Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Onur Öymen’in CHP Şereflikoçhisar Örgütünde Yaptığı Konuşma
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur ÖYMEN’in CHP Şereflikoçhisar Örgütünde yaptığı konuşma 2 Ekim 2005
Sayın Başkan,
Çok değerli Genel Sekreterimiz, Genel Sekreter Yardımcımız,
Çok değerli Milletvekili arkadaşlarımız, Parti Meclis Üyelerimiz,
Partimizin her kademedeki değerli yöneticileri,
Hepiniziz saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.
Sayın Genel Başkanımızın da içten dileklerini, saygılarını ve sevgilerini getirdim. Hepinizi gönül dolusu sevgilerle ve büyük bir inançla selamlıyorum. Çok değerli arkadaşlarım. Genel Sekreterlerimiz biraz önce söyledi, Sayın Genel Başkanımızla birlikte bir kaç günden beri Avrupa’nın önemli başkentlerinde temaslarda bulunduk. Oradaki siyaset adamlarıyla görüştük. Basınla görüştük. Sayın Genel Başkanımız hem İngiltere’de hem İtalya’da çok önemli konuşmalar yaptı. Ayrıca bu ülkelerin önemli televizyonlarında mülakatlar verdi. Gazetelerine mülakatlar verdi. Son derece yaralı temaslar yaptık. İtalya’nın en büyük Partisi olan Sosyalist Partisinin Genel Başkanının davetlisi olarak İtalya’da yaptığımız konuşmada da evvelsi gün çok önemli mesajlar verdi. Ben şimdi bu mesajların ana unsurlarını anlatacağım size. Hem de Partimizin önemli bazı dış politika konularına bakışını bu çerçevede nakletmeye çalışacağım.
Yalnız şunu söyleyeyim size. Demin çok değerli arkadaşlarımız, değerli İlçe Başkanımız, eski Milletvekilimiz Şereflikoçhisar’ın çok önemli sorunlarını dile getirdiler. Bunların hepsi doğrudur ama Şereflikoçhisar’ın sorunları bundan ibaret değil. Türkiye’nin bütün sorunları aynı zamanda Şereflikoçhisar’da yaşayan arkadaşlarımızın sorunlarıdır. O bakımdan Şereflikoçhisar’ı sadece yerel sorunlarla ilgilenen bir ilçe gibi görmek bizce eksik olur. Şereflikoçhisar bu ülkenin çok değerli bir parçasıdır ve Türkiye’yi ilgilendiren hangi sorun varsa buradaki insanlarımızı ilgilendirir. Şimdi bahsedeceğimiz konular bütün vatandaşlarımızı, yalnız bugünkü insanlarımız değil, gelecek kuşaklarımızı da ilgilendiren konulardır. Yarın Türkiye’nin alacağı şekil, yarın yaşayacağımız hayat, çocuklarımızın yaşayacağı hayat, bugün içinde bulunduğumuz günlerde ulaşabileceğimiz veya ulaşamayacağımız sorunlarla çok yakından ilgilidir. O bakımdan şimdi size ülkemizin içinde bulunduğu çok kritik günlerin anlamını kısaca özetlemeye çalışacağım.
Değerli arkadaşlarım,
Türkiye 1963 yılında bir yola girdi. Bu yol AB’ye tam üyeliği hedefleyen bir yoldu. Biz 1963 yılında bir anlaşma imzaladık. O zaman ki adı Avrupa Ekonomik Topluluğuydu. Bugünkü adı Avrupa Birliği. Ve bu anlaşmanın 28. maddesi diyor ki “anlaşmanın hedefi Türkiye’nin tam üyeliğidir. Kimin imzası var bunun altında? O anki Başbakanın ve CHP Genel Başkanının İsmet İnönü’nün imzası var. Yani bugün ulaştığımız bu sürecin başlangıcında, mayasında, hamurunda bizim izimiz var, emeğimiz, kararımız var. O tarihte Avrupa’yla vardığımız mutabakat şuydu; Türkiye eğer üzerine düşenleri yaparsa biz Türkiye’yi tam üye yapacağız. Yani tam üyelik Türkiye’nin elindedir. O bakımdan Türkiye gerekli reformları yaparsa hiç kuşkunuz olmasın Türkiye Avrupa ailesine katılacaktır. O zaman savaştan sonra Avrupa’yı kuran insanlar Avrupa’nın liderleri bu görüşü benimsemişlerdi ve Türkiye’yi daha 1949 yılında Avrupa Konseyine üye yaptılar. Avrupa Ekonomik Kalkınma Örgütüne üye yaptılar. NATO’ya üye yaptılar. Ne kadar Avrupa kuruluşu varsa hepsine Türkiye’yi üye yaptılar? Niçin? Çünkü Türkiye’yi Avrupa’nın bir parçası olarak görüyorlardı ve biz de o anlayışla Avrupa’nın bir parçası gibi ülkemizi, ekonomimizi, siyasi yapımızı Avrupa’yla bütünleşme projesine göre hazırladık.
