Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Kanal A – İsrail ile Yaşanan Diplomatik Kriz, Demokratik Açılım ve Erken Seçim Tartışmaları Hakkında
Sunucu: Sayın Öymen, programımıza hoş geldiniz. İlk önce İsrail ile yaşanan diplomatik krizle başlamak istiyorum. Sizce İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı neden böyle nezaketsiz bir davranışta bulundu?
Onur Öymen: Yaklaşık bir yıldan beri Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin çok gergin bir seyirde gittiğini görüyoruz. Başbakanın Davos’taki çıkışı her ne kadar bazı Arap ülkelerinde coşkuyla karşılandıysa da, Türkiye – İsrail ilişkileri üzerinde çok olumsuz bir etki yaratmıştır. Sayın Başbakanın İsrail Cumhurbaşkanına söylediği “Siz adam öldürmesini çok iyi bilirsiniz” sözü, diplomasi dilinde yeri olmayan, sebebi ne olursa olsun, haklı bile olunsa söylenmemesi gereken bir sözdür. Aslında bu söz bardağı taşıran son damla oldu. Diplomatik dilde buna “belini göçerten saman çöpü” derler.
Sonrasında da zaman zaman birtakım gerginlikler yaşandı, hoş olmayan sözler söylendi. Ama bu sözlerin hiçbiri, İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısının Türk Büyükelçisine yaptığı saygısız davranışı mazur göstermez. Diplomaside böyle bir olayın örneği yok denecek kadar azdır. Bazı ağır sözler diplomatik bir üslup içerisinde de söylenebilir. Diplomaside en kötü iş, bir savaş notası vermektir. Ancak savaş notasında bile saygılı bir diplomatik dil kullanılır. Savaş notası şöyle bir cümleyle başlar: “A ülkesi B ülkesine saygılarını sunar ve aşağıdaki hususları bildirmekle şeref kazanır.” Sonunda da saygı cümlesiyle biter.
Diplomaside saygısızlık yapamazsınız. Büyükelçiler devletlerin şerefini temsil eder. Dolayısıyla bir ülkenin büyükelçisine yapılan aşağılayıcı muamele, o ülkeye ve milletine yapılmış sayılır. O nedenle bu olayın hiçbir mazereti olamaz. Hiçbir gerekçeyle kabul edilemez.
Sunucu: Acaba İsrail kendi ‘one minute’ karşılığını mı yapmak istedi?
Onur Öymen: Böyle bir şey olmaz. Madem ki o olaydan rahatsız oldunuz, bizim yaptığımız gibi saygı çerçevesi içerisinde bir mektup yazarsınız. Söylenen sözlerin İsrail halkını incittiği vurgulanır ve bu sözlerin geri alınması talep edilebilirdi. Ama böyle yapılmadı ve tepki gösterildi. Türkiye’nin yaptığı doğrudur. Türkiye hemen özür dilenmesini beklemiştir. Özür dilenmediği takdirde ise büyükelçinin geri çekileceğini bildirmiştir. Diplomaside usul budur.
Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı ilk açıklama biraz daha yumuşaktı. Durumun araştırılacağı söyleniyordu. Yapılan ikinci açıklamayla – bizim de dediğimiz gibi – özür dilenmesi gerektiğini belirttiler. Özür dilendiği söylendi ama ne ölçüde dilenildiği ve kimin dilediğine açıklık getirilmedi. Daha önce ise aksi yönde bir açıklama yapılmış ve İsrail’in özür dilemeyeceği, bu konuda başka bir açıklama daha yapmayacağı ifade edilmişti. Dışişleri Bakan Yardımcısının özür dilemesi yetmez. Eğer Hükümet, bizim dediğimiz gibi İsrail’e bir nota yazarak özür dilenmesi talebinde bulunduysa, cevabının yine resmi bir notayla yapılması gerekmektedir. Çünkü mesele, kişisel bir özür meselesi değildir. Bir ülkenin Dışişleri Bakan Yardımcısının başka bir ülkenin büyükelçisine yaptığı müdahale kendi devletini bağlar. O nedenle özrün de devlet adına dilenmesi gerekir. Umarım öyle yapılmıştır.
