Çankaya Belediyesi ve CUMOK Tarafından Düzenlenen “Türkiye’nin Kullanmadığı Gücü ve Teslimiyetçi Dış Politika” Konulu Konferans

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur ÖYMEN’in Çankaya Belediyesinin düzenlediği Panelde yaptığı konuşma
7 Temmuz 2005

Aslında Muhalefeti hep eleştirirler meselelerin hiç olumlu tarafını söylemez, çıkış yolu göstermez, öneride bulunmaz diye zaman zaman muhalefeti eleştirirler. İşin doğrusu şu ki; kamuoyuna yeterince yansımıyor olabilir ama biz aslında  meselelerin olumlu tarafını da anlatıyoruz. Gerçekten Türkiye’de anlatılacak çok olumlu şeyler var. Özellikle Türkiye’nin gücü açısından. Bu konuda belki bileniniz olmuştur. Birkaç yıl önce Türkiye’nin Gücü diye bir kitap yazmıştım. Bir çok açıdan değerlendirdiğiniz zaman Türkiye hem bölgesinin hem dünyanın önemli ülkelerinden biridir. Bir iki yere baktığınız zaman bizim gerçekten milli gücün unsurlarını oluşturan nüfuz, doğal kaynaklar, coğrafi büyüklük, askeri güç, ekonomik güç gibi alanlarda dünyadaki yerimiz ilk 20 ülke arasındadır. Çoğunlukla bu faktörlerin çoğunda Türkiye dünyanın ilk yirmi ülkesi arasındadır. Bir örnek vereyim size; mesela coğrafi yüz ölçümü açısından Türkiye, Rusya hariç, Avrupa’nın en büyük ülkesi. Nüfuz açısından baktığımız zaman, yine Rusya’yı bir tarafa bırakıyorum, AB ülkelerini düşünecek olursak Türkiye bugün Almanya’dan sonra ikinci sırada geliyor. Bugünkü süreç devam ettiği taktirde 2014 yılında Avrupa’nın nüfuzca en büyük ülkesi olacak. Avrupa ülkelerinin karşılaştığı en büyük sıkıntı nüfusun azalması ve yaşlanması. Hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde bu göze çarpıyor. Almanya’da 65 yaşının üzerindekiler 9.5 milyonu geçti. İngiltere’de de öyle, Fransa’da da öyle 9 milyon civarında. Nüfuz giderek yaşlanıyor. Bu yaşlı nüfusu besleyecek sosyal sigorta sitemleri alarm zilleri çalıyor ve Almanya’nın ve diğer Avrupa ülkelerinin bugünkü ekonomik durumunu ve sosyal dengelerini sürdürebilmeleri için yılda en az beş yüz bin yeni iş gücüne ihtiyaçlar var. Bir bütün olarak bakıldığında Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusu iyi eğitildiği taktirde, ki bunda birazdan değineceğim, gerçekten çok büyük bir kaynak oluşturuyor. Hem kendisi için hem Avrupa için, bölgesi için. Bunun dışında bizim zengin doğal kaynaklarımız var. Su kaynaklarımız var. Çok değerli madenlerimiz var. Bir bütün olarak bunları inceleyecek olursanız gerçekten Türkiye’nin yerini dünyada çok iyi görebileceksiniz. Satın alma gücüne göre biliyorsunuz iki  esas var ekonomide inceleme unsuru olarak. Bir tanesi faktör fiyatları ile ilgili piyasa fiyatlarına göre ülkelerin gelirlerini hesaplıyorlar. Fakat daha çok revaçta olan şimdi satın alma gücüne göre, PPP dedikleri, bu esasa göre bir inceleme yapıldığında görüyoruz ki Türkiye bütün AB ülkeleri içinde toplam gayri safi milli hasılada altıncı sırada geliyor. Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, İspanya hemen arkasından Türkiye geliyor. Toplam ekonomimiz toplam milli gelirimiz bu kadar büyük, bu kadar güçlü. Askeri açıdan bakarsak Türkiye NATO’nun ikinci büyük gücü. Amerika’dan hemen sonra geliyor ve dünyanın yedinci büyük askeri gücü Türk silahlı kuvvetleri.

Bu faktörleri tek tek anlatıp vaktinizi almayacağım. Daha başka söyleyeceklerim var. Fakat çok merak eden arkadaşlarımız olursa bu kitapta bunların bütün ayrıntıları ve istatistikleri yer alıyor. Orada da görüyorsunuz Türkiye dünyanın neresinde. Bunları anlatmak tabi Türkiye’nin büyük potansiyelini gösteriyor. Peki Türk halkı bu potansiyelden yeterince yaralanabiliyor mu? İşte sorun burada başlıyor. Birde bakıyorsunuz ki Türkiye başka göstergelere göre dünyanın en geri ülkeleri arasında gözüküyor. Mesela insan gelişimi en eksi dedikleri endekse göre Türkiye dünyada seksen sekizinci sırada geliyor. Seksen yedi ülke bizden daha ileride. Nasıl olur? Toplam GSMH, askeri güçteki faktörlerde, doğal kaynaklarda ilk yirmiye giriyoruz ama halkın gelişmişlik endeksinde seksen sekizinci sıradayız. Bu nasıl oluyor? İşte bunu biraz derinlemesine incelediğimiz zaman karşınıza şöyle bir tablo çıkıyor. Bu insan gelişimi endeksini etkileyen üç temel faktör var. Bir tanesi kişi başına milli gelir. Bir tanesi okuma yazma oranı. Bir tanesi de bebek ölümlerinin sayısı. Bu tabloya baktığımız zaman görüyoruz ki kişi başına milli gelir Türkiye’de işte piyasa fiyatlarına göre bakarsanız üç bin doların biraz üzerinde. Satın alma gücünün fiyatlarına bakarsanız altı bin dolar civarında. Avrupa ülkelerinin çok gerisinde. Fakat daha büyük açığımız diğer faktörlerde. Esas o yüzden Türkiye’nin yeri düşüyor. Şimdi bakıyorsunuz Türkiye’de okuma yazma bilmeyenlerin oranı çok yüksek. Şimdi üç faktörden biri bu. ben Milli Eğitim Bakanına resmen bir yazılı soru önergesi verdim. Dedim ki “Türkiye’de okuma çağında  olup da okuma yazma bilmeyen kaç kişi var?”  Bana resmen cevap verdi. Cevap şu dehşete kapılırsınız “yedi buçuk milyon.” Okuma yazma çağında yedi buçuk milyon   insanımız okuma yazma bilmiyor. Bu devletin resmi rakamı. Peki dedim “ilkokul diploması bile sahip olmayan kaç vatandaşımız var?” İşte bu rakam da dahil dokuz onda iki. Dokuz onda iki milyon insanımız okuma yazma bilmiyor ve biz bu Türkiye’yi Avrupa’ya sokacağız. Nasıl yapacağız? İşte bunlar karşımızdaki ciddi sorunlar.