Şimdi ne görüyoruz? Şimdi çok farklı bir tablo görüyoruz. Bunu da açıkça söylemek zorundayız. Bazı Avrupa siyasi partilerinin, bazı politikacıların Türkiye’nin üyeliğine karşı tavırlarını zaten biliyorduk ve bunları da her zaman eleştiriyorduk ve dile getiriyorduk. Ama şimdi başka bir tablo var. Bizi rahatsız eden Avrupa Birliği’nin bir bütün olarak Türkiye’yle ilgili olarak sergilediği tutumdaki kuşkulardır, tereddütlerdir. Sayın Genel Başkanımız bunu anlattı. “Savaştan sonraki Avrupa’nın kurucularının Türkiye bakışıyla bugünkü Avrupa liderlerinin bakışı farklı” dedi. Biz bunu hissediyoruz ve bundan rahatsızlık duyuyoruz. Bizi sanki Avrupa’ya almak istemediğiniz, Avrupa’ya belli bir mesafede tutmak istediğiniz bir ülke gibi görüyorsunuz. Nereden biliyoruz? Çıkarttığınız belgelerden biliyoruz. Şimdiye kadar hiçbir adaya öngörmediğiniz koşulları bize dayatmak istiyorsunuz. Biz bundan rahatsızlık duyuyoruz. Biz Avrupa’dan daha adil, daha yapıcı, daha kucaklayıcı bir yaklaşım bekliyoruz. Biz bunları açıkça söylüyoruz. Avrupa’ya karşı olduğumuz için değil. Tam tersine. Avrupa’nın değerlerini benimsediğimiz için Türkiye’yi AB’ye üye yapmak istediğimiz için söylüyoruz. Sadece Avrupa’dan parasal bir takım avantajlar sağlamak istediğimiz için söylemiyoruz bunları. Avrupa’yla bir siyasi bütünleşmeye gideceğiz. Bir değerler bütünleşmesine gideceğiz. Türkiye’nin demokrasisi de, insan hakları da, sosyal adaleti de bir daha bozulmayacak bir şekilde sağlam bir yapıya kavuşturacak. Bunun için istiyoruz.” Genel Başkanımız bunları anlattı. Biz gayet iyi biliyoruz AB’nin ekonomik konularında ne kadar büyük haksızlıklar yaptıklarını biliyoruz. Düşününüz ki AB’yle üyelik sürecimiz kırk yıl önce başladı. Kırk yıl önce başladı ve bütün bu kırk yıllık süreç içinde Türkiye’nin Avrupa’dan aldığı toplam katkı iki milyar euro’dan ibarettir. Hiçbir aday ülke en küçük ülkeler bile bu kadar az katkı almamışlardır. Geçtiğimiz iki üç beş altı yıl içinde üye olan ülkeler bile bu kadar az katkı almamışlardır. Türkiye aldı. Bunu umursamadık. Biz üç kuruşuna muhtaç olduğumuz için AB’ye girmiyoruz. Biz AB’ye bir medeniyet projesi olduğu için giriyoruz. İşte Genel Başkanımız bunları anlattı. Laikliğin Devlet ve din işlerinin ayrıldığı sağlam bir organizasyon ve yapı olduğu için giriyoruz.
