CHP Pendik İlçe Örgütünde Düzenlenen Kerkük Konferansı

Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in CHP Pendik İlçe Örgütünün Düzenlediği Toplantıda Yaptığı Konuşma
26 Mart 2005

Değerli Arkadaşlar,

Önce nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ederim. Bugün sizlerle ülkemizin dış politika alanında karşılaştığı bazı sorunlar hakkındaki görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım. Biz CHP olarak, evvelce de açıkladığımız gibi, dış politika konularını milli meseleler olarak görürüz ve bu konuları iç politikaya kesinlikle karıştırmayız. Hükümetin bu alanda başarılı olması için çalışırız. Çünkü hükümetin başarısı Türkiye’nin başarısıdır. Bu desteği verirken tek ölçümüz ülke çıkarlarıdır. Hükümet ülke çıkarları doğrultusunda çalıştığı ölçüde bizim desteğimize hak kazanır. Ülke çıkarlarından fedakârlıkta bulunan politikaları ve uygulamaları gördüğümüz zaman eleştirilerimizi en açık biçimde dile getiririz ve gerçekleri açıklarız.

Öyle anlaşılıyor ki Büyük Ortadoğu projesi hakkında görüş bildirmemiz bekleniyor. Bunu yapacağım. Fakat daha sonra da müsaade ederseniz bununla da bağlantılı olan birkaç önemli dış politika konusuna da değinmeye çalışacağım.

İlk soru bu Büyük Ortadoğu projesi nereden çıktı? Büyük Ortadoğu Projesi fikri nereden kaynaklanıyor? Nasıl çıktı ortaya? Amacı nedir? İçeriği nedir? Bizden ne bekleniyor? Bizim buna karşı tavrımız ne olmuştur? Bunları kısaca sizlere anlatmaya çalışacağım.

Her şey Başkan Bush’un 2002 yılı Mayıs ayında Kuzey Caroline Üniversitesinde yaptığı konuşma ile başlıyor. Başkan Bush orada dedi ki “Ortadoğu’ya demokrasi getirmek lazım.” Niçin demokrasi getirmek lazımdır?  Orada yaşayan insanlar demokrasiyi hak ettikleri için mi? Dünyanın diğer bölgelerinde demokrasi gelişti bu bölge geri kaldı, onun için mi? Bu insanlara medeni dünyada demokrasi getirmek bir vicdan borcudur, onun için mi? Hayır onun için değil. Başkan Bush’un konuşmasında diyor ki “bu bölgeye demokrasi getirmek lazımdır çünkü terörle mücadelenin başka yolu yoktur.” Yani terörle daha iyi mücadele edebilmek için mi demokrasi getirdiler? Bu son derece düşündürücüdür. Biz özellikle bu proje ortaya atılırken o bölgenin demokrasi ihtiyacından hareket edilsin dedik. Ama hayır terörle mücadele ihtiyacından hareket ediliyor. Daha sonra bu fikir zaman içinde geliştirildi ve proje halinde ortaya atıldı ve Amerikalılar bunu bize de getirdiler. Bizimle de konuştular. Bizde onlara görüşlerimizi çok açık bir şekilde söyledik.

Bu projenin demokrasi getirme boyutuna aslında kimse karşı çıkamaz. Bölgeye demokrasi getirmek hedefimizdir. O bakımdan hiç kimse Türkiye’yi Ortadoğu’ya demokrasi getirilmesi fikrine karşı bir ülke gibi görmedi. Tam tersine. Bakıyoruz uluslararası araştırmalarla son yirmi yılda demokrasi aşağı yukarı dünyanın her bölgesine yerleşmiştir. Doğu Avrupa’dan başlamış, Latin Amerika’ya yerleşmiş, Uzak Doğuya yerleşmiş, Afrika’ya yerleşmiş. O kadar ki Afrika Birliği Örgütü bir karar aldı, bundan sonra diyor “darbe yapan ülkeleri birlikten çıkartacağız.” Afrika’ya bile demokrasi yerleşiyor. Bir tek istisnası var. Demokrasinin yerleşmediği bir tek yer var, o da Ortadoğu. Acaba niçin yerleşmiyor o bölgeye?

Bu konuda Başkan Bush bu fikri ortaya attıktan sonra çeşitli seminerler yapıldı. Bu seminerlerin bir bölümüne bizde katıldık. Orada çok ilginç fikirler ortaya atıldı. Onu size söyleyeyim. Bunları bilmenizde fayda var. O toplantıya katılanların bir bölümü, bilim adamları, bir kısmı İsrailli, bir kısmı Amerikalı, bazıları Avrupalı hatta çoğunlukla şu fikri savunuyorlar: diyorlar ki “Ortadoğu’ya demokrasi getirme fikri güzel de Ortadoğu’ya demokrasi gelemez.” Niye gelemez? “Çünkü” diyorlar “Ortadoğu’da yaşayan milletlerin çoğunluğu Müslümandır. Müslüman olan ülkelerde demokrasi olmaz. Demokrasi Hıristiyanlığın bir ürünüdür ve geçmişte de görüyoruz dünyada demokrasi sadece Hıristiyan kültürlerinde gelişmiştir. Bunun bazı tek tük istisnaları var. Biri Türkiye, biri Kore’dir. Ama Kore’de halkın %25’i Hıristiyan’dır.” Velhasıl Samuel Huntington’un meşhur teorisini destekleyen konuşmalar yaptılar. “O bakımdan gerçek anlamda demokrasi Ortadoğu’ya yerleşemez.” Bizde dedik ki “dünyada 1 milyarı aşkın insan var İslam dinine mensup. Siz hangi hakla bu insanları hayatları boyunca, nesiller boyunca demokratik ülkelerin vatandaşları olmaktan mahrum edebilirsiniz?” Ve bazıları beni desteklediler. Fakat şunu bilmeniz lazım ki Ortadoğu’da yaşayan insanların demokrasi hak etmedikleri yolundaki görüşler bizim sandığımızdan çok daha yaygındır.

Amerika o bakımdan Büyük Ortadoğu Projesinde bir demokrasi boyutu gündeme getirildiği için bunu bizde başlangıçta ilgi ile karşıladık. Amerikalılara sorduk; neymiş bu demokrasi boyutu? Hazırladıkları belgeleri okuduk. Baktık ki bu belgelerde bizi rahatsız edici bazı unsurlar var. Öncelikle diyorlar ki “demokrasiyi getireceğiz ama bu bir İslami demokrasi olabilir.” Bizler de dedik ki “İslami demokrasi diye bir şey olmaz. Halkı Müslüman olan ülkelerde çağdaş bir demokrasi yerleştirmek amacınız olmalı. Aksi takdirde dine dayalı bir rejim kurarsanız onun adı demokrasi olmaz. Türkiye niçin bütün İslam ülkeleri arasında bugüne kadar tek demokrasi ülkesi olabildi? Çünkü biz laik ülkeyiz. Din ve devlet işlerini birbirinden ayırdık. Bütün insanların eşitliğine dayanan, kadın erkek eşitliğine dayanan bir demokratik rejim kurabildik. Bugün eğer Ortadoğu’ya demokrasi getirmek istiyorsanız laikliği de birlikte getirecek.”

