HALK TV’YE VERİLEN MÜLAKAT-20.10.2010

CHP BURSA MİLLETVEKİLİ SAYIN ONUR ÖYMEN’İN HALK TV’YE VERDİĞİ MÜLAKAT
20.10.2010

Sunucu: Çok ilginç gelişmeler oluyor. ABD bundan önce çok net olarak AKP’nin arkasında duruyordu. Belki stratejik ortağımız değilsiniz ama bölgedeki en önemli müttefikimizsiniz diyordu. Muhtemelen ‘one minute’ krizinden sonra, söylemini değiştirmeye başladı ve böyle garip işler yapıyorsunuz, eksen kayması tartışmaları var bunun söylenmesi bile bizi endişelendiriyor diyorlar. Acaba bu söylem değişikliğinin arkasında dış politikanızı net bir çizgiye oturtun uyarısı mı yatıyor?

Onur Öymen: Bir kere müttefik ülkeler arasında böyle bir dil kullanılmasına sık rastlanmaz. Müttefik ülkeler arasında şikayet ya da sorun varsa bunlar bu şekilde basın yoluyla dile getirilmez. Bunun böyle basın yoluyla dile getirilmesi kamuoyuna bir mesaj verilmek istenmesindendir. Kamuoyu aracılığı ile Türkiye’ye bir baskı uygulanmak isteniyor. Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde sıkıntılar var. Bir bölümü Türkiye’nin şikayetçi olduğu konular, bir bölümü ABD’nin şikayetçi olduğu konular. Türkiye’nin şikayetçi olduğu konular doğrudan doğruya kendi güvenliği ile ilgilidir. Kuzey Irak’taki PKK terörünü bertaraf etmek için sağladıkları yardımın yetersiz olduğundan yanadır. Sadece hava tatbikatlarında sağladıkları istihbarat yeterli değildir. Amerika Irak’taki bütün terör örgütleri ile mücadele etti ve hala ediyor ama PKK ile mücadele etmiyor. Irak hükümeti de aynı şekilde. Acaba neden? Evvelce Barzani de Talabani de PKK ile mücadele ediyordu ama artık etmiyor. Bunun nedeni nedir? Amerika ile ilişkilerimizde bunu dile getirmemiz lazım. Amerika’yı ikna etmesi lazım. Bizim için en önemli güvenlik sorunu terör sorundur. Amerika açısından sorun ise, Türkiye’nin İran’ın tezlerini gereğinden fazla benimsemesi ve İran’ın nükleer programını hafife alması, Amerika’nın ikna ettiği Rusya ve Çin yaptırımlar konusunda evet derken Türkiye’nin hayır demesi, Filistin’de bütün batı ülkelerinin desteklediği Mahmud Abbas yerine terörü yani Hamas’ı desteklemesi, Uluslar arası Ceza Mahkemesinin insanlığa karşı suç işlediği için aradığı Sudan cumhurbaşkanı El Beşir’i Türkiye’ye davet etmesi ve ona sahip çıkmasıdır. Bu gibi konular, ülkemizi doğrudan doğruya ilgilendiren sorunlar değil. O bakımdan bu konular ile ilgili daha dikkatli politikalar izlemesi lazım. Ama PKK ile ilgili sorun doğrudan doğruya Türkiye’yi ilgilendiren bir güvenlik sorunu. Bu konuda da ABD’den daha güçlü bir destek sağlaması lazım. Ama ABD ile gergin zamanlar yaşandığı ortadır. Bu gerginliğin de bu hükümet ile giderilmesi zordur. Çünkü bu hükümetin temel felsefi yaklaşımları radikal İslam ülkelerine karşı ABD ve Avrupa’nın yaklaşımları ile örtüşmüyor. Hamas diyor ki biz AKP’yi kendimize örnek aldık. Yani örnek alınacak kadar yakınsınız. Sayın başbakan diyor ki biz BM’de Hamas’ın sözcülüğünü yapacağız. Bunlar bizim geçmişte hiç kullanmadığımız sözlerdir. Hiçbir batılı ülkenin de benimsemediği sözlerdir.

Sunucu: ABD Dışişleri Bakan yardımcısı diyor ki, Türkiye yüzünü doğuya çevirmiş olsun ya da olmasın, bu düşünüldüğü sürece sorun yaşarız.