Değerli arkadaşlar,
AB’de ne oldu da böyle oldu? AB’de bazı büyük siyasi güçler maalesef Avrupa’nın genel ileriye yönelik siyasi yapılanmasını etkilemeye başardılar. Bir ölçüde de olsa. Bakıyoruz geçen yıl Ekim ayında bir karar çıkarttılar. Komisyonun Türkiye’yle ilgili hazırladığı 147 sayfalık bir rapor çıktı. Bakıyorsunuz başından sonuna bizim hiç kabul edemeyeceğimiz şeyler var içinde. Bizim Devletimizin bel kemiği Lozan Anlaşması. Bu raporda Lozan Anlaşmasına iki yerde atıfta bulunuyor ama ikisi de eleştirmek için. Diğer bütün ülkelerin raporlarında nasıl üye yapılır o dil kullanılıyor. Türkiye’yle ilgili raporda ne deniliyor? “Türkiye’nin müzakerelerin ucu açık olacakmış.” Başkasına söylediniz mi bunu? Hayır. İlk defa Türkiye’ye söylüyorsunuz. Başka? “İnsanların serbest dolaşımına sürekli kısıtlama getirile bilinirmiş.” Başka ülkeye getirdiniz mi? getirmediniz. Bir tek bize getireceksiniz. İnsanların serbest dolaşımı AB’nin dört temel direğinden biri. Malların, sermayenin, hizmetlerin ve insanların serbest dolaşımı üzerine kurulmuş AB. Bir tek AB ülkesi var mı insanlarının serbest dolaşım hakkından mahrum olduğu? Yok. Bir tek bize bunu getirmek istiyorlar. Bunu en son çıkan belgelerde de söylüyorlar. Zirve belgesine de bunu koydular. Bunlar son derece rahatsızlık vericidir.
Bundan daha fazla rahatsızlık verici unsurlar da var raporda. Kürt ve Alevi azınlığından bahsediyor. Ülkemizde yaşayan Kürt kökenli insanlarımız ve Alevi mezhebindeki insanlarımız kendileri reddediyorlar. “Biz azınlık değiliz” diyorlar. “Biz bu toplumun parçasıyız” diyorlar. Hayır. Onları azınlık haline getireceksiniz. İstanbul Patrikhanesinin ne kadar talebi varsa hepsi bu raporda var. Ruhban Okulunun açılmasından tutun onların vakıflarının talepleri filen, Patriğe ekümenik sıfatının verilmesi filen hepsi var bu raporda. Yetmiyor. Ne istiyorlar? Dicle ve Fırat havzasındaki nehirlerinizin üstündeki barajlarınızı ve sulama sistemlerinizi uluslar arası denetime sokacaksınız? Avrupa hukukunda böyle bir şey var mı? Yok. Böyle bir uygulama var mı? O da yok. Bize yapıyorlar.
Bu gibi haksızlıklara karşı çıktığımız zaman Türkiye’de bazı çevreler “aaa demek ki Halk Partisi AB’ye karşı. Bizi sokmak istemiyorlar. Onun için bu tepkiler” diyorlar. Hayır. Biz AB’ye üye olmak istediğimiz için bu haksızlıklara, çifte standartlara kuvvetle tepki gösteriyorduk. Peki iktidar ne yapıyordu? Bu rapor 6 Ekim günü yayınlandı. Sayın Başbakan Strazburg’taydı. Türkiye’yle ilgili bu kadar haksız talepler içeren bir raporu yayınlandıktan bir saat sonra demeç verdi. “Bu rapor son derece dengelidir ve olumludur” dedi. Buyurun. Hata buradan başladı. Böyle bir raporu, 147 sayfa, nasıl okudunuz, ne zaman okudunuz, nece okudunuz? Raporun daha Türkçe’si yok. Daha okumadan ve içeriğini bilmeden bu raporu göklere çıkartı. Ondan sonra o günden bu güne Avrupalılar bize diyorlar ki “sizin Başbakanınız bunu kabul etti. Siz nasıl itiraz edersiniz? Başbakanın sözleri Türk Hükümetini bağlar.” Ne diyeceksiniz? Dış politika hata kaldırmaz. Dış politikada hata yapmayacaksınız. Başka alanlarda da yapılmaz ama yapılırsa düzeltilir. Ekonomide hata yaparsınız düzelir. Sosyal politikada hata yaparsınız düzeltirsiniz. Dış politikada düzeltemezsiniz. Ama hata yapmaktan daha vahim bir durum var dış politikada o da hata yaptığının farkına varmamak. İşte bu Hükümet dış politikada yaptığı hataların farkına varmıyor. Vahim olan durum budur. Avrupa Parlamentosu 28 Eylül’de, birkaç gün önce, Türkiye’yle ilgili olarak bir karar aldı. Yenilir yutulur gibi değil. “Türkiye üye olmadan önce Ermenilere soykırım yaptığını kabul etmelidir. Yoksa üye olamaz” diyor. Raporun içinde ki en önemli unsurlarından biri. “Kıbrıslı Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımalıdır” diyor. başbakan ne diyor? “Bu kimseyi bağlamaz. AP’nin bu kararının hiçbir önemi yok.” Farkında bile değil. Ne yazık. Çünkü bir ülkenin üye olabilmesi için AP’nin bu üyeliği onaylaması lazım. AP eğer evet demezse hiçbir ülke üye olamıyor. AP’nin böyle bir yetkisi olduğunun farkında değil. Ayrıca her sene AB’nin bütçesini Parlamento onaylıyor. Bütün bu mali işbirliğimiz Parlamentonun onayına bağlı. Farkında değil. Yani ne yapacaksınız? Çok basit. Türkiye’ye yönelik haksızlıklar yapıldığı zaman tepki göstereceksiniz. Bunlar tepki gösteremiyorlar. Bu Hükümetin en önemli özelliklerinden biri ülkemize yönelik haksızlıklara tepki gösterememesi. Her şeyi alttan alacaksınız. Her şeye eyvallah diyeceksiniz.