Şimdi bunu savunmak yerine dediler ki “bizim açımızdan mesela Irak şuan gündemde Irak’ın bir Müslüman demokrasi olması uygundur, bizce bir sakıncası yoktur”. Halbuki Amerikalı Müslümanların önemli bir bölümü de bizim bu görüşümüzü kabul etti. Neticede ortaya çıkan formülde bizim anladığımız laik, çağdaş, demokratik devlet fikri yok. Bu projenin en zayıf noktalarından biri budur. Başka noktası nedir?

Başka noktası şudur; diyorlar ki biz bu demokratik rejimi bölgeye bölgedeki ülkelerin, hükümetlerin işbirliği ile getireceğiz. Başka bir deyişle demek istiyorsunuz ki biz bu bölgeye demokrasi getireceğiz, demokratik olmayan rejimlerin burada işi kalmayacak. Ama bu demokrasiyi de görevden uzaklaştırmak için hükümetlerle işbirliği ile yapacağız. Bunda bir çelişki görmüyor musunuz? Bunu nasıl yapacaksınız?  Eğer bu hükümeti devirmek için bu insanlar, bu liderler yardımcı mı olacaklar? Burada bir tutarsızlık yok mu?

Üçüncüsü, belli ki buraya gerçek bir demokrasi gelip de ve halkın gerçek iradesi şuan yansırsa, meclislere yansırsa, hükümetlere yansırsa biz burada iş başına gelecek hükümetlerin mutlaka bu istediğiniz politikayı takip edeceğinden emin olamazsınız. Hazır mısınız? Bu bölgeye sizin istemediğiniz rejimleri, politikaları getirecek bir demokratik sistemi kabul etmeye hazır mısınız?  Cevap yok. Çünkü öyle bir rejim getirecek ki hem adı demokrasi olacak hem de çıkan sonuç demokrasiden istediği hükümetleri iş başına getirecek.

Bunun örneği var. 73’te bu bölgeye demokrasi gelmediyse bunun sebebi o bölgede yaşayan insanlar değil. O bölgenin ülkelerinde yaşayan vatandaşlar değil. O bölgeye demokrasinin gelmemesinin en büyük sebeplerinden biri bölgede demokrasi yerine kendine bağlı rejimlerin iş başında olması tercih eden bazı büyük ülkeler bunu çekinmeden, sıkılmadan bizlere açıklıkla söyleyemedi. Hiç örneği olmadı mı? Oldu. 1953 yılında bir anda Müsabık idareyi ele geçirdi. Onun amacı demokrasi getirmek, halkın iradesine dayanacak ve her şeyden önemlisi İran halkının çıkarlarına hizmet edecek bir rejim kurmaktı. Ne oldu sonra? Rejim devrildi. Kimin tarafından? Batılılar tarafından. Tekrar Şah işbaşına getirildi. Çünkü Şah Batılıların menfaatine hizmet ediyor. Biz nereden biliyoruz bunun böyle olduğunu? Tarihi okuyan herkes İran Devletinin Müsabık Rejiminin nasıl devrildiğini bilir.

Onu bilmeyenler de Churchill’in şu sözlerini okumuşlardır. Okumadılarsa da okuyabilirler. Churchill diyor ki “eğer genç olsaydım en büyük idealim İran’da Müsabık Rejimini deviren CIA ajanının emrinde çalışmak olurdu.” Koskoca Churchill. O kadar önemli ki İngiltere için çünkü İran’da petrol kaynakları var. Petrol olmasa bu kadar üstüne düşmeyecekler. Sudi Arabistan’da, Körfez üzerinde, Kuzey Afrika ülkelerinde niçin şimdiye kadar demokrasinin gelmesi için çalışmıyorlar? Çünkü o bölgelerde ki rejimlerin büyük bir bölümü Amerika’ya yakın. Onun için. Amerika’nın petrol çıkarlarını korumada kendilerine yardımcı oluyorlar. Ama sonra bazıları orada tepki göstererek başka rejimler kurdular İran’da, Libya’da vs. ve bunun sıkıntılarını yaşadı Amerika.

Değerli Arkadaşlarım,

Bu Büyük Ortadoğu projesini anlayabilmek için Amerika’nın hatta diğer Batılı ülkelerin Doğulu ülkelerin Ortadoğu Politikasını anlamak için mutlaka petrol meselesini incelemek lazım. Petrol meselesini incelemeden bu konuları anlamanın hiç imkanı yoktur. Petrol meselesinin özü şudur; çok uzun geçmişe gitmeyeceğim ama şunu hatırlatayım; I. Dünya Savaşında petrol meselesinin önemi anlaşıldı. Birazdan Türkiye’nin öneminin boyutunu anlatırken buna da değineceğim.

Petrol meselesinin önemi anlaşılınca bu petrolü nasıl elde ederiz diye bunun arayışına girdiler. Amerika dedi ki “benim kendi petrolüm var. Kendi ülkemden petrol çıkıyor. Bizim ihtiyacımız yok.” Ve kendi petrolünü çıkarmaya başladı. Kendi ihtiyacını Amerikan petrolünden karşılamaya başladı. Ondan sonra Amerika II. Dünya Savaşında diğer bütün müttefiklerinin de petrol ihtiyacını karşıladı. Dünyada başlıca petrol üreticilerinden biri Amerika’ydı ve Amerika İngiltere’nin de başka ülkelerin de petrol ihtiyacını kendisi karşılıyordu. Fakat daha sonra uzmanlar dediler ki Amerikan Başkanına “bizim petrolümüz azalıyor, tükeniyor. Böyle giderse bu petrol çok kısa zamanda bitecek. Onun için Amerikan petrolü kullanacağımıza başka ülkelerin petrollerinden istifade edelim. O petrolü ithal edelim Amerikan sanayisi için. Yoksa büyük bir sıkıntı olacak.”

Değerli Arkadaşlar,

O tarihten sonra Amerika dünyada nerede petrol varsa o bölgeden petrol ithal etmeye başladı. Ve ihtiyacını bu petrol ile karşıladı. Dünyanın en büyük petrol reserevleri Ortadoğu’da. Ortadoğu’da da birinci sırada Sudi Arabistan geliyor. İkinci sırada Irak geliyor. Daha sonra da Kuveyt ile diğer Körfez ülkeleri var. O zaman Ortadoğu petrollerine yöneldiler ve bu petrollerin mümkün olduğu kadar fazla miktarda Amerika’nın ve diğer sanayileşmiş ülkelerin ihtiyacı için harcanmasını ön gören projeler yaptılar. Fakat daha sonra şu çıktı ortaya; bu petrolü aldık ama bunun güvenliğini nasıl sağlayacağız? Bu tedbirleri sürekli olarak almamız gerekiyor. Ya o bölgedeki bu petrol kaynakları başka devletlerin eline geçerse ne yapacağız? İşte bu sorulara karşı Amerika yeni bir strateji geliştirdi ve petrol yataklarının güvenliğini biz sağlamalıyız dediler. Amerika bu petrolü aslında şuanda kontrolü altına almalıdır ki ileride başımıza bir sıkıntı gelmesin ve o rejimlerle öyle bir ilişki kurmalıyız ki bizim istediğimiz kadar petrol çıkartsınlar ve çıkan petrolü de bize uygun koşullarda versinler.