Onur Öymen: Burada eksen kaymasından bahsediyorlar. Türkiye’nin dış politikasında batıdan çok doğuya önem vermesinden, vize muafiyet anlaşmaları yapmasından filan bahsediyorlar. Bunlar dış politikada bir kayma olduğu izlenimi veriyor. Türkiye ki yarım yüzyılı aşkın zamandan beri dış politikasını düzenlerken batı ülkeleri ile aynı dünya görüşünü yansıtmış, zaman zaman sorunlar yaşamıştı. ABD ile kriz yaşadık, Kıbrıs Harekatı’ndan sonra. Almanya ile PKK konusunda silah ambargosu yaşadık. Bu tarz krizler yaşıyorduk. Ama dış politikanın genel yönelimi, Türkiye’nin çağdaş değerler sistemine yönelikti. Burada kast edilen eksen kayması Türkiye’nin değerler sistemindeki eksen kaymasıdır. Bakıyoruz, Türkiye demokrasi, insan hakları, yargı bağımsızlığı, laiklik, basın özgürlüğü gibi değerlerde batıdan uzaklaşıp bir Ortadoğu ülkesi haline geliyor. Bunun örnekleri de var. Türkiye basın özgürlüğünde, Freedom House gibi uluslar arası kuruluşların yayımladığı raporda 106. sırada. Kadın-erkek eşitliğinde Davos’un araştırmasına göre 129. sırada. Batılı ülkelerin hepsinin arkasında geliyor. Bu bizim için esas eksen kaymasıdır. Dış politikada bazen bir konuda şöyle, başka bir konuda böyle durmak zorunda kalabilirsiniz. Ama önemli olan değerler sisteminizi, çağdaş değerlerden uzaklaştırıyorsanız, Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi haline getirirsiniz. Buna paralel olarak, dış politikada yıllardan sonra bir eksen kayması olunca diğer ülkelerde bunu yadırgıyorlar. Kendi değerler sisteminin bir parçası olarak Türkiye’yi de görmek de zorlanmaya başlıyorlar. Dikkat edecek olursanız, Türkiye batının bazı istekleri konusunda gereğinden fazla tavizkar davranıyor. Ne gibi konularda mesela? Mesela Ermenistan sorununda. Yıllardır söylenilen her şeyi unutup sınırı açma konusunda protokoller imzalıyorsunuz. Hangi konu? Kıbrıs konusu. Bu konuda sizden önce kimsenin vermediği tavizleri veriyorsunuz. Üçüncü konu. Kürt konusunda. Kürt konusunda size yabancıların dikte ettiği, zorla kabul ettirmek istedikleri konuları kabul edecekmiş izlenimi veriyorsunuz. Başka? Patrikhane konusu var. Ekümenik sıfatını tanımanızı istiyorlar. Sizden önce hiçbir hükümetin kabul etmediği bu talepleri kabul edecekmiş izlenimi veriyorsunuz. Ama radikal İslamın dahil olduğu konularda, İran ve Hamas gibi, direniyorsunuz batıya karşı. Yani kendi ülkenizin çıkarlarını ilgilendiren konularda direnip de, sizi doğrudan ilgilendirmeyen konularda bu esnekliği gösterseniz bu anlaşılabilir ama siz yapmanız gerekenin tam tersini yapıyorsunuz. Şimdi Hamas’ın sözcülüğünü yapmak Türkiye’nin hangi menfaatinedir?

Sunucu: Dış politikada devrim diyerek yapılan açıklamalar belki de bu duruma getirdi.

Onur Öymen: Son olarak İsrail ile Filistin arasında Washington’da yapılan görüşmelere Mısır ile Ürdün’ü davet ettiler. Hani en etkili ülke bizdik?

Sunucu: Bugün başbakan çok önemli bir şey söyledi. Yunanistan’da bir çevre toplantısı var. Şayet İsrail Başbakanı Netanyahu oraya giderse ben gitmeyeceğim dedi. Dış politika bu hale mi geldi?

