Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

İstanbul Barosu’nda Sevr Antlaşması Hakkında Yapılan Konuşmanın Metni
Sayın Başkan,
Değerli konuklar,
Öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum. Aslında her yıl Temmuz ayında genellikle Lozan antlaşması ile ilgili konferanslar, seminerler düzenlenir. Bu yıl ise İstanbul Barosunun Sevr Antlaşması üzerinde bir konferans düzenlemesi çok anlamlı ve düşündürücü. Sevr hiçbir zaman onaylanmamış ve yürürlüğe girmemiş bir anlaşmaydı. Atatürk Sevr Antlaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemişti:
“Siyasi, adli, iktisadi ve mali bağımsızlığımızı imhaya ve sonuç olarak yaşama hakkımızı inkar ve ortadan kaldırmaya yönelik olan Sevr Antlaşması bizce mevcut değildir.” Yani yok hükmündedir.
İsmet Paşa Sevr için anlaşma sözünü bile kullanmaz, ondan bir proje olarak söz ederdi. Bugün İstanbul Barosu gibi bazı saygın kuruluşlar Sevr konusunda bir konferans düzenleme ihtiyacını duyuyorlarsa demek ki, Türkiye’de ve dünyada bazıları hala Sevr hayaliyle yaşıyor ve Türk milletinin kanıyla, canıyla yırtıp attığı, tarihinb çöplüğüne gönderdiği bu antlaşmayı yeniden hayata geçirmek istiyorlar.
Sevr antlaşmasından söz etmeden önce Sevr’e giden yolu hatırlamakta yarar var. Birinci Dünya Savaşının hangi kıoşullarda başladığı, Türkiye’nin bu savaşa nasıl girdiği, savaşta ne büyük sıkıntılar çektiği, ne kadar çok nüfus ve toprak kaybettiğimiz biliniyor.
Savaş bizim için felaketle sonuçlandıktan sonra neler oldu?
Savaş bittikten sonra müttefik devletlerin liderleri dünyaya yeni bir nizam vermek için 1919 yılında Paris’te toplandılar.
İstanbul Hükümeti’nin temsilcileri müttefik devletlerin savaş sonrası durumu görüşmek üzere kendi aralarında yaptıkları görüşmelere davet edilmemişti. Sonradan, çeşitli diplomatik girişimler ve ricalar üzerine sadece kendi görüşlerini açıklamak üzere Paris’e çağırıldılar.
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan kısa bir süre sonra bir Osmanlı Heyetinin Paris’e gideceğini öğrendi. 3 Haziran 1919’da bütün ilgili makamlara bir telgraf göndererek Paris’te savunulması gerektiğini düşündüğü noktaları bildirdi. Bu önerilerin özü şuydu: Millet ve memleketin bağımsızlığı korunmalıdır. Hiçbir yerde çoğunluk azınlığa feda edilmemelidir.
Damat Ferit’in yaklaşımı farklıydı. O, bir beyanatında Doğuda Ermenilere toprak verilebileceğini söylüyordu. Oysa o bölgelerde Türkler çoğunluktaydı.
Osmanlı İmparatorluğu müttefik ülkelere nasıl bir görüş bildirecekti? Herkes bunu bekliyordu. Bu kısa zamanda anlaşıldı: Damat Ferit Paşa 15 Haziran tarihinde Müttefiklere verdiği bir muhtırada bütün suçu kendilerinden önceki İttihat ve Terakki Hükümetine atıyordu. Ayrıca “Ermenilere yapılan kötü muameleleri” de İstanbul’da iktidarı ele geçiren “ihtilal Hükümetinin gafletine” bağladı. Ermenilerin yaptıkları zulümlerden ise söz etmeye gerek duymadı. O yabancılara yaranarak iktidarda kalabileceğini zannediyordu.