Dünyada ki değişme böyle gidiyor. İleriye baktığımız zaman ne görüyoruz? Amerika daha bugünden petrol üretimini günde bir milyon varil  azaltmıştır. Giderek daha da azaltıyor. Yoksa 10-15 sene içerisinde Amerika’nın bütün petrol kaynakları tükenir. İkincisi bu bölge ülkelerine baskı yapıyorlar. Bizim ihtiyacımızı daha fazla karşılayın diye daha fazla üretim diyorlar. Yalnız Amerika değil Avrupa’da muhtaç bu bölgeye. Japonya’da muhtaç. Giderek Çin’de muhtaç olmaya başladı. Çin’den ayrılanlar kendisi üretiyor ama dışarıdan petrol ithal ederek kendi kaynaklarını tamamen tüketmek istemiyor. Ortadoğu’ya yönelmeleri Kafkas ülkelerine Azerbaycan’a, Orta Asya ülkelerine Kazakistan’a yönelmeleri bundan. Diğer büyük üreticide Rusya dünyada. Amerika şimdi Rusya’dan da petrol ithal etmeye başladı.

Genel tabloyu göremezseniz Amerika’nın Ortadoğu’ya yönelik askeri stratejisinden yönettiği siyasetini de ekonomik stratejisini de anlayamazsınız. Büyük Ortadoğu Projesinde anlıyoruz. Büyük Ortadoğu Projesinde esas amaçlardan biri bu bölgenin petrol yataklarını güvence altına almak. Şimdi bunu nasıl yapacaksınız? Askeri varlığınızı bölgede bulundurarak. Sudi Arabistan’da bulunduruyorlar. Fakat bakıyorsunuz ki Sudi Arabistan’da bu yabancı askerlere karşı büyük bir tepki var. İstemiyorlar. Suikast, terörist faaliyetlerini bunların hiçbirini tasnif etmiyoruz. Hepsini kınıyoruz. Ama bugün orta da tehlike olarak…….. yok. Başka ülkelere konuşlandırmak isteyenler o ülkelerde bir rahatsızlık var. Bir huzursuzluk var. O zaman nereye konuşlandır biliriz? Diyorlar ki en iyisi biz birliklerimizi Türkiye’ye konuşlandıralım.

2000 yılında çok ilginç bir kitap yayınlanmış. Türkiye de üzerinde pek tartışılmadı ama tartışılması gereken bir kitaptır. Rensor projesi var Amerika’nın hükümete çok yakın bir düşünce kuruluşu. Burada şuan Amerika’da iktidarda olan yeni parlamenterler grubuna mensup üç yada dört kişi. Bunlar bir kitap yazdılar. Kitabın başlığı ‘Türkiye ve Batı’. Uzun uzun anlatıyorlar Türkiye’nin önemini ve stratejik önemini vs. ve en sonunda diyor ki Türkiye bizim için Batıdan daha önemlidir. Bir, bölgede kitle tahrip silahların yani nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların yayılmasını önlemede Türkiye’nin desteğine ihtiyaç vardır. Madde iki, Rusya ile ilişkilerini nazik tut. Yarın ne olacağı belli olmaz. Onun için Rusya ile ilişkiler açısından da Türkiye’nin desteğine ihtiyacımız var. Madde üç, Türkiye’nin AB ile ilişkileri önemlidir. O açıdan da Türkiye ile yakın ilişki kurmalıyız. En önemli madde dördüncü madde. Dördüncü madde diyor ki Amerika diyor bu Ortadoğu bölgesine askeri açıdan hakim olmak zorunda. Onun için bu konuda Türkiye’nin desteğine ihtiyacı var. Esas bizden bekledikleri Amerika’nın stratejik çıkarları, petrol çıkarları başta olmak üzere bu bölgeye hakim olmasını Türkiye’nin destek sağlamasını. Bu boyutu insan bilmezse 1 Mart teskeresinin de önemini anlayamaz. 1 Mart teskeresinin Türkiye ve Amerika açısından önemini anlayamaz.

Amerika ne istiyordu 1 Mart teskeresinde?  “Irak’ta bir askeri harekat yapalım. Müdahalenin esas ağırlık merkezini Türkiye üzerinden gerçekleştirelim.  Türkiye’de cephe açalım. Türkiye’de cephe açmak için de 65 bin askerimizi Türkiye’ye getirelim. Ayrıca Türkiye’deki havaalanlarından, üslerden, limanlardan yararlanalım. Türkiye bir karargah ülkesi olsun, bir cephe ülkesi olsun.

Peki bu askerlerinizi cepheyi açtıktan sonra Irak’a mı gönderecekler? Hayır. Bunları Irak’a göndermeyeceksiniz. Bunların bir bölümü Irak’a gidecek bir bölümü Türkiye’de kalacak. Ne kadar kalacak? Kimse bilmiyor. Ama Türkiye’de sürekli olarak Amerikan askeri bulundurulacaktır. 1 Mart’ta Hükümete zorlayarak kabul ettirdikleri bu teskerenin özelliğidir. Olayın can alıcı tarafı bu. Türkiye’deki havaalanlarından, üslerden yararlanacak hatta mevcut üsleri daha teskere meclise sunulmadan genişletmek  ………. aldılar.  Bu üslere yeni üsler yapılacak, havaalanları büyütülecek, yani Türkiye büyük bir askeri üs olacak Amerika için. Niçin? Çünkü bu sayede bölgedeki doğal kaynaklara, petrol rezervlerine hakim olacaktı. Proje bu.

Peki bu proje içerisinde bölgenin demokratikleşmesinin yeri nedir? İşte bunu Başkan Bush “demokratikleşme olmazsa terörle mücadele edemeyiz. Yani oradaki otoriter rejimler teröristlere destek olur. Bizimde başımıza dert açarlar. Onun için ancak o rejimleri devireceğiz adı demokratik olan rejimler vasıtasıyla terörle mücadele edeceğiz”.

Bu 1 Mart teskeresini reddederken baktık ki madde bir, Amerika’nın bu talebini ve askeri müdahalesinin hukuki durumu yok. Bizim Anayasamız diyor ki “ancak uluslar arası alanda meşru olan hallerde yabancı askerlerin Türkiye’ye gelmesi TBMM tarafından kararlaştırılacak veya Türk askerlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi TBMM tarafından kararlaştırılır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden karar almamışız. NATO’dan böyle bir karar çıkarmamışınız. Bir çok NATO ülkesi sizin bu askeri müdahalenize karşı. O zaman bu müdahaleyi yapamazsın. Hukuken yapamazsın. Biz yaparız diyorlar. Biz yapılamayacağını anlattık o zaman. Amerika’da  ısrar edince o zaman dedik ki biz bu müdahalenin dışında kalalım. Çünkü bu müdahalenin bir tarafı olmasın, bir parçası olmasın. Ve biz bu gayri meşru girişimin ortağı olmayalım. O bakımdan işin bu boyutunu mutlaka çok iyi görmek lazım, çok iyi düşünmek lazım.

