CNNTürk – Oradaydım Belgeseli

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN
CNNTÜRK “ORADAYDIM” ADLI BELGESEL
PROGRAMI KONUĞU
16 EYLÜL 2006

Türkiye’de o sırada bütün kamuoyu, toplumun bütün kesimlerini endişeye sevk eden gelişmeler oluyordu. Ve ilk defa olarak cumhuriyetimizde dinci olarak bilinen bir siyasi partinin lideri başbakanlık koltuğunda oturuyordu. Ve o dönemde hem yaptığı beyanlarla, hem bazı iç ve dış temaslarıyla, aşırı dinci unsurlarla yürüttüğü yakın işbirliğiyle ülkenin demokratik, laik yapısının tehlikeye düştüğü izlenimi uyandırıyordu. Tehlikeye düşürecek bir davranış içinde görülüyordu. Böyle bir başbakanın iş başında olmasından yararlanan bazı dış çevreler, yabancı büyükelçiler bu fırsattan yararlanarak Türkiye’yi laik bir devlet özelliğinden uzaklaştırıp bir din devleti haline getirmek için çeşitli çalışmalar içine giriyorlardı. Hatta bunları kamuoyunun önünde sergilemekten bile çekinmiyorlardı.

O dönemde Musevi asıllı bazı iş adamlarımıza suikastlar düzenliyordu ve bunların dış bağlantıları hakkında pek çok bilgi elimize geliyordu. Buna karşı kamuoyuna yansıyan daha sonrada yansıtılan izlenimlerin aksine sadece bu askerler değil toplumun ve devletin bütün kesimlerinde büyük bir duyarlılık, bir huzursuzluk vardı. Ve ben size şunu çok söyleyeyim o dönemde Türkiye’nin dış ilişkilerinde sorumluluk taşıyan birisi olarak bizim Türkiye Dışişleri Bakanlığı olarak duyduğumuz huzursuzluk ve rahatsızlık askerlerin duyduğu huzursuzluktan daha az değildi. Elimizdeki bilgilere dayanarak, gözlediğimiz gelişmelere bakarak Türkiye’nin gerçekten çok tehlikeli bir mecraya sürüklenmekte olduğunu görüyorduk. Zaman zaman devlet kuruluşlarının, başbakanlığın, bakanlıkların koridorlarında çeşitli İslam ülkelerinden gelen militan örgütlerin temsilcileriyle karşılaştığımız oluyordu. Sayın başbakanın mesela Libya ve İran’a o dönemde yaptığı seyahatler hepimizi tedirgin etmişti. Ben Dışişleri Müsteşarı olarak bizzat Sayın Başbakana bu seyahatleri yapmamasını önermiştim. Müteahhitlerin Libya’dan alacağı olduğu gerekçesiyle yapıldı ama sonunda bu seyahat Türkiye için çok incitici oldu, üzüntü verici oldu, kırıcı oldu. Yalnız Başbakanın kişiliği açısından değil, Türk devleti açısından da hiç hoşumuza gitmeyen davranışlara muhatap olduk. Biz bunu engellemeye çalıştık, mani olmaya çalıştık. Bu usulen Başbakanların dış gezilerine dışişleri müsteşarları katılır ama ben katılmadım başbakanın bu ziyaretlerine ve bunun ne kadar sıkıntı verici bir durum yaratacağını biliyordum.

Sudan’a da gidecekti. Ona da engel olmaya çalıştık. Sonra oraya gitmekten vazgeçti. Özetle bazı böyle aşırı eğilimli din adamlarının, şeyhlerin başbakanlık konutuna davet edilmeleri. Bazı böyle gösteriler işte Ankara’nın bazı sahnelerinde sergilenen ve böyle İslami şiddeti neredeyse öven gösteriler toplumda çok ciddi sıkıntılar yaratıyordu.

