SkyTurk – Avrupa Birliği İlişkileri ve Kıbrıs Meselesi Hakkında

 

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’ in 
SkyTurk’e Verdiği Mülakat        
15 Şubat 2010

Sunucu: Sayın Öymen, programımıza hoş geldiniz. AKP’nin Kürt ve Alevi meselesini çözme iradesi eleştirilebilir ama yine de ben iradenin doğru olduğunu düşünüyorum. Fakat sonucun nasıl olacağı henüz netlik kazanmış değil. Siz CHP olarak Türkiye’nin temel sorunları çerçevesinde ve kutuplaşma konusunda ülke siyasetine ne kadar katkıda buluyorsunuz?

Onur Öymen: Toplumumuzun gereğinden fazla gerginleştirildiği doğrudur. Buna mutlaka son vermek gerekmektedir. Ayrıca meseleyi uygar toplumlardaki gibi bir tartışma ortamı içinde yürütmek gereklidir. Burada birinci görev Sayın Başbakana düşüyor. Ancak maalesef Başbakanın Türkiye’de kavga etmediği bir kurum kalmadı. Yargı bağımsızlığı demokrasinin temelidir. Çok güvenilir uluslararası istatistiklere göre yargı bağımsızlığında Türkiye dünyada altmış dördüncü sırada yer almaktadır. Yargının Türkiye’den daha bağımsız olduğu ülkeler arasında, bazı Afrika ve Orta Doğu ülkeleri yer almaktadır.

Diğer veri ise Avrupa Birliği’nin İlerleme Raporudur. Hem AB hem de Avrupa Parlamentosu raporlarında çok açık bir biçimde Türkiye’den yargı reformu yapması bekleniyor. Öncelikle milletvekilliği dokunulmazlığının kaldırılması talep ediliyor. Bugün Türkiye’de beş yüz elli tane milletvekili var. Buna karşılık çeşitli yolsuzluk vb. durumlardan kaynaklanan altı yüz sekiz tane de dosya var. Başbakan, 2002 seçimlerinden önce milletin önünde, dokunulmazlıkları kaldıracağı sözünü vermesine rağmen kaldırmadı. Biz hukukun işlevliğini önce Mecliste sağlamalıyız. Yargının önünde bir milletvekili ile bir vatandaş arasında fark olmaması gerekir. Bunu hem biz, hem de AB ve Komisyonu söylüyor. Bunun dışında AB, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun demokratik bir kurul olmadığını söylüyor. Çünkü bu kurulun başkanı Adalet Bakanı ve üyelerinden birisi Adalet Bakanı Müsteşarıdır. Bunlar kurulu, özgür ve bağımsız bir biçimde işletmediği için bu kurulun Adalet Bakanlığı’ndan ayrılması öngörülüyor. Bu çok önemli bir konudur çünkü bir hakimin, savcının kendini bağımsız hissedebilmesi için Hükümetin baskısı altında olmayan ve bağımsız bir kurul tarafından terfi ve tayin edilebileceğini düşünmesi lazım.

Uygulamada çok ciddi sıkıntılar olduğu anlaşılıyor. Eğer Yargıtay Başkanı memleketin yangın yerine döndüğünü söylüyorsa bu olayın ciddiyetini açıkça ortaya koyar. HSYK Başkan Yardımcısı çok ağır eleştirilerde bulunmuştur. Ergenekon davası yargıçlarından birisi davadan çekilme gerekçesini üzerinde kurumsal baskı olmasına bağlıyorsa bu durum ciddidir. Kurum diye bahsettiği herhalde Et ve Balık Kurumu değildir. Düpedüz Hükümeti kast etmektedir. Günlerdir basında yer alan bir olay var. Bir Devlet Bakanı, Erzincan savcısına telefon ederek gözaltına alınan kimselerin serbest bırakılmasını istiyor. Dünyada böyle bir hukuk var mı? Silopi’de yaşananlara bakınız. İçişleri Bakanı oraya Müsteşarını ve Valiyi gönderiyor. Savcılar ve hakimler gidiyor. Beş-on dakika içerisinde bütün teröristler serbest bırakılıyor. Bu insanlar pişman olduklarını söylememişlerdir. Üstelik terör örgütü liderinin mesajını getirdiklerini ifade ediyorlar. Üzerlerinde terörist kıyafeti var. Ortada pişmanlık da yok ama bu insanlar hemen serbest bırakılıyor.

