Habertürk – Türk dış politikası hakkında

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in

Habertürk’e verdiği mülakat

3 Ekim 2005

Sunucu : Bugün gelinen nokta itibariyle Sayın Öymen, bir muhalefet partisinin Genel Başkan Yardımcısı  olarak sizin bakış açınız nedir? Türkiye izlediği dış politikalarda hata yaptı mı?

Öymen: İşin esasını görmek lazım. sayın Yılmaz’ın da haklı olarak biraz önce belirttiği gibi Avrupa’daki siyasi idare şuanda Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakan bir idare değildir. 1963 yılında AB ile biz ortaklık anlaşması imzaladığımız zaman orada hedef olarak Türkiye’nin üyeliği belirtilmişti 28. maddesinde. O zamanki Avrupalı liderler Türkiye’nin üyeliğine Avrupa’yla bütünleşmesine sıcak bakıyorlardı. Türkiye’yi Avrupa Konseyine almışlardı. Avrupa Ekonomik Kalkınma teşkilatına almışlardı. Daha sonra NATO’ya girdik ve Türkiye’ye yaklaşımları daha olumluydu ve Türkiye’yi Avrupa’nın bir parçası olarak görme eğilimindeydiler.

Şimdi şu anda Avrupa’daki manzara değişmiştir. Şunu açıklıkla görmek lazım ki Avrupa’da, hepsi değilse de, bazı ülkelerde Türkiye’nin Avrupa ile bütünleşmesine karşı kuvvetli cereyanlar vardır. Bazı büyük siyasi partiler buna açıkça karşı çıkıyor. Bir tek Avusturya meselesi değil bu. öyle bir hava yaratıldı ki bir iki gündür Türkiye’de sanki bütün sıkıntı Avusturya’dan kaynaklanıyor. Onlar biraz daha yumuşak bir formül kabul etseler her şey halledilecek. Ondan ibaret değil bu mesele. Avusturya’nın arkasında onun gibi düşünen başka siyasi güçler var, mesela Alman Hıristiyan Demokratları. Birkaç gün içinde Alman Hıristiyan Demokratlarının iktidar partisi olmaları söz konusu. İktidarın büyük ortağı olması söz konusu. Bayan Merkel’in Başbakan olması söz konusu. Ve öyle anlaşılıyor ki Avusturya zaman kazanmaya çalışıyor. Almanya’ya bu zamanı kazandırmaya çalışıyor. Danimarka Başbakanı açıkça demeç veriyor “Türkler için özel statü daha iyidir” diye.

Avrupa’daki bu havayı şimdi bizim görmemiz lazım. Ayrıca mesele sadece özel statü tartışmasından ibaret değil. Kıbrıs’la ilgili olarak bizim hiç kabul edemeyeceğimiz ifadeler Avrupa Birliği’nin resmi belgelerine girdi. Mesela birkaç gün önce yayınlanan karşı deklarasyonda  açıkça diyor ki “Türkiye Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak resmen tanımalıdır.” Ve bunun müddeti de  var. 2006’da gözden geçireceğiz filan. Şimdi bunu hangi Türk Hükümeti bunu kabul edebilir. Türkiye’ye bu gibi haksız beklentiler ortaya çıktığında 17 Aralık’tan itibaren duracağı noktayı çok iyi bilmeliydi. Ve bunu Avrupa’ya çok net ifade etmeliydi. Sayın Genel Başkanımız dedi. Belki biliyorsunuzdur. 17 Aralık’ta yaptığı Basın Toplantısında “Hükümet bu noktada bu tavizi vermemelidir, bu dayatmalara boyun eğmemelidir. Başbakan uçağına atlayıp dönmelidir.” dedi. Bunu yapamadılar. Yazılı taahhütte bulundular. Bunlar kırılma noktaları.

Daha önce 6 Ekim tarihinde AB Komisyonu raporu çıktığında biz bu raporda Türkiye’nin hiçbir zaman kabul edemeyeceği unsurlar olduğunu gördük. Ama Başbakan hemen iki saat içinde demeç verdi: Bu rapor olumlu ve dengeli bir rapordur. Bunlar dış politikada yapılmaması gereken hatalar. Dış politika hata kaldırmaz. Ama ne yazık ki, hata yapmaktan daha vahimi yaptığı hatanın farkına varmamak. Hükümet bu güne kadar bunun farkına varamadı. Şimdi görüyorlar ve buna tepki gösteriyorlar. Bu tepkiyi göstermekte biraz geç kaldılar. Biz aylardan beridir bunu söylüyoruz ve basının bir kesimi acaba CHP bunları AB’ye karşı olduğu için mi söylüyor dediler. Tam tersine biz tam üyeliği iktidardan çok istiyoruz. Tam üyeliği öngören antlaşmanın altında İsmet Paşanın imzası var. Biz CHP olarak tam üyeliği istiyoruz ve destekliyoruz. Ama her ne pahasına olursa olsun değil. Türkiye’nin temel çıkarlarını ve itibarını kıracak koşullarda değil.

