değişikliğin sonucunda 2007 yılından itibaren AB’ye katılacak yeni üyelerin onay işlemi halkoyuna sunulacak. Yani siz bütün koşulları yerine getirseniz ve istenen bütün tavizleri verseniz bile Fransızların % 51’i hayır oyu verirse üye olamayacaksınız. Buna tepki göstermek gerekmiyor muydu? İşte biz de buna tepki gösterdik.

Türkiye’nin üyeliğine karşı olan bazı AB Komisyonu üyelerinin de etkisiyle geçen yılın 6 Ekiminde yayınlanan ilerleme raporu maalesef Türkiye’nin üyeliğini tehlikeye düşürebilecek ifadeler içerecek şekilde kabul edildi. Bizden başka hiçbir aday ülke için öngörülmeyen bazı kısıtlayıcı koşullar rapora konuldu. Özellikle insanların serbest dolaşımı, tarım sübvansiyonları ve sosyal politikalar alanlarınde Türkiye’ye sürekli kısıtlamalar getirilebileceği söylendi. Bu kısıtlamalar 17 Aralık 2005 tarihindeki AB zirvesinde ağırlşaştırılarak kabul edildi.

Bu temel konularda sürekli hak kısıtlaması olursa tam üye olamayacaksınız demektir.

Ayrıca Kıbrıs konusunda Türkiye için tek taraflı önemli tavizler istendi. Biz bunlara karşı çıktık. Bu koşulların kabulünün Türkiye’ye çok ağır bir bedel ödeteceğini, üstelik tam üyelik hedefinin de iyice kuşkulu hale getirildiğini söyledik. Ne yazık ki, Hükümet bunları kabul etti. 17 Aralık zirvesinde verdiği taahhütlere uygun olarak 29 Temmuz’da 1963 tarihli Ankara Ortraklık Anlaşmasını Kıbrıs dahil yeni üyelere uygulamayı öngören ek protokolü imzaladı. Bu imzayı atarken bir deklarasyon yayınladı ve bu imzanın Güney Kıbrısı tanıma anlamına gelmediğini söyledi.

AB ise 21 Eylülde bir karşı deklarasyon yayınlayarak Türkiye’nin deklarasyonunun hiçbir geçerliliği olmadığını ve Türkiye’nin ek protokolü imzalaması gerektiğini, aksi takdirde bölümlerin müzakeresinde geçilmeyeceğini söyledi.

Raporlarda bizi rahatsız eden başka bazı unsurlar da var. Örneğin Lozan Antlaşmasıyla düzenlenen azınlıklar sisteminin değiştirilmesi ve Lozan’da azınlık olarak tanınmayan bazı gruplara azınlık statüsü verilmesi isteniyor.

Gene Lozan’da kabul etmediğimiz, İstanbul Fener Rum Patriğine Ekümenik sıfatı verilmesi isteniyor. Ruhban okulunun açılması isteniyor. Bir kara mizah örneği verilerek azınlıklar konusunda Türkiye’nin AB standartlarına uyması talep ediliyor. Oysa bu konuda bir AB standardı yok. Örneğin Fransa azınlıkların varlığını kabul etmiyor. Yunanistan Türk azınlığına olağanüstü kısıtlamalar uyguluyor. Keşke bugün Batı Trakya’daki Türk azınlığı İstanbul’daki Rumların sahip oldukları haklara sahip olabilse.

Hükümetin katılım ortaklığı belgesinin iyileştirilmesi için yaptığı girişimlerin hiçbir sonuç vermediği anlaşılıyor.

Raporlarda Sivil-Asker ilişkileri konusunda da aşırı talepler var. Öyle bir izlenim yaratılıyor ki, sanki Türkiye’de bütün önemli siyasi ve stratejik kararları askerler veriyormuş. Sanki askerler parlamentonun kararlarına hükmediyormuş izlenimi uyandırılıyor. Parlamento askerlere sözünü geçirsin deniliyor. Ben üç yıldır parlamentoda görev yapıyorum. Bir kere bile askerlerin bir telkiniyle karşılaşmadım. 1 Mart tezkeresini reddederken biz askerlerin önerisi doğrultusunda mı hareket ettik? İşte bu gibi haksız talepler var.

