Bodrum’da Türk Dış Politikası Konferansı

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN BODRUM’DA YAPTIĞI KONUŞMA
24 NİSAN 2005

23 Nisan ile ilgili yapılan konuşmaların hepsi doğru olmakla beraber bazı konular eksik kalıyor. Bu eksikliklerden en önemlisi de dış politika alanı ile bağlantılıdır. 23 Nisanın en önemli özelliği, devletin yapısını, sistemini, alt yapısını değiştiren bir devrim oluşudur. O zamana kadar tek bir insanın iradesine dayanan hükümeti halkın iradesine dayanan son sözü halkın söylediği bir rejim haline getirmiştir. Biz bu devrimi gerçekleştirdiğimiz zaman daha Kurtuluş Savaşı yapılmamış. Atatürk pekala devletin rejimini tayin etmeyi savaştan sonraya bırakabilecekken öyle yapmıyor, bu hayati savaşı halkın denetimine sokuyor. İşte Atatürk’ün demokrasi devriminin en önemli özelliği budur.  Avrupalılar sık sık askerlerin sivillerin denetimine sokulması konusunu dile getiriyor. Ama bizim bundan ders alacak halimiz yok, zira bunu ilk gerçekleştirenlerden biri Atatürk’tür. Askerleri Kurtuluş Savaşında Meclisin denetimine sokan Atatürk’tür. Bunu yapabilmiş bir ülke çağdaş ülkeler arasında yerini almaya hak kazanmış bir ülkedir.

Bakınız biz 1923’te cumhuriyeti ilan ediyoruz. Tam iki ay sonra Meclis bir karar alıyor ve askerlerin hem asker hem de milletvekili olarak kalamayacağını bu iki görevden birini seçmeleri gerektiğine karar veriliyor. Bu karardan sonra askerlik görevini yapan hiçbir aday seçimlere katılamıyor. Daha sonra da hemen 1924 yılında Kurtuluş Savaşında görev yapan komutanlara Atatürk bir çağrıda bulunuyor. Ya siyaseti ya da milletvekilliğini seçmeleri gerektiğini söylüyor. Bazı komutanlar siyaseti seçiyor ve ordudan istifa ediyorlar, bazıları da milletvekilliğinden istifa ediyor ve orduyu seçiyor. Yani daha 1924 yılında bu ayrım yapılmış. Bunu ilk yapan ülkelerden biri de Türkiye’dir.

Bize insan hakları ve demokrasi dersi vermeye çalışıyorlar. Sanki biz demokrasi okulunun yeni bir öğrencisi imişiz gibi davranıyorlar. Bizi eğitmeye, bize ders vermeye çalışıyorlar. Ancak daha 1924 anayasası o zamana kadar yapılmış en çağdaş en ileri anayasalardan biri olan Fransız Anayasasını model alarak oluşturulmuştur. 1791 tarihli Fransız Anayasasının insan hakları ile ilgili maddelerini aynen almıştır. Yani Atatürk o çağ için en ileri sayılan insan haklarını Türk siyasal sistemi bünyesine almıştır.

Ayrıca bu anayasa Türk kimliğini de tanımlamıştır. Bu yalnız o gün için değil, bu gün için bile son derece ileri bir tanımlamadır. Türkü sadece Türk anne-babadan doğan biri olarak değil, Türkiye’ye vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk olarak nitelendirmiş. Yani kan esasına dayalı bir sistem değil, toprak esasına dayanan bir sistem getirmiş. Bugün AB’nin bazı önde gelen ülkelerinde bile bu sistem tam olarak oturmamıştır. Biz ise daha 1920’lerin başında bu sistemi getiren bir ülkeyiz. Atatürk “Ne mutlu Türküm diyene” diyor. “Ne mutlu Türk olana” demiyor. Bu farkı görmek gerekir. Farklı bir etnik kökenden veya farklı bir mezhepten gelebilirsiniz, ama kendinizi Türk sayıyorsanız ne mutlu size diyor.

Şimdi bu devlet anlayışını değiştirmek isteyenler var. Atatürk diyor ki, “Biz üç yıl öncesine kadar bir cemaattik. Ancak üç yıl önce ulus devlet olduk”. Türkiye Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da başlattığı hareketle çağdaş bir devlet olma yoluna girmiştir. Nasıl bir ulus? Irkçı bir ulus değil. Avrupa’da ırkçılığın giderek popülerleştiği bir dönemde ırkçı olmayan bir ulus yaratmak çok önemli olmuştur.  Bir ırkın diğerlerine üstün olduğu ilkesinin savunulmadığı bir milliyetçilik anlayışı oluşturuyor. Atatürk’e milliyetçilik hakkındaki düşüncelerini soruyorlar. Milliyetçiliğe çok önem verdiğini söylüyor. Ama nasıl bir milliyetçilik? Atatürk diyor ki, “Bize milliyetperver derler. Biz milletimizin iyiliğini isteriz, fakat başka milletlerin de hakkına saygı gösteririz”. Başkalarını küçük gören, onlara tepeden bakan, yayılmacı bir milliyetçilik anlayışını benimsemediğini söylüyor. Bugün milliyetçilik lafını kullananı ayıplıyorlar. CHP’nin bugünkü milliyetçilik anlayışı Atatürk’ün milliyetçilik anlayışıdır. Farklı etnik kökenden ve mezheplerden gelen vatandaşlarımızı kucaklayan ve hiçbir mezhebe veya etnik gruba öncelik tanımayan bir anlayıştır.