Bu ilk defa mı karşımıza geliyor? Gelmiyor. Cumhuriyet kurulduğu zaman Türkiye’de okuma yazma bilenlerin oranı yüzde on kadınlar arasında yüzde dört onda sekiz. Ve Atatürk öyle bir Türkiye’yi dünyanın en çağdaş ülkelerinden biri haline getirebilmiş. Muazzam bir eğitim sefer birliği yapmış. Millet mektepleri kurmuş. Kısa zamanda okuma yazma bilenlerin oranını büyük bir hızla artırmış. Ben Milli Eğitim Bakanlığına bir öneride bulundum. Dedim ki “bakın bu öyle bir konu ki bütün iç politika konularını bir kenara bırakalım. Bunu bir milli hedef sayalım ve bu insanlarımıza okuma yazma öğretelim. Nasıl yapacağız? Ben size bunu öneriyorum, bütün Bakanlıkların bütçesinden yüzde yarım kesim ve bu para ile ülke çapında çok büyük bir okuma yazma seferberliği başlatalım. Bu temel sorunumuz. Bunu halletmeden öbür meselelerimiz halletmemiz daha zor.” Yaparız, ederiz filen işte sonucu görüyorsunuz. Sayın Cumhurbaşkanımızın eşinin çok değerli gayretleri ile üç yüz bin civarında insana okuma yazma öğretebildik ama toplam sayı yedi buçuk milyon. Çok büyük bir rakam. Peki Avrupa’da nasıl? Avrupa ülkelerine bakıyorsunuz okuma yazma bilmeyenlerin oranı istatistiklere girmiyor. Bütün Avrupa ülkelerinde yüzde birin altında. Bu Türkiye için gerçekten utanç verici bir tablodur. Bunu mutlaka çözmek lazım ve biz eğer gerçek anlamda bir eğitim seferberliği yapmazsak bu meselenin altından zor kalkarız. Cumhuriyetin, Cumhuriyeti kuranların birinci önceliğini buna verdiğini biliyorsunuz. Atatürk demişti ki “Cumhurbaşkanı olmasaydım Milli Eğitim Bakanı olmak isterdim.” Köy enstitülerini bunun için kurmuşlar. Diğer bütün millet mekteplerini, halk evlerini filan bu amaçla kurmuşuz. Ama birde bugün içinde bulunduğumuz duruma bakın. İşte bu yüzden düşüyor.

Üçüncü faktör bebek ölümleri. Değerli arkadaşlar Türkiye’de binde otuz beş 0-1 yaş arası bebek ölümü var. Avrupa’da bu binde beş binde altı. Yani Avrupa’nın altı misli daha fazla bebek ölümü var Türkiye’de. Bu utanç verici.  Bu nasıl bir sağlık hizmetidir? Bu nasıl bir eğitim hizmetidir Türkiye’de? İşte bizim şu anda çözmek zorunda olduğumuz sorunlar bunlardır. Başka çok sorunumuz var tabii ama bunlar temel sorunlar. Bir tanesi insanın hayatı ile ilgili. Bir tanesi insanın eğitimi ile ilgili. Niye çözemiyoruz? Niye bu durumdayız? Yani nerede hata yapıyoruz? Bir; bu işlere ayırdığımız para çok düşük. Bütün Avrupa ülkeleri içinde eğitim ve sağlığa en az para ayıran Türkiye. Biz eğitime yüzde üç yüzde üç buçuk civarında  ayırırken İran yüzde beş ayırıyor. Düşünebiliyor musunuz? İran yüzde beş ayırıyor ve Avrupa ülkeleri de yüzde altı, yüzde yedi, yüzde sekiz o civarda ayrılıyor. Sağlık harcamalarında bir kere para ayıracaksınız. Çünkü temel ihtiyaçlar çünkü yaşama hakkı birde eğitim hakkı temel ihtiyaç. Bekleyemeyecek ihtiyaç. Bir duble yolu bir sene bekletirseniz kıyamet kopmaz. Ama bir insanı eğitimsiz bir sene   değil bir gün bekletemezsiniz. Hakkınız yok. O bakımdan zannediyorum ki. Türkiye’de meselelere çözüm ararken öncelik vereceğimiz işlerin bir kısmı bununla ilgili.

Birkaç kelime ekonomiden de bahsetmek istiyorum. Ekonomide Türkiye çok ciddi bir darboğazın içine girmiş bulunuyor. GSMH göre en fazla borçlu beş ülkesinden biri Türkiye’dir. Bu niçin böyle oldu? Böyle değildik. Biz cumhuriyeti kurduğumuz zaman çok büyük bir Osmanlı borcu devir alık. Ve bu borcu devir aldığımız sırada Lozan Anlaşmasını imzaladığımızda orada hüküm koydular. Beş sene gümrük vergilerini artıramazsınız. Düşünebiliyor musunuz? Biz son kuruşuna kadar Lozan’ın bütün borçlarını ödedik ve çok yüksek bir kalkınma hızı sağladık. Yüzde on civarında her sene Türkiye ekonomisini kalkındırdı. Dış ticaret açığı vermedi ve dış borç almadı. Bu konuda çok söylenmiştir bilmediğiniz kalmamıştır ama ben söylemekten zevk aldığım için size anlatayım. Lozan’da İsmet Paşa her şeye itiraz ediyor bu İngilizlerin taleplerine biliyorsunuz. Bir gün çağrılmış yanında da Amerikan temsilcisi diyor ki İsmet Paşaya “bakın sizden hiç memnun değiliz. Her istediğimizi ret ediyorsunuz. Bir milli egemenlik tutturmuşunuz laterne gibisiniz. Hep aynı şarkıyı çalıyorsunuz. Bunları cebimize koyacağız. Ülkeniz harap, perişan, aç, fakir. Geleceksiniz önümüze diz çökeceksiniz ve o zaman birer birer bu tavizleri çıkartacağım” diyor. İşte siyasi tavizlerle dış yardımlarla bağlantısı burada. İsmet Paşa diyor ki “siz bugün benim dediğimi yapın, yarın önünüze gelip diz çökersem o zaman çıkartırsınız.”