Raporlarda sadece olumsuz unsurlar yok. Çok doğru ve olumlu öneriler de var. Örneğin parlamenterlerin dokunulmazlıklarının kaldırılması isteniyor. Bunu biz zaten öteden beri destekliyoruz. Hakim ve savcıların atama usulünün değiştirilip daha tarafsız hale getirilmesi öneriliyor. Bunu da destekliyoruz. Eğitim, sağlık, ekonomi, sosyal adalet, vergi, işsizlik, kayıt dışı ekonomi, çevre, tarım, balıkçılık, bilim ve araştırma gibi pek çok alanda Hükümete yüzden fazla eleştiri ve öneri getiriliyor. Bunların çoğunu biz de destekliyoruz ve şimdiye kadar bunların yapılmamış olmasını biz de eleştiriyoruz. O bakımdan bu raporları sadece olumsuz yönleriyle değerlendirmek çok yanlış olur. Olumlu önerilerden mutlaka yararlanmalıyız, olumsuz ve haksız eleştiri ve önerilere de karşı çıkmalıyız.

Nasıl karşı çıkacağız? Bunun yolu meseleyi Meclise getirip orada enine boyuna görüşmektir. Aynen Hırvatistan’ın ve Polonya’nın yaptıkları gibi, iktidar ve muhaleet ortak bir politika tesbit etmeli ve bunu Meclis kararı haline getirmelidir. Bunun özü Türkiye’nin tam üyeliğin altında ikinci sınıf bir statüyü kabul etmeyeceği olmalıdır. Kıbrıs konusunda da tek taraflı tavizler vermeyeceğimizi ve Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımayacağımızı söylemeliyiz. Aynı zamanda da gerekli reformları süratle gerçekleştirmeliyiz.
Avrupa Birliği ile müzakerelerin başlaması kararı 3 Ekimde alındı ama henüz gerçek müzakereler başlamadı. Sayın Başbakan bu müzakerelerin 2005 yılı sonundan önce başlaması olasılığından söz etti, ama öyle görünüyor ki, bu mümkün olamayacak. Şu sırada tarama süreci cereyan ediyor. Yani AB Türkiye’nin çeşitli alanlardaki fotoğrafını çekiyor, durumunu saptıyor. Her bölümün müzakeresine başlamadan önce 25 üyenin tümünün onayını almak gerekecek. Yani 35 bölümün başlaması ve bitmesi için 70 kere oy verilecek. Bu her üyenin 70 defa veto hakkına sahip olması demektir. Kıbrıslı Rumlar her vesileyle Tütkiye’yi veto tehdidi altında tuttuklarını dile getiriyorlar.

İş bununla da kalmıyor. 21 Eylül 2005 tarihinde AB Konseyinin kabul ettiği karşı deklarasyon, Rum gemilerinin Türk limanlarına, Rum uçaklarının da Türk hava alanlarına girmesine izin verilmediği takdirde önemli bölümlerin müzakeresine başlanmayacağını ifade etti. Böylecek Rumlara çok önemli bir silah vermiş oldu. Rumlar şimdi bu kararın verdiği güçle Türkiye üzerinde daha ağır baskıların uygulanmasını sağlamaya çalışıyorlar. AB Komisyonu ve bazı AB ülkeleri bu doğrultuda Türkiye’den ek protokolü bir an önce parlamentoda onaylatıp uygulamaya sokmasını istiyorlar. Bu tek taraflı bir taviz demektir. Hükümet KKTC’ye yönelik ambargolar kaldırılmadıkça Rum gemilerini ve uçaklarını Türkiye’nin kabul etmeyeceğini bildirmişti. Şimdi arada sıkışmıştır. Ne yapacağını bilememektedir. Bir yanda dünyaya ilan ettiği tutumu var bir yanda da üzerindeki baskılar var. Çıkış yolu nasıl bulunacak?

Hükümetin ümidi AB’nin geçen yıl Komisyon tarafından kabul edilen tüzüğün KKTC’ye mali yardım paketiyle birlikte kabul etmesi ve böylece AB ile KKTC arasında doğrudan ticaretin başlamasıydı. Bu olsaydı Hükümet bunu bir gerekçe gibi kullanarak Rum gemilerini ve uçaklarını Türk limalarına ve havaalanlarına kabul edecekti. Ama ne yazık ki, bu olmadı. Beklendiği gibi AB bir kere daha Rum isteklerine boyun eğdi. Tüzükle mali yardımı birbirinden ayırdı ve tüzüğü rafa kaldırdı. Yani görünebilir bir gelecekte KKTC ile doğrudan ticaretin yapılması, ambargoların kaldırılması ihtimali görünmüyor.