Özür dileyenin kim olduğu önemlidir. Yani kusuru işleyen kişi “Ben şahsen bir hata yaptım ve özür diliyorum” derse başkadır. O görüşmede Bakan Yardımcısı şahsi bir temasta bulunmak yerine, bizimle devleti adına konuşmaktadır. Buna dikkat etmek gerekir. Büyükelçimiz devlet olarak çağırılmış ve kendisine devlet olarak mesaj verilmiştir. Bu mesajı verirken de büyükelçimize aşağılayıcı bir muamele yapılmıştır.
Diplomasideki adetimizin de gerektirdiği gibi, umarım devletin bu olayı kınadığı ve Türkiye’den resmen özür dilenmesinin beklendiği resmi bir nota ile bildirilmiştir. Bunun yanıtı da bir nota ile gelir. Notanın karşılığı notadır. Nota yazılmamışsa eksik bir iş yapılmıştır. Yani bu durum, üstü örtülecek bir durum değildir. Diplomasi tarihinde buna benzer durumların örneği yok denecek kadar azdır. Hiçbir zaman ve hiçbir koşulda devlete hakaret edemezsiniz. Devletin temsilcisine de hakaret edemezsiniz. Başbakanın konuşmalarına kızmaları, mazeret değildir. Başbakanın konuşmalarını eleştirirsiniz ve gerekirse protesto edersiniz, protesto notası yazarsınız ama bu yüzden o devlete hakaret etme hakkını hiç kimse size vermez. Üstelik odada tek bayrak bulundurarak ve büyükelçiyi aşağıda oturtarak hakaret etmekle kalmıyor, bir de bunu basın önünde yapıyorlar. Bu durum hakaretin bilinçli olarak yapıldığını gösteriyor. Bu anlık bir gaflet değil, bilinçli yapılan bir harekettir.
Sunucu: Büyükelçinin bir kumpasa getirildiği açık, ama acaba o oturma düzenini gördükten sonra orayı terk etmesi gerekmez miydi? Siz olsanız ne yapardınız?
Onur Öymen: İlk yapılan açıklamada büyükelçinin elinin sıkılmamasından bahsedildi ama bizim büyükelçimiz, yaptığı açıklamada el sıkıştıklarını söyledi. Eğer elini ilk anda sıkmadıysa zaten çıkıp gitmesi gerekirdi. Yani benim elimi bile sıkmayan bir kişiyle ben hiçbir konuyu konuşmam. El sıkmamak çok ciddi bir nezaketsizliktir. Bizim büyükelçimizin basına verdiği demeçten böyle bir durumunun olmadığı anlaşılıyor. İbranice konuşulduğu için bizim büyükelçimiz konuşulanları anlamamış olabilir. Aslında benim müsteşarlığım döneminde Dışişleri Bakanlığı’nın aldığı bir karar vardı. O kararla, yurtdışına tayin olacak bütün diplomatlara, gideceği ülkenin dilini hiç değilse belli bir düzeyde öğrenme mecburiyeti getirilmişti. Bütün diplomatlarımızı Tömer’e yollardık. Hangi ülkeye gidecekse, o dili öğrenmeye teşvik ederdik. Sanırım bir süreden beri bu artık uygulanmıyormuş. Dışişleri Bakanı Davutoğlu buna benzer bir sistemin yeniden uygulanacağını açıkladı. Bu iyi bir şeydir. Ama belli ki şu sıralar bu eğitim uygulanmadığı için, İsrail’e gönderdiğimiz büyükelçiye böyle bir zorunluluk getirilmemiş. Arzu edilen, büyükelçilerin bulundukları ülkelerin dillerini öğrenmeleridir. Sayın Çelikkol çok değerli bir büyükelçimizdir. O koşullarda en doğru hareketin ne olacağına kendisi karar verir ama belli ki İsrailli yetkili bu konuşmayı İbranice değil de İngilizce yapsaydı muamele farklı olurdu.
