CNNTürk – AB ile İlişkiler Hakkında

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
CNN Türk’e verdiği mülakat
14 Aralık 2006

Sunucu: 1963’ten beri Türkiye kurumsal anlamda, hukuki anlamda bir ilişkiyi yürütüyor. Bugün gelinen noktaya geçmişten bugüne baktığınız zaman bu ilişki bir şekilde evlilikle, üyelikle sonuçlanabilecek bir ilişki mi yoksa gerçekten doku farklılığı son tahlilde üyeliği engelleyecek bir faktör mü? Bunu nasıl görüyorsunuz?

Öymen: Avrupa’dan kaynaklanan bazı sorunlar olduğunu hiç unutmayalım. 1963’te Türkiye’nin tam üyeliğini hedefleyen Ankara Antlaşmasını imzaladığımız zaman Avrupa’da iş başında olan liderler Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşından sonraki babaları sayılan insanlardı. De Gaulle gibi, Adenauer gibi, Schuman gibi, De Gasperi gibi. Bunlar Türkiye’nin Avrupa ailesinde önemli bir yeri olduğuna inanıyorlardı. Şimdiki Avrupa liderlerinin bir bölümü farklı düşünüyor. Bunlar çok açıkça Türkiye’nin Avrupa ailesinde yer almaması gerektiğini söylüyorlar. Sıkıntının özünde bu yatıyor. Aslında Kıbrıs sorunu olsun, başka sorunlar olsun daha çok bir bahane gibi önümüze çıkarılıyor. Çünkü Angela Merkel gibi Almanya Başbakanı, Fransa’nın çoğunluk lideri Sarkozsy gibi, Avusturya Başbakanı Schüssel gibi liderler çok açık bir şekilde Türkiye’yi AB üyesi olarak görmek istemediklerini söylüyorlar. Biz bu gerçek yokmuş gibi değerlendirmelerimizi yaparsak çok yanılırız. Yani çok açıkça ortaya koyalım ki şu anda bizim esas sorunumuz Avrupa’nın içindeki bu liderlerin olumsuz tutumundan yankılanıyor.

Sunucu: Buradan çıkarılan sonuç size göre şu mu olmalı? Alman Sosyal Demokratların lideri Schröder Almanya’da iktidarda iken ilişkiler yürüyebiliyor ama Hıristiyan Demokratların başka bir bakışı var. Onlar geldiği zaman bu ilişki yürüyemiyor. Daha önceki dönemlerde de biz bunu yaşadık. 1997’de üyelik bir anda dondu. İstemediler. Üye olamazsınız demişlerdi ama 1999’da adaylık verildi. Hep böyle sıkıntılıydı. İktidar değişiklikleri ve bakış farklılıkları oluştukça Türkiye’nin AB ile ilişkileri ve bu süreç etkileniyor. Ve böyle kör topal, bir adım ileri, iki adım geri şeklinde gidiliyor. Bu mudur?

Öymen: Maalesef öyledir. Şimdi Almanya’da 16 yıl  Helmut Kohl iktidarda iken, o dönemde Türkiye’nin üyeliğini şu veya bu koşul altında destekleyebileceğini söylememiştir. Ve onun döneminde 1997 zirvesinde Türkiye AB ilişkileri engellenmiştir. 1999’da o gitmiştir, Schröder’in başbakanlığında kapılar açılmıştır, Türkiye resmen aday yapılmıştır. Ve bir dönem Almanya Türkiye’nin üyeliğinin destekleyicisi olarak Avrupa Birliği’ni sürüklemiştir. Ama şimdi Schröder gidip Merkel gelince, Sosyal Demokratlarla bir koalisyon hükümeti olmasına rağmen Almanya desteğini çok zayıflatmıştır. Hem Merkel, hem onun kardeş partisi olan Hıristiyan Sosyal Partisi Steuber her vesile ile Türkiye’nin üyeliğini istemediğini söylemektedir.

Sunucu: Kıbrıs ve Türk-Yunan sorunları bu anlamda hep bir bahane o zaman.

