CHP Kocaeli İl Örgütünde Düzenlenen “Türkiye’nin AB’ye Giriş Sürecinde Gelinen Nokta” Konulu Konferans

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI SAYIN ONUR ÖYMEN’İN KOCAELİ İL ÖRGÜTÜNÜN DÜZENLEDİĞİ KONFERANSTA YAPTIĞI KONUŞMA

28 EKİM 2005

Sayın Başkan,

Değerli arkadaşlar,

Nazik davetiniz için içtenlikte teşekkür ederim. Bugün Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği süreci ile ilgili gelişmeler hakkında sizinle bazı bilgileri ve düşüncelerimi paylaşmaya çalışacağım.

Öncelikle şunu söyleyeyim: Maalesef bugün ülkemizde büyük bir bilgi kirliliği yaşanmaktadır. Gerçeklerin önemli bir kısmı halka hiç duyurulmamakta, bir bölümü de çarpıtılarak duyurulmaktadır.

Hükümet yabancı ülkelerle paylaştığı bilgileri ve görüşleri Türkiye Büyük Millet Meclisiyle paylaşmamaktadır. Bunun son örneği AB müzakere çerçeve belgesi müzakereleri sırasında yaşanmış ve Hükümet bir AB ülkesi olmamasına rağmen ABD ile paylaştığı bilgileri TBMM’den esirgemiştir.

Hükümetin sakladığı bilgileri biz basından ve internet sitelerinden buluyoruz. Örneğin Hükümet 17 Aralık 2004 tarihinde AB zirvesinde çıkan ve ülkemiz açısından pek çok sakınca içeren karardan sonra bunu halkımıza bir bayram havasoı içinde yansıtmaya çalışmış, hükümet yandaşı gazeteler Hükümetin bir zafer kazandığını başlıklarında ilan etmişlerdi. 18 Aralık günü Sayın Başbakan Ankara’da büyük gösterilerle karşılanmış, gündüz vakti havai fişekler atılmıştı. Sonra ne oldu? Şu oldu: Biz CHP olarak bu belgedekiş sakıncaları bir bir ortaya koyduk, televizyonlarda halka anlattık. Özellikle Türk vatandaşlarının serbest dolaşımına sürekli kısıtlama getirilmesinin tam üyelik hedefiyle bağdaşamayacağını, AB fonlarından Türk çiftçisine verilmesi beklenen sübvansiyonların, ki bu 2004 rakamlarıyla yılda 8,5 milyar euro’yu bulacaktı, sürekli olaerak kısıtlanmasının ve sosyal politika fonlarından Türkiye’nin yararlanmasının sürekli olarak engellenebileceği yolundaki ifadelerin kabul edilemeyeceğini söyledik. Hükümet ne yaptı? Bayram ettiği sonucun aslında bir bayram olmadığını bizim uyarıularımızdan sonra farketti ve  23 Aralık günü, yani zirveden sadece 6 gün sonra AB’ye bir nota vererek biraz önce belirttiğim noktalarda itirazda bulundu ve bun kısıtlamaları içeren zirve kararının 23. maddesinin müzakere çerçeve belgesinin parametresi olamayacağını söyledi. Yani kuvvetli bir itirazda bulundu.

Peki sonra ne oldu? AB bu itiraza ne cevap verdsi? Cevap bile vermedi. Türkiye’nin itirazını dikkate bile almadı ve 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesinde bu sakıncalı ifadelere aynen yer verdi. İşin tuhaf tarafı şu ki, hükümet de bunu seviçle karşıladı. Muhalefeti de niçin siz de sevinmiyoresunuz diye suçladı.

Burada bir tuhaflık yok mu? O kadar sevinilecek bir şeyse niçin Nota verip itiraz ettiniz. İtirazı gerektiren bir durumsa şimdi bu itirazınızın kabul edilmemesine rağmen niçin seviniyorsunuz.

Gene bununla bağlantılı ikinci mesele şudur: Diğer aday ülkeler üyelik müzakeresine başladıkları zaman o ülkelerin vatandaşlarına Schengen anlaşmasını imzalaytan AB ülkelerine, yani İngi,ltere ve birkaç ülke hariç, diğer bütün AB ülkelerine vizesiz seyahat hakkı tanıundı. Peki biz şimdi müzakerelere başladığımıza göre bize de bu hak tanınacak mı? Hayır tanınmayacak. Türk vatandaşları gene yaz kış konsolosluk kapularında vize kuyruklarında bekleyecekler. İşte başarı diye halka sunmaya çalıştıkları durum budur.