Sunucu: Sayın Başbakanın “one minute” çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Hatalı buluyor musunuz?
Onur Öymen: “One minute” çıkışında hata vardı. Bizim basının bazı özellikleri var. Başka konularda da örneklerini gördük. Bir cümleyi seçerek, defalarca aynı şeyi gösteriyorlar. Başbakanın “one minute” demesi değil, ama öyle bir konuşma yapması hatalıdır. İsrail bir saldırıda bulunmuş ve bizim Başbakan sıcağı sıcağına İsrail Cumhurbaşkanı ile canlı yayında bir tartışmaya girişiyor. Talebin bizden mi, yoksa İsrail’den mi geldiğini bilmiyorum ama ikisi de yanlıştır. Bu konuları konuşacak insanlar vardır. Başbakanlar ve Cumhurbaşkanları en son tartışmaya girecek insanlardır. Onların hemen devreye girmeleri böyle sıkıntılara yol açar.
Ayrıca bizim Ortadoğu politikamızda bir ilkemiz var. Biz 40 seneden beri bu politikayı izliyoruz ve diyoruz ki “Şiddet ve terör eylemi kimden gelirse gelsin, sebebi ne olursa olsun ve kime yönelik olursa olsun, biz bunu kınarız”. Hiçbir şiddet eylemine bir haklılık kazandırmaya çalışmayız. Bu olayda Başbakan öncelikle Hamas örgütünün eylemlerini hafife alıyor ve Hamas’ın yaptıklarını mazur gösterir bir tarzda konuşuyor. Daha önce de Birleşmiş Milletlerde Hamas’ın sözcülüğünü yapacağımızı söylemişti. Türkiye’nin gözünde PKK ne ise, İsrail’in gözünde de Hamas odur. Sadece İsrail’in değil, Mısır’ın gözünde de böyledir. Çünkü Hamas örgütünün 1988 tarihli tüzüğünde, amaçlarının şiddet kullanarak İsrail’i haritadan silmek olduğu ve her türlü müzakereye karşı oldukları açıkça yer almaktadır. Hamas bu politikası dolayısıyla Filistin Kurtuluş Örgütü’ne de karşıdır. Tüzüğün 1. maddesinde, Mısır’da herkesin terör örgütü olarak saydığı Müslüman Kardeşler örgütünün bir uzantısı oldukları ifade edilmektedir.
Başbakanın resmi politikası şiddet olan bir örgüte sahip çıkması ve bunu İsrail Cumhurbaşkanına karşı savunması yanlıştır. Bizim orada eleştirdiğimiz budur. Yoksa İsrail’in Gazze’ye saldırısını biz Hükümetten daha önce ve daha sert eleştirmiştik. İkinci bir konu da Başbakanın İsrail Cumhurbaşkanına “Siz adam öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” demesidir. Daha sonra ise bu sözü Cumhurbaşkanına değil, moderatöre söylediğini ifade etti. İnsan öldürmesini bilen takdimci midir? Belli ki siz bu sözleri doğrudan doğruya Cumhurbaşkanına söylüyorsunuz. Kelimelerinize dikkat edeceksiniz. Böyle bir toplantıda çok ağır sözler de söylenebilir ama diplomatik bir lisan içerisinde kalmak kaydıyla.
Sunucu: Bir erken seçim olasılığını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Ülkenin şu andaki durumu göz önünde bulundurulduğunda herhangi bir Muhalefet Partisinin erken seçime hayır demesi akla aykırı olur. Türkiye maalesef şu anda fiilen idare edilemeyecek bir hale geldi. Ülkemizde dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemiş şeyler yaşanıyor. En önemlisi, bir İktidar hiçbir konuda başarılı olamasa bile güvenlik konusunda başarılı olmalıdır. Ülkede huzur ve güvenlik olmalıdır. Diğer alanlarda başarılı olmak bu zafiyeti gidermez. Kaldı ki İktidarın diğer alanlardaki başarı çizgisi de pek iyi görünmüyor.