Şu sırada müzakerelerin kesilmesinden Yunanistan’ın ve Kıbrıslı Rumların kazanabileceği hiçbir şey yoktur. 1997 yılında Lüksembourg Zirvesi sırasında  AB Türkiye’yi aday yapmama kararı aldığında Türkiye AB ile Kıbrıs konusunda bütün temaslarını kesmişti. İki yıl boyunca Kıbrıs’ta en küçük bir avantaj sağlayamadılar. 1999’da adaylık resmen kabul edildikten sonra ancak bu görüşmeler tekrar başlatılabildi.

Ben de müzakerelerin bir şekilde başlayacağına inanıyorum. Bugün başlamasa belki birkaç ay sonra zirve sırasında başlayabilir ama bütün mesele hangi koşullarda başlayacağıdır. Türkiye’yi tam üyeliğe götürecek müzakereler için mi masaya oturacağız, yoksa özel statüye götürme ihtimali kuvvetli olan müzakerelere mi? Maalesef Hükümetimizin kabul ettiği 17 Aralık kararları Sayın Yılmaz’ın da belirttiği gibi daha çok Türkiye’yi özel statüye götürebilecek bir çerçeve çizmektedir. Orada yer alan bazı hükümler, özellikle ucu açık müzakereler gibi, insanların serbest dolaşımının sürekli olarak kısıtlanabilmesi gibi konular hiçbir şekilde ta üyelikle bağdaşmayan unsurlardır. Hiç bir tam üye için bugüne kadar böyle bir kısıtlama getirilmemiştir. Hükümet 17 Aralık’ta bu çerçeveye itiraz etmemekle bizce çok büyük bir hata yapmıştır. Bugün geldiğimiz nokta 17 Aralık’tan daha ileri olabilir mi? 17 Aralık’tan birkaç gün sonra Hükümetin gözü açılmıştır ve bu aksaklıkların giderilmesi için bir nota yollamışlardır. AB cevap bile vermemiştir ve bu konuda daha sonraki belgelerde tek bir atıfta bile bulunmamıştır Türkiye’nin itirazına. İşte Türk Hükümeti Kıbrıs’la ilgili bir deklarasyon yayınlamıştır. AB cevap vermiştir “bu deklarasyonun hiçbir kıymeti yok. Türkiye’den başkasını bağlamaz” diye. Niçin? Çünkü Türkiye rezerv koyamamıştır. 17 Aralık’ta bir rezerv koysaydı yani “Uyum Protokolünün Kıbrıslı Rumlar için sadece Kıbrıs meselesi çözüldükten sonra uygulanabileceğini” söyleseydi daha farklı bir tablo çıkacaktı. Bunu yapamamışlardır. Kıbrıs konusunda yapamamışlardır. Diğer konularda da direnememişlerdir. AB’nin daha sonra çıkarttığı başka belgelere bakarsanız 25 Nisan’da yayınladığı Ortak Tutum Belgesi var. Daha sonra yayınlanan işte bu karşı deklarasyon var. Şimdi hazırlanan çerçeve belgesi var. Öyle anlaşılıyor ki bunların hepsi 17 Aralık’tan geriye giden belgelerdir. Şimdi Hükümet bu belgeyi kabul edecek mi yoksa duracağı noktayı bilecek mi? Bir noktayı daha söyleyeyim; bu bir Hükümetin ömrünü aşan bir konudur. Bu Hükümet zamanında başlayıp bitecek bir iş değildir. Türkiye’nin üyelik süreci gelecek kuşakları ilgilendirecek. Gelecek Hükümetlerin sorumlularını ilgilendirecek. Böyle bir konuyu Hükümetin Meclisten kaçırması çok büyük bir yanlış ve eksikliktir.

Biz Mecliste genel görüşme önergesi verdik, reddedildi. Ve bu konuyu Meclise getirmesini defalarca söyledik. Meclisten şimdi karar alınarak bir çıkış yolu bulunur bence. Bu karar şu olacaktır; Meclis iki karar alabilir: birincisi; Türkiye sadece tam üyelik için masaya oturabilecektir, tam üyeliğin gerisindeki hiçbir şeyi kabul etmeyecektir. Hükümet diyecek ki “Meclisin bu talimatı ile oturuyorum.” İkincisi; Kıbrıs konusunda Uyum Protokolü ancak Kıbrıs meselesi çözülünce yürürlüğe girebilir. Bunun için Türkiye bir rezerv koyacaktır Meclisin talimatı ile. Bu iki noktayı gerçekleştirirsek bugünkü zor koşullardan bir ölçü de olsa kurtulma imkanımız olabilir. En azından biz tutumumuzu tescil ederek masaya oturmuş oluruz.. İleri de kimse bize “siz bu Çerçeve Belgesini kabul ederek masaya oturdunuz” diyemez.