Onur Öymen: O zaman BM toplantılarına neden katılıyorsunuz? Yani bir ülke varsa ben yokum diye bir söylem olabilir. Ne zaman olur? Mesela, tanımadığınız ya da hiçbir ilişkinizin olmadığı bir ülkenin temsilcisi vardır ki bu gibi konumlarda da katılacağınız ya da katılmayacağınız durumlar değişebilir. Mesela ikili bir görüşmeye katılmayabilirsiniz. Ama mesela Avrupa Konseyi’nde Kıbrıslı Rumlar da temsil ediliyor, Türkler de. Siz şimdi Rumlar var diye Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne katılmıyor musunuz? Bunun gibi. AB’ne maalesef Rumları tam üye yaptılar. Onlar üye diye AB ile müzakereleri kesiyor musunuz? Yani öyle bir durum olur ki, Türkler ile Rumlar karşı karşıya getirilir ve o zaman siz dersiniz ki ben Rumları tanımıyorum o yüzden bu görüşmelere katılmam. Ama başbakanın bu tavrı diplomasinin temel kurallarına aykırıdır. Öyle anlaşılıyor ki Davos’tan bu yana, sayın başbakan şöyle bir izlenim aldı. Benim Davos’ta çektiğim rest hem içeride oy aldı, hem de bazı radikal arap ülkelerinin de sempatisini kazandırdı. Mesela Libya’nın, mesela İran’ın, mesela Hamas’ın. Öyle sandı ki, ben ne zaman rest çekersem bu benim prestijimi arttıracak. İkincisi iç politikada da, din unsurunu ön plana çıkarmak istediği için, böyle konularda rest çektiği zaman bizim vatandaşımız da sorgulamadan aman bizim başbakanımız ne güzel mücadele ediyor diyecekler. Ama sonra kaybeden Türkiye oluyor. İsrail’in Mavi Marmara olayında olduğu gibi son derece haksız olduğu konular var. Elbette ki onlara tepki göstereceksiniz. Meclis olarak ortak bir karar aldık. Özür dilenmesini beklediğimizi söyledik, tazminat talebimizi ilettik. Bunu yapacaksınız. Ama bunun ötesinde, ben bu kişilerle sonsuz ihtilaf halindeyim kesinlikle bir daha bir araya gelmem dediğiniz zaman da bu diplomasinin kuralına uymuyor.

Sunucu: Bu arada Türkiye’nin İran’a karşı olan bu yumuşak tutumu da gündemde. ABD’nin Hazine Bakan Yardımcısı Ankara’ya geliyormuş bu yaptırımlar konusunda görüşmek üzere. Bu bir müzakere süreci. Acaba Türkiye Amerika’dan bir şeyler istiyor da, İran ve İsrail’e karşı olan tutumunu bir koz olarak mı kullanıyor? Hani ‘win-win’ diyorlar ya onun gibi bir şey mi bu?

Onur Öymen: Şimdi burada önemli olan, dış politikanın yaptırım sistemi var. Yani savaş yapmayacaksanız bir takım ekonomik yöntemlerle onları ikna etmeye çalışacaksınız. BM’in de bu şekilde bir sistemi var. İran konusunda da böyle bir yaptırımlar sistemi uygulamak istiyorlar. Mesela, İran’da bankaların başka şubelerini açmayacaksınız, mali açıdan gelişmesine engel olacaksınız gibi. Türkiye buna hayır oyu verdi. Peki, uygulayacak mısınız yaptırımları? Uygulamayacaksanız eğer, başka ülkelerin uygulamasının bir anlamı kalmıyor. Yani Amerikan Bankaları üzerinden yaptıramadığı işlemleri Türk bankaları üzerinden yaptırıyor. Ne anlamı kaldı o zaman yaptırımların. O zaman size de baskı yapıyorlar. Onlar da size diyorlar ki biz de sizin talep ettiğiniz askeri yardım ile ilgili konularda Amerikan Kongresi’nin kararlarını uygulayacağız. Taviz mi verelim peki? Kesinlikle hayır. Haklı olduğunuz davalarda, sonuna kadar direneceksiniz. Mesela Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra Amerika ambargo uygularken biz sonuna kadar direndik. Şimdi bunu yapacaksınız. Ama başka bir ülkenin nükleer programını bütün ülkeler, Amerika’dan Çin’e Rusya’ya kadar, bütün Avrupa ülkelerine kadar, engellemeye çalışırken siz kalkıp derseniz ki ben buna uymayacağım bu savunulması zor bir durum olur. Türkiye mesela Almanya’dan aldığı zırhlı askeri araçları PKK ile mücadelede kullandı diye Almanya ambargo uyguladı ama Türkiye buna öyle bir tepki gösterdi ki 3 hafta sonra bu ambargoyu kaldırmak zorunda kaldılar. Gerektiği yerde direneceksiniz, ama bütün dünyanın haklı bulduğu ve türk kamuoyunun da paylaştığı bir durumda siz sırf radikal dayanışma nedeniyle farklı davranırsanız, o zaman tabii ki başka bir tablo çıkıyor.