Toplumun o günkü ruh halini düşünecek olursanız basına da yansıyan gerginlikleri ve beklentileri bu kadar gergin bir ortamda toplanan bir Milli Güvenlik Kurulunun herhalde sıradan işleri görüşmeyeceği belliydi. Bu toplantıda topluma damgasını vuran, ülkenin gündemine damgasını vuran konuların ele alınacağı konusunda kimsenin kuşkusu yoktu. Ama bu ne şekilde ele alınacaktır ve ne sonuç verecektir. Bunu tabi önceden kestirmek mümkün değildir. Genelde Milli Güvenlik Kurulundan önce Sayın Cumhurbaşkanı, Başbakanla ve Genel Kurmay Başkanıyla kısaca bir görüşme yapar, bir sohbet havası içinde her toplantıda böyle olur. Ondan sonra onlar gelince toplantı başlar. Diğer heyet üyeleri ve toplantıya katılan diğer yetkililer orada daha önce yerlerini almış olurlar. En son Sayın Cumhurbaşkanıyla Sayın Başbakan ve Genel Kurmay Başkanı gelirler. Onlar yerini alınca toplantı başlar. Sizin orada oturacağı yer bellidir. Ben de masanın Sayın Cumhurbaşkanımızın sağ tarafına isabet eden kısmında Başbakanın, Bakanların hizasında ortalarda bir yerde oturuyordum. Fotoğraflar çekildikten sonra toplantıya başlanır. Her zaman olduğu gibi o günde öyle başlandı. Biz bütün Milli Güvenlik Kurulu  toplantılarında çeşitli dış politika gelişmeleri hakkında bilgi sunarız, soruları cevaplandırırız. Her toplantıda yapılan bir çalışmadır bu. O bakımdan o toplantının da gündeminde yer alan veya o dönemde dünyada meydana gelen gelişmeler nelerse onları anlatmak bizim görevimizdir. Başka kuruluşlarımızda kendi alanlarında sunuşlar yaparlardı. O açıdan bizim yönümüzden görevimiz neyse onu yapmamız gerekiyordu onu yaptık. Fakat sonra tabi esas 28 Şubat’ın tarihe geçmesini yani aşırı dinci eğilimler hükümetin bunlar karşısındaki tavrı, tutumu oldu. Toplantı daha sonra o yöne yöneldi.

Şimdi bir kere Milli Güvenlik Kurulu  toplantılarında sözü cumhurbaşkanı verir. Cumhurbaşkanından söz istenir. Cumhurbaşkanının söz vermesi üzerine kime söz verdiyse o görüşlerini açıklar. Yalnız orada böyle bir sohbet havası içinde olmaz görüşmeler. Hiçbir Milli Güvenlik Kurulunda insanlar o sırada aklına gelen görüşleri söylemezler. Milli Güvenlik Kurulu  toplantılarında çok esaslı bir hazırlık yapılır. Hem asker kanadı, hem bakanlar kurulu üyeleri, hem yüksek bürokratlar gündemde olan konular neyse o konularda çok esaslı bir hazırlık içinde gelirler toplantıya ve toplantıda soyut görüşler ifade etmekten çok somut belgelere, verilere, olaylara, istihbarat raporlarına dayalı görüşler açıklanır. O bakımdan orada askerlerin söylediği veya başkalarının söylediği görüşleri o sırada aklına gelen genel ifadeler şeklinde anlamamak lazım. Bunlar çok uzun çalışmaların, değerlendirmelerin, araştırmaların, raporların ışığında hazırlanmış görüşlerdi. O bakımdan zaten tabi çok etkili oldu ve söylenen sözlerin büyük bir çoğunluğu aksi ifade edilemeyecek cinsten sözlerdi. İnkar edilemeyecek sözlerdi. Bir gergin hava var mıydı? Mutlaka vardı. O da bu toplantının özelliğinden çok ülkenin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanıyordu. Yani Türkiye böyle gidebilir miydi? Yani Türkiye bir din devleti olma yolunda gidebilir miydi? Dine dayalı bir şiddet, bir terörün egemen olduğu, hakim olduğu ve Türkiye devletinin güvenliğini sarstığı bir ortam sürebilir miydi? Yoksa buna bir yerde dur mu demek gerekiyordu? Türkiye yabancı ülkelerin bir hedefi haline getirilebilir miydi? Bir din devleti haline dönüştürülebilir miydi? Bu yöndeki çabalara sessiz kalınabilir miydi?