Peki şimdi hükümet ne yapacak? Doğrusu kararlı bir çizgi izleyerek AB’ye sorumluluğunu hatırlatması, Türkiye’nin ve KKTC’nin hakknı cesaretle koruması olacaktı. Ne yazık ki, bu henüz yapılamadı.

Tam tersine Rumları tatmin edecek bazı adımlar atılıyor, tek taraflıu tavizler veriliyor. Bu nasıl yapılıyor? Bir kere Rum uçaklarını Türk havaalanlarına kabul etmek için AB ile bütün üye ülkeleri kapsayan bir sivil havacılık düzenlemesi yapmaya çalışıyor. Bunu yapınca diyecek ki, ben Rumlara taviz vermedim, AB ile bir düzenleme yaptım. Bizim bu anda hiçbir AB ülkesiyle sivil havacılık alanında sorunumuz yok. Bir tek Kıbrıs Rum Yönetimiyle var. Onun sebebi de Türk tarafına uygulanan haksız ambargolar. Şimdi bu ambargoları kaldırtamayacağını gördüğü için hükümet böyle dolambaçlı bir yoldan giderek tek taraflı taviz verdiğinin anlaşılmasını önlemek istiyor. Bu konuda Sayın Dışişleri Bakanına bir yazılı soru önergesi verdim. Hala cevap alamadım.

İkinci ve daha vahim taviz verme girişimi Rumların evvelce Kuzeyde sahip oldukları toprakların iadesiyle ilgilidir. Bilindiği gibi Türkiye’nin 20 Temmuz 1974 harekatından öne Rumların Kuzeyde bazı gayrı menkulleri vardı. Ama Türklerin de Güneyde vardı. 1975 yılında Denktaş’la Klerides arasında Ahali Mübadelesi Anlaşması yapılınca her iki tarafın vatandaşları gerideki arazilerini ve evlerini bırakarak kendi bölgelerine geçtiler. Eski malları da taraflarca değerlendirildi. Örneğin Kuzeye geçen Türklere Güneyde bıraktıkları malların karşılığı olarak Rumların Kuzeyde terkettikleri evler ve araziler verildi.

Türkiye’nin ve KKTC’nin şimdiye kadar izlediği politika bu gayrı menkulllerin tasfiyesi konusunun genel çözümün bir parçası olarak ele alınmasıydı.  Öyle anlaşılıyor ki, Hükümet bu poliitikayı değiştirmiş ve nihai çözümdem önce Rumlara tek taraflı bir taviz vermeyi kararlaştırılmtır.

Bu taviz nasıl verilecektir? Şöyle verilecektir.: Türk Hükümetinin telkini ve baskısı üzerine KKTC Hükümeti Kıbrıs Türk Parlamentosuna bir yasa tasarısı sunmuştur. Bu tasarıya göre bu işle görevlendirilecek 7 kişilik bir komisyon kuruluyor. Şimdi dikkat ediniz: Bu Komisyonun 5 üyesi Kıbrıslı Türk olacak, 2 üyesi ise yabancı olacak. Bu yabancılar Türkiye, Yunanistan veya İngiltere vatandaşı olamayacak.

Şimdi, değerli arkadaşlar, hangi egemen devlet topraklarında yetki sahibi bir yargı organına yabancıları kabul eder? İşte bu yapılıyor.

Bu Komisyon ne yapacak? Rumların başvurularını kabul edip karara bağlayacak. Eğer eski Rum malları kimseye tahsis edilmemişse bu malları hemen, bunun altını çiziyorum, hemen eski sahiplerine iade edecek.

Örneğin Maraş bölgesi kimseye tahsis edilmediği için Maraşın tamamnının hemen Rumlara verilemsi söz konusu olacak. Maraştaki toprakların çoğu evvelce Kıbrıs Türk vakıflarına aitti. Bazı tapu oyunlarıyla İngiliz döneminde bu vakıf malları Rumlara devredilmişti. Kıbrıs Türk Vakıf İdaresi uzun zamandan beri bu usulsüzlükleri saptıyor ve düzeltilmesine çalışıyordu. Şimdi bütün bu mallar umlara gidecektir.