Sunucu: Bu gün itibari ile Türkiye’nin, Türk Dış İşlerinin bu süreçte yapması gerekenler neler acaba?

Öymen: Öncelikle bu gibi konularda söylenen sözlerden önemlisi metinlerdir. Metni çok iyi görmek lazım, çok iyi okumak lazım, çok iyi değerlendirmek lazım. bize nasıl bir çerçeve belgesi öneriliyor? Bu belge içinde Türkiye’nin kabul edemeyeceği ifadeler nelerdir? Veya kabul edemeyeceği ifadeler içeren başka metinlere atıflar nelerdir? Dönem Başkanı İngiliz Dışişleri Bakanının yapacağı konuşmanın içeriği nedir? Kıbrıs’la ilgili olarak bizim sokulmak istenilen çerçeve nedir? Bütün bu soruları bilmeden böyle sadece genel bilgilerle sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün değildir. Bütün bunları biz bilmek zorundayız. İkincisi, demin söylediğimi tekrarlayacağım, bu konular bu hükümetin ömrünü çok aşan bir konudur. Onun için Hükümetin bu konudaki bilgilerini, değerlendirmelerini mutlaka Meclisle paylaşması gerekiyor. Yalnız parlamento içindeki partilerle değil belki dışındaki partilerle de konuşması lazım. her halükarda Türkiye’deki siyasi görüşleri temsil eden partilerin görüşleri alınması lazım. diğer ülkelere bakıyorsunuz AB ile ilgili bütün konularda böyle yapıyorlar. Meclis’e gidiyorlar. Meclisin AB Komisyonunda tartışıyorlar. Böyle karar veriyorlar. Bizde ise Hükümet kimseye danışma ihtiyacı duymadan tek başına bütün sorumluluğu alarak hareket ediyor ve maalesef çok da yanlış yapıyor. Bu yapılan yanlışlardan bazılarından geri dönülmesi mümkün değil. yani Kıbrıs’ı feda edecek bir adım atarsanız, Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanırsanız bundan sonra ki Türk Hükümetlerinin elini kolunu bağlarsınız. Buna hakkınız yok.

Sunucu: Peki geri dönülemez yanlışlar nelerdir?

Öymen: İşte onu söylüyorum. Mesela Güney Kıbrıs’ın Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınması demek Kuzey Kıbrıs’ın tanınmasından vazgeçilmesi demektir. Çünkü Güney Kıbrıs Kuzeyde de egemenlik hakkına sahip olduğunu söylüyor. Bu bir. İkincisi; Rum gemilerinin, uçaklarının Türk limanlarına ve havaalanlarına girmesini kabul etmek tek taraflı bir tavizdir. Ve önemli bir tavizdir. Bunu da Türkiye’nin çok iyi düşünmesi lazım. Üçüncüsü; Türk vatandaşlarının serbest dolaşım hakkını sürekli olarak kısıtlanmasını ön gören bir hükmü kabul etmek büyük bir yanlıştır. Türk tarımının AB fonlarından sürekli olarak yararlanmamasını ön gören hükmü kabul etmek büyük bir yanlıştır. Sosyal politikalarda yani bölgesel dengesizliklerden kurtulmak için AB’nin sahip olduğu fonlardan sürekli olarak yararlanmayacağını kabul etmek büyük yanlıştır. Güney Kıbrıs’ın  NATO’yla veya başka uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini normalleştirmesini kabul etmek büyük bir yanlıştır. Türkiye’nin elindeki altın bir kozu feda etmektir. Bundan önceki Hükümetler yıllarca uğraştılar bu avantajı elde edebilmek için ve buna hem NATO’ya hem AB’ye kabul ettirdiler. Şimdi buradan geri adım atın diyorlar. Buna benzer önümüzde çok uzun yanlışlar listesi var.