Bazıları bu devirde milliyetçilik, ulus devlet gibi kavramların çağdışı kaldığını söylüyor. Biz milletvekili olarak Mecliste bir ant içtik. Bu antta anayasayı korumaya söz verdik. Anayasamızın Giriş bölümünde de bu anayasa Atatürk milliyetçiliğine dayanır diyor. Yani biz Atatürk milliyetçiliğini korumak için ant içtik. Bundan bahsetmemizi kim, nasıl yadırgayabilir? Bazıları da AB süreci ile Atatürk milliyetçiliğin birbirine uymayacağını savunuyor. Biz bunlara hak ettikleri cevabı veriyoruz. Atatürk’ü tanımadan onu eleştirmeye kalkıyorlar. Onları rahatsız eden nedir? Atatürk’ün felsefesinin temelinde yatan ülkenin ulusal çıkarlarını korumak, bağımsızlık ve halkın egemenliği ilkeleridir. Çünkü istiyorlar ki, Türkiye’yi istedikleri gibi yönlendirebilsinler. Bazıları Ilımlı İslam Cumhuriyeti yapmak istiyor. Bazıları etnik gruplar arasında bölünmeler yaratıp federal bir yapı kurmak istiyorlar. Türkiye meyvesi olan bir ağaçtır. Onun için taşlıyorlar. Bize yöneltilen eleştiriler her zaman bizim eksikliğimizden kaynaklanmıyor. Bunlar aslında bizim gücümüzden ve çok güçlü değerlere sahip olmamızdan kaynaklanıyor. Türkiye’nin bir bölgesel güç olması bazı devletleri tedirgin ediyor, zira başta büyük devletler olmak üzere bu bölgeyi etki altında tutmak istiyorlar.

Türkiye’de bir yabancı bir şey söylediyse muhakkak doğrudur diye bir anlayış var. Özellikle basınımızda bunu görüyoruz. Oysa bu eleştirileri çok dikkatli değerlendirmek lazım. Eğer haklı eleştiriler varsa bu konulardaki eksikliklerinizi düzelteceksiniz. Biz diyoruz ki, Türk insanı aynen en çağdaş ülkelerin halkları kadar insan haklarına sahip olmalıdır. Bu hakları çiğneyenler önce bizi karşısında bulurlar. Ama hiç kimsenin de Türkiye’de şu veya bu grubu himaye altına almasına da izin vermeyiz. Çünkü bu Türkiye üzerinde 19. yüzyıldan beri oynanan oyunların en klasik yöntemidir. Bunun adı böl ve hükmet yöntemidir. Bu yöntem tarih kadar eskidir. Bir ülkeyi yok etmek istiyorsanız ya savaş açacaksınız, ya da o ülkenin insanlarını birbirine düşüreceksiniz. Böylelikle o ülkeyi içeriden zayıflatıp çökertebilirsiniz. Geçmişimizde bunun örnekleri çok var. O bakımdan birileri şu veya bu etnik grubu himaye altına almak istedikleri zaman biz bu geçmiş tecrübelerimizi hatırlıyoruz.

Mesela bakıyorsunuz, yabancı bir devlet başkanı veya Dışişleri Bakanı geliyor. Ankara’daki resmi ziyaretlerin ardından ertesi gün soluğu Diyarbakır’da alıyor. Mahzuru mu var? Hayır yok, isteyen istediği yeri ziyaret eder. Ancak acaba aynı devlet adamları İspanya’ya gittiklerinde ertesi gün soluğu Bask bölgesinin merkezi olan Bilbao şehrinde alıyorlar mı? O zaman ne işiniz var Türkiye’nin bu bölgelerinde?