Hatip Dicle, İçişleri Bakanı’nın ‘Biz hakimleri ayarladık’ diye söz verdiğini ifade etti. Bu açıklamayı daha sonra Bakan tekzip etmiştir. Hangi bakan bunu tekzip etmez ki? Olay bütün gelenlerin serbest bırakılmasıdır. Bu insanların dağda eyleme katılıp katılmadıklarını nereden biliyorsunuz? Operasyonlara katılan bütün teröristlerin sicili sizde var mı? Herhalde bu adamlar dağa patates soymaya çıkmadı. Niçin dağa çıkmışlardır? Bu konuları ciddi anlamda konuşmamız gerekir.

Neticede, Türkiye’de hukuk ciddi bir darbe yemiştir. Gerek emekli hukukçular gerekse şu an görevde olan hukukçular inanılmayacak derecede tepki gösterme noktasına gelmişlerdir. Böyle bir hukuk devleti olamaz. Dünya da bizi böyle görüyor, biz de Hükümeti böyle görüyoruz. Demek ki, aksayan bazı noktalar var. Sayın YÖK Başkanı hukukun arkasından dolanacağını ifade etti. Güreşte rakibin arkasından dolanırsanız puan alırsınız ama hukukun arkasından dolanılmaz, ona uyulur. Anayasamızın emri, mahkeme kararına uyulmasıdır. Cargill davasını örnek vermek isterim. Yerel mahkeme bir karar vermiş, ardından mahkeme kararını geçersiz kılmak için bir kanun çıkarılmıştı. Sonrasında bir mahkeme kararı daha çıktı, sonra bir düzenleme daha yaptılar. Yabancı bir kuruluşu kurtarmak için bu şekilde beş kanun çıkardılar. Anayasa Mahkemesine gittik. İki yıldır bekliyoruz.

Mesele hukuka saygı göstermektir. Herkes hukuka saygı göstermelidir. Hukuk da kamuoyunun vicdanına saygı göstermelidir. Silivri’de başka hukuk, Silopi’de başka hukuk olmaz. Türkiye’de hukuk birdir. Şimdi de Yargıtay’ın ve Danıştay’ın telefonları dinleniyor. Ne zaman Hükümet aleyhinde bir karar çıkarsa, o hakim aleyhinde soruşturma başlatılıyor. Örneğin çevreyi kirletmekten ceza veriliyor. Hakimler ve savcılar devamlı olarak Hükümetin baskısını sırtında hissediyor.

İktidar sanki yargıdan şikayetçiymiş gibi bir izlenim alıyoruz. Hukuk, iktidarın beğenmediği bir durum sergilemektedir. Dünyada acaba Anayasada suç kabul edilen laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelmesi nedeniyle, kendi Anayasa Mahkemesi üyelerinin büyük çoğunluğu tarafından, mahkum edilmiş bir iktidar partisi var mıdır? Biz dünyada bunun bir örneğini bilmiyoruz. İktidardaki bir parti kapatılabilir mi? Daha önce kapatıldı. Avrupa insan Hakları Mahkemesi de bu kapatma kararını doğru bulmuştur. Hukuk hükmünü vermiştir. Demin sorduğum soruların hiç birisinin cevabı yok? Bir hakim çıkacak, diyecek ki “Ben davadan çekiliyorum çünkü üzerimde siyasi baskı var”. AKP’nin buna yanıtı yok. Bir Devlet Bakanı çıkacak “Gözaltına aldığınız insanları serbest bırakın” diyecek, buna yanıtınız var mı? Bu İktidarın yaklaşımı yalnızca kendilerinin konuşması üzerine kuruludur. Mecliste bunun sorusunu soracağız, siz de yanıtını vereceksiniz? Gensoru Anayasal bir müessesedir. Muhalefetin gensoru vermeye hakkı yok mudur? İzin mi almamız gerekiyor? Şu Silopi’de yaşanan rezalete bakınız. Teröristlerin ayağına mahkemeyi götürüyorsunuz ve beş – on dakika içinde hepsi serbest bırakılıyor. Terörist olduğunu ifade eden insanlar serbest ama muhayyel bir terör örgütü olduğu varsayılan bir örgüte katıldığı için şüphe duyulan insanlar iki yıldır hapiste. 