İşte Türkiye’yi bu insanlar kurdu ve biz şimdi hangi noktadayız? Dünyanın en borçlu beş ülkesinden biri haline geldik. Niçin yaptık bunu? O borçları almak zorunda mıydık? Bu kadar borçlanmak zorunda mıydık? Ekonomiyi daha sağlıklı yürütemez miydik? Bakınız bu aldığımız borçlar neler? Mesela havaalanları yaptık. Öyle havaalanları yaptık ki bugün bir uçağımız inmiyor. Gazi Paşaya havaalanı yaptık milyonlarca dolar harcadık bugün birde bakmışlar civarda dağlar var uçağın inmesi teknik açıdan mümkün değil. Bu dağlar sonradan mı çıktı? Bunu yapan insanlar farkında değil miydi dağların? Milyonlarca dolarımızı toprağa gömdük. Sinop havaalanı yaptık bir tek uçak inmiyor. Isparta havaalanı yaptık siyasi gerekçeyle. Bir tane uçak inmiyor. Bu milyonlarca dolar bizim paramız ve biz bunun borcunu ve faizini ödüyoruz. Ankara- İstanbul arası hızlı tren yapacağız dedik. Ayaş tünelini kazmaya başladık ve 30 senedir kazıyoruz. Şimdi durdurduk, bu işin fizibilitesinin olmadığını anladık. Ve neticede yüz milyonlarca doları toprağa gömdük. İşte bunlar kötü yönetimdir. Başka çok örnekleri de var ama  derseniz ki bu işin özü nedir? Bütün bu kadar sıkıntıyı biz niye çekiyoruz? Bunun bir tek izahı var; kötü yönetim.

Size bir şey daha anlatayım. Amerika’nın eski Ankara Büyükelçisi ve Lozan’daki gözlemcisi hatıralarını yazmış. Hatıralarında diyor ki “şunu bütün açık kalplilikle söyleyebilirim ki bugün dünyada kendi hükümetimiz dahil olmak üzere en başarılı hükümet Türk Hükümetidir.” Biz o yoklukta, o eğitimsiz insanların oluşturduğu bir ortamda  dünyanın en iyi hükümetini kurmuşuz. Ve bugün bunu söyleyecek insanın aklıyla zoru var derler. Bugün Türk Hükümeti dünyanın en iyi hükümeti diyecek bir insana akıllı bir insan gözüyle bakmazlar. Nerden nereye geldik. Daha ileri gideceğimize çok geriye gittik. Acaba niçin? Yanlış kadrolar siyasete egemen oldu. Vatandaşın duygularını sömürdüler. Din duygularını sömürdüler. Siz gayet iyi biliyorsunuz. Çok uzun yıllar ve sonunda Türk iktidarı maalesef zaman içinde Atatürk devrimine karşı bir karşı devrim haline geldi ve bugün yaratılmak istenen Türk toplumunun dokusunu  değiştirmek istiyorlar. Ve bunu açıkça söylüyorlar. Başbakanlık Müsteşarının makalesini okuyun. “Biz” diyor “toplumun yapısını değiştireceğiz. Nasıl yapacağız işte Türkiye’yi dinin ağırlıklı olduğu bir ülke haline getireceğiz.” İnsaftır. Türkiye 54 Müslüman ülke içinde laikliği benimsemiş tek ülkedir. Ve sadece laikliği benimsediği için demokratik bir ülke sayılabiliyoruz. Laikliği çıkartın Türkiye demokrasi olmaktan çıkar. Geçen Iraklılara bir konferansta anlattım; “eğer demokrasiyi kurmak istiyorsanız laik olacaksınız. Başka çaresi yok.” Laikliği çıkartırsanız bir kere kadın erkek eşitliği olmaz ve bu toplum o zaman demokratik toplum olamaz. Biz bunu başardık ve siz bu laikliği törpülemeye çalışıyorsunuz.

İşin sırrı kötü yönetim. Çözüm? Çözüm gayet basit. Çözüm Atatürk’ün bulduğu çözüm. Atatürk nasıl çözüm bulmuş? Atatürk Amerika’yı yeniden keşfetmemiş. Atatürk her alanda dünyanın en başarılı uygulamasını en başarılı mevzuatını almış Türkiye’ye uyarlamış. Mesela bizim 1924 tarihli Anayasamızı açınız. Bu anayasamızın insan hakları bölümünü açınız. Orada okuyacağınız metin kelimesi kelimesine Fransız İhtilal  Anayasasının insan haklar bölümüdür. Çünkü o devirde en demokratik insan haklarına en saygılı metin o metin. Onun için. Almanların en iyi profesörlerini, Nazi zulmünden kaçan Yahudi asıllı profesörlerini Hitler’in baskısına hiç aldırış etmeden Türkiye’de Üniversitelerin başına getirmişiz. Atatürk’ün büyüklüğü bu. En iyisini en ilerisini almışız. Şimdi ne yapacaksınız? Gayet basit. Bütün bu konuştuğumuz konularda dünyanın en başarılı uygulamaları neredeyse bunu alıp getireceksiniz. Bu konuları artık ilk okul çocukları internetten  bulabiliyorlar. Bugün Türkiye’de ne yapıla bilineceği çok basittir. Dünyanın en başarılı uygulamalarını alacaksınız ve ülkenizde hiçbir kompleks duymadan uyarlayacaksınız. Atatürk kompleks duymamış, biz mi duyacağız?

Türkiye’de vergi kaçakçılığını önlememiz lazım. Kuyumcu ayda 400 milyon gelir gösteriyor. Olacak şeydir. İsmet Paşa dünyadan borç alıyor  bir kısmını batık yatırımlara harcıyor ondan sonra bunun faizini ödemek için vatandaşın en fakir kesiminin boğazına sarılıyor. Yaptığı budur devletin. Kayıt dışı ekonomide Avrupa’da birinciyiz. Vergi kaçağında bir numaradır. Memur maaşlarında son sıradadır. İşçi maaşlarında son sıradadır. Türkiye buna müstahak değildir. IMF’e teslim olduk çünkü bu tablo Türkiye’yi IMF’e teslim eden tablodur. Siz üç kuruş verginizi Devlete ödemeyeceksiniz üç kuruşluk fazla hovardalık yapacaksınız diye devletin boynunu büktünüz. Atatürk’e karşı büyük bir ayıp yaptık ve suç işledik. Bu devleti bu hale getirmeyecektik. Ve bugün ulaştığımız nokta bu noktadır. Maalesef bu iktidar zamanında bu hatalar artarak sürdü. Sadece bu iktidar zamanında borçlarımız 60 milyon dolardan daha fazla arttı.. faizlerimiz inanılmaz derecede arttı ve altından kalkamaz hale geldik. Ve son derece dünyada örneği olmayan başarısız işler yaptık. % 6.5 bütçe fazlası kabul ettik. IMF’le yaptığı müzakerede hangi ülke kabul etmiş? İşte Brezilya’nın yaptığı anlaşma  pazarlık etmiş % 4. Aradaki farkı sağlığa ve eğitime yatırıyor. Biz yapamamışız. Başarısız kadrolar yüzünden.