Öymen: Gayet tabi. Hiç ondan kuşkunuz olmasın. İşin esasını görüp onu çözümleyemediğimiz sürece bu sıkıntılar devam edecek. Bu nasıl çözülür? Bu en üst düzeyde siyasi liderler arasında çözülür. Yani sizin Başbakanınız gidecek yüz yüze konuşacak. Böyle günlük meseleleri konuşmayacak. Çok açık bir şekilde diyecek ki siz Türkiye’nin üyeliğini gerçekten istemiyorsanız, önümüze her gün böyle bahaneler çıkaracaksanız, bunu çok açık söyleyin.Sebebini de söyleyin ama bunu çok açık söyleyin. Bizde ona göre geleceğimize yön verelim. Yani Türkiye Avrupa’nın bekleme odasında ilanaydı bekleyecek bir ülke değildir. Biz küçük, sıradan, dünya medeniyetine yeni çıkmış bir ülke değiliz. Bizim arkamızda 700 yıllık bir tarih var. Bizim arkamızda 73 milyonluk bir halk var. Çok zengin bir kültür var. Yani biz Avrupa’nın üyesi olmak istiyoruz. Ama bize ikinci sınıf devlet muamelesi yapmanızı kabul edemeyiz. Yani politikanız ne ise bunu tespit edin ve bunu bizim yüzümüze söyleyin. Biz Türk halkını kandıramayız. Yani bizi on sene on beş sene oyalayacaksınız böyle yöntemlerle, bir gün ileri bir gün geri, orda ilerleme yaptık, burada gerileme yaptık, bugün ilişkilerinizi dondurduk, yarın çözdük, on beş sene sonra diyeceksiniz ki bir referandum yaptık bir de baktık ki halkımızın çoğu sizi istemiyormuş, sizi alamayacağız. Bu muameleye maruz bırakmayın bizi. Bakın şimdi Fransa sırf Türkiye’nin üyeliğini engellemek için geçen senenin başında anayasasını değiştirdi. Anayasaya bir madde koydular. Türkiye üye olacağı zaman bu üyelik mutlaka Fransız halkına sorulacaktır, referanduma sorulacaktır. Şimdi Avusturya Başbakanı aynı şeyi söylüyor. Biz Türkiye’ye ucu açık müzakereler önerdik, bunun anlamı özel statüdür diyor. Ama baktık ki görüşmelerde Türkiye tam üyeliğe doğru gidiyor, hemen referandum yapacağız diyor. Ne çıkacak? Avusturya’da bugünkü en son kamuoyu yoklamaları Türkiye’nin üyeliğini destekleyenler yüzde on, karşı olanlar yüzde seksen, kararsızlar yüzde ondur. Böyle bir ülke kamuoyuna giderse, referanduma giderse ne sonuç çıkacak? Belli ki olumsuz sonuç çıkacak. Bu meseleleri Türkiye devlet adamına yakışır bir ciddiyetle, üst düzeyde Avrupalı devlet adamları ile konuşacaktır, Avrupa basınını da bu konuda harekete geçirecektir. Bakın Avrupa basını bugün Avrupa’nın politikalarını eleştiriyor. Bugünkü Guardian’ı açın diyor ki AB Türkiye’ye iki yüzlülük yapıyor diyor. Dünkü London Times diyor ki AB Türkiye’ye hak etmediği bir ceza verdi diyor. Şimdi Avrupa basınında da böyle sesler yükselmeye başladı. Herkes görüyor bizim gördüğümüzü. Yani bir ülkeye bu kadar büyük ve bu kadar güçlü bir ülkeye böyle muamele yapamazsınız. Yarın ailenize alacağınız bir ülkeye böyle muamele yapamazsınız. Türkiye’ye düşen nedir? Türkiye’ye düşen şudur. Türkiye’nin aleyhindeki çevrelere koz vermemek. Şimdi Kıbrıs Meselesini AB sürecimizle bütünleştiren maalesef Türkiye’nin bir hatası oldu. Biz defalarca uyardık. 17 Aralık’ta ek protokolle ilgili şu taahhüdü vermeyin dedik. Ondan sonra 29 Temmuz 2005’te Sayın Dışişleri Bakanı’na ek protokolü imzalamayın dedik. Maalesef yaptılar. AB bir koz eline geçirdi şimdi. Türkiye’nin üyeliğini istemeyenler işte diyorlar siz taahhütte bulundunuz, yerine getirin. Peki ambargoları kaldırmak için sizinde taahhüdünüz var, onu niye yapmıyorsunuz. O başka iş diyorlar. Onu buna karıştırmayın diyorlar. Şimdi şu zirvede, bakınız iki gün önceki Dışişleri Bakanları Toplantısında Avrupa Birliği sadece ve sadece kendisinin 26 Nisan 2004 tarihinde aldığı kararı teyit etseydi bu kriz çözülecekti. Çünkü Türkiye açıklamış, doğru yada yanlış. Bizim eleştirilerimiz, hatalı bulduğumuz tarafları var, onu ayrıca tartışırız ama Türkiye resmi tutum olarak açıklamış diyor ki siz ambargoları kaldırın biz de limanları, havaalanlarını açalım. Dışişleri Bakanları deseydi ki, biz aldığımız eski kararı teyit ediyoruz ve ambargoları kaldırıyoruz. Türkiye’de tamam diyecekti, bende havaalanlarını, limanları açıyorum. Kriz bitecek. Ama krizin bitmesi Türkiye’nin üyeliğini engellemek isteyenlerin işine gelmeyecek. Bugün Kıbrıs bahane, yarın başka bahane olacak. Yani mümkün olduğu kadar Türkiye’nin üyeliğini ileri atacaksınız. Oyun böyle oynanıyor.