Türkiye’de güvenliğin olup olmadığını nereden bileceğiz? Her gün ülkenin dört bir yanında vatandaş sokaklara dökülüyor. Vatandaş grupları birbirine düşüyor ve terör eylemleri devam ediyor. Bu konunun uluslararası bir ölçüsü de var. Birtakım saygın uluslararası kuruluşlar her ülkedeki güvenlik standardını ölçüyor ve ülkeleri sıralandırıyor. Bu Dünya Barış Endeksi olarak adlandırılmıştır. Türkiye’nin bu endekste üst sıralarda olması beklenir. Çünkü, ordumuz dünyanın en büyük beşinci gücüdür. Dolayısıyla bu derece büyük bir orduya sahip bir ülkede güvenlik düzeyinin yüksek olması gerekir. Oysa Türkiye, Dünya Barış Endeksinde 121. sıradadır. Eskiden daha üst sıralardaydık ama giderek kötüleşiyoruz.
Türkiye’de güvenliği en çok tehdit eden unsur PKK terörüdür. PKK’nın merkezi de Kuzey Irak’tır. Türkiye’nin PKK’yı yerinden tasfiye etme gücü olmasına ve hukukun da Türkiye’nin yanında olması rağmen, maalesef Hükümet bu konunda Meclisten aldığı yetkiyi kullanamamaktadır. Yedi yıl içinde yalnızca bir kez kara operasyonu yapılabildi. O operasyon da sadece yedi gün sürdü. Terörü hava operasyonuyla bitirmek mümkün değildir. Öyle olsaydı Amerika, Tora Bora Dağlarını bombalayarak Afganistan’daki şiddet eylemlerini bitirirdi.
Sunucu: Kuzey Irak’ta bir kara operasyonuna gereksinim mi var?
Onur Öymen: Hükümet Kuzey Irak’a kara operasyonu düzenlemek için Meclisten yetki aldı. Terörü bitirmenin ikinci yolu diplomasidir. Biz vaktiyle terör örgütü liderini Suriye’den nasıl çıkarttıysak, aynı şey bugün de yapılabilir. Biz bunu tek bir mermi atmadan başarmıştık. Etkili bir diplomasi uygulanıp Irak Hükümeti ile irtibata geçilse, Irak Hükümeti PKK’yı tasfiye eder. Irak Anayasasının 7. maddesine göre, ülke sınırları içerisinde terörist bulundurulamaz ve o topraklardan komşu ülkelere terörist saldırıların engellenmesi gerekir. Ama bu hüküm uygulanmıyor. Barzani daha önce PKK’ya karşı savaşıyordu. Şimdi savaşmıyor. Demek ki ikna edilemiyor. Ayrıca Dördüncü Cenevre Protokolüne göre Amerika, asker bulundurduğu ülkede güvenliği sağlamakla yükümlüdür. Amerika Irak’ta PKK hariç, bütün terör örgütleriyle savaşıyor. Üstelik bizim oradaki teröristlerle mücadele etmemizi de engelliyorlar.
Hükümet bu yetkiyi kullanmayacaksa niçin Meclisten yetki istedi? 2003 yılında iki defa yetki alındı, ikisi de kullanılamadı. 2007 yılında yine yetki alındı. Operasyonun henüz üçüncü gününde Amerikan Savunma Bakanı “Birliklerinizi Irak’tan çekin, yoksa istihbarat yardımını keseriz” dedi ve operasyon bir hafta içinde sona erdi. Ya diplomasi yoluyla onlara yaptıracaksınız ya da kendiniz yapacaksınız. Bir ülkede Hükümet vatandaşın can güvenliğini sağlamakta sıkıntı çekiyorsa ve Türkiye bu duruma düşmüşse, hükümetler seçime gitmek zorunda kalabilirler.