Şimdi AB’nin bu haksız taleplerini, bu dayatmalarını, bu çifte standartlarını Türkiye içine sindirdiğini ilan ederse bundan sonraki Hükümetlerin elini kolunu bağlayacaktır. Buna hakları yok. onun için biz diyoruz ki Türkiye’nin izleyeceği çizgi şu olmalıdır; “biz AB’nin hukukuna saygılıyız. AB’nin hukukunun gerektirdiği reformları yapmaya da devam ederiz. Ama AB’nin hukukunun dışında kalan dayatmaları kabul etmeyiz, boyun eğmeyiz, razı gelmeyiz. Ve müzakere sürecinde bunları teker teker müzakere ederiz, masaya otururuz.” Hükümetten biz böyle kararlı bir tavır bekliyoruz. Ama son güne kadar her şey yolundadır. Hiç bir şey olmayacaktır. Avrupa Parlamentosu karar alıyor “Ermeni soykırımını kabul etmezse Türkiye üye olamaz” diyor. Biz diyoruz ki, Başbakan diyor “önemi yoktur. Bağlayıcı değildir.”  Halbuki doğru değildir. Şunun için doğru değil; Türkiye üye olmak için Avrupa Parlamentosunun onayına muhtaç. AP onaylamadan üye olamıyorsunuz. O bakımdan AP’yi hafife alamazsınız. Her üye ülke onaylayacak ve AP onaylayacak.

Artı bir de Fransa’da referandum zorunluluğu çıktı şimdi. Anaysa değişikliğine gittiler. Biz Hükümeti uyardık o sırada. Dedik ki “Fransa böyle bir anaysa değişikliğine gidiyor. Bundan sonraki Fransız Hükümetlerini de bağlayacaktır. Buna itiraz edin. Tepki gösterin.” Göstermediler. Fransa’yı bundan caydıramadılar. Ne yazık. Ve neticede öyle bir tablo çıktı ki karşımıza bir taraftan Türkiye’nin üyeliği pamuk ipliğine bağlı ve bize tam üyeliğin dışındaki seçeneklere özel statüye, imtiyazlı ortaklığa sürükleyebilecek koşullar önümüzde duruyor. Bir taraftan bizden peşin olarak şimdiye kadar reddettiğimiz ne kadar temel unsur varsa hepsini kabul etmemiz bekleniyor. Örneğin Kıbrıs’la ilgili olarak, Lozan’la ilgili olarak. Bakınız Avrupa Komisyonunun Türkiye ile ilgili 6 Ekim tarihli raporunda iki noktada Lozan’a  atıf var ve ikisi de eleştirmek için. Lozan’a sahip çıkmıyorlar. Ve Lozan’da bizim kabul etmediğimiz bazı şeyleri bize dayatmak istiyorlar. Patriğe ‘ekümenik’ sıfatı verin gibi. Başka şeylerle istiyorlar. Ermenilerle ilgili taleplerini söyledim. Dicle ve Fırat üzerindeki suların, barajların, sulama sistemlerinin uluslar arası  yönetime sokula bilineceği söyleniyor. Bunlar Avrupa Hukukunda yok. Hiç Avrupa hukukunu içeriğinde olmayan şeyleri önümüze koyuyorlar ve Sayın Başbakan kalkıyor “bunlar olumlu ve dengelidir” diyor. Hata burada başladı ve şimdi devam ediyor bu hata. Buna dur demek lazım. ve dur diyeceğimiz nokta Meclis’in el koymasıdır. Meclis’in karar almasıdır. Sayın Meclis Başkanı diyor ki “TBMM bu gibi haksız dayatmalara boyun eğecek kadar onursuz değildir.” Çok doğrudur ama TBMM üyeleri bu kadar haksız dayatmaların söz konusu olduğu, bu kadar önemli gelişmelerin olduğu bir dönemde Meclis’in devre dışı bırakılmasını içine sindirecek kadar da onursuz değildir. Biz TBMM üyesi olarak, CHP olarak Meclis’in bu konuda devre dışı bırakılmasını gerçekten büyük bir tepki ile karşılıyoruz ve kınıyoruz. Hükümet Meclis’i mutlaka devreye sokmak zorundadır.

Sunucu: “Yunanistan ve Güney Kıbrıs Türkiye’nin müzakerelere başlamamasını istemez” ifadesine katılıyor musunuz? Ben sözü bundan sonra size bırakıyorum.

Öymen: Doğrudur. Şimdi şu sırada müzakerelerin kesilmesinden Yunanistan’ın ve Kıbrıslı Rumların kazanacağı hiç bir şey yoktur. 1997 yılında AB Lüksemburg Zirvesi sırasında Türkiye’yi aday yapmama kararı aldığında Türkiye AB ile Kıbrıs konusundaki bütün temaslarını kesmişti. İki yıl boyunca Kıbrıs’ta en küçük bir avantaj sağlayamadılar. Bu tecrübeyi de yaşadılar. 1999’da adaylık resmen kabul edildikten sonra ancak tekrar bu görüşmeler başladı.