Sunucu: Biraz geri gidelim o zaman. Irak operasyonu sırasında Dubai Anlaşması söz konusuydu. Ama siz muhalefet olarak bunu ortaya koydunuz da sonradan vazgeçildi. Peki, o zaman dini dayanışma söz konusu değil miydi?

Onur Öymen: Kendi menfaatinizi ilgilendiren konu da tek taraflı taviz vermeyeceksiniz. Ve ya para karşılığında siyasi taviz vermeyeceksiniz. Dubai Anlaşması buydu. Dubai’de size Amerika’nın 1 milyon dolar hibe veya 8.5 milyar dolar kredi karşılığında siz Kuzey Irak’a asker göndermemeyi taahhüt ediyorsunuz. Bu ne demektir? Para karşılığında size bir siyasi yaptırım uyguluyorlar. Biz bunu meclise getirmelerine izin vermedik. Muhalefetin buradaki etkin rolü ortaya çıkmış oldu. Biz bunu hep söylüyoruz. CHP aldığı oy oranından daha büyük bir etkiye sahip mecliste. İkinci örnek ise Kıbrıs ile ilgili bir anlaşma imzaladı hükümet 2005 yılında tek taraflı taviz verdiği. Ama bizim muhalefetimiz neticesinde 5 senedir meclise getiremediler bunu. Hükümetin buradaki politikası anlaşılıyor ki şöyle, siz taviz vermemeniz gereken sağlam durmanız gereken konularda tavizler verebiliyorsunuz ama sizi doğrudan etkilemeyen ama sırf radikal İslami ülke ve gruplarla olan dayanışmanız için sizin menfaatleriniz pek de ilgilendirmeyen konularda dirençli bir görüntü sergiliyorsunuz.

Sunucu: Son olarak Yunanistan ve İsrail arasındaki yakınlaşma ve Füze Kalkanı konusunda görüşlerinizi de alalım.

Onur Öymen:  Diplomaside marifet şudur. Bir ülke ile ciddi sorunlarınız olabilir. Ama böyle bir durumda bu sorunu kendi çerçevesi içerisinde tutmak lazım. Siz bir olay sonucunda bütün gemileri yakarsanız o ülkede sizi rahatsız edecek bazı adımlar atar. İşte bu son İsrail krizinden sonra Yunanistan ile İsrail arasında başbakan düzeyinde 1 ayda 2 defa karşılıklı ziyaretler yapıldı ve stratejik işbirliği anlaşmaları imzalandı. Peki, Türkiye bu durumdan ne kazanç elde edecek? Kaybedeceği çok şey var. Dış politikada duygulara yer yok.