Bakınız, bir ülkede yüksek yargı organlarının başkanları bu kadar tepki gösteriyorsa, bu durum duymazlıktan gelinemez. Deminden beri Avrupa Birliği’nin raporlarından bahsediyorum. ‘HSYK’dan Adalet Bakanı ve Müsteşarını çıkarın’ diyorlar. Bakan ve Müsteşar olmadan kurul karar alamamaktadır. Meclis Başkanı  “Meclisin yapamayacağı tek şey kadını erkek, erkeği de kadın yapmaktır” diyor. “Gerekirse Anayasa Mahkemesi de kapanır” demek istiyorlar. Netice olarak bu İktidar hukukun üstünlüğünden rahatsızdır. Anayasa Mahkemesinin oy birliğiyle kanunları iptal etme yetkisi vardır. Dünyada altmış yedi ülkede Anayasa Mahkemesi var. Bütün Anayasa Mahkemelerinin görevi Meclisi denetlemektir.

Biliniz ki, Muhalefetin söyleyecek lafı vardır. Siz Muhalefetin konuşma yetkisini sınırlandırma hakkına sahip değilsiniz. Biz, sizin izin verdiğiniz ölçüde konuşmayız. İktidar, yargı bağımsızlığında çok kötü bir sınav vermektedir. Bugün Türkiye’de basın ve yüksek yargı mensupları bu kadar tepki gösteriyorsa, Türkiye’de demokrasi süratle erozyona uğramış demektir. Basının haline bakınız. Basına dünyada görülmemiş ölçüde büyük bir ceza verilmiştir. Başbakan insanlara gazete boykotu çağrısı yapmaktadır. Bu durum hangi ülkede oluyor? Hangi demokraside böyle oluyor? Yetmiş bin insanın telefonu dinlenmektedir. Nüfusu Türkiye’nin beş katı olan ABD’de bile yedi bin kişi dinlenmektedir. Niçin acaba? Çünkü korku salacaksınız. İnsanlar haklarını savunamayacak ve tepkisini ortaya koyamayacak. Yargıtay’ın telefonlarını dinlemek ne demektir? Öyle mahkeme kararları var ki kimin dinleneceği yazmıyor, bir hakim altına imza atmış, şunlar ve diğerlerinin telefonu dinlenmesin diye. Böyle bir hukuk olur mu?

Türkiye’de demokrasi çökerse herkes altında kalır. CHP’yi ima yoluyla, askerleri kollamakla suçlamak, yanlıştır. Askeri darbelerden en büyük zararı biz gördük. Genel Başkanımız yedi sene siyaset yasağı cezası aldı, aylarca ceza evinde yattı. Daha önceki Genel Başkanımız Ecevit, hapis cezası aldı. Partimizin mallarına el konuldu, partimiz kapatıldı. Atatürk’ün partisi kapatıldı. O nedenle kimse laf etmesin. En büyük sıkıntıyı biz çektik. Herkes bunu böyle bilsin.     
     
Sunucu: Sayın Öymen, CHP Avrupa Birliği’nin neresinde duruyor?