Doğrusunu isterseniz ben de müzakerelerin bir şekilde başlayacağına inanıyorum bugün başlamasa belki birkaç ay sonra zirve sırasında başlayabilir ama bütün mesele hangi koşullarda başlayacağıdır. Türkiye’yi tam üyeliğe götürecek müzakereler için mi masaya oturacağız yoksa özel statüye götürmeye kuvvetli olan müzakereler için m? Şimdi maalesef bizim Hükümetimizin kabul ettiği 17 Aralık kararları daha çok Türkiye’yi özel statüye götürebilecek bir çerçeve çizmektedir. Orada yer alan bazı hükümler özellikle ucu açık müzakereler gibi, işte insanların serbest dolaşımını sürekli olarak kısıtlanabilmesi gibi bütün bunlar tam üyelikle bağdaşmayan unsurlardır. Hiçbir tam üye için bugüne kadar böyle bir kısıtlama getirilmemiştir.

Hükümet 17 Aralık’ta bu çerçeveye itiraz etmemekle bizce büyük bir hata yapmıştır. Bugün geldiğimiz nokta 17 Aralık’tan daha ileri olabilir mi? 17 Aralık’tan birkaç gün sonra Hükümetin gözü açılmıştır. Bir nota yollamışlardır AB’ye “aman bunları düzeltin” diye. Özellikle insanların serbest dolaşımına engel getirilmesi maddesine, AB cevap bile vermemiştir. Ve görüyoruz ki daha sonraki AB belgelerinde Türkiye’nin itirazına atıf bile yoktur. İşte Kıbrıs’la ilgili olarak bir deklarasyon yayınlamıştır Türk Hükümeti. AB cevap vermiştir “bu deklarasyonun hiçbir kıymeti yok. Türkiye’den başka kimseyi bağlamaz” diye. Niçin? Çünkü Türkiye rezerv koyamamıştır. 17 Aralık’ta bir rezerv koysaydı yani uyum protokolünün Kıbrıslı Rumlar için sadece Kıbrıs meselesi çözüldükten sonra uygulana bilineceğini söyleseydi daha farklı bir tablo çıkacaktı. Bunu yapamamışlardır. Kıbrıs konusunda yapamamışlardır ve diğer konularda da direnememişlerdir. Ve AB’nin daha sonra çıkarttığı başka belgelere bakarsanız 25 Nisan’da yayınladığı Ortak Tutum Belgesi var. Daha sonra yayınlanan bu karşı deklarasyon var. Şimdi hazırlanan Çerçeve belgesi var. Öyle anlaşılıyor ki bunların hepsi 17 Aralık’tan geriye giden belgelerdir. Daha da kötüdür bizim için.

Sunucu: Siz diplomasi dilini de iyi bilirsiniz. Diplomasi dilinde böyle biraz birbirlerini zorlayacaklar da sonra hadi bakalım kağıtlarımı açıyorum şeklinde bir tavır mı sergileyecekler? Ne diyorsunuz? Küçük bir oyun mu oynanıyor?

Öymen: Aslında bazı şeyleri bizim birlikte düşünmemiz lazım. taktikleri ve işin stratejisini çok iyi görmemiz lazım. şimdi buradaki oyuncular kimler? Bir tek Avusturya değil. Demin de konuştuğumuz gibi bunun arkasında almanlar var. Şimdi Alman Hükümeti kurulduktan sonra yeni bir tablo ortaya çıkacak. Şimdiye kadar Türkiye’nin üyeliğini kuvvetle destekleyen Schröder ve Fischer Hükümeti yerine Türkiye’nin üyeliği konusunu belki aynı sıcaklıkla desteklemeyecek bir Hıristiyan Demokratların liderliğinde bir  Alman Hükümeti gelecek. Dikkate almamız gereken  bir bu faktör var önümüzde. İkincisi Fransa Cumhurbaşkanı seçimleri yaklaşıyor ve orada en kuvvetli adaylardan biri Sarkosi ve Türkiye’nin üyeliğine karşı. Bunu da hesaba katmamız gerekecek. Bu ve benzeri unsurları dikkate aldığımız zaman önümüzde çok zor bir dönemecin olduğunu görebiliriz.