Bu konudaki sıkıntıyı esas itibariyle dile getiren askerler oldu. Bilhassa o devirde Sayın Genel Kurmay Başkanı olan Sayın İsmail Hakkı Karadayı bu konudaki görüşlerini, duyarlılıklarını somut bilgilere dayanarak ifade etti. Etkileyici bir konuşma yaptığını hatırlıyorum ve bunlara karşı Başbakan öyle fazla savunmaya geçmek yerine daha çok sessiz kalmayı tercih ettiği gibi hatırlıyorum. O da kendi görüşlerini söylediyse de böyle mümkün olduğu kadar alevli bir tartışma havası yaratmamaya çalıştı. Bu eleştirilerin bütün hedefi doğrudan doğruya başbakandı. Yani böyle bir başbakanla nasıl çalışıyorsunuz diye koalisyonun diğer ortağına bir eleştiri yöneltildiğini ben hatırlamıyorum. Herkes tabi orada çeşitli görüşlerini dile getirir ama orada esas eleştirilerin hedefi veya saptamaların hedefi doğrudan doğruya Sayın Erbakan’dı. Ben öyle hatırlıyorum. Ve ona düşüyordu bunları göğüslemek, cevaplandırmak. Yani biz de koalisyon ortağıyız diye Sayın Erbakan’ı destekleyecek, ona sahip çıkacak, onun ideolojik yaklaşımını benimseyecek bir tutumu, bir söylemi diğer herhangi bir bakanın, yalnız Sayın Çiller’in değil işte o zamanki DYP’den herhangi bir bakanın dile getirdiğini hatırlamıyorum.

Şimdi Sayın Çiller’in bu konulardaki genel yaklaşımı böyle Türkiye’yi bir din devletine götürme yönünde değildi. Yani Sayın Çiller’in bir taraftan tabi koalisyon ortağı olmanın yarattığı zorunlulukla birlikte yaşama ihtiyacını Sayın Erbakan’la hissettiğini biliyoruz. Hükümeti sürdürebilmek için ne mümkünse yapmaya çalıştığı muhakkak. Ama bu aşırı dinci eğilimleri hoşgörüyle karşıladığı, onlara prim verdiği, onları desteklediği doğrusu söylenemez hiçbir şekilde.

Sayın Demirel Milli Güvenlik Kurulu  toplantılarının sükunetle geçmesi için, başarılı olması için, verimli olması için her zaman büyük bir özen içinde olmuştur. Çok ciddi bir devlet adamı görüntüsü sergilemiştir bütün Milli Güvenlik Kurulu  toplantılarında. Fakat aynı zamanda yani ülkenin içinde bulunduğu o gergin ortamdan, ülkenin aşırı dinci, dinsel şiddet eylemlerine yönelen bir ortam içinde olmasından Sayın Demirel belki herkesten daha çok rahatsız oluyordu. Sayın Cumhurbaşkanının o konudaki rahatsızlığını, tedirginliğini ben yalnız o toplantıda değil, kendisiyle o devirde yaptığım pek çok konuşmada da hissettim. Yani Sayın Demirel bir taraftan rejimin ve demokrasinin yaşaması için çaba sarf ediyordu. Bu gelişmelerin demokrasiyi zedeleyeceği, demokrasiye bir dış müdahaleye yol açıcı bir durum yaratmaması için çok özel bir dikkat gösteriyordu, bir gayret gösteriyordu. Hem askerlerle görüşmelerinde, hem siyasetçilerle görüşmelerinde. Fakat bu gelişmelere de son derece duyarlıydı. Bizim gördüğümüz kadarıyla son derece endişeliydi. Bizim Dışişleri Bakanlığı olarak bu konudaki duyarlılığımızı da paylaştığını biliyorum. Ben Dışişleri Müsteşarı olarak kendisiyle çok sık görüşüyordum ve başka konulara da tabi sunuyorduk kendisine. Ama bu konulardaki tedirginliğimizi, rahatsızlığımızı elimizdeki bilgileri de aktararak naklediyorduk. Ve onunda bizim bu tedirginliğimizi paylaştığı izlenimini alıyordum. Ama hiçbir zaman bu rahatsızlıklar karşısında, toplum içinde bulunduğu gerginlikler karşında rejimin tehlikeye düşebileceği düşüncesine kapılmadığını ve rejimin mutlaka kendini koruyacağı, demokrasinin, çağdaş laik devlet düzeninin yaşacağı inancını kaybetmediğini görüyorduk. Ama bu sıkıntıları yaşıyordu ve burada bu sıkıntılardan Türkiye’nin çıkması için bir arayış içindeydi. Ve Milli Güvenlik Kurulu  toplantısında da böyle bir Türkiye’nin genel çıkarlarını, genel dengelerini, anayasanın temel ilkelerini koruyan, bir taraftan demokrasiye sahip çıkan fakat bir taraftan da bu konulardaki toplumun duyarlılığını bilen, onun bilincinde olan cumhurbaşkanı portresi sergilediğini hatırlıyorum.