Değerli Arkadaşlar,
Biz bu devleti kuran Atatürk’ten bunu öğrenmedik. Bu Cumhuriyetin kurucularından bunu öğrenmedik. Bizim Cumhuriyetimiz haksızlıklara tepki göstererek kurulmuştur. Varımızı, yoğumuzu ortaya koyduk Türkiye’yi şerefli, eşit, adil bir ülke olarak dünya toplumuna dahil ettik. Şimdi ne yapıyoruz? Şimdi bütün Cumhuriyetimizin kazanımlarını bir tarafa bırakıyoruz ve en haklı olduğumuz konularda bile hakkımızı koruyamıyoruz. 17 Aralık’ta AB Zirve toplantısı yaptı. Bu zirve toplantısında baktık ki Türkiye’ye çok büyük dayatmalar var. Haksız dayatmalar var. Kıbrıs konusunda dayatmalar var. “Kıbrıs’ta” diyor “1963 tarihindeki anlaşmayı uyarlayacak bir Protokol imzalayacaksınız.” Bu Kıbrıs’ı tanımanın başlangıcı. Biz itiraz ettik. Sayın Genel Başkanımız o gün bir basın toplantısı yaptı ve dedi ki “bu dayatmalara boyun eğmeyin. Kabul etmeyin bunları. Binin uçağınıza geri gelin.” Hayır. Hükümet bunlara boyun eğdi ve de üstelik bir taahhüt verdi Devlet Bakanı Beşir Atalay imzalı. Dedik ki “bunu yapmayın. Bunun sonu Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin Kıbrıs Devleti olarak tanımaktır.” Dinlemediler. Dışişleri Bakanı gitti Temmuz ayında bunu imzaladı. “İmzalamak fiili tanıma anlamına gelir” dedik. “Bunun arkasından hukuki tanıma gelecek. Bunu yapmayın.” İmzaladı. “Eğer illa imzalayacaksanız” dedik “ bir rezerv koyacaksınız. Diyeceksiniz ki bu anlaşmayı biz imzalıyoruz ama bu Kıbrıslı Rumlar için geçerli değildir. Ancak Kıbrıs meselesi çözlünce uygulayacağız.” Bunu koyacaksınız. Koyamadılar. Deklarasyon yayınladılar. Biz dedik ki “bu deklarasyon kimseyi bağlamaz. Tek taraflı deklarasyonla hiçbir yere varamazsınız.” Bugün ne diyor AB? “Tek taraflı deklarasyon kimseyi bağlamaz” diyor. “Ve” diyor “bu deklarasyonla Türkiye hükümlülüklerinden kurtulamaz. Aynen diğer ülkelere yaptığınız muameleye Kıbrıslı Rumlara yapacaksınız.” Ne duruma düştüğümüzü düşünebiliyor musunuz? Biz bunları kelime kelime söyledik. Sayın Genel Başkanımız defalarca söyledi. Hepimiz söyledik ve bu söylediklerimizi kitap haline getirdik. 2-3 senedir bu AB konusunda Genel Başkanımızın, Partimizin bütün söylediklerini alt alta yazdık ve kitap yazdık. ‘AB’ye EVET, Özel statüye HAYIR’ diye kitap yaptık. Hangi parti buna cesaret edebilir? Bütün sözlerimizin arkasında duruyoruz. Bir tane sözümüzü çıkıp ta diyebildiler mi yanlış çıktı diye? Bakınız yanıldınız. Bakınız halkı yanıltınız diye? Bir tek sözümüze diyemediler bunu. O bakımdan biz CHP olarak görevimiz yaptık.