Onur Öymen: Maalesef kamuoyunda uzun zamandan beri kafa karıştırma uzmanları ortaya çıktı. Kamuoyuna gerçeklerin tam tersini bir gerçekmiş gibi anlatmaya meraklı olanlar var. CHP başından beri Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde, Atatürk’le başlayan çağdaşlaşma sürecini savunmuştur. Onun için başından beri daima Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini destekledik. 1963 yılında yapılan Ankara Antlaşmasının 28.maddesi, Türkiye’nin tam üyeliğini ön görüyor. Bu antlaşmanın altında İsmet İnönü’nün imzası var. Ondan sonra bütün CHP hükümetleri, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini desteklemiştir. Biz bu Hükümet döneminde de reform yasalarını destekledik. Bu konudaki görüşlerimizi altı yüz otuz sayfalık bir kitap halinde yayınladık. Bu kitapta Genel Başkanımızın ve parti sözcülerimizin görüşleri var. Kitabın hiçbir satırında, AB üyeliğinin, Türkiye’nin menfaatlerine aykırı olduğu belirtilmemiştir. Benim bu konuda yazdığım “Türkiye’nin Gücü” adlı bir kitabım var. Bu kitapta Türkiye’yi diğer aday ülkelerle karşılaştırıyoruz. Yazıldığı tarihte, Türkiye’nin diğer aday ülkelerden daha ehil bir durumda olduğunu ifade ediyoruz. Hatta uluslararası bir kuruluşun raporuna atıfta bulunuyoruz. O raporda, eğer çıta Türkiye’nin aşamayacağı kadar yüksekte tutulursa, onun üzerinden hiçbir adayın geçemeyeceği tespiti yapılıyor.

Biz öteden beri bu görüşleri savunduk. CHP Avrupa Birliği’ne tepkili olduğu söylentisi nereden çıkıyor? Biz Avrupa Birliği’ne taraftarız ama bir taraftan da oradan gelen haksız isteklere tepki gösteriyoruz. Mesela Fransız Cumhurbaşkanı Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne hiçbir zaman üye olamayacağından bahsediyor. “Çünkü Türkiye bir Avrupa ülkesi değil, bir Asya ülkesidir” diyor. Biz buna tepki göstermeyelim mi? Ben bizzat Başbakana, tepki gösterilmesi gerektiğini söyledim. Daha Chirac döneminde bile bunun işaretleri vardı. Referandum konusu vardı. Şimdi Başbakan tepki gösterince diyorlar ki “Demek ki tepki gösterilecek bir durum varmış”. Çünkü raporda Türk askeri çekilmesi söyleniyor. Demek ki bu konu daha önce Başbakana anlatılmamış. Daha önceki raporlarda da aynı ifadeler mevcut. 2007 ve 2008 yılı raporlarında da Türk askerlerinin çekilmesi gerektiği vurgulanıyor. Biz Kofi Annan Planını eleştirdik. Neticede ise Türk tarafı bu planı onayladı ama Rum tarafı reddetti. Buna karşılık Rumlar mükafatlandırıldı ve Avrupa Birliği’ne tam üye yapıldı. Fakat Türkler cezalandırıldı ve ambargolar devam etti.

Biz bunlara tepki gösterince bazıları Avrupa Birliği’ne karşı olduğumuzu söyledi. Kim bunlar? Bizzat Başbakanın kendisidir. Geçen sene Brüksel’de verdiği demeci okuyun. Kendisi, Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerinin ilerlememesinden Muhalefeti sorumlu tutuyor. Ne yapmış Muhalefet? Haksızlıklara tepki gösteriyor. Şimdi Başbakanın kendisi de tepki gösteriyor. Avrupa Birliği Parlamentosunun önde gelen isimlerinden biri devlet dairelerinden Atatürk’ün resminin kaldırılması gerektiğini söylüyor. “Lozan’ı unutun” deniyor. “Alevileri, Kürtleri azınlık yapın” diyor. Karşımıza böyle taleplerle çıktılar. Dahası 2004 yılında üç tane rapor hazırladılar. Bunlardan bir tanesinde Dicle ve Fırat nehirlerinin İsrail ve Arap ülkeleri için stratejik öneme sahip olduğu vurgulanıyor. Türkiye, üye olduğunda bölgedeki barajların yönetiminin uluslararası bir idareye devredilmesi gerektiği söyleniyor. Biz işin esası yanlış olduğu için tepki gösterdik.

Buna mukabil Avrupa Birliği raporlarında bizim de desteklediğimiz şeyler var. Örneğin, son ilerleme raporunu inceledik. O raporda Hükümete yönelik çok sayıda eleştiri var. Biz bu eleştirilerin kırk dokuz tanesini benimsediğimizi ilan ettik. Bunların içinde milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması, HSYK’dan Adalet Bakanı ve müsteşarının çıkarılması var. Birçok teknik eleştiri var. Onları da destekliyoruz.