Başbakan askerlerin bu kadar somut delillerle, kanıtlarla ortaya çıkacağını beklemiyordu. Bazı konularda onu da bu vesileyle söyleyeyim. Sayın Erbakan’ın çok içine sinmeden bazı kararları aldığını, imzaladığını da biz gördük. Mesela İran Büyükelçisinin sınır dışı edilmesini içine çok sindirdiğini söyleyemem. Ve dünyada hiç örneği görülmemiş bir şey oldu. Sınır dışı edilme kararı verilen bir büyükelçiye bizzat başbakan makamında kabul etti, veda etti kendisine. Sanki normal süresini doldurmuş bir büyükelçi muamelesi yaptı. Yani böyle bir durumun örneğini ben dünyada hiç işitmedim. Belli ki, içine sindiremedi. Ve herhalde bu kararların bir bölümünü de içine sindiremeden onayladı ama o zaman eğer bunu bir baskı altında yaptığınız izlenimini alıyorsanız o görevde bir gün bile oturmayacaksınız.

Şimdi en ilginç anı o zaman Sayın başbakanın benim hissettiğim kadarıyla büyük bir sürpriz ve şaşkınlık havası içinde olmasıdır. Çünkü şimdi o zamana kadarki Milli Güvenlik Kurulu  toplantılarında hiçbir bu kadar açık, net bir eleştiri ortamıyla karşılaşmamıştı. Yani çeşitli eleştiriler zaman zaman oluyordu devlet kuruluşlarına karşı ama ilk defa doğrudan doğruya Başbakanın kendi sorumluluk alanıyla ilgili o kadar açık ve net belgeye dayalı eleştiriler yapıldı. Bu kadarını beklemediği izlenimini aldım. Yani o konuşmalar sırasında Erbakan’ın haletiruhiyesini izlemeye çalıştım ve gördüğüm kadarıyla çok büyük bir tedirginlik, rahatsızlık ve gerginlik içindeydi. Ama şunu da söyleyeyim ki, büyük ölçüde kendisine kontrol edebildi ve aşırı bir tepki göstermedi. Yani toplantıyı terk etmek gibi veya siz ne hakla bunları söylüyorsunuz filan gibi veya işte söyledikleriniz yanlıştır. Asla böyle bir şey olmamıştır filan havasına girmeksizin işte biraz zaman zaman tevil etmeye çalışmak, zaman zaman sineye çekerek bu sıkıntıyı atlatma yolunu tercih etti taktik olarak. Ve daha çok yapılan eleştirileri sineye çeken bir hava içindeydi. Yaptığı müdahalelerde çok sınırlı, ölçülü ve bir karşı tepki izlenimi vermeyen bir tondaydı, bir içerikteydi. Benim hatırladığım kadarıyla yani orada daha büyük bir çatışmanın, bir gerginliğin ortaya çıkmasını istemeyen, yani o toplantıyı kazasız belasız geçirmeyi arzu eden ve bunun içinde bazı haklı eleştirileri sineye çekmeye hazır bir izlenim içinde olduğu izlenimini ben almıştım. Yani böyle karşılıklı bağırıp, çağırıp bir kavga havası içine toplantıyı sokmadıklarını hatırlıyorum. İki tarafta dikkatli bir üslup kullanıyordu. Yani askerlerin üslubunda özü itibariyle çok ciddi, çok ağır herhangi bir politikacı için hazmedilmesi kolay olmayan ifadeler olmakla birlikte onlarda nezaketlerini bozmadan, devlet adabını bozmadan bu görüşlerini ifade etmişlerdi.