Değerli Arkadaşlar,

Bunların hiç biri aslında çok önemli değil çünkü hepsi çözülür. Biraz sıkıntı çekeriz. İyi bir yönetim gelir ve bütün bunların üstesinden geliriz. Bunu yapabilecek gücümüz ve insanımız var. İngiltere ne yapmışsa biz de onu yaparız. Ne yaptı İngiltere? Bir reform kanunu çıkarttı. Dedi ki “devletin en iyi makamlarını çok özel yöntemle devlet memuru tayın edeceğim. Özel sektör kaç para veriyorsa o kadar para vereceğim. Çok kısa zamanda terfi ettireceğim çok genç yaşta kilit mevkie getireceğim ama onlara hedef vereceğim. Bu senenin sonuna kadar şu hedefi gerçekleştireceksin.” Ve bu reformlar sayesinde İngiltere bir anda bütün Avrupa ülkelerini geride bırakan bir ekonomik ve sosyal kalkınmanın içine girdik. Biz niye çıkartmayalım aynı kanunu? Ne eksiğimiz var?  Nasıl Atatürk yapmışsa biz de yaparız. Bunlar zor işler değil. zor iş ne? Zor iş şu, eğer bu iktidar özellikle dış politikada geri alınamayacak adımlar atarsa işte bunun altından kalkamaz. Bizim en büyük endişemiz budur. Yoksa diğer konularda bu iktidar zaten inişe geçti. Bunu herkes biliyor. Kendileri de biliyor. Gemicilikte bir tabir var “bir geminin pervanesi gözüktü” diye. Ayni baş tarafı suya girdi batıyor. İşte bu iktidarın pervanesi gözüktü. Batıyor. Zaman meselesi sadece. Bu iktidarın baştan zaten  bu ülkeyi yönetmesi mümkün değildi. Protesto oylarıyla haspel kader iktidarı ele geçirmişler ve şimdi Türkiye’yi yöneteceğiz diye her gün biraz daha aşağı indiriyorlar. Biz insanlarla konuşuyoruz. Çiftçilerle konuşuyoruz. Perişan insanlar. “Aman” diyoruz “yabancılara toprak satmayın.” “efendim” diyor “ geçinemiyorum. Bu toprak beni geçindiremiyor. Buraya yaptığım yatırım geçindirmiyor. Ne yapayım satmayayım da? Mecburum satmaya. Kim alırsa ona satacağım.” Köylü bu, çiftçi bu. Perişan. Gittik bir çok yerde işsizler gerçekten bir ordu halindeler. Sanayicilerle konuştuk “biz 8 centten elektrik alıyoruz  Avrupalı 4 centten alıyor. Ben nasıl rekabet edeyim” diyor. Bir çok fabrika kapanmış. Rekabet düşmüş. Niçin? Çünkü biz Türkiye’de elektriği daha pahalıya veriyoruz sanayicimize. Dünyada sanayii desteklemekte Türkiye sondan ikinci geliyor.

Ama demin dediğim gibi düzeltemeyeceğiniz tablo dış politikada geri dönülemez adımlar atmamız halinde karşımıza çıkacak. Şimdi şuanda bu riskle karşı karşıyayız. Çünkü Hükümet maalesef teslimiyetçi bir politikayı izlemeyi başından itibaren adet haline getirdi. Niçin böyle yaptılar? Ben kırk yıldır bu meslekteyim. Pek çok Hükümetle çalıştım ve memnun olduğumuz oldu memnun olmadığımız oldu ama devlet memuru olarak görevimizi her zaman yaptık. Ama size itiraf ederim ki  ben böyle bir Hükümet hiç görmedim. Türkiye’de şimdiye kadar gelen başarısız en kötü Hükümette bile bir refleks var. O refleks de şu; işte Türkiye’nin menfaati nedir? Bu menfaati nasıl koruruz. Başardılar. Başaramadılar. Bazen yanlışlar yaptılar. Geçmişte hatalarımız olmuştur. Bunları hepsini görüşürüz kabul ederiz ama bu refleks hepsinde vardı. Ne yapsak da Türkiye’nin menfaatini korusak. Şimdi ne var? Şimdiki refleks de ne yapsak da başka ülkelerden sempati kazansak? Bizi destekleseler şahız olarak, Hükümet olarak, iktidar olarak, parti olarak. Gerisi umurumuzda değil. ben bir tek konu hatırlamıyorum işte bu konuda direndiler diye. Yok. dört tane fire verseydik, dört tane arkadaşımız o gün oylamaya katılmasaydı bu ülke savaş ülkesiydi. Bugün Ankara’da ve İstanbul’da sıkı yönetim vardı. Türkiye 83 yıldan beri ilk defa savaşa girecekti. Farkında değiller yaptıklarının. “Biz Amerikan askerini çağırırız” diyorlar “cephe açtırırız, onlar oradan saldırırlar.” Farkında değil. birleşmiş Milletler kararını okumamışlar. Topraklarınızdan bir başka ülkeye saldırı izni verirseniz siz savaşa resmen girmiş sayılıyorsunuz. Bilmiyorlar.  Ve Türkiye’yi 83 yıldan beri ilk defa savaşa sokacaklardı. Türkiye bir karargah ve cephe ülkesi olacaktı ve gelen ordular gitmeyecekti ve gitmemek üzere geleceklerdi. 65 bin asker. 30-40 bini Irak’a gidecekti gerisi burada kalacaktı. Gerçek anlamda gençlerin tabiri ile direkten döndük.