Önemli olan başka bir konu da ekonomidir. Türkiye’nin kalkınma hızı yüzde 6.3 oranında küçülmüştür. Krizin çıktığı ülkelerde bile bu derece bir küçülme olmamıştır. İşsizlikte dünyada en ön sıralardayız. Dış borçlarda Türkiye 14. sırada yer alıyor. Ekonomik büyüklük olarak bizim düzeyimizde olup da dış borçlarda bizden daha borçlu olan sadece iki ülke var; biri Brezilya, diğeri Yunanistan. Mesela Şırnak’ta işsizlik oranı % 22’ye çıkmış ve bölge kalkınamamışsa, açılımdan bir sonuç alamamışsanız durum vahimdir. Şehit aileleri sokaklara dökülüp yürüyüş yapıyorlar. Tekel işçileri perişan durumdadır. Ülke, maalesef yönetilemez hale gelmiştir. Genellikle bu durumda olan ülkeler seçime giderler ve halka müracaat ederler.
Bir demokrasi düşünün ki, Yargıtay Başkanı bile memleketin yangın yerine döndüğünü söylüyor. Genelkurmay Başkanı asimetrik ve psikolojik bir savaştan bahsediyor. Medyaya baktığımızda, büyük bir medya kuruluşu Hükümete yakın bir gruba satılıyor. Diğer bir grup, dünyada benzeri görülmemiş bir mali baskı sonucu yayın organlarının satılması tehlikesiyle baş başa bırakılıyor. Ülkenin en saygın rektörleri, gazetecileri ve sendikacıları hapistedir. 37 gazeteci tutuklanmıştır. Gözaltına alınmayı bir mahkumiyetmiş gibi uygulamak başka bir şeydir. Dava sonuçlanana ve kesin bir yargıya varılana kadar herkes masum sayılır.
Demokrasinin en önemli ilkelerinden biri hukuktur. Uluslararası kuruluşların sıralamasına göre, Türkiye yargı bağımsızlığında dünyada 64. sıradadır. Freedom House’un basın özgürlüğü sıralamasında, Türkiye 106. sıradadır. Bu endekste Türkiye en kötü dördüncü kategoridedir. Başka bir ölçü ise kadın – erkek eşitliğidir. Bu konuda Türkiye dünya ülkeleri arasında 129. sıradadır. Sıralamada bizden bir sıra önce İran, bir sıra sonra ise Suudi Arabistan var.
Hükümetten bir erken seçim kararı gelirse ben şaşırmam. Bizim tahminimiz, 2011 yılının Mayıs ayında yeni bir seçim yapılacağı yönünde idi fakat bu son gelişmeler neticesinde ülkeyi yönetmenin kabil olmadığı anlaşılmıştır. Avrupa ve Amerika’da Türkiye ile ilgili çeşitli raporlar yayınlanıyor. Çeşitli senaryolar var. Her senaryoda Türkiye farklı bir yöne gidiyor. Peki, niçin sadece Türkiye’ye yönelik senaryolar hazırlanıyor?
Anayasa Mahkemesi, 11 üyesinin 10’unun oyuyla, AKP’yi laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği için mahkum etmiştir. Dünyada mahkum olup da hala İktidarda olan başka bir parti var mıdır acaba? Biz hiçbir zaman bir partinin kapatılmasından yana olmadık ama dava süreci devam eden bir parti hakkında da konuşmayız.
