Marmara Üniversitesi – Türkiye-AB İlişkileri Konferansı

Onur Öymen’in Marmara Üniversitesinde Konuşması
Türkiye-AB ilişkileri
9 Mayıs 2003

Sayın Başkan, değerli konuklar,

Öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür etmek istiyorum. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin geleceği Türk dış politikasının en öncelikli konularından biridir. Bu konuda İtalyan dostlarımızla görüş alış verişinde bulunmaktan özel bir mutluluk duyuyorum.

Benim Dışişleri müsteşarı olarak görev yaptığım dönemde Türkiye-AB ilişkileri konusunda İtalya ile birçok kere bir araya geldik ve çok yararlı görüşmelerde bulunduk. Ne yazık ki, o dönemde kurduğumuz bazı mekanizmalar şimdi işlemiyor. Gerçekten 1990’lı yılların ortalarında Türkiye-Almanya-Fransa-İngiltere-İtalya ve İspanya Dışişleri Bakanlarından oluşan altılı bir grup kurulmuştu. Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği ve gündemdeki en önemli konular bu grupta tartışılıyor ve siyasi düzeyde ortak yaklaşımlar benimseniyordu.
Bu grubun çalışmalarını sürdürmemesini şahsen bir eksiklik olarak görüyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse Türkiye-AB ilişkilerin de son yıllarda eksikliği en çok hissedilen hususlardan biri üst düzeydeki siyasi diyaloglardır. Bir örnek vermek gerekirse, soğuk savaşın sona ermesinden sonra Polonya’yı AB üyeliğine hazırlayabilmek için Fransa,Almanya ve Polonya arasında devlet ve hükümet başkanlarının başkanlığın altışar bakandan oluşan bir komitenin kurulduğunu hatırlatabilirim. Diğer Doğu Avrupa ülkeleriyle de üst düzeyde yoğun siyasi temaslar yapıldı.  Türkiye için böyle bir ihtiyaç duyulmadığı anlaşılıyor. Benim anlayışıma göre burada eksik olan şey AB ülkelerindeki siyasi iradedir. Bu siyasi irade oluşturulabildiği takdirde işlerin çok daha hızlı ve verimli biçimde yürütülebileceğini sanıyorum. Üye ülkelerin hükümetlerinde Türkiye’nin erken bir tarihte üye yapılması için bir siyasi iradenin olmaması Komisyonu da Avrupa parlamentosunu da etkiliyor. Şaşırtıcı bir örnek AB Komisyon Başkanının 1963 yılından beri Türkiye’ye resmi bir ziyarette bulunmamış olmasıdır.

Avrupa Parlamentosunda da bu siyasi irade eksikliğinin etkileri görülüyor. Türkiye ile ilgili bir rapor hazırlanacağı zaman Türkiye’de genellikle bu raporun ne ölçüde yapıcı ve Türkiye’nin üyeliğini kolaylaştıracağı olacağı değil, ne ölçüde Türkiye’yi rahatsız edici ifadeler içereceği, bu ifadelerden hangilerinin yumuşatılabileceği düşünülüyor. Arie Oostlander’in son raporu da buna bir istisna teşkil etmedi. Özellikle bu raporun tasarısında Kemalizmin Türkiye’nin AB üyeliğini engelleyici bir unsur olduğu yolundaki düşünceler Türkiye’de kuvvetli tepki uyandırdı. Zira Kemalizm bu toplumun çimentosudur. Omurgasıdır. Kemalizmi çıkarttığınız zaman modern Türk devletinden ortada pek az şey kalır. Üstelik Kemalizmin böyle ulu orta eleştirilmesi Türk halkının duygularını da incitmektedir. Avrupa Parlamentosunda da bu ifadeye birçok eleştiri geldiği için  Osstlander bu bölümü metinden çıkartmayı kararlaştırmış. Ancak raporun özünde pek değişiklik yapmamış.

Ankara’ya geldiğinde Oostlander benimle de görüşmek istemiş. Kendisiyle uzun bir görüşme yaptım. Türkiye’nin durumunu, diğer adaylarla mukayesesini kendisine anlattım. Türkiye’nin diğer adayların gerisinde bırakılmasının haksızlık olduğunu söyledi. O zaman bana Kemalizmden engelleyici bir unsur olarak bahsetmedi. Demek ki, bu düşünceyi daha sonraları edinmiş. Ama benimle görüşürken de Türkiye’nin üyeliğinin ancak çok uzun yıllar sonra gerçekleşebileceğini düşündüğünü söylemişti. Avrupa parlamentosunda bu gibi düşünce sahiplerinin bulunabilmesi doğaldır. Doğal olmayan Türkiye raporunu yazma görevinin böyle düşüncelere sahip  bir parlamentere verilmesidir. İşte burada da siyasi irade eksikliği göze çarpıyor.