17 Haziran 1919 günü Osmanlı Hükümetinin Sadrazamı Damat Ferit Paşa, müttefik liderler, Wilson, Lloyd George ve Clemenceau ile Paris’te bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Damat Ferit Paşa 15 Haziran tarihli muhtırasındaki görüşleri tekrarladı. Ona göre bütün bu felaketin sorumlusu Türkiye’yi savaşa sokanlar ve Ermenileri katledenlerdi. Kendilerinin amacı Osmanlı İmparatorluğunun bütünlüğünü korumak ve Milletler Cemiyetine girmekti. Clemenceau’nun ona verdiği cevap uluslararası ilişkilerde örneği pek rastlanmayan cinstendi. Clemenceau şöyle dedi: “Avrupa’da, Asya’da veya Afrika’da hiçbir yer yoktur ki, orada Türklerin hakimiyeti refahı azaltmamış ve kültür düzeyini düşürmemiş olsun. Ve Türklerin çekildiği hiçbir ülke yoktur ki, refahı gelişmemiş ve kültürü yükselmemiş olsun. Türkler ister Hıristiyan Avrupalıların yaşadıkları yerlerde, ister Müslümanların yaşadığı Suriye, Arabistan ve Afrika’da, fethettikleri her yerdeki varlıkları tahrip etmekten başka bir şey yapmamışlardır.” Türk heyetine bavullarını toplayıp ülkelerine dönmeleri söylendi. Hem de ilk trenle… Bir ülkeye ve bir millete bundan büyük hakarette bulunulamazdı. Daha da vahimi Türk Hükümetinin Başbakanının bu sözleri sineye çekebilmiş olmasıydı.
Bu görüşmelerden sonra Başkan Wilson da İstanbul’un Türklerin elinde bırakılmaması gerektiği görüşüne katıldığını söyledi. 600 yıllık İmparatorluğun duvarları yıkılıyordu.
O dönemde Osmanlı yönetimi üzerinde yabancıların etkisi neydi? Bunun en açık örneklerinden biri İngilizlerin 1920 yılının Ocak ayında Osmanlı Hükümetine verdikleri bir notayla Milli Savunma Bakanının ve Genelkurmay Başkanının 48 saat içinde görevlerinden uzaklaştırılmalarını istemeleridir. Acaba şimdi de yabancılar Türkiye’yi kimlerin yöneteceği konusunda çalışmalar yapıyorlar mı? O zamanlar bu taleplerini fütursuzca yapıyor, hatta resmi notayla bildiriyorlarmış.
Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa bu Nota’daki talebi 21 Ocak 1920 tarihinde gönderdiği bir mesajla Ankara’daki Mustafa Kemal Paşa’ya bildiriyor. Mustafa Kemal bunun sadece İngilizlerin bir talebi olmadığını, İngiliz, İtalyan ve Fransız temsilcilerinin Babıali’ye bu konuda ortak bir ültimatom verdiklerini belirtiyor. Cemal Paşa’ya gönderdiği telgrafta da bu talebe boyun eğilmemesini, kendisinin ve Genelkurmay Başkanının görevlerine devam etmelerini istiyor. Atatürk ilgili Komutanlıklara bu durumu bildiren mesajında da İngilizlerin ve diğer müttefiklerin bu girişiminin Türkiye’nin bağımsızlığını ortadan kaldırmaya yönelik bir hareket olduğunu söylüyor, milletvekillerinin bu haksız talebe karşı direnmelerini istiyor ve “İngiliz tecavüzü geri alınmadığı takdirde Meclis’in görevi Anadolu’ya geçmek ve ulusun iradesini üzerine almaktır” diyor. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’daki yabancı güçlerin bazı bakanları ve milletvekillerini tutuklama ihtimaline karşı Anadolu’daki yabancı subayların tutuklanması talimatını veriyor.
Ne yazık ki, İstanbul hükümetinin yabancıların bu pervasız isteklerine direnecek gücü yoktur. Onların istediği gibi Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı görevlerinden ayrılıyorlar. Ali Rıza Paşa Hükümeti, Müttefiklerin istekleri doğrultusunda yabancıların imtiyazlarını genişletmeyi, azınlıkların haklarını koruyucu düzenlemeler yapmayı da kabul ediyor. Adalet, Maliye, Bayındırlık gibi bakanlıklarda yabancılara kontrol yetkisi vereceğini söylüyor. O tarihlerde İstanbul’daki teslimiyetçi havayı bundan daha açık biçimde gösterecek örnekler bulmak zordur. İngilizlerin talepleri bitmek bilmiyor. Savunma Bakanını ve Genelkurmay Başkanını hükümetten uzaklaştırdıktan sonra, 1920 yılının Şubat ayında İstanbul Hükümetinden başka taleplerde de bulunuyorlar: “Ermeni katliamı” durdurulmalı, Yunanlılara ve Müttefik kuvvetlerine daha iyi davranılmalıdır. Aksi takdirde barış şartları daha da ağırlaştırılabilecektir. Atatürk bunu İngilizlerin İstanbul’u işgal etmek için bir bahane olarak ileri sürdükleri kanısındadır. Türkiye’yi işgal eden düşmanların Türk ulusunu tam bir kölelik durumuna düşürmek istediklerini görmektedir.