Sonra dedik ki “bakın Kuzey Irak’ta beş bin terörist var. Bunları durdurun ve mani olun. Bunu çaresi sizden önce bütün Hükümetlerin 15 yıldan yaptığı gibi gerekli miktarda askeri sınır ötesine geçirmek. Irak’ta savaşmak için değil. oradaki terörü etkisiz kılmak ve sınırı korumak için. Çünkü sınırı sadece Türkiye tarafından koruyamazsınız. Üç bin metre yükseklikte dağlar var. Oradan cephe kuramazsınız. Sınırı koruyamazsınız. Mecbursunuz güneydeki yaylalardan korumaya. İşte bunun için asker geçireceksiniz. Cesaret edemediler. Açıkça söyledik. Getirin Meclise biz destekleriz. Bunun için önerge getirin. Destekleriz. Getiremediler. En son 7 Ekim 2003’te getirdiler. Yetki aldılar ama uygulamadılar. Hangi ülke sınırını korumak için başka ülkeden izin alır? Daha kötüsünü yaptılar. 23 Eylül 2003’te Dubai’de Amerika’yla anlaşma imzaladılar. 8.5 milyar kredi alacaklar. Bir şartı var. Türkiye Kuzey Irak’a asker göndermeyecek. Cumhuriyet tarihimizde ilk defa efendim siyasi şartlı ekonomik bir anlaşma imzaladılar. Biz bunu Cumhuriyet gazetesinde tespit ettik ve hemen bunu Meclise getirdik. Müthiş bir kampanya yaptık. cesaret edemediler ve anlaşma katık oldu. Amerikalılarda parayı iptal ettiler. Peki asker göndermeyin ama o zaman en yakın müttefikiniz Amerika’yı ikna edeceksiniz oradaki teröristleri tasfiye etmesi için. “Söyledik. Yapmıyorlar.” Olmaz. Yaptıracaksınız. Devletseniz yaptıracaksınız. Terör sizin can alıcı  konunuz. Bakınız Amerikan Başkanı Bush’un 11 Eylül saldırılarından sonra bütün dünyaya beyanı var. Diyor ki “şuandan itibaren biz dünyadaki bütün terör örgütlerine savaş açmış vaziyetteyiz. Bizim  gri sahamız yok artık. Ya onlardan yana sanızdır ya da bizden yana. Bütün dünya devletleri yerini alsın” diyor. “Biz hiçbir ayrım gözetmeden bütün terör örgütlerini tasfiye edeceğiz.” Çok güzel. En çok biz alkışladık ve Amerikalılar bize NATO’da dediler ki, ben daimi temsilciyken, “bu terör konusunda sizden çok kimse bizi desteklemiyor.”  Ondan sonra ne oldu? PKK’yı terör örgütleri listesine aldılar. Çok iyi. Sonra ne görüyoruz? Kuzey Irak’ta beş bin PKK’lı var bir tanesinin kılına dokunmuyorlar. Nasıl izah edeceksiniz? Soruyoruz Amerikalılara diyorlar ki “biz onu Hükümetinizle konuşuyoruz.” Hükümete soruyoruz “efendim söyledik yapmıyorlar.” Dokuz bin sekiz yüz vatandaşımız şu anda bunu hiç maalesef basında filan yazmıyorlar şu anda dokuz bin sekiz yüz Kürt asıllı Türk vatandaşı PKK tarafından kuzey Irak’a birkaç senen önce kaçırılan Musul civarında Mahmur Kampında dikenli tellerin arkasında yaşıyor. Bırakın özgür iradelerine Türkiye’ye gelmek isteyenler gelsin. “efendim Amerika’ya söylüyoruz yapmıyorlar.” Olur mu? Devletseniz yaptıracaksınız. Askerinizin başına çuval geçiriyor. “Nota verin. Protesto edin” diyoruz. “Nota vermek müzik notasına benzemez” diyor Başbakan.

Kıbrıs’ı şuan maalesef Girit gibi vermek üzereyiz. Alarm çanlarını çalıyoruz Hükümet hiç duymuyor. Dehşet verici bir tabloyla karşı karşıyıyız. Kofi Annan Planını Kıbrıs’ta referanduma sundular. Bizim Hükümetin büyük baskısıyla Türkler Evet oyu verdi Rumlar Hayır oyu verdi.

Değerli Arkadaşlar,
Buna benzer bir referandumu, bir planı dünyanın herhangi bir yerinde, tarihin herhangi bir yerinde bilen varsa, duyan varsa lütfen bana da söylesin. Dünyada örneği yok. Taraflar müzakere ediyor ama anlaşamıyorlar BM Genel Sekreteri diyor ki “anlaşamadığınız yerleri ben dolduracağım.” Ne kadar güzel.  Niye Keşmir’de doldurmuyorsunuz? Niye Arap-İsrail ihtilafında doldurmuyorsunuz? Niye illa Kıbrıs’ta dolduruyorsunuz? Çünkü biz boynumuzu büküyoruz. Her şeyi kabul ediyoruz. Ondan sonra Avrupa’ya sunacağız. Kaç sayfa? Dokuz bin sayfa. Bilen var mı dokuz bin sayfalık referandum dünyada? İçindeki her şeyi kabul etmiş oluyorsunuz. Rumların yasalarını, uluslar arası anlaşmalarını. Bunların içinde Anadolu’da Türklerin Yunanistan’a soykırım yaptığını içeren yasa var. Her sene Eylül ayında belli bir günde bunu anma günü sayan yasa var. Bu da Kofi Annan Planı içinde. Ermenilerle yaptıkları gizli işbirliği anlaşması var. Metni yok. biz görmedik. Bir tek başlığını gördük. Metni nerede soruyoruz. Yok . bize verdikleri metin iki yüz elli sayfa bir özet. Biraz daha sıkıştırın biraz daha alın ama metnin tamamını biz de görmedik. Denktaş’a sorduk o da görmemiş. Düşünebiliyor musunuz böylelikle halka zorla kabul ettirecekler. Yani Rumlarda Evet deseydi şuan Türklerin içine seksen bin kişi girecekti. Kıbrıs bir Yanardağ olacaktı ve insanlar birbirlerini öldüreceklerdi. Daha evvelsi gün Denktaş burada yaptığı bir konuşmada söyledi “vatandaş diyor ki” diyor  “Rum buraya gelip de bu evi elimden almaya kalkarsa vururum.” Buyuru. Rumların içinde de bunu söyleyen çok. Biz baskılara direndik. Bugünkü baskılar bundan önceki Hükümetlerin üslendiği karşı karşıya kaldığı baskı yanında çocuk oyuncağı kalır. Bugün Türkiye’ye yapılan baskılar çocuk oyuncağıdır. Amerika bize Kıbrıs meselesi yüzünden 3 seneden fazla ambargo uyguladı 1975 yılında. O kadar ki bize bir tek yedek parça vermediler. Biz pilotlarımızı askeri uçaklarımız fırlatma iskemlesi olmadan uçurduk. Bir çok uçağımız arıza yaptı, düştü ve sırf bu yüzden pilotlarımız şehit oldu. Biz bunu göze aldık ambargoya yenilmedik, diz çökmedik çünkü o zaman Türkiye’de devlet vardı. sonuna kadar dış baskılara direndik. Şimdi ne görüyoruz? En ufak hafif bir baskı karşısında hemen dizlerimizin bağı çözülüyor. Ne diyor Başbakan? “Eski Hükümetlerin politikasını izleseydik” diyor “bize baskı yaparlardı ve nasıl Suriye Lübnan’dan çekildiyse biz de kuzu kuzu çekilirdik. “Türkiye’yi kuzuya benzetiyor.