Sunucu: Sizce Hükümetin Kıbrıs konusundaki eksiği nedir?

Onur Öymen: Size bir şey anlatayım; AKP, İktidara ilk geldiği zamanlarda  Kıbrıs’a gitmiştik. Başbakan Girne’de bir otelde bir konuşma yapmıştı ve orada Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki görüşlerini anlatmıştı. Konuşmasından sonra ilk olarak ben gidip Başbakanı tebrik ettim. “Son derece doğru sözler söylediniz. Yeter ki bu çizgiden ayrılmayın” dedim. Üç – dört ay sonra Davos’ta yaptığı konuşmada söylediklerinin tam aksini söyledi. Türkiye’nin otuz yıldan beri yanlış bir politika izlediğinden bahsetti.

Denktaş’ın politikası diye bir şey yok. Türkiye ile Denktaş daima uyum içinde çalıştılar. Denktaş, daima Türk hükümetlerinin politikasına uymaya gayret göstermiştir. Türkiye’nin telkinlerinden çıktığını hatırlamıyorum. Ben Kıbrıs’ta dört sene görev yaptım. Denktaş’la da çok yakın çalışma fırsatım oldu. Kıbrıs’ta Türkiye’nin müdahalesinden sonra üç tane anlaşma imzalanmıştır. Anlaşmaların tarihleri 1975, 1976 ve 1978’dir. Üçünü de Denktaş imzalamıştır. Çözüm için en önemli paket Gali önerileriydi. Bunları Türk tarafı kabul etti, Rum tarafı ise reddetti. Denktaş yüzde 29 + formülünü kabul etti. Yani toprak tavizini ilk kabul eden Denktaş’tır. Amerikalılar bize, yüzde 30’un altına inmemiz durumunda Kıbrıs meselesinin bir hafta içinde çözüleceği sözünü verdiler. Denktaş kabul etti. Karşı taraf o kadar katı politikalar izledi ki, Kıbrıs Rum Başpiskoposu, Türkiye ile anlaşma imzalayacak adamın ellerinin cehennemde yanacağından bahsetti. Karşımızdaki insanlar işte bunlardır. Ancak biz, öz eleştiriyi milli spor haline getirdik. Kusuru daima kendimizde arıyoruz. 

Bazı çevrelerde CHP, Avrupa Birliği üyeliği konusunda hiçbir girişimde bulunmayan, herhangi bir politika üretmeyen bir parti olarak yansıtılmaya çalışılıyor. Ama aksine biz bu konuda çok yoğun temaslarda bulunuyoruz. Geçen yıl Sayın Baykal, Brüksel’de Komisyon Başkanı Barasso ile görüştü.   Kendisi, CHP’nin sürece verdiği katkıdan dolayı memnuniyetlerini dile getirdi. Sosyalist Grup Başkanı Martin Schutz’la bir araya geldi. Avusturya Cumhurbaşkanı, eski Almanya Başbakanı gibi birçok Avrupalı üst düzey yetkili Baykal ile temaslarda bulundu.  Her temasımızda biz, benzer mesajları veriyoruz. Sayın Baykal, Obama ile olan görüşmesinde en önemli mesaj olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine verdiğimiz desteği söyledi.

Burada değinilmesi gereken bazı önemli noktalar vardır. Bazı çevreler tarafından, Kıbrıs meselesinin Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine engel olduğu iddia edilmektedir. Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan liderlerden Sarkozy, Merkel gibi isimler Kıbrıs meselesi çözülse bile tutumlarını değiştirmeyeceklerini açıkça ifade ettiler. İşin can alıcı tarafı budur. Ancak bazıları, meselenin çözümünün Kıbrıs’ta vereceğimiz tavizlerle sağlanacağı havasını yaratıyor ki bu yanlıştır. İkincisi, diplomaside kendinizi haksız olarak göstermeniz durumunda, diğer ülkelerin üzerinizde daha yoğun baskısı ile karşılaşırsınız.