Birinci Dünya Savaşından sonraki yıllarda İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti bu haksız talepler karşısında Atatürk gibi tepki göstermeyi hayal bile edemiyordu. Unutulmamalı ki, o günlerde İstanbul civarında 40,000 Fransız, 35,000 İngiliz, 4,000 İtalyan ve 2,000 Yunan askeri yığınak yapmış durumdaydı ve İngiltere’nin Akdeniz donanması da Fındıklı önlerinde demir atmış bulunuyordu. 16 Mart 1920’de Şehzadebaşı Karakoluna saldıran İngiliz askerleri adım adım bütün İstanbul’a el koydular. İstanbul’daki Mebusan Meclisi de işgal edildi. Bazı milletvekilleri tutuklanarak Malta’ya sürgüne gönderildi. İstanbul Hükümeti yabancı işgali karşısında çaresizdi. Hiçbir direnme gösteremedi. Hatta işgalcilerle işbirliği yapmayı tercih etti. O tarihlerde İstanbul’da olanlar ve mütareke basının işgalcileri destekleyen yayınları Türk tarihinin en karanlık sayfalarından birini oluşturuyor. Düşününüz ki, bu aşağılayıcı muameleler daha Sevr Antlaşması imzalanmadan yapılıyor.
12 Şubat 1920 tarihinde Londra’da toplanan Konferansta Sevr antlaşmasının temel unsurları ortaya çıktı. Bir şey daha ortaya çıktı, Müttefiklerin, özellikle İngilizlerin Türklerle ilgili düşünceleri. O Konferans sırasında İngiltere Başbakanı Lloyd George Türkleri “Bir insanlık kanseri, yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yara “ olarak tanımlıyordu. Onun esas amacı Türkleri Anadolu’dan tamamen geri püskürtmektir. Ama diğer büyük devletlerin tutumu buna pek imkan vermiyor. İngiltere’de de Türklere karşı çok ileri gidilmemesi gerektiğini düşünenler var. Bu nedenle Lloyd George kaygılıdır. Konferansta şöyle diyor: “Bu belayı ve potansiyel dert kaynağını Avrupa’dan def etmek gibi büyük bir fırsatı şu anda gerçekten kaçırıyor olabiliriz.
Atatürk İtilaf devletlerinin tutumunu nasıl değerlendirdiğini 1920 yılının 9 Ocak ve 5 Şubat tarihlerinde Komutanlara gönderdiği telgraflarda dile getiriyor. Atatürk şu görüşlere yer veriyor: “…İtilaf devletleri Türkiye içinde ayrılık ve iç çatışmalar çıkartılarak Kuvai Milliye’yi dağıtmaya çalışmaktadırlar. Kendi arzularını yerine getirecek zayıf hükümetler istemektedirler.”
İşte Atatürk bu değerlendirmesiyle en önemli noktaya parmak basmıştır. Yabancı devletler Türkiye’de kendi çıkarlarına hizmet edecek zayıf hükümetlerin iş başına gelmesi istemektedirler. Acaba bu görüş sadece o günün şartları içinde geçerli olan bir değerlendirme sayılabilir miydi? Büyük devletler, özellikle kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarının önem taşıdığı stratejik bölgelerde kendilerine hizmet edecek hükümetleri işbaşında görmek isterler.
Bir şeyi daha hatırlamamız lazım. Sevr Antlaşmasından sonraki dönemde Ankara Hükümeti bir yandan kurtuluş savaşını yürütürken bir yandan da Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde diplomatik görüşmeler yapıyordu.
Müttefikler, Türklerin savaş alanında sağladıkları başarıları görünce Sevr’i onaylatamayacaklarını anlamışlardı. Londra’da düzenlenen bir toplantıda Sevr’in biraz daha yumuşatılmış bir şeklini kabul ettirmeye çalıştılar. Ankara Hükümetinin bunu kabul etmesi söz konusu bile olamazdı. Misakı Milli’den geri adım atılamazdı.