Ayrıca Karpaz yarımadasında kimseye tahsis edilmemiş olan ve halen milli park olarak kullanılan araziler de hemen verilecek. Rumların BM Genel Sekreterinden yeni talepleri arasında Karpaz Burnunun  kendilerine verilmesi de vardı. İşte bu da yapılacak.

Adanın başka yerlerindeki kimseye tahsis edilmemiş araziler ve binalar da hemen verilecek. Türkiye Kıbrıs harekatından bu yana hiç böyle tak taraflı bir taviz vermemişti. Bunu ilk defa yapacak.

Peki bunu niye yapıyor?  Görünürdeki gerekçesi şudur: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir Rum vatrandaşı olan Bayan Loizidou’nun Kuzey Kıbrıstaki mülkü dolayısıyla Türkiye’yi 1 milyon dolar tazminata mahkum etmiş ve evi bu şahsa iadeye hükmetmişti.

Bugünkü Hükümetten önceki bütün hükümetler bu karara itiraz ettiler ve bunu uygulamayı kabul etmediler. Gerekçeleri de haklıydı. Çünkü KKTC Türkiye’nin sınırlarının dışındaydı. Orada Türk kanunları geçerli değildi. KKTC’nin ayrı Parlametosu, Hükümet, yasaları ve devlet teşkilatı vardı. Oradaki durumdan Türkiye Cumhuriyeti sorumlu tutulamazdı.

Ne yazık ki, bu Hükümet bu kararı kabul etti. 1 milyon doları ödedi ve yakında da evi iade edecek. Bu büyük bir hata oldu. Çünkü Loizidou’nun durumuna benzer binlerce Rum vardı. Bunlar da mahkemeye başvurdular. Şimdi Hükümetin korkusu bu başvuruların kabul edilip Türkiye’nin milyonlarca dolar tazminata mahkum edilmesi. İşte bunu önlemek için tak taraflı olarak taviz verip bu işi kapatmak istiyorlar.

Peki kapatabilirler mi? Hayır kapatamazlar. AİHM bu Komisyonuı iç hukuk yolu olarak kabul etse bile Rumların gene de bu mahkemeye müracaat etme hakları var. Yani işin esasında birşey kazanmıyorsunuz. En çok bir, iki yıllık bir zaman kazanacaksınız. Buna karşılık nihai çözümde elinizdeki en önemli kozlardan birini daha şimdiden ve hiçbir karşılık almadan feda ediyorsunuz. Üstelik bütün bunlar KKTC Parlamentosunun sırtından yapılıyor. Kıbrıs Türk basınına göre Türkiye’den gönderilen hukukçular Kıbrıs Türk milletvekillerinin üzerinde büyük baskılar yaparak bu yasayı kabul etmelerini istiyorlar. Bu konuda da Sayın Dışişleri Bakanına bir yazılı soru önergesi verdim. Ona da cevap yok.

Hani biz KKTC’nin egemenliğini kabul etmiştik. Egemen bir ülkenin milletvekillerine şu kanunu kabul edeceksiniz diye baskı yapılır mı? Nerede kaldı KKTC’nin egemenliği?

İşte arkadaşlar, şu sırada AB ile ilişkilerimizde ve Kıbrıs sorununda karşılaştığımız güçlükler bunlarıdr. Bu güçlükler aşılabilir mi? Evet aşılabilir. Bunun yolu konuyu partiler üstü bir anlayışla Mecliste ele almaktır. Türkiye Cumhuriyeti geçmişte çok daha büyük zorlukları aşmıştır. Bu sorunları da aşabilir. Ölçü nedir? Ölçü Türkiye’nin diğer ülkelerden daha geride bir statüyü kabul etmemesidir. Ayrıca, AB mevzuatınun gerektirdiği temel reformları yaparken bunun dışındaki dayatmalara karşı çıkmasıdır. Kıbrıs gibi milli davalarımızda tek taraflı ödünler vermemesidir. Ciddi, kararlı ve cesaretli bir yaklaşım sergilemesidir. Bunlar yapıldığı takdirde bu güçlüklerin altından kalkmamak için sebep yoktur.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.