Başka boyutu neydi? Başka boyutu şuydu, Amerika Türkiye’nin dışındaki bölge ülkelerinde de üsler kurmaya çalışıyor. Bulgaristan, Romanya, Gürcistan, hatta orta Asya ülkelerinden bugünlerde Kırgızistan, Özbekistan. Bütün buralarda üsler kurmaya çalışıyor. Bütün bunların ortak amacıda bir taraftan terörle mücadele etmek ama esas amacı bölgedeki petrol rezervlerini güvence altına almak.

İşte CHP’nin öncülüğünde TBMM’nin 1 Mart teskeresini reddetmesi bizim açımızdan Türkiye açısından çok büyük bir felaketi önlemiştir. Türkiye’nin bir savaş rotasına sokulması tehlikesini önlemiştir. Fakat karşı tarafın açısından da bakarsanız da Amerika’nın büyük bir projesini bozmuştur. Bu oyun bozulmuştur. O kadar emindiler ki Meclisten bunun geçeceğinden askerlerini gemilere yükleyip İskenderun açıklarına kadar getirdiler. Geçse Meclisten hemen inecekler hiç beklemeden. Ama Meclis reddetti ve çok olumlu bir iş yaptı. Ve biz böyle bir kararı alan TBMM’nin üyesi olduğumuz için arkadaşlarımla birlikte büyük bir gurur duyuyoruz. Türkiye gerçekten tarihe yakışan, Atatürk’ün bıraktığı mirasa yakışan çok büyük bir adım atmıştır. Çok şerefli bir karar almıştır.

Değerli Arkadaşlar,

Hükümetin bilmediği hususlardan biri şuydu, BM Genel Kurulunun aldığı bir karara göre bir ülke topraklarından başka bir ülkelerin komşularına saldırmalarına izin verirse kendiside o saldırının o savaşı  bir parçası oluyor. Yani biz Amerikan askerlerini geçirirdik topraklarımızdan, cephe de açtırırdık ama savaşın dışında kalırdık. Hukuken mümkün değil. Savaşın içine girecektik. Savaşın bir parçası olacaktık. Kuklası olacaktık. Bunu göremiyorlar. O bakımdan Türkiye’yi bu bataklığa sürüklemek tehlikesini düşünmek lazım. Diyorlardı ki o zaman “komşumuzda yangın varsa sessiz kalabilir miyiz?” Komşunuza yangını söndürmeye yardımcı olmanız doğal da komşunuzun evi yerine kendi evinizi yakmaktır. Türkiye’den bunu isterken kendi evini de yakmaktır. O bakımdan biz buna engel olduk. Ve ülkemize yabancı askerleri konuşlandırmaya izin vermedik. Ve Mecliste yaptığımız konuşmada aynen şunu söyledik, biz dedik bu topraklarda bir tek ordu görmek isteriz. O da Türk Ordusudur. Bir tek bayrak görmek isteriz. O da Türk Bayrağıdır.

Değerli Arkadaşlar,

Bu görüşmeden sonra Amerika çok rahatsız ve huzursuz oldu. Ve Irak’ta bizi son derece rahatsız eden bazı gelişmelere ne yardımcı oldu, ne sebep oldu, veya göz yumdu. Kısaca, özetle bunları size hatırlatacağım. Bir tanesi Kuzey Irak’ın Süleymaniye  kentinde Türk askerinin başına çuval geçirdiler. Bu oradaki askerlerimize değil Türk Milletine son derce saygısızca bir davranıştır. Biz buna hemen tepki gösterdik. Hükümete dedik ki derhal bir protesto yapılsın. Hemen. Böyle saygısızca davranışa maruz kalan ülkeler derhal protesto ederler, bu işin sorumlularının yakalanmasını ve cezalandırılmasını isterler. Bunu yapamadılar.

Sayın Başbakan diyor ki büyük devletlere nota verilmez. Arkadaşlarımız anlaşılan notanın ne olduğunu kendisine yeterince anlatamamışlar. Nota diplomatik yazışmaların adıdır. Biz Dışişleri Bakanlığında her gün yüzlerce nota veririz. Nota vermeyi Başbakan herhalde zannetmiş ki nota verirsek ertesi sabah savaş açmak lazım Amerika’ya. Bu müzik notası değil. Nota dediğimiz zaman diyeceksiniz ki “biz sizin bu davranışınızı protesto ediyoruz. Sorumluları yakalayınız ve cezalandırınız”. Bunu isteyeceksiniz. Kendinizi küçük devlet durumuna düşürüyorsunuz. Bizi en çok bu üzüyor.

Şimdi bakıyoruz daha geçenlerde  Amerika Yunanistan’ı rahatsız edecek bir iş yaptı Yunanistan’ın istediğinin aksine Makedonya’yı Makedonya adı ile tanınmazını kabul etti. Yunanistan derhal protesto etti. Bakın bu kadarcık şeye adam protesto metni çıkartıyor. Yunanistan protesto edebilir Türkiye edemez. Bu bizi küçültmüştür. Bu bizi çok üzmüştür. Gururumuzu incitmiştir.

İkincisi, Amerikan askeri harekatından önce biz dedik ki “bakınız Irak’ta düzenli ordu yok. Kuzey Irak’ta Irak Hükümetini koruyacak Irak birlikleri yok. Onun için geçmiş hükümetlerin yaptığı gibi yeteri kadar asker gönderiniz ve bizim sınır güvenliğimizi koruyunuz. Oradaki terörist faaliyetlere karşı koruyunuz ve oradaki sınırımızı gerçekten güvenli hale getiriniz. Amerikan askeri müdahalesinden önce yapamadılar. 1 Mart teskeresi reddedildi 7 Ekim’de yeni bir teskere geçirdiler. Dediler ki “Hükümete yetki verin. Gerekirse asker göndeririz gerekirse göndermeyiz”. Bir maddede de Hükümete Kuzey Irak’a asker gönderme yetkisi verildi. Ama ne yazık ki Hükümet bu askeri aldığı yetkiye rağmen gönderemedi. Niye? Çünkü Amerikalılar oradaki bazı aşiretlerin etkisi ile Türk askerinin gelmemesinin gerektiğini düşündüler ve itiraz ettiler. Gönderemedik.

Daha kötüsünü söyleyeyim size. Bu arada Amerikalılarla bir anlaşma yaptık dokuz buçuk milyar dolarlık bir kredi anlaşmasıdır bu. Anlaşmada bir hüküm var ‘Türkiye Kuzey Irak’a asker göndermemeyi kabul eder’. Düşünebiliyor musunuz? Asker göndermeyeceğinizi taahhüt ediyorsunuz. Cumhuriyet tarihimizde bir kredi alma karşılığında siyasi taviz verilmesinin hiçbir örneği yoktur. İlk örnek budur.