Değerli Arkadaşlar,

1963 tarihli AB ile Ortaklık anlaşmasını Kıbrıs hükümeti de dahil bütün yeni gelen ülkelere teşmil edeceğiz taahhüt ettiler, yazılı mektup verdiler 17 Aralıkta Brüksel’deki zirve toplantısında. Bunu nasıl, niçin yaparsınız? AB’nin yasalarına 10 sene önce üye olan Avusturya, İsveç, Finlandiya ile yapmadık bu anlaşmayı. Kimse de niye yapmıyorsunuz demedi. Bugün zorlanıyorlar, niye? Çünkü Kıbrıslı Rumlar istiyor. Çünkü bu sayede Türkiye’den büyük avantajlar sağlayacaklar, kendilerini bize tanıtacaklar… Biz ne diyoruz? Böyle bir taleple karşılaşınca hükümetimiz zannediyor ki sadece iki seçeneği var: ya evet ya da baş üstüne diyecektir. İşte Türkiye bu duruma geldi. Hayır lugatımızda kalmadı. Hiçbir şeye direnemiyoruz. Ve hala “bu anlaşmayı imzalayacağız” diyorlar. Bakınız ne olacak ondan sonra? AB Komisyonu birkaç gün önce bir Müzakere Çerçeve Belgesi kabul etti. Onun içinde çok açıkça söylüyor ki “siz Güney Kıbrıs’la ilişkilerinizi   normalleştireceksiniz. 21 Nisan’da Avrupa Birliği hükümetleri bir ortak tutum belgesi kabul etti; orada diyor ki Rum gemilerini limanlarınıza sokacaksınız, Rum uçaklarını hava alanlarınıza indireceksiniz, bu Gümrük Birliği ile alakalı bir durumdur ve Avrupa Adalet Divanı’nın bu konuda kararı vardır.Ve siz ne diyorsunuz? O tavizleri veririm, bu tavizleri de veririm, gemileri de sokarım, siz de ambargoyu kaldırırsınız. Düşünebiliyor musunuz? Yani Türkiye gerçekten şimdiye kadar hiç karşılaşmadığı bir sıkıntıyla karşı karşıyadır sırf bu teslimiyetçi politikalar yüzünden.

Çok anlatacak şey var daha ama gerisini anlatmayacağım. Bu sabah, Avrupa Birliği temsilcisinin ve bir çok Avrupa ülkesi temsilcisinin de bulunduğu  İstanbul’daki Türkiye – Avrupa Birliği Ortak İstişare Komisyon Toplantısında bunları ve daha fazlasını, özellikle Kıbrıs ve Türkiye – Avrupa İlişkileri konusunda, anlattım. Dedim ki siz bu ülkeye reform konusunda tavsiyede bulunuyorsunuz, bu ülke Atatürk’ün ülkesi. Biz de 1920lerde ve 1930larda hiçbir ülkeden ve kuruluştan telkin almadan, tavsiye almadan 20.yüzyılın en büyük reformlarını yapmış bir milletiz. Bizim sizin tavsiyenize ihtiyacımız yok. Gereken her reformu yaparız, Avrupa Birliği yasalarına da uyarız ama bizi burada baskı altında zoraki reform yapılan bir ülke durumuna düşürüyor. İkincisi azınlık hakları. Baskı üzerine baskı yapıyorlar İstanbullu Rumların istediği her şeyi yapalım diye. İlerleme raporunun iki buçuk sayfası bununla ilgili. Rumların en küçücük bir talebi varsa bunu gerçekleştirmemiz lazımmış. Onlara anlattık. Bakın biz geçen yaz Parlamento heyetiyle Batı Trakya’ya gittik, kendi gözümüzle gördük. Batı Trakyalı Türklerin durumu Avrupa için utanç vericidir. Bakın İstanbul’u ben iki cümleyle anlatayım: Batı Trakya’da eğitim şöyle: Yunan asıllı çocuklar için mecburi eğitim 9 yıl, Yunan vatandaşı Türk asıllıysa  mecburi eğitim 6 yıl. Böyle Avrupa olur mu? Böyle şey olur mu? Bu kadar ayrımcılık, bu kadar ırkçılık olur mu? Biz bunu Türkiye’de yapsak dünyayı başımıza yıkarlar. Başka, 210 tane ilkokulumuz var. Kaç Türkçe öğretmenimiz var? 15! Daha fazlasına izin verilmiyor. Medresede iki yıl Türkçe öğrenmiş insanlar Türkçe öğretmenliği yapıyor. İnanılır gibi değil, ilkokul ders kitapları diyor ki inşallah günün birinde insanoğlu aya da gidecektir. İnsanlar aya gitmeden önceki kitapları okutuyorlar. Düşünebiliyor musunuz? Bu günah değil midir? Çağdaş dünyayı eski kitaplarla öğreteceksiniz. Niçin? Çünkü Türkiye’nin yazdığı yeni kitaplara izin vermiyorlar. Çocuklara eski kitaplar okuyacak. İşte eğitimin durumu bu. Gittik dağ köyleri var, 45 sene dünyadan tecrit edilmiş. Kimse giremez, yasak. Hala daha yasakları duruyordu. Birkaç yıl önce bizim zorlamamızla kaldırdılar. Gidip baktığınızda dağ köylerine Avrupa Birliği yardımının bir damlasının bile düşmediğini görüyorsunuz. Koca köyde bir tane Yunan asıllı kişi yok ama tek bir Türkçe ders yok. AB bu azınlık haklarıyla mı Türkiye’ye ders vermeye kalkıyor? Önce bir kendi bahçenizi temizleyin, sizdeki uygulamaları düzeltin. 11. asırdan kalma Tarihi Camiin inşaatına izin yok. Belediye Başkanına söylüyorsunuz, “Ben de müessirim ama Atina’dan izin çıkmıyor.” diyor. İskeçe’de de adında Türk var diye kapatılan dernekler var. Fiilen orada üç beş kişi oturuyor, resmen yasak. İskeçe’de Osmanlılardan kalma saat kulesi anıtının tabelasını sökmüşler. Bu kadar fanatik insanlar Avrupa ve bize sanat, sağlık, çağdaşlığı öğretecek öyle mi? Önce kendilerini düzeltmeliler.