Sunucu: Büyükelçilik hayatınızın büyük bir kısmını Avrupa’da yaşadınız.Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye’nin batı ile ilişkileri anlamında son derece hayati. Türkiye nerde durabilir? Nerede rest çekmelidir? Ve ne kadar bir süre ile bu rest kartını elinde tutabilir?

Öymen: Gayet tabi ki Türkiye Avrupa Birliği olmadan da yaşayabilir. Yani Türkiye eli mahkum, çaresiz bir ülke gibi görünmemeli. Gayet tabi ki Türkiye’nin seçenekleri vardır, b planı vardır ve olması lazımdır. Eğer yoksa şimdiden hazırlanması lazımdır. O doğru. Ama AB üyesi olmak bizim hakkımızsa ve kırk yıldan beri bize Avrupa siz üzerinize düşeni yaparsanız üye olursunuz demişse, bunun bedelini almak da bizim hakkımızdır. Karşılaştığımız ilk güçlükte yelkenleri indirirsek, geri adım atarsak, vazgeçersek yanlış iş yaparız. Fransa İngiltere’yi iki kere veto etti. İngiltere sonuna kadar direndi. Hayır cevabını cevap saymıyoruz dedi, sonunda kazandı ve üye oldu. O bakımdan böyle güçlükler karşısında yılmayacaksınız, mücadeleye devam edeceksiniz. Ama bir şartla. Yani böyle haksız bir muameleye maruz kaldığınız zaman, bunu içinize sindiremezsiniz. Bunu bir yol kazasıdır, ben yoluma devam ederim diyemezsiniz. Diplomaside bu zaaf olarak anlaşılır. O zaman ne yapacaksınız? Hemen cevabını vereceksiniz. Nedir cevabı? Cevabı şudur. Çok basit. Madde bir sekiz maddeyi askıya mı aldınız siz, bu sekiz madde ile ilgili olarak AB’nin Türkiye’den talepleri var mıydı? Vardı. Türkiye’nin bu konuda hazırladığı yasalar var mıydı? Vardı. Mesela su ürünleri yasası var. Türkiye’nin karasularında AB balıkçılarına avlanma hakkı tanıyor. Hemen sizde onu askıya alacaksınız. Bu sekiz madde ile ilgili olarak, Türkiye’den yaptıkları, ve Avrupa’nın çıkarına yarayacak konulardaki taahhütlerinizi askıya alacaksınız. İlk iş bu. İkincisi, bazı ülkeleri görüyoruz. Türkiye’ye hakaret düzeyine varan saldırılarda bulunuyorlar. Avusturya Başbakanı. bir gün geçmiyor ki Türk milletini rencide edecek bir laf etmesin. Biz ne yapıyoruz? Aynı dönemde Avusturya firmalarına milyarlarca dolarlık ihale veriyoruz. Bu yanlış. Sağ elin yaptığından sol elin haberi yok. Devletin siyasi işlerinin nasıl yönetildiğinden, ekonomi bürokrasisinin haberi yok. Yunanistan olmadık