İşte bu müzakereler yapılırken Vahdettim bir yandan Anadolu’da milli mücadeleyi yürüten askerlerimizin gücünü kırmak için onlarla savaşmak üzere birlikler gönderiyor, çeteleri kışkırtıyor, yani bugünkü tabiriyle asimetrik savaiş yapıyor, bir yandan da İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisiyle gizli görüşmeler yaparak, tahtını korumak için İnglizlere her türlü tavizi vermeye hazır olduğunu söylüyordu. Milli mücadelenin komutanları bir yandan düşmanla mücadele ederken bir yandan da Ankara Hükümetine karşı ayaklanan, Padişahın kışkırttığı silahlı unsurlarla savaşıyorlardı. Bugün Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik yıpratma taktiklerine baktığımızda aklımıza o zaman da orduyu etkisiz kılmak için yapılan girişimler gelmiyor mu?
Sevr antlaşmasının imzalanması sırasında ve sonrasında dile getirilen önemli konulardan biri de Ermeni meselesiydi.
Ermeni soykırımı iddiaları konusunda Atatürk’ün düşüncesi neydi? Atatürk şunu söylüyordu: “Şüphe etmemek gerekir ki, Ermeni soykırım konusundaki sözler gerçeğe uygun değildi. Aksine Güney bölgelerinde yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cesaret alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmaktaydılar. İntikam düşüncesiyle her yerde insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekteydiler…Yabancı kuvvetlerle birleşen Ermeniler Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yok etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnızca namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı” Atatürk Büyük Nutkunda Ermeni konusunu böyle değerlendiriyordu.
Atatürk böyle düşünüyordu ama o tarihlerde başka türlü düşünenler da vardı. Sevr’den sonra yapılan çeşitli milletlerarası toplantılarda Doğu’da Ermenilere bir yurt verilmesi öneriliyordu. Lord Curzon da Lozan’da buna benzer sözler söylüyor, Ermenilerin savaş yıllarında uğradığı zulümden bahsediyor ve Sovyet Errmenistan’ının oraya sığınan bütün Ermenileri barındıramayacağını ifade ediyordu. Tabii İsmet Paşadan da gerekli cevabı alıyordu. İsmet Paşa o yıllarda Ermenilerin masum insanlara ve devlete karşı yaptığı saldırıları anlatıyor ve Yeni Türkiye Devletinin onlara özel imtiyazlar vermeyeceğini, Misakı milli hudutlarından fedakarlıkta bulunmayacağını açık bir dille ifade ediyordu. Nitekim Ermeniler Lozan’da beklediklerini alamadılar ama heveslerini bugüne kadaer muhafaza ettiler.
Ne yazık ki, bu gibi olayların yaşanmasına rağmen, eskiden olduğu gibi bugün de Türkler sürekli olarak Ermenilere soykırım yapmakla suçlanmakta ve azınlıklar konusu daima Türkiye’nin başında Demokles’in kılıcı gibi sallandırılmaktadır.
Atatürk dönemi gibi Türkiye’nin güçlü olduğu dönemlerde seslerini çıkartamayanlar Türkiye’de zayıf idarecilerin bulunduğuna kanaat getirdiklerinde bu gibi iddiaları Türkiye’yi suçlamak için bahane yapmakta, hatta soykırım iddialarının aksini söyleyenleri cezalandıracak yasalar çıkartmaktadırlar. Avrupa Birliğinin bu konuda hazırladığı Çerçeve Anlaşma, bu yılın Kasım ayında yürürlüğe girecek ve BM Soykırımla Mücadele Sözleşmesinin hükümlerinin aksine, milli mahkemelerin soykırım konusunda karar vermelerine olanak sağlayacak ve o mahkemelerin soykırım olarak kabul ettikleri olayları inkar edenler 1 ila 3 yıl hapis cezasına çarptırılacaklar. Bunu Türkiye’yi baskı altına almak isteyen çevrelerin bir marifeti gibi görmemek mümkün müdür?
Sevr Antlaşmasının imzalanmasından önceki aylarda yaşanan bazı gelişmeleri biraz önce özetledik. O sıralarda Mustafa Kemal Atatürk milli mücadeleyi başlatıyor ve kurtuluş savaşının hazırlıklarını yapıyordu. Daha milli mücadelenin başlangıcında 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi kuruldu. Savaş, Meclisin yönetiminde ve halk adına yapılacaktı.