Üzüntü verici durum şu: Başbakan Atina’ya ve Batı Trakya’ya gitti. Ben yazılı soru önergesi verdim Başbakana ve “Batı Trakya Türklerinin sorunlarını anlattınız mı?” diye sordum. Cevap olarak “Efendim, ben Batı Trakya Türklerine iyi bir Yunan vatandaşı olarak Yunanlılarla iyi geçinmelerini tavsiye ettim.” dedi. İşte bu hükümet Türkiye’yi yönetiyor. Hepsini anlatmaya kalksak saatler yetmez. Bu hükümetten sonra bunların hepsi düzelecektir. Biz vatandaşa kötümserlik aşılamak istemiyoruz, hepsini düzelteceğiz; size söz veriyoruz. Biz Atatürk’ün partisiyiz.

Dış politikada geçmişte bazı ciddi hatalar yaptık. Bilhassa Menderes döneminde Cezayir’e karşı izlediğimiz dış politikanın tutulur bir tarafı yoktu. Cezayir bir kurtuluş savaşı veriyordu, Cezayirli savaşçılar göğüslerinde Atatürk’ün resmini taşıyorlardı ve biz Birleşmiş Milletler oylamalarında hep Fransız tarafında yer aldık. O kadar ki bir defasında bir oy farkla Cezayir’in bağımsızlığının onaylanması mümkün olamadı. Cezayir bunu bizden bildi; “bir tek Türkiye oy verse bağımsızdık” dedi ve o yüzden savaşa devam etmek zorunda kaldılar. Bu büyük bir hataydı. O dönemde biz Fransızlara yardımcı olalım, destek olalım diye bunu yaparken, Fransızlar Cezayirlilere verdikleri pasaportlara “dünyanın bütün ülkeleri için geçerlidir, Türkiye hariç” şeklinde damga basıyorlardı. Bu yaşanan diplomaside vefa olmadığını gösteriyordu. Büyük bir hataydı, 30 yıl sonra Özal özür diledi ama yapılabilecekler kaldı. Bonn Konferansı’nda Fatih Rüştü Zorlu’nun NATO böyle istiyor diye bir çok ülkeyi karşısına alması büyük bir hataydı; çünkü Türkiye NATO temsilcisi olarak değil, NATO üyesi olarak orada bulunuyordu. Başka NATO ülkeleri Türkiye’den başka şeyler söylüyorlardı ama Türkiye, biraz da NATO’ya yaranmak için böyle davrandı. Gene de şunu söyleyeyim mi Menderes dönemini biz rahmetle anıyoruz şu anda. Bakınız şimdi sizi şaşırtacak başka bir şey daha söyleyeyim; dış politikada İran’la, Libya’yla ilişkileri bir tarafa bırakın – onları hiç birimiz tasvip etmedik ve etmiyoruz- ama Kıbrıs gibi konuların durumu çok daha fenadır. Bunu bu kadar açık söylüyorum size. Erbakan şu andaki hükümetin yaptığını yapmazdı. Geçenlerde Kıbrıs’ta rastladım kendisine, “Ne oluyor?” dedim, “sizinkiler neler yapıyor, Kıbrıs’ı veriyor” dedim. “Siz sonuna kadar alırım diyordunuz, bu kadar yetmez diyordunuz, en küçük tavizi bile vermem diyordunuz, peki ne oldu?. Dedi ki “Bunlar bizim sınıfın haylaz çocuklarıydı, herkes ders çalışırken bunlar kaçıp top oynardı”.

Bizim kanaatimizce tüm özelleştirmeler büyük bir hatadır. Bir kere özelleştirmenin esasına bakmak lazımdır. Devlet basma yapmasın, kundura yapmasın, bunları anlıyoruz. Stratejik malların özelleştirilmesi konusunda karşı çıkıyoruz biz. Bunun için Telekom Genel Müdürü ve yöneticileri Meclis’e, bize izahat vermeye geldiler, diyorlar ki “Biz iyi yapamıyoruz işi, özel sektör daha iyi yapar, özelleştirmek zorundayız o sebeple”. “Peki” dedik “ya Turkcell’i Finlandiya ve İsveç’teki devlet kuruluşlarına satıyorsunuz, bu nasıl iş? Oradaki devlet nasıl yapıyor? Oradaki devlet verimli yöntemlerle çalışıyor, başka ülkelerden de telekomünikasyon firmalarını çalıştırıyor üstelik ama biz kendimizinkini çalıştıramıyoruz. Bizim neyimiz eksik? İhale kanunu çok sorunlu deniyor, o zaman getirin ihale kanununu düzeltelim. Kim mani oluyor Türkiye’nin sorunlu mevzuatını iyileştirmeyi önermenize? İlla özel sektöre vereceğiz mi olmalıdır çözüm. Erdemir’in durumu bir rezalettir. Devlet kuruluşu olmadığı halde devlet kuruluşu gibi satılmıştır; çünkü IMF o şekilde istemiştir ki Türkiye’nin dış borçlarını bir an önce ödetebilsinler. Bunu çok açık bir şekilde eleştiriyoruz. Ama ne yazık ki Türkiye bu sahalara girmiştir ve Cumhuriyet dönemindeki bütün kazanımları feda edeceğiz. Petkim, Tüpraş, Seka,THY aklınıza ne gelirse, ne kadar kazanımımız varsa hepsini, gelecek kuşağa beş kuruş sermaye bırakmadan feda edeceğiz. Peki bu kurumları kim alacak? Acaba alan insanlar bu kurumları Türkiye’nin menfaatine mi çalıştıracak? Bakınız Fransızlar bunu yapıyor mu? Fransa’da hiçbir kamu kuruluşunun 20%sinden daha fazlasını yabancılara satamazsınız. Kural bu. Şimdi onlar kendi çıkarlarına bu kadar hakim olacaklar biz olmayacağız. İşte bazı Alman firmaların yabancılara satışı gündeme geldiğinde Schröder’in tavrını biliyorsunuz. Dedi ki “bu Alman kültürüne aykırıdır. Buna izin veremem.” Onlar çağdaş değil, onların küreselleşmeden  haberleri yok bizim haberimiz var. Artık haraç mezat her şeyimizi satacağız. Biz bunları söylediğimiz zaman diyorlar ki “efendim bunlar zaten statükocudur. Bunların çağın farkında değiller. Bunlar dinozordur.” Aklınıza ne gelirse söylüyorlar çünkü  çağdaşlık demek milli çıkarları bir tarafa bırakmak demek. Biraz sabrederseniz bir iki ay içinde bu konuda bir kitabım çıkacak. Diğer devletlerin kendi çıkarlarını nasıl savunduklarını nasıl koruduklarını orada anlatıyorum ve bazı yazarlar, umarım ki eğer yüzlerinin kızarma kabiliyetleri kalmışsa o kitabı okuyunca biraz yüzleri kızarır. Dünyanın diğer devletleri kendi milli çıkarlarını sonuna kadar koruyacaklar ama biz korumaya kalkınca biz kötü kişi olacağız. Böyle muhalefet olur mu? Paranoyak muhalefet. Niçin yabancılara haraç mezat tarım arazilerine satılmasına karşıymışız. Gittik Anayasa Mahkemesine biz kazandık.