Gerçekleri açıkça konuşmak lazım. Türkiye’nin üyeliği önündeki tek engelin Türkiye’nin üzerine düşenleri henüz yerine getirmemiş olması gibi gösterilirse kamuoyu aldatılmış olur. Türkiye’den kaynaklanan sebepler olduğu gibi AB’den kaynaklanan sebepler de var. Açıkça belirtmek gerekirse CDU/CSU gibi bazı siyasi partiler Türkiye ne yaparsa yapsın, Kıbrıs sorunu çözülsün veya çözülmesin Türkiye’nin üyeliğinin henüz ilke olarak kabul etmiş değiller. Bu partilerin liderleri bu konudaki olumsuz düşüncelerini kamuoyuna her fırsatta açıklıyorlar. Giscard D’Estaing gibi eski bir cumhurbaşkanı ve AB Konvansiyonu başkanı Türkiye üye olduğu gün AB’nin sona ereceğini söyleyebiliyor. Bu gibi beyanlar Türkiye’de AB’ ye üyelik fikrini kuvvetle savunanları güç durumda bırakıyor ve Türkiye ne yaparsa yapsın AB’ye alınmayacağını düşünenlere haklılık kazandırıyor.

Son Kopenhag zirvesi sırasında Danimarka Başbakanı ile Dışişleri Bakanının filme çekilen konuşmalarında Alman Dışişleri Bakanına atfen söylenen sözler Türk kamuoyundaki kuşkuları büsbütün arttırdı. Orada Per Stig Möller, Alman Dışişleri Bakanı Joshka Fischer’e atfen Türkiye’nin oyalanmaya ve unutturulmaya çalışıldığını, 2004 yılında da yeni bahaneler bulunup Türkiye’nin dışlanacağını söylüyordu.
Bu gerçekler ortadayken Türkiye’nin üyeliğinin sadece uyum paketinin gerçekleştirilmesine ve uygulanmasına bağlı olduğunu söyleyenler inandırıcı olabilir mi?

Tabii ki, Türkiye üzerine düşenleri yapmalıdır ve yapmaktadır. Ama her safhada Türkiye neyi yaparsa karşılığında AB’nin ne yapacağı da önceden bilinmelidir. Her gün yeni bir koşullar listesiyle karşılaşmayacağımızdan emin olmalıyız.

Aynı şekilde Türk halkı artık çifte standartlara maruz kalmak istememektedir. Şimdiye kadar AB’nin Türkiye’ye karşı adil davrandığını söylemek zordur. Bu siyasi açıdan olduğu kadar ekonomik açıdan da böyledir.

Bizim kanımıza göre değişen dünya şartların Türkiye’nin erken bir tarihte üye olmasının AB’nin yararına olacağını kanıtlayan unsurlar vardır. Bunların başında AB’nin yeni bir savunma ve güvenlik boyutu kazanması gelmektedir. NATO’nun ikinci en büyük gücü olan Türkiye’nin AB’ye bu alanda sağlayabileceği katkılar açıktır.

Hem siyasi, hem de askeri açıdan bakıldığında Türkiye’nin AB’ye kazandırabileceği pek çok şey var. Üye olduğunda Türkiye’nin AB’nin Ortadoğu’ya kara sınırları olan tek ülkesi olacaktır. AB’nin enerji ihtiyacı açısından düşünüldüğünde bu büyük bir avantajdır. Türkiye aynı zamanda, bir hinterlandı olan nadir AB ülkelerinden biri olacaktır. Bir süre önce Türkiye’yi ziyarete eden bir AB ülkesinin dışişleri bakanı, kendi değerlendirmelerine göre, bu gibi nedenlerden ileride Türkiye’nin AB’nin en önemli dört ülkesinden biri olacağını söylemişti.

O zaman sıkıntı nereden kaynaklanıyor? Bu sorunun üzerine gitmemiz gerekiyor. Evvelce Avrupa’nın en büyük ülkelerinden birinin Dışişleri Devlet Sekreteri bana “Başbakanımız Türkiye’nin AB üyeliğinin lafını bile duymak istemiyor” demişti.

Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanların bir kısmı işçilerin serbest dolaşımından endişe ediyor. Bazıları için Türkiye’nin ekonomik rekabet gücü endişe kaynağıdır. Bazıları din ve kültür farkını ön plana çıkartıyorlar. Bir bölümü Avrupa kamuoyunun Türkiye’nin üyeliği fikrine henüz hazır olmadığını söylüyor. Bazı büyük siyasi partiler Türkiye’nin üyeliğine kesinlikle karşı çıkarken bunun kendi ülkelerinin kamuoyunu etkilememesi mümkün mü?

Bir başka mesele de şu: Bazı ülkeler Türkiye’nin üyelik arzusunu görünce  bunu bir manivela olarak kullanıp kendi beklentilerini Türkiye’ye bu yolla kabul ettirmeye çalışıyorlar. Kıbrıs meselesi bu kategoriye giriyor.

Ekonomik ve mali işbirliği alanında da çifte standartlar var. Bu konuda bazı örnekler verebilirim.

Neticede AB’nin Türkiye’ye karşı tutumunu bir adil ve insaflı bir yaklaşım olarak olarak nitelendirmekte güçlük çekiyorum.

Bence içinde bulunduğumuz aşamada yapmamız gereken ilk şey oyunun kurallarını birbirimize karşı dürüstçe oynamak ve açık konuşmaktır. Geçmişte biz İtalyanlarla bütün bu konuların açık ve dürüst biçimde konuşulabileceğini tecrübe ettik. Bu seminerin İtalyan dostlarımızla yapılması bu açıdan benim için özel bir memnunluk vesilesi oldu.

Şimdi sorularınızı cevaplandırmaya hazırım.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.