Burada şimdiye kadar hiç yapılmamış bir işi yapıyoruz. O da o toplantının ve o günlerin gerçek havasını yansıtıyoruz. Şimdi bunu anlatmak benim görevim ama bundan daha fazlasını söylememekte benim görevim. Bunları kim ne şekilde dile getirdi bu belgeyi okuduğunuz zaman bunu anlıyoruz. Yani o günkü Milli Güvenlik Kurulu  sonucunda kabul edilen belge hangi görüşlerin ortaya atıldığını ve hangi sonuçlara varıldığını tespit eden bir belgedir.

Türkiye’de belli ideolojiyi temsil eden çok uzun zamandan beri din faktörünü devlet hayatında ön plana getirmeye çalışan bir başbakan var. Farklı siyasi görüşleri olan bir başbakan yardımcısı var, bir koalisyon ortağı var. Şimdi birkaç sene önce biz bir heyetle o zamanki dışişleri bakanımızın başka bir heyetle İran’a gidip Humeyni’yi ziyaret ettiğimizde İslam devriminden sonra İran’da. Humeyni bize açıkça birisini takdim etti. İşte kimdir dedik. Bu benim Türkiye’deki temsilcim diyor. Ne iş yapacak? İslam devrimini Türkiye’ye yayacak. Bunu bizim yüzümüze karşı söylüyor. Yani belli ki, herkesin birbirinin iç politikasına, iç işlerine karışmama siyaseti geleneği dış politikada o dönemde pek hatırlanmıyordu. Bugün ne kadar hatırlanıyor bilmiyorum. Ama o dönemde hatırlanmıyordu ve herke en azından bazı ülkeler komşu ülkelerin kendi rejimlerini yaymayı bir ulusal hedef sayıyorlardı. Yani ne yapsak yapsak da şu Türkiye’yi kökten dinci bir devlet haline getirsek. Ve bunun için her şey mübahdı. Daha fazla ayrıntısını vermek istemiyorum ama o devirde bazı ülkelerin temsilcilerinin Türkiye’ye yaptıkları gerçekten bizim çok rahatsız olduğumuz, çok tedirgin olduğumuz işlerdi.

O tarihteki Milli Güvenlik Kurulunun sonunda yayınlanan belge bütün bu konuşmaların içeriğini çok açık bir şekilde ortaya koydu. Yani birinci öncelik neye verilir. O belgede bakacaksınız cumhuriyeti hedef alan rejim aleyhtarı faaliyetler laik ve sosyal hukuk devletine özel bir atıf yaparak. Yani laiklik karşıtı faaliyetlere müsama gösterilmemesi gerektiğini söylüyor. Belgenin en önemli maddesi bence birinci maddesidir. Onun dışında hukuk sistemi. Yani bu olaylar karşısında yargının yeterince duyarlılık göstermediği özellikle savcıların yeterince harekete geçmediği iddiası dile getiriliyor ve buda belgede tescil edilmiş. Bu kabul ediliyor.