eziyetleri çektiriyor. Kıbrıslı Rumların en büyük destekçisi Yunanistan. Biz ne yapıyoruz? Bankalarımızı haraç mezat Yunanlılara veriyoruz. Hangi ülke bunu yapar? Yani hangi ülke kendisine siyasi açıdan bu kadar eziyet eden, haksızlık yapan bir ülkeye bu kadar büyük ekonomik avantajlar sağlar? Ekonominin kuralları ayrıdır, siyasetin kuralları ayrıdır. Bu kitapta yazar. Hayat böyle değil. Siz bir ülkeye herhangi bir konuda kötülük yapın, bir güçlük çıkarın bakın bakalım sizin bir tane firmanıza kolaylık sağlıyorlar mı? Orada hemen acısını çıkarırlar. Hiçbir gün beklemezler. Ve ben bunu meslek hayatımda o kadar çok yaşadım ki.Eğer hükümet diyorsa ki ben bir kusur işledim, bir suç işledim bana haklı olarak ceza veriyorlar o başka. Ama böyle demiyorsa ki demiyor. Doğrusu dememektir. O zaman size bir haksızlık yapılmışsa diplomaside cezasını vereceksiniz. Size bir örnek vereyim. Kıbrıs Harekatından sonra, ABD bize askeri ambargo uyguladı. Biz ne yaptık? Türkiye’deki bütün askeri tesisleri ve üsleri Amerikan silahlı kuvvetlerine kapattık. Bir günde kapattık. Bizim bu kararımız sonucu Amerikanın dünyadaki istihbarat kaynakları yüzde altmış oranında azaldı. Ne oldu? Üç sene bu kararımızda direndik ve üç sene sonra Amerika Türkiye’den en küçük bir taviz almadan bu ambargoyu kaldırdı. Devletseniz bunu yapacaksınız. Ama itiraf edelim ki o dönemde Türkiye’de devlet adamları vardı. Şimdi eksikliğini hissettiğimiz budur. Bir gün söylediğimiz bir gün söylediğimizi tutmuyor. Kıbrıs konusunda otuz yıldan, kırk yıldan beri izlediğimiz çok isabetli, haklı, basiretli, şimdiye kadar bütün hükümetlerin benimsediği politikalar var. Bu hükümet hepsi yanlıştır diyor. Hepsi yanlıştır sıfırdan başlayacağız diyor. Çözümsüzlük çözüm değildir. Sanki biz istemiyoruz çözümü. Karşı tarafın istemediğini anlamıyor musunuz. İşte Rumlar her vesile ile Kofi Annan Planında da gösterdiler, eşitlik esasına dayalı bir çözüm istemediklerini söylüyorlar. Siz hala bunu göremiyor musunuz? Yani bizim devlet adamlarımızın bu olayda biraz gözünün açılması lazım. Türkiye kendi çıkarlarının bilincine varmalı. Yoksa Türkiye sürüklenip gider bu rüzgarların önünde, çok yazık olur. Kıbrıs’ta gider sonunda, Avrupa Birliği’nden de hiç bir şey elde edemeyiz.