Bu genel tabloya baktığımız zaman gördüğümüz manzara şudur; biran önce müzakereler başlasın diye Türkiye’nin uzun vadede kabul edemeyeceği koşulları içeren bir metni kabul edersek bu büyük bir hata olacaktır. Yani üç gün sonra, üç ay sonra müzakereler başlarsa kıyamet kopmaz. Ama hemen başlasın diye biz bu koşulları içimize sindirirsek hem Kıbrıs’la ilgili olarak hem de tam üyeliği tehlikeye düşürecek özel statüyü önümüze çıkaracak seçenekleri sineye çekersek bu çok sakıncalı olur. unutmamamız gereken bir faktör Vatikan faktörüdür. Burada Vatikan Hırvatistan’ı üye yapmak için büyük bir gayret sarf ediyor ve Avusturya’nın da bu konularda çok ciddi girişimleri var. Bir yerde de Hırvatistan’ın üyeliği için müzakerelerin başlaması için Türkiye’nin üyeliği kartını Avusturya bir koz gibi tutuyor. Bu konuda da biliyorsunuz bazı engeller var. Bir savaş suçlusunu Hırvatistan uluslar arası savaş  mahkemesine teslim etmediği için bazı AB ülkelerini Hırvatistan ile müzakerelerin başlamasını istemiyorlar. Avusturya istiyor. Vatikan da istiyor. Vatikan’la Avusturya arasında bu konuda bir işbirliği olduğuna dair kuvvetli bilgiler var. Vatikan’ın Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakmadığını da bilmiyoruz. Bütün bu unsurları bir arada düşündüğünüz zaman tablonun bütününü görmemiz gerekiyor. Bu tablo bize şuanda “AB’nin bütün üyeleri Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakıyorlar, hazırlar, diğer adayları kabul ettikleri koşullarda Türkiye’yi de kabul etmeye hazır” dedirtecek bir tablo değil.

O bakımdan bizim bu işi bütün bu boyutlarıyla, serin kanlılıklarıyla, yapıcı bir anlayışla, Türkiye’nin tam üyelik hedefinden sapmadan ama bütün bu güçlükleri ve engelleri görerek değerlendirmemiz lazım. ben inanıyorum ki sonunda biz galip geleceğiz. Sonunda kazanacağız ve tam üye olacağız. Ve haksız dayatmaları engelleyerek üye olacağız. Ama bunun için sabır lazım. Ortak idare lazım. İktidar muhalefet çatışmasının dışında tutmak lazım. Basının iktidarı destekleyeceğiz diye iktidarın en başarısız adımlarını bile halka bir zafer gibi anlatmasından vazgeçmesi lazım. Bu çünkü yabancılara yanlış izlenimler veriyor. Yani “biz Türkiye’ye hangi baskıyı yaparsak yapalım Türkler bunu sineye çekmeye hazır” kamuoyu hazır izlenimini veriyor. Yani basının tam tersine Türkiye’nin çıkarlarını savunucu, iktidarı o yönde etkileyici, eleştirici bir tavır sergilese iktidar elini kuvvetlendirir. Yani iktidarın hatasını  siz desteklerseniz basın olarak iktidara siz kötülük yapıyorsunuz.

Sunucu: Avusturya yavaş yavaş olumlu bir tavır sergilemeye başladı. O bakımdan Avusturya bütün bu rüzgarlar çerçevesinde köşeye sıkıştırıla bilinir mi?

Öymen: Avrupa basının havasında bir değişim görüyoruz. Biz Sayın Genel Başkanımız Deniz Baykal’la son günlerde Londra’ya ve Roma’ya gittik. Ve İngiliz basını  olağan üstü yer verdi. İngiliz televizyonları Sayın Baykal’ın bu konudaki görüşlerini beklediğimizden daha geniş yer derdiler. BBC’de canlı yayına çıktı. İtalya’da işte bir saatlik program yaptı. Ve oradaki yazılı basın belki on tane gazete ayrı ayrı mülakat yaptılar. Ve biz gördük ki oradaki basının havası da Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakan bir çizgiye geliyor. Bir nokta daha önemli. Yalnız basın da değil. şimdi Sayın Baykal’ın katıldığı seminerde bir konuşma yapan İtalya’nın en büyük sosyalist partisinin başkanı Fasino çok açık bir şekilde “Avrupa Birliği” dedi “Kıbrıs konusunda hata yapmıştır. Bunu kabul ediyoruz.” Şimdi bu noktaya kadar geldi.

Eğer Avusturya tek olsaydı Avusturya engellini kırmak belki daha kolay olabilirdi. Ama demin de söyledik birkaç gün önce Danimarka Başbakanı kalkıyor, çıkıyor diyor ki “Türkiye için tam üyelikten çok özel statü daha uygundur” diyor. Buyurun. Demek Avusturya tek değil. biz bunları görmezlikten gelirsek hata olur. Peki ne yapmalıyız?

Bugün erteleme olursa çok üzülmemek lazım. kırk iki senelik bir süreç, bir yolculuk bir günde bitmez. Bunun mutlaka bir devamı olacaktır. Yeniden müzakereler ve tartışmalar olacaktır. Uzlaşmalar olacaktır. Yani bugün sonuç alamadık diye paniğe kapılmamak lazım. bugün sonuç alırsak ve Avusturya engelini aşarsak çok sevinmemek lazım. metne bakmak lazım. Avusturya engelinin dışında bizi rahatsız eden, bizim kabul edemeyeceğimiz unsurlar var mı? Biz bunları kabul ederek mi masaya oturuyoruz? Bu koşullarla oturursak biz tam üyeliğe mi gideriz? Serin kanlılıkla değerlendirmek lazım. Böyle biz bu konuları duygusal eğiliminden kurtulmalıyız.