Şimdi daha fazlasını istiyorlar. Ne diyorlar? “Bunlar yetmez” diyorlar. “Rum gemilerine limanlarınızı açacaksınız. Hava alanlarınızı Rum uçaklarına açacaksınız.” Peki Kıbrıslı Rum da kendi limanını Kıbrıs Türk gemisine açacak mı? Hayır, o açmayacak. O taviz verecek mi? Hayır. “Sen tek taraflı taviz vereceksin. Yoksa müzakereye oturamazsın,. Üye olamazsın.” Büyük bir baskı var. Büyük bir dayatma var. Bununla yetiniyor mu? Hayır. Ne istiyor? “Kıbrıslı Rumları hukuken de tanıyacaksın” diyor. Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyacaksın. İşte bizim Hükümetin yaptığı deklarasyona karşı AB bir deklarasyon yayınladı. Çok açık hiçbir tereddüde yer vermeyecek şekilde “o deklarasyonda Kıbrıs Rumlarını Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyacaksın.”
Değerli Arkadaşlar,
Bu kadar haksızlık olamaz. Bir ülkeye bu kadar haksızlık yapılamaz. Bu Kıbrıs Cumhuriyeti Kıbrıs Devletini kuran antlaşmalara aykırı olarak bugün varlığını sürdürüyor. Kıbrıs Rum Yönetimi Kıbrıs Devletini kuran antlaşmalara tamamen aykırıdır. Bu Kıbrıs Devletini kuran anlaşmalar Türklerle Rumlar arasında bir ortak Devlet kurulmasını ön görüyor. İki toplumlu Devlet öngörüyor. Siz bir toplumu yönetimden atmışınız. Hükümette bir tane Türk yok. Parlamentoda bir tane Türk yok. Yargıda bir tane Türk yargıç yok. Biz savcı yok. Bir memur yok. Siz bize diyorsunuz ki “bu Devleti Kıbrıs Devleti olarak tanıyacaksınız. Yoksa AB’ye üye olamazsınız.” İşte bu büyük bir haksızlıktır. Peki bunu söylemeye cesareti nereden buluyorlar? İşte maalesef bu Hükümetin zaafından buluyorlar. Bu Hükümetin her söylenene, her dayatmaya boyun eğmesinden buluyorlar. Türkiye’yi bu hale getirmeye hakları yoktu. Şimdi köşeye sıkıştılar. Bizim bu kadar aydan beri Genel Başkanımızın, hepimizin bütün bu uyarılarını kulak arkası ettiler. Şimdi de Dışişleri Bakanımız “çok sıkıntılı duruma geldik. Yeni koşullar çıkıyor önümüze. Efendim arkamızı dönüp gideriz AB’ye. Gidip gitmeyeceğimiz belli değil” gibi laflar etmeye başladı. Biz uyarırken aklınız neredeydi? İktidarsınızı konuyu Meclisten kaçırıyorsunuz. CHP olarak biz Meclis tatile girmeden bu konuda Genel Görüş Önergesi verdik. “Gelin bunu Mecliste görüşelim” dedik. “Bütün boyutuyla ele alalım ve ortak bir tutum tespit edelim.” Kaçtılar. Reddettiler. Onların oylarıyla Genel Görüş Önergesi reddedildi.
Bize dayatıyorlar ve bize diyorlar ki “size özel bir statü verelim.” Bunu açıkça bazen ismen söylüyorlar. Bazen bu manaya gelecek ifadeler kullanıyorlar. İnsanlarınızın serbest dolaşımını kısıtlayalım, tarım imkanlarından yararlanma olanağınızı sürekli olarak kısıtlayalım, sosyal politikaları kısıtlayalım yani biziz hacir altında bir devlet haline getirecekler. İkinci sınıf bir ülke. Tam üye olmamış adı belki üye olan ama fiilen üye olmayan bir ülke haline getirmek istiyorlar. Biz bunu reddediyoruz. Biz bunu diyoruz tam üyelikten daha aşağı bir statü olduğu için reddediyoruz. Biz sadece tam üyelik için müzakere edebiliriz.