Biz o zaman çok kuvvetli tepki gösterdik. Dedik ki  “şimdiye kadar hiçbir Cumhuriyet Hükümetinin yapmadığı bir işi siz yapamazsınız”.Ve Hükümette hatasını anladı. Amerikalılara dediler ki “değiştirelim bunun içeriğini. Bu asker göndermeme mecburiyetini çıkartalım antlaşmadan”. Amerikalılar bunu kabul etmedi. Ve o yüzden Hükümet bu anlaşmayı onay için Meclise getiremedi. Hata olduğunu onlarda idrak ettiler ve onaylatamadılar. Amerikan Kongresi daha sonra bu krediyi Türkiye’ye vermeye reddetti.

O zaman Amerika’dan isteyelim. Ne istedik? Kuzey Irak’ta konuşlandırılmış olan 5000 tane PKK teröristi var. Bunları yakalayın ve Türkiye’ye iade edin. Amerika kılını bile kıpırdatmadı. Bir tane terörist yakalayıp Türkiye’ye teslim etmediler. Halbuki PKK’yı Amerika resmen 11 Eylül saldırılarından sonra terör örgütü olarak ilan etti. Ve Başkan Bush’un demeci var. “Bütün dünya da kaç tane terör örgütü varsa hepsine savaş açtık”. Ve diyor “ya bizden yanasınız yada teröristlerden yanasınız. Ya terörü destekleyeceksiniz yada bizi”. Bu kadar kararlı. Peki senin kontrolündeki bölgenin teröristlerine niçin kılını kıpırdatmıyorsun? Cevap yok. Efendim askerimizi tehlikeye atamayız. Ama İran’a yönelik olan terör örgütüne müdahale ettiniz.

O bakımdan Türkiye’nin bu konuda çok büyük sıkıntısı var. Amerika’ya ne zaman söylediysek hiçbir cevap alamadık. Bir tek Amerikalı bize bu güne  kadar  bunun haklı bir davranış olduğunu anlatamadı. Bizim kamuoyu bunu biraz biliyor. Biraz basın yazdı PKK ile mücadelede sıkıntıya düşürdü. Şimdi bakınız Kara Kuvvetleri Komutanı açıklama yapıyor. Diyor ki “oradaki teröristlerin büyük bir bölümü Türkiye’ye geçmiştir. Öcalan’ın yakaladığında ki dönemde ki kadar Türkiye’de terörist vardır diyor. Son derce ciddi bir durum. 1500 tane PKK teröristi de Türkiye’ye yakın bölgelere getirilmiştir. Bu teröristleri Kuzey Irak’ta sizin denetiminiz altındaki bölgede etkisiz hale getirmemekle hiçbir sorumluluk altına girmediniz. Hiçbir kusurunuz yok mu sizin? Efendim bunları affedin. Eve dönme yasası çıkartın. Ondan sonra bu meseleyi halledersiniz. Sayın Başbakan diyor ki “Amerika istedi çıkarttık yasayı”. Dedik ki “dünyada af çıkartarak terörle mücadele eden yok”. Bunun en son örneği 1978 yılında İspanyolların çıkarttığı terörü affetme yasasıdır. O yasa çıktıktan 4 gün sonra İspanya’da terör 15000’e çıkmıştır. Dedik “örneği bu yapayın”. Ama yaptılar. Sonunda ne oldu? Dağdan kimse inmedi. Hapisteki teröristleri çıkartılar. PKK teröristlerini çıkartılar. Sivas katliamını yapanlara yardımcı oldu.

Biz CHP olarak Amerika’nın düşmanı değiliz. Hiç kimsenin düşmanı değiliz. Atatürk’ün Mecliste yaptığı konuşma var. Diyor ki “biz hiçbir ülkeye karşı  düşmanlık hissi duymayız” diyor. Türkiye’yi işgal etmiş Yunan ordusuna bile Yunan Hükümetine bile dostluk elini uzatmıştır Atatürk. Bizim dünyaya mesajımız dostluk mesajı. Biz Amerikan düşmanlığı yapmıyoruz. Bu ülkede halkı sokağa döküp de  Amerikan düşmanlığı mitingi biz yapmadık. Hiçbir konuşmamız da Amerika Türkiye’nin düşmanıdır demedik. Ama yanlış gördüğümüz politikaları eleştireme hakkını kendimizde gördük çünkü biz Amerika’nın sözcüsü değiliz. Biz Türk Milletinin sözcüsüyüz. Halk bizi Meclise başka ülkelerin sözcülüğünü yapmamız için göndermedi. Türkiye’nin Türk Milletinin haklarını ve çıkarlarını savunmamız için gönderdi. Zaten bizim partimizin özünde bu vardır. CHP tarihinin hiçbir döneminde yabancı baskılara boyun eğmiş bir parti değildir. Boyun eğmiş bir parti değildir. Bizde Hükümete diyoruz ki “siz de diz çökmeyin. Siz de  boyun eğmeyin”. Yabancılar gayet tabii kendi menfaatlerine ne gerektiriyorsa onu isteyecekler. Ama sizin göreviniz öncelikle ulusun çıkarlarını korumaktır. İşte biz bu mesajı veriyoruz Hükümete.

Ne yazık ki basınımızın önemli bir bölümü başka politikalar izliyor. Savaş boruları çaldılar. Sanki savaşa girmek Türkiye’ye çok şey kazandıracakmış gibi.  Savaşın ne kadar büyük bir felaket getireceğini Türkiye’ye bir çok insan görmüştür. Bakın II. Dünya savaşı sırasında İsmet Paşa Türkiye’yi savaşa sokmamıştır. Bütün baskılara karşı direndi. Churchill Adana’ya kadar geldi. Bir tek amaçları vardı Türkiye’yi savaşa sokmak. İsmat Paşa sokmadı. Büyük bir felaket getireceğini biliyordu. Atatürk demişti ki “ulusal toprakların savunması için olmadıkça savaş bir cinayettir”. Atatürk’ün en yakın arkadaşı İsmet Paşa bunu biliyor. Savaşa girmedik ama yok Türkiye  olarak çok sıkıntı çektik. Savaştan sonra İsmet Paşa’ya demişler ki “Türk Milletini savaşta aç bıraktı. Yoksul bıraktı. Perişan etti”. “Evet” demiş “belki Türkiye’yi aç bıraktım yoksul bıraktım ama Türk çocuklarını babasız bırakmadım” demiş. Ve bizde Irak Savaşına Türkiye’yi sokmayarak Türk çocuklarını babasız bırakmadık. Bizim izlediğimiz politika bu olmuştur.