TBMM’nin açılışından dört gün sonra, 24 Nisan 1920’de Müttefik ülkeler San Remo’da toplanarak savaşın mağluplarına kabul ettirecekleri şartları kararlaştırıyorlardı.
Ondan birkaç gün sonra, 11 Mayıs 1920 tarihinde Barış anlaşmasının taslağı Paris’te Tevfik Paşanın başkanlığındaki Osmanlı heyetine veriliyor.
Tevfik Paşa İstanbul Hükümetine gönderdiği telgrafta bu koşulların yalnız Osmanlı Devletinin bağımsızlığını değil, devlet olma vasfını da ortadan kaldırdığını bildiriyordu. Osmanlı heyeti karşı görüşlerini ve taleplerini dile getiriyor ama dinleyen kim?
Sevr Antlaşmasının imzalanmasından önce Müttefikler son bir toplantı daha yaptılar. Belçika’nın Spa şehrinde yapılan bu toplantıda Osmanlı İmparatorluğunun görüşlerine verilecek cevap bir muhtıra haline getirilerek İstanbul Hükümetine gönderildi. 16 Temmuz 1920 tarihini taşıyan bu muhtıranın metni de Clemenceau ve Lloyd George’un Türkleri küçültücü, aşağılayıcı sözlerinden faklı değildi. Muhtırada özetle şunlar dile getiriliyordu: “…Türkiye, bütün milletlerin özgürlüğüne karşı düzenlenen bir suikasta kendi arzusuyla katılmıştır… Türkiye böylece dostlarına ihanet etmiştir…Müttefikler Türklerin diğer milletler üzerindeki hakimiyetlerine son verme zamanının geldiğine görmektedirler. Türkiye’nin Bulgaristan’da, Makedonya’da ve Ermenistan’da yaptığı zalimane hareketler insanlık vicdanını sarsmış ve isyan ettirmiştir. 1914 yılından beri Osmanlı Hükümetleri bir isyan bahanesiyle 800,000 Ermeniyi katletmiş, 200,000’den fazla Rumu ve 200,000 Ermeniyi sürgüne göndermişlerdir. ..Bu sebeplerle Müttefikler Türk ırkından olmayan çoğunlukların bulundukları bütün toprakları Türk boyunduruğundan kurtarmaya azmetmişleridir…Boğazlar konusunda müttefikler, Türk Hükümeti tarafından medeniyet davasına karşı yapılacak yeni bir ihaneti önlemek için gerekli tedbirleri almaktan çekinmeyeceklerdir…Türkler bu anlaşmayı imzalamadıkları takdirde müttefiklerin onları ebediyen Avrupa dışına atmaları ihtimali vardır.”
İşte bu ağır ifadeleri içeren muhtıra bir Notaya ekli olarak İstanbul Hükümetine verilmiştir. Notada “amansız ebedi düşmanlar haline gelmiş olan geleneksel dostlardan” söz edilerek müttefik ülkelerin ileride de Türkleri daima düşman olarak görecekleri görüşüne yer verilmekteydi. Diplomasi tarihinde “ebedi düşman” deyiminin kullanıldığını hatırlayan yok.
Türkiye en geç 10 gün içinde Barış antlaşmasının şartlarını kabul etmeliydi. Damat Ferit, daha 10 gün geçmesini bile beklemeden, 20 Temmuzda Padişaha mütalaasını bildirdi: Antlaşma olduğu gibi kabul edilmelidir. Padişah bir de danışmanlar kurulundan görüş sordu. Emekli General Ali Rıza Paşa hariç, bütün danışmanlar Damat Ferit’in görüşündeydi. Antlaşmanın kabulünden başka çare yoktur.
Spa Konferansı kararlarının duyulması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi gizli bir toplantı yaparak “Misak-ı Milli sınırları içindeki milleti ve vatanı kurtarmak için” ant içti.
10 Ağustos 1920 günü Müttefikler Paris yakınlarındaki Sevr Şatosunda Osmanlı Temsilcileriyle bir araya gelerek Sevr antlaşmasını imzaladılar. Antlaşmayı Osmanlı İmparatorluğu adına metni İsviçre Büyükelçisi, şair Rıza Tevfik imzaladı.