Basınla ilgili demin ben şunu söylemek istemiştim. Biz bunu aylardan beri Türkiye’de tartışıyoruz. AB’nin bu itirazları ve bu yaratığı sorunlar yeni çıkmıyor ortaya. Daha geçen yıl 6 Ekim Komisyon Raporundan bu yana defalarca bu durumla karşılaştık. Hem metinlerde gördük bunu hem siyasi beyanlarda gördük. Ve biz bunları CHP olarak eleştirdik. “Türkiye’ye haksızlık olduğunu, çifte standart olduğunu, diğer hiçbir adaya bu koşulları uygulamadığını” söyledik. Ne yazık ki bizim basının bir bölümü bizim AB’ye yönelik bu eleştirilerimiz dolayısıyla bizi eleştirdiler. Yani Avrupa’nın haksızlığını eleştirmek yerine bu Avrupa’nın haksızlığını eleştiren ana muhalefet partisini eleştirip “siz demek ki AB2ye karşısınız” noktasına getirdiler. Bu büyük bir haksızlıktır. Çünkü biz AB’ye tam üyeliği herkesten çok destekliyoruz. Bu konudaki görüşlerimiz biz kitap yaptık. Genel Başkanımızın, bizlerin, parti sözcülerimizin AB hakkındaki görüşlerini bir kitap haline getirdik. Açın bakın. Bir tek kelime göremezsiniz içinde ki bizim AB’ye karşı olduğumuz izlenimini versin.

Biz milletçe bunun bedelini ödüyoruz. Ama biz bu haksızlıklara milletçe karşı çıkabilseydik daha ilk günden 6 Ekim’den itibaren iktidarı, muhalefeti, basını, akademik çevreleri “bu haksızlıktır. Bunları isteyemezsiniz” diye bir kuvvetli cephe oluştursaydık ben inanıyorum ki AB bu baskılarını bu noktaya getiremezdi. Zirve toplantısında Barosso Komisyon Başkanı kalktı bizim Başbakana dedi ki “bu zirve kararlarına nasıl itiraz edersiniz? Bunların aynısını 6 Ekim’de olumlu ve dengeli vasıflandıran siz değil misiniz?” dedi. O zaman film koptu orada. Biz bunları anlattık diye bize Hükümeti seven bazı çevreler “aman işte muhalefet AB’ye karşı mı?” diye eleştiri yönelttiler. İşte şimdi haklılığımız çıkıyor ama görüyoruz ki bir tek insaf sahibi gazeteci çıkıp da “ya muhalefet haklıymış. Onların dediği çıktı” diyemiyor. İşte biz de buna üzülüyoruz. Türkiye’de basın adalet duygusunu kaybederse halkı doğru bilgilendirme imkanı azalır.

Şunu görmek lazım. son zamanlarda ön plana çıkartılan bir kavram var. Bizim işin esasına iyi bakmamız lazım. O kavram da AB’nin Türkiye’yi hazmetme kabiliyeti. Yani şimdiye kadar bize diyorlardı ki “Türkiye’nin AB’ye üyeliği sizin elinizde. İşte şu şu reformları yaparsanız, şu iyileştirmeleri yaparsanız, Anayasanız şöyle değiştirirseniz AB’ye üye olursunuz.” Şimdi ise bu hazmetme kabiliyetine öne çıkarıyorlar. Bu ne demektir? Yani “siz bütün bunları yapsanız bile hatta sizden istediğimiz tavizleri de verseniz dahi eğer AB kendi iç nedenleriyle Türkiye’yi hazmedecek durumda değilse biz sizi üye yapamayız.” Bu şimdi tehlikeli. Şunun için tehlikeli; siz sonucunu bilmediğiniz bir süreçte sürekli tek taraflı tavizler vereceksiniz. Ama günün sonunda size diye bilirler ki “bunları yaptınız çok iyi ama bizim iç nedenlerimiz dolayısıyla biz sizi hazmedemiyoruz.” Bu birinci tehlike. İkinci tehlike şu Fransa’nın yaptığı son anaysa değişikliği ile Türkiye’nin üyeliğini referanduma sunma yükümlülüğü getirdiler. Yani bundan sonraki Fransız Cumhurbaşkanları istese bile Fransız Meclisinin kararı ile Türkiye’nin üyeliğini onaylayamayacak. Yani Türkiye için referandum yapacaklar. Siz bütün bu aşamaları yaptınız hatta üyelik anlaşmasını imzaladınız. Bu anlaşma için Fransa’ya gitti. Fransız halkına sordular, diyelim ki halkın %51 hayır dedi. Yine üye olamıyorsunuz.