Değerli Arkadaşlar,

BOP’nden bahsederken bütün bunları aynı zamanda düşünmezsek eksik bir iş yapmış oluruz.  Bakın size bir örnek daha vereyim. Biz nasıl bir bölgede yaşıyoruz, geçmişimizi çok iyi bilelim. Ve Türkiye üzerine oynanan oyunları çok iyi bilelim. Lozan Anlaşması bizim devletimizi kuran temel Anlaşmadır. Kurtuluş Savaşından sonra Türkiye’nin en büyük başarısı en büyük zaferi Lozan’dır. Orada azınlık meselesini hallettik. Kapitülasyon meselesini hallettik. Boğazlar meselesini hallettik. Yunanistan ve Bulgaristan’la olan  sınır meselesini hallettik. Bir tek işi halledemedik. Oda Irak ve Musul meselesi. Niçin halledemedik? İngilizler Musul’u bize bırakmamak için inanılmaz bir gayret gösterdiler. Çünkü orada petrol çıktığını biliyorlardı. Öğrenmişlerdi. Ve Türkiye’ye çok büyük baskılar yaptılar. Musul meselesini Lozan’da çözemedik.

Dediler ki İngilizler Milletler Cemiyetine gidelim. Bizimkiler itiraz ettiler ancak baktılar ki başka çaresi yok bunun, belki o tarihlerde savaşta alacağız Musul’u, ama Atatürk’ün hesabı şu Musul’u alırız belki ama başka taraflarda bu bize daha büyük zarar getirir. Onun için savaşa girmedik Musul için. İngilizler Milletler Cemiyetine gittiler. Ne oldu? İngilizlerin gidiş tarihi Milletler Cemiyetine 6 Ağustos 1924. 7 Ağustos’ta ertesi sabah Güneydoğuda Musul’u işgal ettiler. Milletler Cemiyeti dedi ki “heyet gönderelim Musul’a”. Milletler Cemiyeti heyet gönderdi Şeyh Sait İsyanı çıktı. Belli ki Türkiye’yi ayaklanmalarla, içten bölme girişimleri ile zorlayacaklardı. Ve Türkiye bu şartlar altında bir çözümü kabul etmek zorunda kalacaktı. Petrol bölgeleri de İngilizlerin eline kalacaktı. Oyun bu.

Neticede ne oldu? İşte bir antlaşma yaptık ve bugünkü sınırı çizdik. Ve çok değerli Misaki Milli içinde olan toprakları bırakmak zorunda kaldık. Ve oradaki çok sayıdaki Kürtleri de bırakmak zorunda kaldık. Lozan’da İsmet Paşa diyor ki “halkoyu yapalım” diyor. “Bakalım oradaki insanlar kime katılmak isteyecek. Türkiye’ye mi katılmak isteyecekler yoksa Türkiye’nin dışında mı kalmak isteyecekler?” İngilizler de farklı istatistik çıkartıyor ama orada da  Türkler ve Kürtler çoğunlukta çıkıyorlar o bölgede. Biz diyor niçin Kürtleri size bırakalım? Peki biz niye bırakalım? Bizim kardeşimiz, arkadaşımız, akrabamız olmuş bu insanlar. Ama bırakmıyorlar seçsinler nerede kalmak istediklerini çünkü biliyorlar ki Kürtler Türklerle birlikte oy kullanacaklar. Çünkü savaş sırasında İngilizler bir Binbaşı yollamışlar Güneydoğu Anadolu’ya. Hatıraları var okuyabilirsiniz. Orada diyor ki “bu Kürtleri Osmanlılardan kopartmak için çok uğraştık. Bağımsız devlet kurdurmak için çok uğraştık ama kabul ettiremedik. Osmanlıdan ayrılmak istemiyorlar”. İçeriden bizi birbirimize düşürmek parçalamak istiyorlar.

Diplomasinin en eski  kuralı bölme kuralıdır. Böleceksiniz böylece daha rahat hüküm edeceksiniz. Becerememişler. Başaramamışlar. Ama ortaya çıkan tabloda gerçekten pek çok insan için başta orada yaşayan insanlar için büyük ızdıraplara  yol açmıştır. Çok büyük felaketlere yol açmıştır.

Bütün bunları bilmeden, bütün bunları hatırlayamadan, bütün bunları düşünmeden BOP’nin değerlendirmeye imkan yok. Biz ne diyoruz? Biz diyoruz ki bölgeye demokrasi getirmektir. Beraber çalışalım. Sizinle işbirliği yapalım. Türkiye’yi bir model olarak gösterin. Ve laik demokratik rejimi bütün bölgeye yerleştirelim. Var mısın? Hayır diyorlar. Öyle olamayacak. Ne olacak? Siz Türkiye’yi değiştirin. Nasıl değiştireceğiz? Ilımlı İslam ülkesi yapacağız. Ve bölgeyi de Ilımlı İslam Rejimlerinin geçerli olduğu adı demokrasi olan bir bölge yapacağız.

Değerli Arkadaşlar,

Demokrasi adını kullandığınız zaman demokrasi olmuyor. En totaliter rejimlerden biri soğuk savaş döneminde Doğu Almanya’ydı. Doğu Almanya’nın resmi adı Demokratik Alman Cumhuriyeti. Demokrasi ile hiç alakası yok.

Irak’ı ve diğer Ortadoğu ülkelerini adı demokrasi olan ama kendisi demokrasi olamayan ülke mi yapmak istiyorsunuz? Bunda biz yokuz.  Gerçek demokrasi yapmak istiyorsanız biz varız. O zaman Türkiye’yi Atatürk’ün kurduğu laik demokratik bir ülke olarak model yapacaktır. Eğer bu ülkeler bizim modelimizden yararlanmak istiyorlarsa Türkiye’nin rejimi laik demokratik bir rejimdir. Hiç kimse laikliği yontarak ortadan kaldıramaz. Türkiye’yi ılımlı bir İslam ülkesi haline getirerek bizim kişiliğimizi bozarak başka ülkelere örnek yapmaya kalkışmasınlar. Buna izin vermeyiz. Buna Türk halkı izin vermez. TBMM izin vermez. Biz CHP olarak izin vermeyiz. Bizim ulusal görüşümüz budur. Biz Atatürk’ün kurduğu laik demokratik Cumhuriyetin zedelenmesine izin vermeyiz.

O bakımdan biz bazı Amerikalı yetkililerin Türkiye’den Müslüman Türkiye Cumhuriyeti diye bahsetmelerini çok yadırgıyoruz. Hükümetten aynı duyarlılığı göremiyoruz. Geçenlerde mecliste Irak’ta ki gelişmelerle ilgili bir ortak açıklama teklifinde bulunduk. Hükümetle konuştuk. Her noktasında anlaştık. Bir kelime hariç. Oda şu, biz dedik ki “yeni kurulacak Irak rejiminin laik demokratik bir ülke olmasını TBMM temenni etmektedir”. Laik kelimesine karşı çıktılar. Ben sayın Dış İşleri Bakanına dedim ki “nasıl karşı çıkıyorsunuz? Halkı Müslüman olan bir ülkede de laiklik olmadan demokrasi olabileceğine inanıyor musunuz?” “İnanıyoruz” dediler.