Bütün bunları söylüyoruz. Belki de yakın tarihimizin en kritik günlerindeyiz. Bu akşam AB ülkelerinin Dışişleri Bakanları bir toplantı yapacak. Ve o toplantıda bir karara varacaklar. Avusturya, basının yazdığına göre, diyor ki “o metinde yani Çerçeve Belgesinde diyelim ki Türkiye’ye özel statü verilsin veya o anlama gelecek bir ifade yer alsın.” Bize diyorlar ki “işte bütün gücümüzle Avusturya’yı ikna etmeye çalışıyoruz.” Bunlar diplomaside taktiklerdir. “Avusturya engelini aştık. Hadi gelin masaya oturun” diyecekler. Bizim Hükümet de büyük başarı kazandık diye gidecek masaya oturacak. Masada ne var? İşte demin söylediklerim var. Kıbrıslı Rumları bağımsız bir devlet olarak Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımak var. Bunu kabul edecek misiniz? Rum gemilerini limanlarınıza sokmak var. Kabul edecek misiniz? Belli ki Hükümet dünden hazır. Abdullah Gül’ün orada Lüksembourg’da yapacağı konuşmanın metni bile hazır. Bizim tahminimiz eğer Avusturya daha fazla direnmezse yarın Hükümet başarı kazandık diye gidecekler ve masaya oturacaklar. Ve Türkiye’yi gerçekten hiç hakketmedikleri bir duruma getirecekler ve Kıbrıs’ı Girit gibi kaybetmenin adımını atacaklar. Niye böyle oldu? Çünkü Yunanistan şantaj yaptı. Yunan Hükümeti kalktı ve dedi ki “eğer Rumları üye yapmazsanız ben bütün diğer ülkelerin üyeliğini veto ediyorum ve hiç birini kabul etmiyorum.” Bu şantaja boyun eğdiler. Bugün geldiğimiz nokta budur. Peki Yunanistan bu şantajı yaparken Türk Hükümeti ne yaptı? Hiçbir şey yapmadı. 40 yıldan beri bütün Hükümetler dediler ki “Kıbrıslı Rumları üye yapamazsınız. Kıbrıs Devletini kuran antlaşmalar aykırıdır. Kıbrıs meselesi çözülmeden ve Türkiye olmadan Kıbrıs’ı üye yapmak Kıbrıs Devletini kuran Londra ve Zürich Antlaşmalarının açık ihlali. Elimizde raporlar var. Ünlü uluslararası hukukçuların raporları var. Ama siz buna boyun eğdiniz. Niye? “Alttan alırsak onlar da bize güçlük çıkartmazlar.”
Değerli Arkadaşlarım,
İşte hatalar bunlardır. Ve bunları bile bile yaptılar. Eğer biz uyarmasaydık diyebilirlerdi ki “bilmiyoruz. Tecrübemiz yoktu. İşte kimse bizi uyarmadı.” Sizi uyardık ve bizim her uyarımızı maalesef sanki iç politika düşüncesiyle yapılmış bir söz gibi anladılar. Maalesef basın da bu oyuna ortak olmuştur. Basının büyük bölümünün çok büyük sorumluluğu var. Bu kadar haksız dayatmalar içeren bir metni zafer başlığı ile yayınladı basın. Türkiye zafer kazanmış. Hükümet zafer kazanmış. Ankara’da gündüz vakti havai fişek attılar. Yani o kadar büyük zafer kazandık ki akşamı bekleyemiyoruz. Öğlenden havai fişekler patlatıyoruz. Bu kadar gülünç duruma Türkiye’yi düşürdüler. Sonra biz gerçeği anlatınca akılları başlarına geldi. Üç gün sonra mektup yazıyorlar. “Burada bize haksızlık var. İşte serbest dolaşıma kısıtlama getiremezsiniz. Düzeltin bunu” diye. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş. Türkler itiraz ediyor diye bir tek kelime bile düzeltilmedi. Daha da ağırlaştırıldı. Şimdi önümüze böyle bir metin geliyor. Ve bu Hükümet de gidecek bu metni imzalayacak ve masaya böyle oturacak. Hazindir. Çok değerli genel Sekreterimiz söyledi “Cumhuriyet tarihimizde biz bu kadar küçültücü, Türkiye’yi bu kadar aşağılatıcı bir durumla hiç karşılaşmadık. En zor şartlarda bile boynumuzu dik tutmamızı bildik. İlk defa bu başımıza geliyor. Ne yazık. Ne kadar hazindir.” Peki diyeceksiniz ki “bu kadar sıkıntılı bu kadar olumsuz bir tablo var. Bundan çıkış yolu yok mu?” Var efendim var. Onu da söyledik. Bu gün bile bundan bir çıkış yolu vardır. Çıkış yolu nerededir? TBMM’dedir. Türkiye’nin en yüksek makamı TBMM’dir. Halkın iradesini temsil eden yer TBMM’dir. Geleceksiniz Meclise ve burada bunu tartışacağız ve Meclisten bir karar çıkaracağız. İki karar çıkaracağız. Bu karardan birincisi şu olacaktır; Türkiye sadece tam üyelik için masaya oturacaktır. Tam üyelikten başka hiçbir seçenek kabul etmiyoruz. Diyeceksiniz ki “Meclisten talimat aldık ben sadece tam üyelik için masaya oturuyorum. Tam üyeliğe götürmeyecek hiçbir çözümü sizinle müzakere bile etmem.” İkinci karar; diyeceksiniz ki “ben bu Ankara Antlaşmasını Kıbrıslı Rumlara ancak Kıbrıs meselesi çözülünce uygularım ve bunun içinde bu imzaladığım metnin onay belgesine rezerv koyuyorum. Meclisin kararıyla koyuyorum.” Bunu yapacaksınız. Ne diyecekler? Tepki gösterecekler. Belki bazıları kıyameti koparacak. Belki müzakereler beş-on gün gecikecek ama önemli değil. Eğer siz Türkiye’yi Avrupa’dan dışlamayı göze almadıysanız bugün gayri meşru bir Kıbrıs Hükümetini tanımadığımız için bizi Avrupa’dan uzaklaştıramazsınız. Avrupa’nın kapılarını bize kapayamazsınız. Ama amacınız Avrupa’nın kapısını kapamak için bahane arıyorsanız o başka. Genel Başkanımız İtalya’da evvelsi gün dedi ki “eğer amacınız Türkiye’yi ebediyen Avrupa ailesine sokmamaksa, bizi ebediyen üye yapmamaksa, bizi ikinci sınıf bir Devlet gibi muameleye tabii tutmaksa bunu bugün söyleyin. Bizi on-on beş sene oyalayacaksınız, istediğiniz bütün tavizleri elimizden alacaksınız, Kıbrıs’ta, Ermeni meselesinde ve başka konularda en sonunda on beş sene sonra diyeceksiniz ki ‘kusura bakmayın sizi üye yapamıyoruz. Halkımız istemiyor. Referanduma gittik ve çoğunluk hayır oyu verdi. Siz dışarıda kalacaksınız.’” Yani bu olacak iş değil.
Nasrettin Hoca fıkrası var biliyor musunuz? Nasrettin hoca evinin damını tamir ediyor. Bir dilenci gelmiş. Demiş ki “hocam biraz iner misiniz aşağıya.” “Ne söyleyeceksen söyle.” “Hayır. Aşağıya in de öyle söyleyeceğim” demiş. Aşağıya indirmiş Hocaya demiş ki “bir sadaka verir misin?” Hoca demiş ki “gel dama orada söyleyeceğim.” Dama çıkmışlar. Dama çıktıktan sonra demiş ki “Allah versin.” Şimdi bizi dama çıkaracaklar ondan sonra Allah versin diyecekler. İşte bu oyuna gelmeyeceğiz. Devletsek bu oyuna gelmeyeceğiz.