Bununşla da kalmıyor. Türkiye için hazırlanan metinde Türkiye üye olamazsa AB kurumlarına sıkı sıkıya bağlanacaktır, deniliyor. İşte bu özel statünün tarifidir. Yani AB’ye üye olamayacaksınız ama o takdirde bile sıkı bağlarla bağlanacaksınız, başka seçeneğiniz olmayacak. Peki Türkiye’den başka bu ifade hangi aday üğlkenin belgesine konulmuştu? Hiçbirinin.

Başka ne var? Türkiye AB içinde mali düzenlemeler yapılmadan üye olamaz deniliyor. 2014 yılından önce üye olamayacağı açıkça belirtiliyor. Peki bizimle aynı zamanda müzakerelere başlanan Hırvatistan içöin bu söyleniyor mu? Hayır söylenmiyor. Belli ki, onları bizden önce üye yapmaya kararlılar. Gene belli ki, 2014 yılına kadar mali desteklerle ilgili usuller değiştirilecek ve Türkiye, özellikle Türk çitfçileri AB bütçesinden hemen hemen hiçbir şey alamayacaklar.

Bununla da kalmıyor. Bize dayatılan zirve kararının ve müzakere çerçeve belgesinin temelinde 6 Ekim tarihli Komisyonun ilerleme raporu ve onun ekindeki Türkiye’nin üyeliğinin AB’ye etkileri raporu var. Bu raporlarda ne yazıyor? İşte belirttiğim sürekli kısıtlamalar yazıyor. Başka ne yazıyor? Kürt ve alevilerden azınlık olarak bahsediliyor ve onlara azınlık hakları tanınması isteniyor. Başka nbe isteniyor? Öcalan’ın yeniden yargılanabilmesi iiçin yaslarımızın değiştirilmesi isteniyor. Başka? Dicle ve Fırat üzerindeki sulama tesislerimnin ve barajların uluslararası yönetime sokulabileceğinden bahsediliyor. Şimdiye kadar hiçbir Cumhuriyet Hükümetinin kabul etmediği Rum Patriğine ekümenik sıfatının tanınması isteniyor. Liste uzun. Hepsini anlatmayacağım. Ama bizim metinde bulup çıkarttığımız bu sakıncalar bile bu metnin Türkiye tarafından bir müzakere zemini sayılamayacağını açıkça ortaya koyuyor.

Hükümet ne diyor? Efendim muhalefetin bütün bu söyledikleri gerçek dışıymış. Dezenformasyonmıuş. Dicle ve Fırtat’ın sularıyla ilgili hükümler yokmuş. Bunları söylüyor. Yani bu haksız metinleri bize dayatanlarla bir olup ülke çıkarlarını koruyan CHP’ye saldırıyor.

Şimdi iyi dinleyin değerli arkadaşlar. Size 6 Ekim 2004 tarihli belgelen bazı paragraflar okuyacağım:

1.3 Bölgede önemi bulunan konulardan biri kalkınma ve sulama için gerekli suya erişimdir. Ortadoğuda su konusunun stratejik önemi önümüzdeki yıllarda artacaktır. Türkiye’nin katılımıyla birlikte su kaynaklarının ve altyapı projelerinin uluslararası yönetimi (Fırat ve Dicle havzaları üzerindeki barajlar ve sulama projeleri, İsrail ve komşuları arasında su alanında sınırötesi işbirliği) AB açısından önemi bir konu haline gelebilecektir.

Türkiye’nin katılımının bir sonucu olarak, Türkiye’de ve diğer bölge ülkelerinde bulunan kaydadeğer Kürt azınlıklar ile AB’de mevcut Kürt diyasporasının, AB’nin bu ülkelerle ilişkileri üzerinde etkileri olabilecektir.

1.3    Ayrımcılıkla mücadele konusu, mevzuatın yanı sıra fiili uygulamaları kapsamaktadır. Irk, etnik köken, din ya da inanç, cinsel yönelim, yaş ve özürlülük temelinde yapılan ayrımcılıkla mücadele konusunda çaba gösterilmesine ihtiyaç vardır. Kürtlerin ve diğer azınlıkların durumuna kapsamlı bir şekilde eğilinmesi gerekmektedir.

İlerleme raporu sayfa 36
Sunni olmayan Müslüman azınlıkların statüsünde hiç bir değişiklik olmamıştır. Aleviler ini topluluk olarak resmen kabul edilmemektedir.