Değerli Arkadaşlar,

Geçen sene Türkiye’de bir İslam Konferansı Toplantısı yapıldı Bakanlar Tüzüğünde. Başkanı Dış İşleri Bakanı. Karar tasarısı çıkıyor sonunda. 62. Maddesini okuyorsunuz diyor ki “Batı Ülkeleri İslam Ülkelerinde ………. cezası verilmesini eleştiriyorlar”. Yani kadınların taşlanarak öldürülmesini eleştiriyorlar. “Buna ne hakları var?” “Bu bizim ilk işimizdir” diyor. Kim diyor? İslam Konferansı. Nerede? İstanbul’daki toplantıda. Başkanı kim? Türkiye’nin Dış İşleri Bakanı. Sizin başkanlığınızda bir toplantıda böyle bir karar çıktıysa siz Türkiye’nin laik demokratik Türk Cumhuriyetinin Dış İşleri Bakanı olarak buna tepki göstereceksiniz. “Biz” diyeceksiniz “Türkiye olarak …………. cezasını çağdaş dünya görüşüne bağdaştırmıyoruz. İnsan haklarına aykırıdır” diyeceksiniz. Diyemiyorsunuz.

Değerli CHP Milletvekili arkadaşım Gülsüm Bilgehan soru önergesi verdi Bakana. “Nasıl oldu bu iş? Sizin bu konuda ki görüşünüz nedir? …………. cezası hakkında Hükümetimizin düşüncesi nedir?” İşleme alınmadı. Soru önergesini geri çevirdiler. Son derece dikkate değer bir durum. Biz bunlarla uğraşıyoruz. Bazıları soruyor CHP ne yapıyor diye işte biz bunları yapıyoruz. Bu kadar çağ dışı bir yaklaşım yok.

BOP eğer başarılı olacaksa bu bölgeye gerçek demokrasi getirilirse başarılı olunur. Ve burada hiç kimse kuşku duymasın en büyük tepkiyi Türkiye yapacak, CHP yapacak ama bir şartla gerçek demokrasi şartı ile. Ocak’ta Irak’ta seçim yapıldı. Demokratik seçim mi oldu? Biz nasıl yapıyoruz? Gidersiniz sandığa oy verirsiniz. Akşam belli bir saatte sandıklar kapanır. Herkesin huzurunda açılır. Partinin gözlemcileri vardır. Halka açıktır. Basına açıktır. Açılan sandıklardan oylar sayılır. Sonuç duyurulur. Irak’ta oy kullanıldı sonra sandıklar olduğu gibi …………. Kim açtı? Kim Gördü? Kim denetledi? Belli değil. Birde baktık ki …………. Türkmen yaşıyor Irak’ta 275 kişilik Irak Parlamentosunda Türkmen Cephesi 3 tane Milletvekili çıkarttı.  Bu kadar insafsızlık olabilir mi? Kürtler  kaç Milletvekili çıkarttı? 75 Milletvekili çıkarttı. Şimdi bu demokrasi sayılabilir mi? Buna biz CHP olarak tepki gösterdik. hükümet ne tepki gösterdi? Tepki yok. Gösterdiyseler bile bizim göremeyeceğimiz kadar zayıf bir tepki gösterdiler her halde.

Değerli Arkadaşlar,

Bunlar gerçekten son derce düşündürücüdür. Orada Türkmenler her gün saldırılara uğruyor. Bizde basında haber bile olmuyor artık. Bizlere sık sık haftada birkaç defa Kuzey Irak’tan Türkmen arkadaşlarımız telefon ediyorlar. Şu anda helikopterler bombardıman ediyorlar. Şu anada tanklar ateş açtı. Şu kadar insan öldü. Şu kadar insan elinden kaçtı. Ve bizim haberimiz bile yok. Orada Türkiye’nin çizdiği kırmızı çizgiler bir anda kayboldu gitti. Hani orada …………..izin vermeyecektik? Hani orada Türkmenlerin çıkarlarını koruyacaktık? Hani terörizme karşı tedbir sağlayacaktık? Hiç biri olmadı. Türkiye savaşa katılmadı ama Amerika’dan sonra ikinci zahiyatı biz verdik. 100’den fazla kamyon şoförü öldürüldü. Gün geçmiyor ki bir kamyonumuza saldırı olmasın şoförümüz ölmesin. Millet kanıksadı bunu. Küçücük haber oluyor gazete de. Hükümetten tepki yok. Bu kamyon şoförlerin güvenliğini sağlayamıyoruz. Amerika’ya söyleyip güvenliklerini sağlatamıyorsunuz. O zaman ne yapacaksınız?

Biz bunları söylüyoruz. Hükümet diyor ki “CHP Irak’taki insanları teslim etmeyiz”. Hayır tam tersine.  Bizim insanlarımızın hayatı kıymetlidir. Biz o insanlarımızı feda edemeyiz. Karşılığında ne olursa olsun. Ama ne yazık ki bu insanlarımızı gözden çıkarıyor. Biz bunları üzüntü ile karşılıyoruz. Ve bütün bunları söylerken hiçbir iç politika düşüncesi taşımıyoruz. Bizim CHP olarak çok temel bir görüşümüz var. Dış politikada insan çıkarları söz konusu olan konularda hiçbir zaman parti çıkarlarını düşünmedik. Öncelikle ülke çıkarlarını düşünüyoruz.

En son Ermeni tasarısı. Biliyorsunuz bunu biz çıkarttık ortaya. Baktık ki Türkiye’ye karşı çok büyük bir haksızlık yapılıyor. Gerçekten tarihimize karşı milletimize karşı çok büyük bir haksızlık yapılıyor. Olmayan soykırımı bize kabul ettirmeye çalışıyorlar. Fransız Parlamentosundan karar çıktı Türkiye Ermenilere soykırım yapmıştır, 1916. Öyle bir yasa çıktı ki bunun aksini söylemek suç. Bizim Paris Başkonsolosluğumuzun Ermeni soykırımı olmamıştır diye yazan haberler çıktı diye Başkonsolosumuzun aleyhine dava açtılar.

Fransa Meclis Başkanı geldi geçenlerde bizim AB Komisyonuna. Diyor ki “bilim adamlarını bir araya getirelim. Bu bilim adamları otursunlar soykırım meselesini tartışsınlar ve bir karara varsınlar.” Bende dedim ki “siz demek istiyorsunuz ki  soykırım olmuş mudur olmamış mıdır bunu öğrenmek istiyoruz. Onun için bilim adamları toplansın ve bize bir şey sunsunlar. Bunu mu demek istiyorsunuz?” “Evet. Bunu demek istiyoruz.” “peki o zaman neden bilim adamlarının görüşlerini almadan Fransız Parlamentosunda niçin soykırım kararı çıkarttınız?” Söyleyecek lafı yok. Bununda ötesinde Avrupa Parlamentosunda soykırım kararı çıkartıyorlar.