1960’lardan itibaren Türk Hükümetlerinin izlediği bir Kıbrıs politikası vardır. Ancak Kofi Annan Planı ile belki de dünyada örneği görülmeyen bir proje hayata geçirilmeye çalışıldı. Önümüze sundukları, neredeyse kimsenin okuyamadığı dokuz bin sayfalık bir plandı. Denktaş’ın kendisi bile planın tamamını inceleyemedi. Tarafların anlaşamadığı durumlarda, BM’nin boşlukları doldurması beklenildi. Peki, böyle bir çözüm anlayışı neden İsrail-Filistin ihtilafında ya da Kafkasya’da kullanılmadı? Son olarak, Hükümet bu plandan geriye gidemeyeceklerini duyurdu. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Hristofyas göreve geldiği an “Kofi Annan Planı ölmüştür” dedi. Bakın, benim önümde 2003 yılında AKP Hükümetinin kabul ettiği Strateji Belgesi var. Orada, Kıbrıs’taki çözümün tarafların egemen eşitliğine dayanacağı ilkesi dile getiriliyor. En son 2009’da yayınlanan belgede bu maddenin çıkarıldığını görüyoruz. Yani daha müzakere bitmeden biz kendi kendimize taviz veriyoruz. Söylenecek çok şey var ama işin özü şudur.

AB ile ilgili meselede Anayasa değişikliği, kanun değişikliği ile değil, uygulama ile sağlanır. Zaten AB son raporunda, Türkiye’nin bir an önce uygulamaya geçmesini söylüyor. Türkiye, çeşitli uluslaraarası örgütlerin raporuna göre yarı özgür ülkeler sıralamasında yer almaktadır. Bizim içinde yer almadığımız özgür ülke kategorisinde ise seksen dokuz ülke var. Ekonomik özgürlükler açısından seksen sekiz ülkenin gerisindeyiz. Basın özgürlüğünde ise kendimize 111. sırada yer buluyoruz. Türkiye, kadın – erkek eşitliğinde en son endekste 129. sıradadır. Bizden bir basamak yukarıda İran, bir basamak aşağıda ise Suudi Arabistan yer alıyor. Avrupa Birliği NATO gibi bir uluslararası kuruluş değil, bir birliktir. Yani içinde demokrasi, insan hakları, kadın-erkek eşitliği, laiklik gibi temel unsurların yer aldığı bir değerler biçimidir.  Türkiye, demokratik bir ülke olma iddiası ile çıktığı yolda, tüm bu değerlerden sapma yoluna girmiştir. Dolayısıyla sadece kanunları değiştirmekle Avrupalı olunmuyor. Uygulamada da çok ciddi adımların atılması gerekiyor. Bakın, biz Hırvatistan ile müzakerelere aynı gün başlamamıza rağmen halen on ikinci başlıkta kaldık. Ancak Hırvatistan müzakereleri bitirmek üzeredir.

Sunucu: Sayın Öymen, o gün Mecliste yaşanan olaylarla ilgili olarak AKP’li vekiller Sayın Güldal Mumcu’nun yanlı davrandığını ifade ediyorlar. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Onur Öymen: Biz bu tür söylemleri son derece haksız ve yanlış buluyoruz. Sayın Mumcu iki yıla aşkın zamandan beri Meclis Başkan Vekilliği yapıyor. En küçük bir ayrımcılık yaptığına tanık olmadık. CHP milletvekillerine, hiçbir zaman fazladan bir dakika söz hakkı vermemiştir. Onun için görevini tam bir tarafsızlık içinde yerine getirmektedir. Dolayısıyla görevini doğru yapmadığından dolayı eleştirilmesini kesinlikle kabul etmiyoruz. Yapılan eleştiri ve muameleler son derece haksızdır. Ancak Meclis Başkanına  “Meclisi sen mi susturacaksın, yoksa ben mi susturayım” diyen bir Başbakana sahip olan İktidardan da aksini beklemek hata olurdu. Hükümet, Meclis yönetimine el koymak istiyor. Sayın Başbakan Yardımcısı Meclis yönetiminin nasıl olması gerektiği konusunda direktiflerde bulunuyor. Bu iş sizin göreviniz mi? Mecliste Başkanın yönetimi hakkında eleştiride bulunabilirsiniz ama gidip odasını basamazsınız.

Sunucu: Sayın Öymen, programımıza katıldığınız ve gündeme ilişkin konularda değerli görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.

Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.