Sayfa 46
Aleviler hala bir Müslüman azınlık olarak tanınmamaktadır

Sayfa 25

Yargılanmanın yenilenmesine imkan veren hükümler Öcalan davası11 dahil, 4 Şubat 2003’den önce AİHM’ de bulunan davalara hala uygulanmamaktadır. Mahkemenin belirttiği, en uygun düzeltme şekli, uygun olduğunda, başvuru sahibinin bağımsız bır mahkemede yeniden yargılanmasının temin edilmesidir.

İşte gördünüz mü değerli arkadaşlar. Gerçekleri söyleyen kimmiş dezenformasyon yapan, halkı kandıran kimmiş.

Şimdi geliyoruz 3 ekim 2005 tarihli Müzakere çerçeve belgesine. Biz bu belgeyi de satır satır okuduk, inceledik. Ne gördük? Şunu gördük ki, bu belgede 17 Aralık zirve kararına kıyasla en küçük bir iyileşme yoktur. Metin Türkiye bakımından daha da ağırlaştırılmıştır.

AB Konseyi bir de 21 Eylül 2005 tarihinde Türkiye’nin ek protokolü imzalarken yaptığı deklarasyona bir cevabi deklarasyon yayınladı. O da AB’nin resmi görüşü olduğu için AB hukukunun bir parçası oldu. Onu da dikkatle değerlendirmek zorundayız. Ne diyor orada? Türkiye’nin deklarasyonunun h,içbişr hukuki değeri yoktur diyor. Başka ne diyor? Rum gemilerini Türkm limanlarına, Rum uçaklarını da Türk havaalanlarına Kabul edeceksiniz yoksa bölümlerin müzakeresine başlamayacağız diyor. Başka? Biz hepimiz Rumları Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyoruz. Siz de onlarla ilişkileri normalleştirin, yani tanıyın di,yor. Aynı şeyi iki gün önce Kıbrıs’I ziyaret eden İngilkiz Bakan yardımcısı da söyledi.

Başka?

Kıbrıs meselesini BM Güenlik Konseyi Kararlarına ve AB normlarına göre çözün diyor. Bu tam Rum görüşüdür.

2 Ekim tarihli çerçeve belgesinde bu belirttiğim hususlara ilaveten hangi görüşlere, hangi beklentilere yer veriliyor? Kısaca özetleyelim:

Birincisi Müzakere Çerçeve Belgesinde 17 Aralık kararlarının Türkiye açısından büyük sakıncalar yaratabilecek ve Türkiye’yi tam üyelik hedefinden saptırarak özel statüye götürebilecek maddeleri aynen korunmuştur. Müzakerelerin ucunun açık olacağı ve insanların serbest dolaşımına sürekli kısıtlamalar getirebileceği konusundaki hükümler Müzakere Çerçeve Belgesinde de yer almaktadır.

Ancak bu belgede bununla da yetinilmemiştir. Belgenin ikinci ve üçüncü maddelerinde ayrı ayrı iki kez Birliğin hazmetme kapasitesinden bahsedilmiştir. Bu şu demektir: Türkiye kendisinden istenen bütün talepleri yerine getirse ve bütün tavizleri verse de müzakereler sonuçlandığında Avrupa Birliği, “biz iç politika gerekçelerimiz nedeniyle sizi hazmedemeyeceğiz” dediği anda tam üye olamayacaktır. Bu, 17 Aralık kararlarının da gerisine düşen bir hükümdür ve son derece sakıncalı bir durum yaratmıştır. Hazmetme kabiliyetini 1993 tarihli Kopenhag kararlarında atıfta bulunulması bu sakıncanın önemini azaltmıyor.