Değerli Arkadaşlar,

Bunlar nereye dayanıyorlar? Nereden çıkartıyorlar bu soykırım lafını? Dört tane kitap var ortada. Bunlardan bir tanesi Talat Paşa Telgrafları denilen bir kitaptır. Bu kitabın içindeki telgrafların sahte olduğu kanıtlanmıştır. İkincisi Mourgenthau’un Anıları denilen kitaptır. O zaman İstanbul’da Amerikan Büyükelçisi olan Mourgenthau yanında bir Ermeni danışman var militan o yazıyor bu adamda ismini koyuyor kitaba. Ondan sonra Amerikan arşivlerini araştırıyoruz. Mourgenthau Büyükelçi olarak Amerika’ya gönderdiği telgraflarla kitabında yazdıkları hiç alakasız şeyler. Üçüncüsü Almanya’da yazılan bir kitap. Tamamen düzmece belgelere dayalı olduğunu bilim adamları şimdi kanıtlıyor. Meğersem adam büyük Yahudi düşmanıymış. Tam bir ırkçı. Türk düşmanı. Hıristiyan olmayan herkese düşman. İnsanlar yıllardan beri bunu okuyorlar. En önemlisi de gazetelerden duymuşunuzdur Mavi Kitap. O da son derece ilginçtir. Bunların Ortadoğu ile ne bağlantısı var diye düşünüyorsanız söyleyeceğim size. Mavi Kitapta İngiliz Avam Kamarası tarafından sipariş ediliyor. Bunu yayınlatanda I. Dünya Savaşında İngiliz Propaganda Bürosu. Wellington House denilen bir binada çalışıyorlar. Ve bu büronun amacı bütün dünyayı o sırada İngiltere’nin savaşta olduğu Almanlar ve Türkler aleyhine galeyana getirmek.

1160 tane kitap ve broşür yayınlıyorlar Almanlar ve Türkler aleyhine. En meşhuru Almanlar için yazılan Mavi Kitap ve Türkler için yazılan Mavi Kitap. Almanlar için yazılan Mavi Kitapta diyor ki “bunlar öyle bir ırktır ki” diyor “medeni alemde bunların hiç yeri yoktur” diyor. “Alman demek” diyor “insan dışı varlık demek” diyor. Kitaplar böyle kitaplar. Savaştan sonra Almanlar müracaat etti ve Avam Kamarasından karar çıktı. Bu bir savaş yalanıdır. Bu kitaptaki bilgilerin gerçeklerle bir ilgisi yoktur. Bright tarafından Türkiye hakkında yazılan kitapta Türklerin Ermeni katliamı yaptıklarını yazıyor. Soykırım iddiasına yer veriyor. Ama bir tanesinde belge yok. Ne var? Efendim insanların anlattıkları hikayeler var. Şurada böyle oldu burada böyle oldu diye. Kim anlatıyor bunları? Belli değil. Kitapta bunlara Yunus adı vermişler. Kim anlatmış bu hikayeleri kimse bilmiyor.

Ama sonunda Amerikalı Profesör Justin McCharty bu hafta davet ettiğimiz Amerikalı ünlü Profesör İngiliz arşivlerini araştırmış bu kodların gerçek şifresini tespit etmiş. Kimmiş bunlar? Bunların büyük bir çoğunluğu Ermeni Militan Taşnak Partisi üyesidir. Bir bölümü yine Ermeni Militanıdır. Bir bölümü Amerikalı misyonerler. Misyoner yalan yazar mı diyorlar. Farkında değiller. Amerikalı diyor misyonerlerin I. Dünya Savaşında yazdıkları her şey yalandır. Tüm raporları yalandır. Tamamen tek taraflı hareket etmişlerdir. Tamamen Hıristiyanlığı korumak için çalışmışlardır. Sadece Ermenilere yapılan zulümleri yazmışlardır. Türkiye’de yapılan zulümle ilgili bir satır yazmamışlardır. Son derce tek taraflı belgelerdir. Ve bu Mavi Kitabında beş paralık bilimsel değeri yoktur.

Biz CHP olarak girişim başlattık. Sayın Başbakanı Genel Başkanımız ziyaret etti ve bu ziyaretin sonucunda işbirliği yapmaya karar verildi. Bir bildiri yazdık. Önümüzdeki haftalarda bunu Mecliste onaylayacağız ve İngiliz Avam Kamarasına yollayacağız.  Diyeceğiz ki “bu kitabın aynen Alman kitabında olduğu gibi bir savaş yalanı bir savaş propaganda kitabı olduğunu ilan edeceğiz. Bilimsel bir değeri olmadığını dünyaya ilan edeceğiz.

Değerli Arkadaşlarım,

Türkiye’deki …………….çok büyük haksızlığa uğramıştır. Ve bizim atalarımızın dedelerimizin Ermenileri bilinçli olarak dünyadan kaldırmak için bir kampanya yaptıkları inandırılmıştır. Bunun hiçbir bilimsel değeri yoktur. Hukuka aykırıdır. BM Soykırım Sözleşmesine aykırıdır.  Ama biz ne dersek diyelim aleyhimizdeki kampanyalar uçsuz bucaksız devam ediyor. Niçin? Çünkü Türkiye’ye karşı ön yargı var. Türkler aleyhindeki her şeye insanlar inanmaya hazırdır.

Biz CHP olarak buna başkaldırıyoruz. Hiç kimse bize Atalarımızın Dedelerimizin katil olduğunu kabul ettiremez. AB diyor ki “soykırımı kabul edin öyle girin. Yoksa giremezsiniz. AB Komisyonu Raporunda da var. İşte biz bunlara itiraz ettik. Bu Profesörün TBMM’de verdiği Konferans bütün bu konuları bizim görüşlerimiz doğrultusunda tarihi ve  bilimsel belgelerini açıkladı. Dünde Marmara Üniversitesinde konferans vardı. O bütün bilimsel unsurları belgeleri ortaya koydu.

Değerli Arkadaşlar,

Bunların BOP’la ne ilgisi var? Şu ilgisi var. Türkiye’nin büyük bölge devleti olması herkesi rahatsız ediyor. Onun için istiyorlar ki Türkiye aleyhinde ne kadar cereyan varsa ……………. Türkiye içinde adım adım……….tedbir alınsın. İşte biz buna hayır diyoruz. Biz CHP olarak var oldukça kimse Türkiye aleyhindeki bu oyunları başarı ile gerçekleştiremeyecek. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Biz Türkiye’yi böldürmeyeceğiz. Biz Türkiye’yi başkalarının emelleri uğruna savaşa sokturmayacağız. Biz Türkiye’yi barışçı, demokratik, laik bir Cumhuriyet olarak yaşatacağız. Bu bizim boynumuzun borcudur. Bu bizim Atatürk’ten aldığımız vazifedir. Ve biz bunun gereğini yapacağız. Ama bunu yaparken de vatandaşlarımıza güveniyoruz. Bu son günlerde bayrağımıza yapılan saldırıya karşı vatandaşlarımızın gösterdiği şanlı direniş bir ayaklanmadır. Karşı………….karşı Türkiye’yi bölmek isteyenlere karşı Atatürk’e, Cumhuriyete, Devrimlere, Bayrağımıza sahip çıkma hareketidir. Onun için biz inanıyoruz ki Türkiye’de bu hareket ulusal değerlere sahip çıkma hareketidir. Ulusal onuru koruma hareketidir. Türkiye’de mutlaka ve mutlaka  böyle olacaktır.

Bu düşüncelerle hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.