Sözlerime son vermeden Partimizin Genel Başkanı Avrupa’da hangi mesajları veriyor onu da nakletmek istiyorum. Dedik ki “bize zorla, dayatmayla, bazı reformlar yaptırmak istiyorsunuz. Oysa biz Cumhuriyeti kurduğumuzda bu reformlardan çok daha büyüğünü ve önemlisini kendi irademizle yaptık. Atatürk’ün öncülüğünde Devletimizin yapısını, hukukunu, yönetimi, alfabesini, giyim kuşamını her şeyini değiştirdik. Hiç kimse hiçbir ülke bunu bizden istemedi. Biz yaptık. Onun için bize böyle zorlamayla ve dayatmayla reform yaptırmaya kalkışmayın. Bu bizim irademizdir. Bir kere bunu bilin. İkincisi; kadın erkek eşitliğini sağladık biz. Avrupa’da pek çok ülke kadınlara seçme ve seçilme hakkı vermezken biz verdik. Biz 1932’de Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkı verdik. Fransa, Avrupa’nın demokrasi beşiği bizden 11 sene sonra verebildi. İsviçre çok daha sonra verdi. Biz onlara öncülük yaptık. Sonra laiklik. Din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak. Biz bunu yaptık. Bakınız bugün dünyadaki 54 tane halkı Müslüman olan ülke içinde bunu yapabilmiş olan ilk ve tek ülke biziz. Türkiye bugün dine çok saygılı bir ülkedir ama dini Tanrıyla kul arasında bir bağ gibi görürüz. Devletimizi, eğitimimizi, hukukumuzu din kanunlarına göre yönetmeyiz. İşte çağdaşlık ve laiklik budur. Gerçek Avrupalılık budur. Başka ne yaptık? Biz bir Millet kurduk. İlk defa Atatürk’le birlikte 1919 yılında Türkiye ulus devlet olmuştur. Ondan önce biz ulus devlet değildik. Bir cemaat dik. Bir İmparatorluktuk. Çeşitli milletlerin bir araya geldiği bir hanedanın yönetiminde bir İmparatorluktuk. Atatürk kendisi söylüyor. ‘1919’da biz ilk defa ulus devlet olduk’ diyor. Nedir o Millet? 1924 Anayasasında yazıyor. O Millet Türk Milletidir. Biz bu topraklarda yaşayan herkesi Türk sayarız. Türkiye’ye vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi, dini ne olursa olsun ve mezhebi ne olursa olsun ve etnik kökeni ne olursa olsun herkesi bu Milletin bir parçası sayarız ve Türk sayarız.” İşte bunu anlattı Genel Başkan. Bunları Televizyonlarda da anlattı, basına da anlattı ama çok önemli toplantılarda anlattı. Ne dediler? Avrupa’nın en büyük siyasi partilerinin genel başkanları vardı. Temsilcileri vardı. Sözcüleri vardı. Bilim adamları vardı. Hepsi Genel başkanımıza hak verdi. Basının önünde İtalyan Sosyalist Partisi Genel Başkanı Pierro Fassino açıkca çıktı ve dedi ki “AB Kıbrıs konusunda yanlış yapmıştır. Kıbrıs konusunda hatalıdır” dedi. Düşünebiliyor musunuz? İşte Sayın Genel Başkanımızın bu temasları, bu girişimleri ve bu konuşmaları bu sonucu verdi. Bir devlet adamı gibi orada bir muhalefet partisinin başkanı gibi değil. Devletin sorumluluğunu hisseden bir partinin genel başkanı olarak konuştu. Keşke Başbakan da bu sözleri söyleyebilse. Keşke gidip böyle bir millet tarifi yapabilse. Keşke gidip böyle laiklik tarifi yapabilse. Keşke gidip böyle bir Türkiye tarifi yapabilse. Ne yazık ki bunu yapamamıştır. Ama değerli arkadaşlarım size büyük bir inançla ve gerçekten çok dürüst olarak söylüyorum ki bu Hükümet gidicidir. Bu Hükümet gidiyor çünkü bu zihniyet bu Devletin başında kalamaz. Bunun için gidiyor. Yalnız yaptıkları hatalar için değil. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin başında Atatürk ilkelerine, Atatürk devrimlerine yürekten inanmayan insanlara yer yoktur. Bu iktidar gidecektir ve yerine CHP bu ülkenin sorumluluğunu üstelenecektir. Onun için size bu mesajı vermek istiyorum; iktidara hazırlanınız. Hem birlikte Türkiye2de neler yapacağımızı düşüneceğiz hem her bölgede Şereflikoçhisar’da, Aksaray’da, başka yerlerinde. Her tarafta projelerimiz olacak. İşte biz bunun hazırlığı içindeyiz. Partimiz yarın iktidar partisidir. Hiç kuşkunuz olmasın.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.