Biz şimdi böyle tehlikeli bir yola giriyoruz. O bakımdan biz diyoruz ki izleyeceğimiz politikayı tespit ederken şuna dikkat edelim: AB’nin mevzuatının zorunlu kıldığı hususları yerine getirelim ama bunun dışında kalan böyle münferit talepleri ve dayatmaları, Kıbrıs’ın tanınması gibi hususlar gibi konularda dikkatli olalım. Bu konularda tek taraflı taviz vermeyelim. Bizim söylediğimiz bunlar. Aslında Türkiye’nin müzakere gücü tahmin edilenden daha fazladır. Biz şimdiye kadar bu Hükümet zamanında hiç koz kullanmadık. Türkiye elindeki hiçbir kozu kullanmadı. Bugün Sayın Dışişleri Bakanının demeci var “bizden önceki Hükümetler Türkiye’nin bütün kozlarını harcadı ve elimizde hiç koz kalmadı” diyor. Bu doğru değil. Türkiye’nin elinde  her konuda bir çok koz var. Yeter ki bu kozları kullanmaya idareniz olsun.Bu irade olursa eğer bu kozları kullanırsınız.

Diplomaside en kötü durum ricacı durum derler. Yani gidip de bir talepte bulunacaksınız. Sonra onların sizin bu ricanızı yerine getirmelerini bekleyeceksiniz.  En kötü durum budur çünkü kimse yerine getirmez. Bütün mesele elinizdeki kozları zamanında doğru bir biçimde kullanarak karşı tarafı belli kararlar almaya yönlendirmektir. Bunu becerebiliyorsanız başarılı diplomasi güdüyorsunuzdur.

Bu kararın son güne bırakılması da büyük bir eksikliktir. 3 Ekim’de yapılacak müzakerelerin Çerçeve Belgesiyle ilgili genel kararı AB 3 Ekim’de almamalıydı. Daha önce almalıydı. Diyelim ki şuanda Avusturya ile uzlaşmaya vardılar, biz metni görmeyeceğiz, muhalefet metni görmeyecek, Meclis görmeyecek, kamuoyu görmeyecek. Biz kamuoyunun, Meclisin ve halkın tepkisini dile getirme fırsatını bulmadan Hükümet gidip bunu kabul edecek. Böyle şey olur mu? Bu çerçeve belgesini kabul ettiğiniz anda bir daha o belgeyi tartışmaya açamazsınız.

Diplomasideki yöntemlerden biri de saati durdurmaktır. Yani şöyle bir karar çıkabilir, bunu çok yapmışlardır geçmişte, biz 3 Ekim’de müzakereler başlayacak diyoruz ama henüz anlaşmaya varamadık. 3 Ekim tarihi ile saati durduruyoruz. Bundan sonraki günlerde, saatlerde müzakereleri devam ettireceğiz ama bir mutabakat vardığımız zaman sanki 3 Ekim’de başlamış gibi sayılacak. Buna da saati durdurmak diyorlar. Bu yöntemi de uygulayabilirler.

Şimdi Türkiye’nin kriterleri bellidir. Türkiye’nin kriterlerin Atatürk ve cumhuriyeti kuranlar koymuştur. Türkiye’nin yolu çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma yoludur. Laiklik yoludur. Atatürk ilkelerini benimseme yoludur. Sayın Başbakan Ankara kriterleri diye yeni bir kavram icat edeceğine Atatürk’ün koyduğu ilkelerden bahsetse daha doğrusunu yapmış olurdu. Bizim devletimizin omurgası. Bunun üzerine kuruludur. O bakımdan devletimizin bu yapısı içinde tabii ki en çağdaş, en demokratik, en laik, batı ülkelerinin en ileri sosyal standartlarına sahip bir Türkiye’ye ulaşmak hepimizin ortak hedefidir. AB üyesi olmazsak bundan vazgeçecek değiliz biz. Olursak da bunu daha kuvvetli yapacağız olmasak da aynı yolda devam edeceğiz. Biz AB’yi bir uygarlık projesi olarak görüyoruz. Ve Türkiye’nin AB’ye üye olması sadece maddi kazanç, bir takım ekonomik avantajlar gibi görünmemeli. AB’ye Türkiye’nin üye olması bütün bu siyasi konularda, demokrasinin kökleştirilmesi konularında bir katkı sağlayacaktır. AB olmasa da biz aynı yolda devam edeceğiz. Böyle Ankara kriterleri gibi şeyler söylemek bence işi biraz hafifletmek oluyor.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.