Sunucu: Son günlerde sivil vesayet tartışmaları gündemde. Sayın Öymen, siz sivil vesayet konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: İktidarın demokrasiye bu kadar ağır darbe vurduğu bir dönemi daha önce hiç yaşamamıştık. Türkiye’de kurumlar birbirine girmiş durumdadır. Emniyet, MİT’in bir bölge başkanını basıyor. Genelkurmay Başkanı, Bülent Arınç’a yapılacağı iddia edilen suikast planıyla ilgili olarak o kişilerin başka bir görevde görevli oldukları açıklamasını yapıyor. Bülent Arınç da bunun üzerine bunun tevil yoluyla ikrar olduğunu söylüyor.
Genelkurmay Başkanlığı suçlanıyor. Bir hakim, üzerinde kurumsal baskı olduğunu gerekçe göstererek davadan çekiliyor. Bir Devlet Bakanı bir savcıyı arayarak “Göz altına aldığınız tarikatçıları bırakın” diyor. Rektörler gözaltına alınıyor. Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörünün maruz kaldığı muameleyi hatırlıyorsunuzdur. Üniversitenin Genel Sekreteri cezaevinde intihar etti, Rektör ise beraat etti. Şimdiye kadar Ergenekon Davası sürecinde gözaltına alınan 8 askeri personel intihar etti. Acaba neden intihar ettiler? Yoksa kendilerine yapılan baskılardan dolayı mı intihar ettiler? 100. Yıl Üniversitesi Genel Sekreteri suçlu olduğu için mi intihar etti?
Yargıtay Başkanı Türkiye’nin yangın yerine döndüğünü söylüyorsa hayal mi görüyor? 34 Yargıtay üyesi hala seçilemiyor. Adalet Bakanı isterse seçilecekler, istemezse seçilemeyecekler. Avrupa Birliği, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulundan Adalet Bakanı ve Müfettişinin çıkarılmasını istiyor. Buna neden atıfta bulunmuyorsunuz? Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması gerektiği söyleniyor. Milletvekillerinin % 80’i hakkında açılmış savcılık dosyası var. Neden dokunulmazlıkları kaldırmıyorsunuz?
Türkiye öyle bir hale geldi ki, bir medya grubu patronuna 5 milyar liralık vergi cezası kesiliyor. Vergi rekortmeni olan bu kişiyi vergi suçlusu haline getiriyorsunuz. Barış Derneği Davasında yargılanan Ali Sirmen ceza alsa 3 yıl 20 gün yatacaktı ama 3 yıl içeride tutuklu kaldı. Siz bunları tasvip ediyor musunuz? Ne zaman bir yargıç Hükümet aleyhine bir karar alsa, yargıç aleyhine soruşturmalar açılıyor. Sincan savcısının durumuna bakınız. Böyle bir demokrasi olabilir mi?
Sunucu: Van Savcısının görevden ihraç edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Kendisi meslekten atıldı. Şemdinli olayları savcısına cezayı Muhalefet vermedi. Siyasi vesayet yoktur diyen adamın aklından şüphe etmek lazımdır. Bugün Türkiye’de hiçbir demokratik ülkede örneği olmayan bir baskı rejimi yürürlüktedir. 70 binden fazla insanın telefonu dinleniyor. Bir korku imparatorluğu yaratılıyor. Geçenlerde yapılan bir ankete göre halkın % 70’inden fazlası telefonunun dinlendiğinden şüpheleniyormuş. Telefonlarımızı dinleyip söylediklerimizden istifade etseler canım yanmayacak. Söylediklerimizi dinleyip de “bunlar doğru sözler söylüyorlarmış” diye yararlansalar kendileri için daha hayırlı olur. Yargıtay ve Danıştay’ı dinliyorlar. Bu görülmemiş bir skandaldır.
Dünkü basında yer alan bir habere göre, dünyadaki on risk bölgesinden biri Türkiye’dir. İç politikada giderek popülaritesini kaybeden AKP yargı, sanayiciler ve askerle mücadeleye kalkışmıştır. Kürt kökenli insanlara yönelik açılımı da başarısızlığa uğramıştır.
Sunucu: Sayın Öymen, programımıza katıldığınız için çok teşekkür ederiz.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.