Özelleştirme hikayesi budur. Biz bu özelleştirmeye karşıyız. Almanlar da özelleştirme yapıyor Doğu Almanya’daki bazı tezsizleri özelleştiriyor. Yeni bir kuruluş kurdular bambaşka bir yöntem. “Yeni teknoloji getireceksiniz, istihdam yaratacaksınız, şu kadar yatırım yapacaksınız ve bu şartlardan bir tanesini yerine getirmezseniz geri alırız” diyor ve alıyorlar. Biz de “efendim bütçe açığı kapatacağız, borç ödeyeceğiz diye başka hiçbir şey düşünmeden haraç mezat yok pahasına satıyoruz. O bakımdan özelleştirme büyük bir yaramız.

Değerli Arkadaşlar,

Emperyalizme karşı mücadele edilmesi için kurulmuş bir devletiz biz. Atatürk’ün emperyalizme ve kapitalizm hakkındaki sözleri hiç birimiz unutmayalım ve unutmayız. Bizim çevremizde emperyalizm özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında ve ondan sonra en büyük oyunlarını oynamıştır. Bakın size bir örnek vereyim. 1924 yılının 6 Ağustos’unda İngiltere Türk-Irak sınırı meselesini Milliyetler Cemiyetine götürüyor. Milliyetler Cemiyeti Musul’da Kerkük’te durumu incelemek için heyet gönderiyor Irak’a aynı gün Şeyh Sait İsyanı başlıyor. Emperyalizm bu ve biz bunlarla mücadele ederek bu devleti kurduk ve ayakta durduk bu güne kadar. En azından bizim partinin emperyalizm konusunda kimsenin nasihatına ihtiyacımız yok. Biz gerçekten bu bilinçle kurulmuş, yaşamış ve bugüne gelmiş bir partiyiz. Ama şunu da söyleyeyim; her yerde bir emperyalist ararsak o zamanda da bu dünyada yaşayamayız.

Hükümet ne zaman düşecek? Hükümet düşüyor. Ne zaman yere çakacak diye sorabilirsiniz. Biz her gittiğimiz yerde, bütün Anadolu’yu dolaşıyoruz arkadaşlarımız da öyle, yalnız kendi partililerimizle görüşmüyoruz. Kahvelere giriyoruz vatandaşla görüşüyoruz. Yani ben bugüne kadar “bu Hükümetten çok memnunuz, iyi ki bunlar geldi de iktidara refah durumumuz eskisinden daha iyi” diyen kimseye rastlamadım. Size örnek vereyim, Niğde’ye gittik merkezindeki taksici saat üç bize diyor ki “daha siftah bile yapamadım. Vatandaşın cebinde taksiye binecek para yok.” Yaşlı bir bayan gördük pazardan geliyor. Niğde patates memleketi ama sadece 1 kilo patates almış.”Evladım paramız yok. çoluk çocuk alabileceğimiz bu” diyor. Kahveye girdik dedik ki “bir kişi yok mu aranızda, bir tek vatandaş iki senen öncesinden daha iyiyiz diyecek?” Her gittiğimiz yerde işsizlik, açlık, perişanlık. Yine Tirebolu’da geceleri iki bin sekiz yüz ekmek dağıtıyor Belediye. Vatandaş mahcup olmasın diye. İnsanların ekmek alacak parası yok. Türkiye bu halde. Utanç verici bir durumdur. Sadece üç-beş insanı zengin ettiklerini biliyoruz. Kendi yakınlarının servetlerine servet katıldı ama bugün Türkiye’de açlık çeken insanlar çok. Emekliler geldiler bizi ziyaret ettiler. Gerçekten bu ülkenin bir insanı olarak utanç duydum. “Gece yatağa aç yatıyoruz” diyor. “Akşam yemek yemeğe yiyeceğimiz yok” diyor. Şimdi ülkeyi bu hale getiren iktidar başta kalabilir mi? Akla aykırı. Bir zaman meselesi. Bence ne kadar erken giderse o kadar iyidir.

Değerli Arkadaşlar,

Bu sloganı bizden daha iyisini siz yaratacaksınız çünkü halkın peşinden gideceği slogan halktan çıkmalı. Geçmişte çok sloganlar çıkı “yeter. Söz milletindir” gibi unutulmayacak sözler çıktı ama bu defa öyle bir slogan çıkaracaksınız ki içinde Cumhuriyete sahip çıkmak olacak, içinde laikliği savunmak olacak, içinde yobaza dur demek olacak, içinde hakça milli servetin bölüşümü olacak, işsizlikle mücadele olacak, insanların insanca yaşaması olacak, eğitim olacak, sağlık olacak, bu sloganı bir tek kelime ile özetlemek gerekirse, bana sorarsanız ben diyorum ki Türkiye’nin sloganı “Atatürk”’tür. Atatürk bir milleti birleştiren bir çimentodur. Ancak Atatürk’ün izinden giderek biz bütün bu sorunların altından kalkarız.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.