Şimdi kılık, kıyafet konusu dile getiriliyor. Yani orada bazı insanların sarıkla, cüppeyle dolaştıkları hatta başbakanlığa kabul edildikleri demin söylediğim gibi. Bu olay tepki gösteriliyor. Çünkü Türkiye’de bir kıyafet kanunu var. Yani herkesin istediği gibi böyle sarıkla, cüppeyle, fesle dolaşması mümkün değil. Ama o dönemde işte din ağırlıklı bir hükümetin işbaşında olmasının yarattığı ortam içinde bazıları kendilerini bu yasayla adeta bağlı saymıyorlardı ve bu şekilde fütursuzca hareket edebiliyorlardı. Çok aşırı bazı tarikatlar, dini gruplar devletin bu konulardaki yasalarını hiçe sayıyorlardı. Anayasanın 141. 142. maddesinin yanı sıra 163. maddesi kaldırılmıştı. Bu 163. maddesi biliyorsunuz aşırı dini faaliyetleri yasaklayan bir maddeydi. Şimdi bunun kaldırılmasından yararlanan bazı grupların meydanı boş bularak kendi doğrultularında, yani laiklik aleyhinde, rejim aleyhinde faaliyet gösterdikleri görülüyordu. Bütün bunların düzeltilmesi, bunun denetlenmesi için gerekli tedbirler alınması isteniyordu. Eğitim politikasında da böyle dini eğitim ön plana çıkarılması, farklı kurumların kendi başlarına, kendi bildikleri gibi dini eğitim veren faaliyetlerde bulunmaları tedirginlik yaratıyordu. Buna tepkiler vardı. Bu toplantıda dile getirildi ve sonunda eğitim birliğini, öğretim birliğini, yani tevhid-i tedrisat cumhuriyetin ilk dönemlerinde kurulan tevhid-i tedrisat kanunun ana unsurlarının korunması ilkesi üzerinde hassasiyet gösteriliyordu. İmam hatip okullarının da kendi hedeflerinin, kuruluş amaçlarını aşan bir şekilde kullandığı, değerlendirildiği görülüyordu. Yani oradan mezun olan insanların toplumun çeşitli kesimlerine yayılarak toplumun genel yönetiminin dini eğitim görmüş insanların eline geçmesinin bir zeminini oluşturduğu görülüyordu. İmam hatip okullarının kendi boyutları içine çekilmesi sadece imam ve hatip yetiştiren okullar olması gereği üzerinde duruldu. O devirde bazı aşırı kökten dinci gurupların denetiminde kuran kursları vardı. Bunların kapatılması istendi. Bunlar çünkü yasalarımıza uygun değildi. Kuran kurslarının hangi şekilde düzenlenebileceği, kimin denetiminde olacağı yasalarla tespit edilmiştir. Şimdi buna aykırı eylemleri durdurmak, engellemek amaçlanıyordu. Bu da bu belgede söylenmişti.

Şimdi kadrolaşma hareketi. Bugünde görüyoruz maalesef Türkiye’de bazı böyle dinci, dini siyasete alet etmek isteyen laiklik karşıtı insanların o zamanki iktidar partisi tarafından devletin önemli makamlarına, kadrolarına getirildiği görülüyordu. Bununda durdurulması istendi. Ne yazık ki, şimdi de aynı sıkıntıları Türkiye yaşamaktadır. Bir dini ihtiyaç için yapılması gereken camilerin başka ideolojik amaçlarla, siyasi amaçlarla kullandığı, değerlendirildiği, bazı bölgelerde bu amaçla özel olarak camiler inşa edildiği o zaman o toplantıda dile getirilmişti. Bu konuda sonunda metinde yer aldı. Bunu toplumun içinde genel bir silahlanma eylemi vardı. O devirde böyle yaygın bir temayüldü ve bunun için özellikle pompalı tüfeklerin alışı, satışı adeta serbest gibi. Şimdi bunun engellenmesi istendi. Yani halkın eline bu silahların geçmemesi için tedbir alınması istendi. İran’dan ismen bahsediliyor. Önemliydi yani bu gibi belgelerde ülkelerden ismen bahsedilmez. Ama bu 28 Şubat belgesinde İran’ın Türkiye’deki rejimle ilgili faaliyetleri, iç işlerine karışma eğilimleri gerçekten dile getirilmiştir. Bir İran büyükelçisinin o dönemde sınır dışı edildiğini unutmayınız. Türkiye çok nadiren bu yola başvurur. Türkiye bir yabancı büyükelçiyi zorunlu kalmadıkça, kendini zorunlu hissetmedikçe sınır dışı etmez. O devirde İran büyükelçisi sınır dışı edilmişti. Ve bu belgede İran’dan ismen bahsedilmesi gerçekten önemlidir. Yargıyla ilgili endişeler dile getirilmişti. Yargının yeniden düzenlenmesi, yargı reformu bugün bile söz ediliyor. Yani bugün bile yargıda arzu edilen düzeye gelemedik. O devirde dile getirilen yargı reformu hala tam anlamıyla gerçekleştirilmiş değil Türkiye’de. Bazı yasalar değiştirildi, bazı düzenlemeler yapıldı ama yargının gerçekten tarafsız ve etkili bir yapıya kavuşturulması için bir reform sağlama ihtiyacı o zamanda dile getirildi.