Bizim devlet politikamız, Atatürk’ün zamanından beri bütün ülkelerle iyi ilişkiler kurma politikasıdır. Bizim politikamızın özünde düşmanlık yoktur. Kurtuluş Savaşında mücadele ettiğimiz Yunanistan ile bizzat Atatürk dostluk tesis etmiştir. Türk Ordusu İzmir’e girdiğinde Atatürk’ün kalacağı evin kapısına basması için Yunan Bayrağı koyduklarında Atatürk bu hareketi bir saygısızlık olarak addetmiştir. Ancak şimdi ne oluyor? Yunanistan’da askeri öğrencilerimizin kaldığı otelin odasına yırtılmış, karalanmış bir Türk bayrağı konuluyor. Şimdi hangimiz daha Avrupalı? Hangimiz daha demokratik, daha çağdaş? İşte biz geçmişte bizi istila etmek isteyenlerle bile dostluk ilişkisi kurmuşuz. O yüzden kimse CHP’sini birilerine karşı düşmanlık duymakla suçlamasın; zira bizim düşman diye vasıflandırdığımız kimse yok. Ama şu var: Biz dostluk kuracağız diye de devletin çıkarını  göz ardı etmeyiz.

İster sağcı olun, ister solcu olun, ister sosyal demokrat olun, ister muhafazakar olun, her ülkenin, her milletin koruması gereken milli çıkarları vardır. İşte bu çıkarlar tehlikeye girdiğinde birlik olacak ve bu tehlikeyi bertaraf etmenin yollarını arayacaksınız. Hatırlayın, ne oldu? Kısa bir süre önce Kuzey Irak’ta Süleymaniye’de bizim askerimizin başına çuval geçirildi. Bunu da müttefik bir ülke yapıyor. Böyle bir durumda Atatürk’ün Türkiye’si ne yapardı? Derhal protesto ederdi. Hemen bir nota yazardı ve derhal sorumluların yakalanıp cezalandırılmasını isterdi. Bizim Hükümetimiz ne yaptı? Sayın Başbakan dedi ki, büyük devletlere öyle hemen nota gönderilmez. Bizim devletimizi küçük devlet durumuna düşürdü. Daha notanın ne olduğunu bilmiyorlar. Zannediyorlar ki, nota verildiğinde ertesi gün hemen savaşa giriyorsunuz. Böyle bir şey yok. Nota bir diplomatik yazışma türüdür. Biz her gün çeşitli konularda yüzlerce nota veririz. O bakımdan nota vermekten çekinmeyeceksiniz. Bunu yapacak gücünüz yok. Geçenlerde küçücük Yunanistan bundan çok daha önemsiz bir konuda Amerika’ya protesto notası verdi. Kendisinin resmen tanımadığı Makedonya’yı Amerika resmen tanımaya kalktı ve Yunanistan hemen bir nota verdi. Siz ise bu kadar önemli bir konuda ağzınızı açamıyorsunuz.

Şimdi Kuzey Irakta beş bin tane PKK teröristi var. ABD bir türlü bu teröristleri tasfiye etmiyor. Belli ki başka öncelikleri var. O zaman diyoruz ki, bırakın biz halledelim, ona da izin vermiyorlar. Hükümete diyoruz ki, neden Amerika’dan bu teröristlerin tasfiyesinin istemiyorsunuz. Diyorlar ki, söyledik yapmıyorlar. Siz bir aşiret değilsiniz, ciddi bir devletsiniz, sizin bir ağırlığınız olacak. Hele terörle mücadele gibi çok haklı olduğunuz bir talebe hiç kimse bir şey diyemez. Atatürk olsaydı böyle mi yapardı?

Hükümet 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinin ardından 7 Ekim 2003 tarihinde gerektiğinde Kuzey Irak’a asker gönderme yetkisini Meclisten çıkardı. Ama şimdi bu yetkiye sahip olduğu halde asker gönderemiyor. Hangi ülke sınırını korumak için başka ülkelerden izin ister?

İşte bizim sıkıntımız buradan kaynaklanıyor. Biz diyoruz ki, dik durun. Ulusal çıkarlarınızı ve ulusunuzun güvenliğini korumak söz konusu olduğu zaman bunun gereğini kararlı bir şekilde yerine getireceksiniz. Şimdi ne görüyoruz. Oradaki teröristlerden bir kısmı Türkiye’ye sızıp terör eylemlerine başladılar. Neden? Çünkü Kuzey Irak’ta iken tasfiye edilmediler.

Şimdi biz bütün buları söylediğimiz için Amerikan düşmanı mı oluyoruz. Biz Amerika’yı eleştirme hakkına sahip değil miyiz? Amerika’nın dostu isek onun her dediğini yapmak zorunda mıyız? Amerika doğru bir iş yaparken destekliyoruz. Mesela NATO’nun genişlemesini en fazla destekleyen ülkelerden biri Türkiye’dir. 11 Eylül sonrası Amerika’ya en büyük desteği veren ülkelerden biri Türkiye’dir. Ortak stratejik çıkarlarımız var. Bunlar ayrı konular. Ama hiçbir zaman başka bir ülkeyi efendimiz olarak görmeyiz.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.