Antlaşma 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğunu fiilen sona erdiriyordu. Yüzyıllardan beri Osmanlıların elinde bulunan üç kıtaya yayılmış geniş topraklar, üzerindeki nüfusla birlikte imparatorluktan ayrılıyordu. Türklere Anadolu’da küçük bir parça bırakılıyordu. İtalyanlar Antalya yöresinde, Fransızlar, Adana-Maraş bölgesinde geniş topraklar elde ediyorlardı. Başta Mezopotamya olmak üzere, petrol alanları İngiliz mandasına bırakılıyordu. İzmir Yunanlıların denetimine bırakılıyordu ama beş yıl sonra orada halkoyuna başvurulacaktı. Yani bu bölge resmen Yunan egemenliğine geçirilebilecekti. Boğazlar üzerinde Osmanlıların hiçbir söz hakkı kalmıyordu. İstanbul kağıt üzerinde Osmanlı İmparatorluğunun başkenti olarak kalacak, Padişahın orada oturmasına izin verilecekti ama eğer azınlıklara hakları fiilen verilmezse bu hüküm değiştirilebilir, İstanbul da Osmanlıların elinden alınabilirdi.
Ayrıca:
• Doğu Trakya Yunanistan’a bırakılıyordu. Ermenistan bağımsız bir devlet oluyordu.
Kürtlere özerklik veriliyor, onların yaşadığı bölgenin de daha sonra bağımsız bir devlet olmasının koşulları hazırlanıyordu. Sevr’de Kürtlere de otonomi verileceğinden söz ediliyordu. Fırat’ın doğusunda, Ermenistan, İran ve Suriye arasındaki topraklar için Müttefik ülkeler temsilcilerinden oluşan bir komisyon bir özerklik tasarısı hazırlayacaktı. Sevr Antlaşmasına göre, Antlaşmanın imzalanmasından sonra bu bölgede yaşayan Kürt asıllılar Milletler Cemiyetine başvurarak Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye’den ayrı, bağımsız bir devlet kurmayı arzu ettiklerini ispat ederlerse ve Milletler Cemiyeti de bunu kabul ederse, Türkiye bu topraklardaki bütün haklarından vazgeçecektir.
Sevr Antlaşmasının 62, 63 ve 64. Maddeleri bu konuyu düzenleyen ayruıntılı hükümler içeriyor. Sevr Antlaşmasına göre Harput, Dersim, Hakkari, Siirt ve Diyarbakır bu bölgenin içinde kalıyor.
Bu arada Ermenistanla Kürdistan arasındaki sınırın nereden geçeceğini ABD Başkanının tayin edeceği belirtiliyor.
• Savaş sırasında kaldırılan kapitülasyonlar yeniden tesis edilecekti.
• İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşturulacak bir Maliye Komisyonu devletin bütçesini yönetecekti. Yani ekonomiye bütünüyle el koyacaktı.
• Antlaşmanın 206. Maddesine göre Müttefikler ülkenin istedikleri bölgesine el koyabileceklerdi.
• Antlaşmanın 149. Maddesine göre azınlıkların dini özerkliği kabul ediliyordu.
• 151. Madde Büyük devletlerin azınlıklar konusunda Milletler Cenmiyetine danışarak alacağı bütün kararlara uymayı Osmanlı İmparatorluğu peşin olarak kabul ediyordu. Daha sonra imzalanacak Lozan’ın 45. Maddesinde, Batı Trakya’daki Türk kökenlilerin Türkiye’deki Rumlarla de aynı haklara sahip olacakları yolunda yer alana benzer bir ifade Sevr antlaşmasında mevcut değildi.
İşte Osmanlı heyetine verine metinde bu hükümler yer alıyordu.
Sevr Antlaşmasında İstanbul’daki Rum Patrikhanesinin de yetkileri genişletilmekte, Patrikhanenin yönettiği okul ve yetimhaneler üzerinde devletin sahip olduğu denetim yetkisi kaldırılmaktaydı. Bugün Patrikhane’nin savunduğu ve Batı ülkelerinin ve Avrupa Parlamentosu gibi kuruluşların Türkiye’ye bir dayatma şeklinde gündeme getirdikleri Heybeliada Ruhban okuluyla ilgili talepleri değerlendirirken geçmişteki bu tecrübeleri unutmak mümkün mü? Kendilerine yıllardan beri şu söyleniyor: Türk Anayasasına göre dini ve askeri nitelikte özel okul açılması mümkün değildir. Müslümanlar için de Müslüman olmayanlar için de bu kural geçerlidir. Bu durumda Ortodoks din adamı yetiştirilmesi için, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesine bağlı bir bölüm açılabilir. Hayır, bunu kabul etmiyorlar. Çünkü amaç sadece bir dini yüksek okul açmak değil, bunun Patrikhaneye bağlanmasıdır. Onlara bu hak tanınırsa bazı tarikatların özel yüksek dini okul açmaları nasıl engellenebilecektir? Bunu düşünen yoktur. Bu Türkiye’nin meselesidir.