Sunucu: 2002-2003 yıllarına kadar geçen onca yılda yapılan pek çok hata oldu. Kıbrıs dosyasında yapılan hataları nasıl değerlendiriyorsunuz? En büyük, en temel hatalar nerede ne şekilde yapıldı?

Öymen: Kıbrıslı Rumların en büyük hatası Atina ile ters düşmeleri, aralarında çekişmelere, çatışmalara girmeleri. Kendi içlerinde sürtüşmelere girmeleri idi ve sonunda kendileri açısından büyük bir felaketle karşılaştılar. Bizim yapabileceğimiz şimdi en büyük hata KKTC’deki arkadaşlarımızla buna benzer çekişmelere, çatışmalara girmemizdir. Bir iki maddeye değinmek istiyorum. Ben Kıbrıs’ta ve Türkiye’de uzun yıllar uğraştım. Sayın Denktaş’ın çalışmalarına çok yakından tanık oldum. Sizi temin ederim ki Sayın Denktaş’ın tek bir hareketi bile Türkiye ile istişare edilmeden, Türkiye’nin onayı alınmadan atılmış bir adım olmamıştır. O bakımdan eğer eleştirecekseniz, açıkça Türkiye’yi eleştirin. Eğer gerçekten Sayın Denktaş’ın Ankara’dan farklı politikalar izlediğine inanmıyorsak Denktaş’ı boy hedefi yapmakla bence hatalı bir harekette bulunmuş oluruz.. Ben Ankara’da sorumluluk taşıyan bir insan olarak şunu söyleyebilirim ki Sayın Denktaş’ın Ankara’ya aykırı tekbir adımını görmedim. Kıbrıs Antlaşmalarının, Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan’ın üye olmadığı bir uluslar arası kuruluşa üye olamayacağı yolundaki tutumu bu hükümete kadar bütün hükümetlerce ısrarla savunulmuştur. En son olarak da bu konudaki tutumunuzu tescil eden bir belge 2002 yılının sonunda BM’ye tescil edilmiştir ve bu belgenin ekinde de İngiliz ünlü hukukçu Manderson’un aynı konudaki raporu yer almaktadır. Şimdi gerçekleri bilerek konuşmak lazım. Bizi çok seviyorlar, bizden çok bahsediyorlar. Evvelce öyleydi, şimdi böyleydi gibi sözler bence çok isabetli değil. Sonucu ortadadır. Çok açık konuşmak gerekiyorsa AB’nin son Dışişleri Bakanları toplantısında Türkiye hak etmediği bir şamar yemiştir. Herkes bizi o kadar seviyorsa, beğeniyorsa sözlerimizi, davranışlarımızı o kadar takdir ediyorsa böyle bir şamar atmazlardı Türkiye’ye. Kıbrıs dolayısıyla atmışlardır. Türkiye’nin buna tepki göstermesinin zamanıdır. Birbirimize girerek, sen onu mu yaptın, ben bunu mu yaptım, o öyle demişti, bu böyle demişti, Denktaş ne demişti, geçmiş Türk hükümetleri ne yapmıştı. Bunlar çok yanlıştır. Aynı şekilde Sayın Başbakanın, milli birlik ve bütünlük içinde olmamız gereken bir dönemde, birlikte mücadele etmemiz gereken bir dönemde, Türkiye’ye yapılan bu haksızlıklara birlikte göğüs germemiz gereken bir dönemde kalkıp da sabahtan akşama kadar bu konularda muhalefeti suçlaması, iç politika yapıyorlar demesi, rant elde etmeye çalışıyorlar demesi son derece haksızlıktır. O bakımdan bu iç çekişmeler hem Türkiye’de hem Kıbrıs’ta Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmaz. Türkiye’nin şimdi yapacağı şey ortak aklı bulmaktır, iktidarı ile muhalefeti ile birlikte çalışarak bu haksız durumun düzeltilmesi için birlikte gayret sarf etmektir. Bununda yapılacağı yer meclistir.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.