Füze kalkanı meselesi de derece önemli bir konudur ve mutlaka mecliste görüşülmesi lazım. İkincisi, Türkiye’nin komşularının elinde füze varsa onlar bize bir şey yapmaz diye düşünerek rahat hareket edemezsiniz, sizin de elinizde bir savunma sistemi olacak ama milli bir sistem. Komutası ve kontrolü bizim elimizde olan bir sistem olacak. Başkalarının kontrolünde olan bir sistem bizim için tam güvenliği ifade etmez. Madde üç, NATO ülkelerine yönelebilecek bir füze saldırısına karşı koruma kalkanı olarak düşünüyorlar bunu. İsrail’in bugün elindeki Şahap3 füzelerinin menzili sadece Türkiye ve İsrail gibi ülkelere yetiyor. Kalkıp da o füzelerle, Belçika’yı, Norveç’i vurmaları imkânsız. Demek ki bu işin biraz bahanesi ve Türkiye’yi ikna edebilmek için uydurulmuş bir kılıf. Sonunda ne olacak? Bir radar sistemi kurulacak ve İran’dan gelebilecek füzeleri bu sistem ile tespit edeceksiniz ve sizin Akdeniz ve Karadeniz’de kolları olan füzelerinizle bu füzeleri havada vuracaksınız. Şimdi burada, en gerçekçi senaryo şu, eğer Lübnan’daki İran yanlısı Hizbullah örgütü elindekilerle İsrail’e savaş açarsa, İsrail diyor ki biz doğrudan doğruya İran’ı vururuz. Şimdi İran’ın İsrail tarafından vurulmasının koşullarından biri bu. İkinci neden ise şu, İran’ın nükleer programını tahrip etmek için yapabilirler. Daha önce Irak nükleer santral kurduğu dönemde gidip Irak’taki nükleer santrali vurdular. Bunun bir benzeri Suriye’de de yaşandı. Bu işin geçmişi de var. Böyle bir saldırı olursa İsrail tarafından İran buna nasıl karşılık verecek? Füzeleri ile. Çünkü İran’ın elindeki Şahap3 füzeleri İsrail’i vurabilme yeteneğine sahip. O zaman Türkiye üzerine kurulacak sistem ile İran’ın füzeleri havada yakalanacak ve böylece İsrail’i koruyabileceksiniz. Bir taraftan İsrail’e böyle tavır koyuyorsunuz, diğer taraftan esas amacı İsrail’i korumak olan bir sistemin parçası haline geliyorsunuz. Biz bunu geçen sene Milli Savunma Bakanı’na dedik, niçin milli bir sistem kurmuyorsunuz diye. Dedi ki, efendim paramız yok. Kaç para peki? 1 milyar dolar. Bizim 1 aylık ihracatımızın onda biri. Para değil. Ama şimdiki sistem 8.5 milyar dolar çünkü çok daha kapsamlı. Son olarak şunu söyleyeyim, bu tip konularda başka ülkelere tam olarak güvenemezsiniz. İster NATO olsun, isterse olmasın. Mesela Küba Krizi sırasında Sovyetler Birliği Küba’ya kendi füzelerini yerleştirmeye kalktığı zaman nerdeyse bir dünya savaşı daha çıkıyordu. Amerika ile Sovyetler Birliği gizli pazarlıklar yaptılar. Bu pazarlıkların sonucunda Amerika’nın Türkiye’ye yerleştirdiği Jüpiter füzelerini Amerika geri çekti. Türkiye’nin haberi bile yoktu. Yani bizim haberimiz bile olmadan bizi korumak için konuşlandırdıklarını söyledikleri füzeleri geri çektiler. Sonra dediler ki, o füzeler eskiydi de faydası yoktu. O zaman faydası olmayan sistemleri neden kurmuştunuz Türkiye’ye? Bunun izahı yok. İkincisi, 1. Körfez Savaşı sırasında Irak’tan gelebilecek saldırılara karşı Türkiye NATO’dan geçici kaydıyla füzesavar füze sistemi almak istemişti ve almıştı. Irak’a karşı caydırıcı da olmuştu. 2. Körfez Savaşı sırasında da istedik aynı sistemleri geçici olarak. Ama bu sefer vermediler. Müthiş bir kriz çıktı. Bir ülke sonuna kadar direndi NATO Konseyi’nde. Ve bu direniş sonucunda karar çıkmadı. Daha sonra bu ülke NATO’nun askeri kanadında olmadığı için NATO’nun askeri kanadından biz bu kararı çıkartabildik. Yani demek ki, uluslar arası ilişkilerde NATO dâhil kuruluşlara ne kadar güvenirseniz güvenin kendi milli savunma sisteminiz olmadığı sürece güveninizi boşa çıkaracak sonuçlar doğması ihtimaldir. Ayrıca bu konunun ne safhada olduğunu biz bilmiyoruz çünkü bize bir bilgi verilmiyor. Ama bu tip konularda diğer ülkelerde önce gelinip mecliste bu durum anlatılır. Ama biz de bu böyle olmuyor. Birinin gidip bu hükümete anlatması gerekir ki Türkiye’de Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Ve bu meclisinde karar verme ve denetleme yetkisi vardır.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.