Özetle Osmanlı İmparaorluğunun bu antlaşmanın hükümlerinde her hangibir değişliklik yapmasına izin verilmedi.
Sonunda Sultan Vahdettin işte böyle bir anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı. Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920’de imzalandı.
Osmanlılar açısında yüz kızartıcı olan bu antlaşmanın uygulanabileceğine acaba müttefikler inanıyorlar mıydı? Ortada ciddi bir sorun vardı. Antlaşmanın parlamentolar tarafından onaylanması gerekiyordu. Oysa İstanbul’daki Mebusan Meclisi feshedilmişti. Ankara’daki Büyük Millet Meclisine böyle bir antlaşmayı kabul ettirebilmek akla aykırıydı. Müttefiklerin askeri temsilcileri Anadolu’daki kurtuluş hareketinin giderek güç kazandığını ve Atatürk’le arkadaşlarının dize getirilmesinin mümkün olamayacağını görüyorlardı. Ünlü Fransız Generali Foch, Sevr antlaşmasının uygulanmasını sağlamak için en az 27 tümen askere ihtiyaç bulunduğu görüşünü dile getirmişti. Bu durumda müttefikler Padişaha Ankara’yla uzlaşmaya varabilecek yeni bir hükümetin kurulmasını önerdiler. Damat Ferit hemen istifa etti ve yurt dışına gitti. Karlsbat’ta dinlenmeye ihtiyacı vardı!
Birinci Dünya Savaşının sonunda Türkiye’yi Anadoludan dışlayarak dünyanın bu hassas coğrafyasını kendi nüfuz bölgesi haline getirmek isteyenlerin unuttukları bir şey daha vardı. Onların Ermenilerin ve Kürtlerin hamiliğini üstleneceğini zannettikleri Amerika’da iç sorunlar yaşanıyordu.
Başkan Wilson Kongreye her istediğini yaptıracak durumda değildi. İç politika gelişmeleri nedeniyle Amerika Avrupa’ya ilgisini azalttı. Artık Ermenistan üzerinde Amerikan mandası düşüncesi unutulmuştu. Esasen Cumhuriyetçi Partinin 1920 yılında yaptığı Ulusal Kongrede de Amerika’nın Ermenistan üzerinde manda yönetimi kurma önerisi kabul edilmedi. Hem Cumhuriyetçilerin hem de Demokratların Amerikanın İstanbul veya Ermenistan üzerinde yönetim sorumluluğu üstlenmesine karşı oldukları anlaşılmıştı. Kongre’de Ünlü politikacılardan Henry Cabot Lodge, “Amerika’nın bütün ülkelerin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını koruma yükümlülüğünden” söz ediyordu. Amerikan Senatosu, daha sonra, 19 Kasım 1920 tarihinde Amerika’nın Milletler Cemiyetine üye olmasını da reddetti ve Orta Doğuda etkin bir rol oynamasını da kabul etmedi.
Bu arada İtalyanların Anadolu topraklarına ilgisi de azalmıştı. İş başındaki Orlando Hükümeti düştü, onun yerine gelen Başbakan Nitti’nin Anadolu ile uğraşacak hali yoktu. O İtalya’nın iç meselelerine öncelik verdi. Fransa’da da yeni düşünceler ortaya çıktı. Fransız bankerler her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğundan alacaklarını tahsil etme peşine düşmüşlerdi. Osmanlı borçlarının % 60’ı Fransa’yaydı. İmparatorluk parçalanırsa bu borçlar nasıl ödenecekti? Fransız Bankerlerin baskısı Başbakan Clemenceau üzerinde etkili olmaya başladı. Bu arada Clemenceau Lloyd George’un kendisini aldattığından şikayet ediyor, Lloyd George da Başkan Wilson Ermenistan’da manda yönetimi kurmaktan vazgeçtiği için rahatsızlık duyuyordu.