Şimdi bugünde görülen bazı olaylar o zaman vardı Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına, komutanlara, generallere karşı tahrik edici yazılar. Onları hedef gösterici yazılar, onları toplumun gözünde küçük düşürücü yayınlar yapılıyordu, konuşmalar yapılıyordu. Bu konuda da toplantıda komutanlar duyarlılıklarını dile getirdiler ve metinde buda açıkça ifade edildi.

Şimdi şöyle bir sıkıntı vardı bugünde görüyoruz. Ne yazık ki, o dönemde dile getirilen ve hükümetçe de benimsenen bazı önlemler yeterince uygulandığı için bugünde bu sıkıntılar yaşanıyor. Şimdi o devirde de ordunun içine sızmış bazı aşırı dinci unsurlar silahlı kuvvetlerden uzaklaştırılırdı askeri şura kararlarında. O dönemde başbakanın askeri şura kararlarına şerh koyma adeti yoktu. Benim hatırladığım Sayın Erbakan’ın veya başka bir başbakanın bu şura kararlarına şerh koyduğu bir örnek yoktur. Hatırlamıyorum böyle bir örneği.

Şimdi bunlar ayrıca şunu yapıyorlardı. Aşırı dinci faaliyetleri dolayısıyla ordudan atılan bazı subayları, astsubayları belediyelerde görevlendiriyorlardı. Kendi yetki alanlarındaki bazı kurumlarda görevlendiriyorlardı. İşte buna tepkiler dile getirildi.

Yalnız başbakanın ve yakın çevresinin değil onun partisinin bazı yerel örgüt mensupları, yöneticileri, il yöneticileri, ilçe yöneticileri de laiklik karşıtı beyanlarda, söylemlerde bulunuyorlardı. Bunu zaman zaman siz de duydunuz. Buna da bir tepki dile getirilmişti toplantıda. Bu da bu belgede yer alıyor.

Tarikatların bir ekonomik güç haline gelmesine de tepki gösterilmişti. Şimdi de ne yazık ki, bugünde bunlar kol geziyor. Yani o 28 Şubatta üzerinde mutabakata varılan unsurlar eğer gerçekten tam olarak uygulanmamış olsaydı belki Türkiye’de bugün yaşadığımız bazı sıkıntıları yaşamayacaktık. Ama görüyorsunuz ki, o 28 Şubat kararında dile getirilen bazı şikayetler sanki hiç öyle bir süreçten Türkiye geçmemiş gibi bugünde devam ediyor ve bazı televizyon kanalların, bazı radyoların gene böyle laiklik karşıtı, rejim karşıtı mesajlar verdikleri ve bununda toplumu çok rahatsız ettiği, tedirgin ettiği ve bazı insanları etkilediği söyleniyordu. Şimdi bugün de bazı televizyonları açın benzeri ifadeleri görüyoruz. Yani Türkiye bir laik devlet midir, bir din devletimidir, bir Afganistan mıdır, bir Suudi Arabistan mıdır bazen anlamakta güçlük çekiyoruz.