Bir diğer sakıncalı husus da Çerçeve Belgesinin 10. maddesinde yer alan AB müktesebatı tanımıdır. Bu tanımda “yasal olarak bağlayıcı olsun ya da olmasın, kurumlar arası antlaşmalar, kararlar, deklarasyonlar, tavsiye kararları, kılavuzlar gibi Birlik çerçevesinde kabul edilen diğer işlemler” de Türkiye’nin kabul etmesi zorunlu olan müktesebat tanımının içinde gösterilmiştir. Bu ne demektir? Avrupa Parlamentosunun Türkiye’nin tam üye olmadan önce sözde Ermeni Soykırımını kabul etmesine yönelik tavsiye kararını da bu çerçeve de kabul mü edeceğiz? Sayın Başbakan diyor ki bu karar bağlayıcı değildir. Ama şimdi önümüzdeki belgede bağlayıcı olmayan kararların da AB müktesebatı içinde olduğu söyleniyor. Hükümet bunu kabul etti mi? İçine sindirebildi mi? Bunun ne anlama geldiğini sordu mu? Sorduysa ne cevap aldı? Sayın Başbakan Avrupa Parlamentosu’nun Ermeni Kararının bağlayıcı olmadığını söylüyor. Ancak şurası da unutulmamalıdır ki, Türkiye Avrupa Parlamentosu’nun onayı olmaksızın AB’ne tam üye olamayacaktır. O bakımdan Parlamentonun kararlarını bağlayıcı olmasa bile hafife almamak gerekir.

Bir diğer dikkat çekici husus da Çerçeve Belgesinin 7. maddesinde yer alan “Türkiye’nin müzakereler sırasında, tüm AB üyesi ülkelerin uluslararası kuruluşlara ve anlaşmalara taraf olması da dahil olmak üzere üçüncü ülkelere ve uluslararası kuruluşlarla politikalarını yakınlaştırması gerekmektedir” ifadeleridir. Bu ifadelerden şöyle bir anlam çıkmaktadır. Eğer Güney Kıbrıs Rum Kesimi NATO’ya üye olmak ister ve Avrupa Birliği de Kıbrıs Rum Kesimi’nin bu kararını desteklerse Türkiye politikalarını bu karara yakınlaştırmak durumunda kalabilir. Her ne kadar bu konuda AB tarafından bir deklarasyon yayımlanarak bunun içeriği hafifletilmeye çalışılmışsa da geçmiş tecrübelerimizden biliyoruz ki, esas olan bu deklarasyonlar değil metinlerdir. Nitekim AB dönem başkanı İngiltere’nin Ankara büyükelçisi bugün televizyonlarda yayımlanan açıklamasında metnin içindeki ifadenin AB’nin müktesebatını oluşturduğunu söylüyor. Gayet tabii ki, böyle bir metinle Türkiye’nin NATO anlaşmasından kaynaklanan veto hakkını elinden alamazsınız ama AB’nin beklentisi bu metinden açıkça anlaşılıyor. Yani Kıbrıs NATO’ya üye olmak ister ve AB de bunu desteklerse Türkiye buna karşı çıkmayacaktır. Türkiye’den beklenen budur.

Çerçeve Belgesi’nin 11. maddesinde de şu ifadeler yer alıyor: “Türkiye’nin sonuçta bir üye devlet olarak sahip olacağı haklar ve yükümlülükler, Türkiye ile topluluklar arasındaki mevcut tüm ikili anlaşmaların ve Türkiye’nin taraf olduğu üyelik yükümlülükleri ile bağdaşmayan diğer tüm uluslararası anlaşmaların sona ermesini gerektirecektir.” Bu maddede kastedilen uluslararası antlaşmalar hangileridir? Acaba Kıbrıs Cumhuriyetinin kurucu antlaşmaları olan Londra ve Zürih Antlaşmaları bu madde kapsamındadır. Ya da İlerleme Raporunda da iki yerde eleştirilen Lozan Antlaşmasının bazı maddeleri bu hüküm çerçevesinde değerlendirilebilir mi? Hükümet bu maddenin yaratabileceği sakıncaların farkında mıdır?

Şimdi arkadaşlar bu tabloyu group de sevinmek mümkün müdür? Hükümet destekçisi basın bu gerçekleri halka anlatmıyor. Bizim Meclkiste yaptığımız konuşma sırasında TRT3’ün ekranı karartılıyor ki, halkımız bu gerçekleri öürenmöesin.ç Ertesi güm hükümet yanlısı basında bizim konuşmalarımızdan bir satır haber yok. İşte bunun adı muhalefeti sansür etmektir artkadaşlar. Ama onlar ne yaparsa yapsıunlar, biz adım adım Anadoluyu dolaşırız ve gerçekleri halkımıza yüz yüze anlatırız. İşte bugün İzmit’te bu görevi yerine getiriyoruz.

Biz inaıyoruz ki, halkımız gerek dıuş politikada, gerek ekonomide, gerek sosyal hayatta ülkenin gerçek durumnunu öğrendiği zaman ilk seçimlerde bu iktidara unutamayacağı bir ders verecektir.

Bu düşüncelerle hepinizi sevgilerle, saygılarla seamlıyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.