Bugün Ermenistan’da Sevr hayaliyle yaşayanlar az değildir. Merak edenler Ermenistan bağımsızlık bildirgesine bakabilirler. O belgede bugünkü Dermenistan’dan Doğu Ermenistan olarak söz ediliyor. Peki Batı Ermenistan neresi? Türkiye’nin Doğusundaki topraklarından başka neresi olabilir? Ermenistan’ın temel yasalarındaki belgelere bakmak lazım. Ayrıca bazı Ermeni siyasetçileri de çeşitli konuşmalarında içlerindeki Sevr özlemini gizlemiyorlar.
Kuzey Irak’ta da Sevr Antlaşmasın’nın Kürtlere öz yönetim hakkı verdiğinden, ancak uluslar arası politikanın bir sonucu olarak bunun önlendiğinden bahsediliyor. 19 Nisan 2004 tarihli ve Irak’ın Kürdistan Bölgesi Anayasası başlıklı belgenin başlangıç bölümünde de Sevr antlaşmasından söz ediliyor ve uluslar arası menfaatlerin Kürtleri bu antlaşmadaki haklarından mahrum ettiği söyleniyor. Güney Kürdistan’ın 1925’de Irak devletine bağlanması eleştiriliyor.
Zaman zaman Batı gazetelerinde yer alan hayali Kürdistan haritası, esas olarak Sevr’den esinlenen bir haritadır.
Bu gerçekler ortadayken gerek azınlıklar gerek diğer konularda Sevr antlaşmasının hortlatılmak istendiğinden söz edenleri “Sevr sendromuna kapılmakla” suçlamak doğru mudur? İşin gerçeği şudur: Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde olduğu gibi, Türkiye’nin zayıf, dış baskılara açık, gücünü ortaya koyacak iradeden yoksun olduğuna inanılan dönemlerinde böyle hayallerle, hatta taleplerle ortaya çıkanlar olacaktır. Ama Türk ulusu her zaman böyle hayaller besleyenleri etkisiz kılacak güce sahip olacaktır. Yeter ki, ülkeyi tehdit eden tehlikeler zamanında görülüp teşhis edilsin ve gerekli önlemler cesaret ve kararlılıkla alınsın.
İşte Atatürk’ün önderdiğinde zaferle sonuçlandırılan milli mücadeleyi ve daha sonra 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış antlaşmasını değerlendiriken Türklerin canları pahasına yırtıp atarak tarihin çöplüğüne gönderdikleri Sevr Antlaşmasını daima hatırda tutmakta fayda var.
Cumhuriyetimizi kuranların ülkemizi nelerden kurtardıkları bilinmeden milli mücadelenin de Lozan’ın da değeri tam olarak anlaşılamaz. Atatürk’ün Lozan antlaşmasıyla ilgili sözleri Türkiye’nin Sevr antlaşmasını yırtarak nasıl bir badireden kurtulduğunu gösteriyor: “Lozan Barış Antlaşması Türk ulusuna karşı yıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını gösteren bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir”
Bütün bu gelişmeleri bugünden geriye doğru bakarak değerlendirirken bazı Şimdi Türkiye’ye komşu bölgelerdeki bazı ülkelerin ve bazı yerel yöneticilerinin gönüllerinden Sevr antlaşmasının hükümlerinin geçtiğini söylememek mümkün mü?
Hatta o tarihlerde Türkiye’ye Sevr antlaşmasını dayatmak isteyenler acaba o zamanki emellerinden tamamen vaz geçmişler midir? Ünlü gazeteci Metin Toker’e sorarsanız, hayır, vazgeçmemişlerdir. Onlar Atatürk’ten sonra İsmet Paşa gibi liderlerin devleti yönettiği dönemlerde ancak onlara tahammül etmişlerdir ve eski hedeflerine ulaşmak için fırsat kollamışlardır. Atatürk’ün dediği gibi, onlar Türkiye’de zayıf liderlerin işbaşına gelmesini daima beklemişlerdir. Ama bir şeyi unutmuşlardır: Türk milletinin haklarını ve ulusal çıkarlarını her fırsatta koruma iradesini. Bu irade var oldukça Sevr’i hortlatma çabaları hiçbir zaman başarıya ulaşamayacaktır.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.