Şimdi bazı parasal katkıları olurdu milli görüş teşkilatının. Onların vakıfları vardı. Belediyelere yaptıkları katkılar vardı. Bunlar dile getiriliyordu. Yani özetle Milli Güvenlik Kurulunda dile getirilen ana unsurlar bunlardı ve bütün bunlara çözüm bulunacağı konusunda Sayın Başbakan imza atarak taahhütte bulundu. Yapabildi mi? Çoğunu yapamadı. Yani Milli Güvenlik Kurulu kararı ne kadar bağlayıcıdır şimdi daha sarih bir şekilde yasaya konulmuştur bunlar tavsiye kararı alacaktır diye ama yani o devirde de Milli Güvenlik Kurulunun kararlarını hükümetlerin ciddiye alması, uygulaması bekleniyordu. Bu kararların büyük bir bölümü o devirde hayata geçirilemedi. Daha sonra zaten hükümet sona erdi. Daha sonraki gelişmeleri Türkiye’de hep birlikte yaşadık. Ama 28 Şubat bir dönüm noktası oldu.

Biz CHP olarak demokrasiye her türlü dış müdahaleye karşıyız. Yani boyutuyla baktığınız zaman demokrasinin işleyişi acaba böyle Milli Güvenlik Kurulundaki uyarılar vasıtasıyla mı raya oturtulmalıdır, balans ayarı yapılmalıdır. Bunu içimize sindiriyor muyuz? İşe o açıdan bakacak olursanız tabi ki, bunu insanın içine sindirmesi zordur. Yani bu noktaya Türkiye gelmemelidir doğrusu o dur. Milli Güvenlik Kurulunda bir uyarı olmadan o zaman hükümetin, bizzat başbakanın, onun partisinin anayasamıza, rejimimizin temellerine, Atatürk ilkelerine saygılı bir tavır sergilemesi halinde ve burada önerilen tedbirleri daha burada konuşulmadan alması halinde muhtemelen 28 Şubat olayı yaşanmayacaktı. Yani 28 Şubat olayı hiç sebep yokken askerlerin sırf iktidara müdahale etme hevesinden kaynaklanan bir olay gibi değerlendirilmemeli bu yanlıştır. Ama o olmasaydı kuşkusuz daha iyi olurdu. Yani ona ihtiyaç olmadan rejim kendini ayakta tutabilseydi çok daha iyi olurdu. 27 Mayıs’a ihtiyaç olmadan Demokrat Partinin demokrasi kuralları içinde iktidarını sürdürmesinin daha iyi olacağı gibi. Ondan sonra çok büyük dramlar yaşandı bu müdahalenin sonucunda. Niçin? Çünkü daha önceki siyasi iktidar demokrasi içinde kalma becerisini gösteremedi.

Şimdi bütün bu gelişmelerden tabi her dönem için herkesin çıkartması gereken bazı sonuçlar var. Yani bu sonuçların özü şudur; iktidarda olsun, muhalefette olsun, toplumun çeşitli kesimlerinde olsun herkesin demokrasiye tam saygı göstermesi lazım. Ama aynı zamanda cumhuriyetin temel ilkelerine de saygı göstermesi lazım. Yani cumhuriyet içinden bazı unsurlar seçilerek kabul edilebilecek bir sistem değil. Cumhuriyet bir bütün. İşte 28 Şubat’ın meydana gelmesi, o sürecin yaşanması cumhuriyetin ve demokrasinin bu temel değerlerinin yeterince benimsenmemiş olmasından kaynaklanıyor. Yani bir kere biz iktidarı ele geçirdik o zaman cumhuriyetin temel ilkelerini bir tarafa bırakarak Türkiye’yi din devleti yolunda sürükleyebiliriz inancı bazı çevrelerde hakim olmuştur. Belki Sayın Başbakan bir ölçüde kendini frenleyici bir davranış sergiledi o toplantıda ama belki de parti tabanına yakın çevresi, ona destek olanların bir kısmı onu daha da ileri adımlar atmaya zorlamıştır. Yani o devirde yapılmaması gereken işler yapılmıştır. Bu 28 Şubat sürecide bunun ürünüdür.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.