Kanal B – 60. Hükümet Programı Hakkında

CHP genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Kanal B’de “Hariciye Kliniği” programında yaptığı konuşma
5 Eylül 2007

Sunucu: Bugünkü programımızda 60. Hükümetin programında yer alan dış politika hedefleri ışığında Türkiye’nin uluslar arası ilişkilerini ele alacağız. Yanılmıyorsam Sayın Demirel’in lafıdır, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” demişti aktif politika yaparken. Acaba bu Hükümet de aynı görüşte mi? Yaptıkları yapacaklarının teminatıysa eğer yani geçmiş 5 yılda yapılanlar aynen devam mı edecek, özellikle dış politikada? Yoksa şimdi işte eski dışişleri bakanı şimdi cumhurbaşkanı, eski devlet bakanı şimdi dışişleri bakanı filan bu çok ciddi bir dış politika değişikliği getirir mi getirmez mi?

Öymen: Evet, İsmet Paşa’da bir vesileyle “şimdiye kadar ne yaptılarsa bundan sonra da onu yapacaklar” demişti. Zaten programın içinde de yazıyor. “Şimdiye kadar yaptıklarımızı sürdüreceğiz” diyor. Yalnız dış politika bölümünde değil diğer bölümlerde de. Öyle anlaşılıyor ki, gördüğümüz bir filmi yeniden izleyeceğiz. Belki daha da silik daha da kötü bir kopyasını. Genel izlenim şu ki, bu programa baktığınız zaman görüyorsunuz ki, Hükümet dış politikada olsun ekonomide olsun herhangi bir konuda ciddi bir adım atma niyetinde değildir. Benim kanaatimce son derece yüzeysel, içeriksiz bir takım boş sözlerin alt alta yazıldığı bir metindir. Biz çok uzun yıllar Hükümet programlarının yazılmasını yakından izledik yani ben bu kadar içeriksiz program gördüğümü çok fazla hatırlamıyorum. AKP’nin 58. ve 59.’nu Hükümet programları dâhil buna. Şimdi o programlar elimizde. Okuduğumuz zaman en azından Meclisi ciddi alarak pek çok konuda mesajlar vermeye çalışmış. Taahhütlerde bulunmaya çalışmış. Belli konulara değinmiş. Şimdi bu programa bakıyorsunuz, dış politikanın en önemli konularından hiç bahis bile yok. Yani bir örnek vereyim size mesela, geçen programda diyorlar ki mesela yurtdışındaki Türk vatandaşlarının bulundukları ülkelerdeki haklarını korunması için çaba sarf edilecek vs. Bu programda yurtdışındaki Türk vatandaşlarından bir kelime bile bahis yok. Unutulmuş. Gözden çıkarılmış. Almanya’daki Türk toplumu çok ciddi bir tepki gösterdi buna. “Nasıl olur” dedi “bunu nasıl yaparsınız? Yani bizi yok farz ediyorsunuz.” Hâlbuki çok ciddi sorunlar var. Almanya’dan kaynaklanan sorunları var. Eğitim sorunları var. Seçimlere katılma sorunları var. Göç yasası bir rezalet. Bunlardan hiç birinden bahis yok. Hiçbir satır yok.

Buna benzer başka örnekler de var. Mesela Kıbrıs’tan bahsediyor; 5 senedir bir tek söz ağızlarından eksik olmadı “çözümsüzlük çözüm değildir”. Şimdi Kıbrıs’la ilgili her şeyi söylemiş de çözüm lafı hiç geçmiyor. Programda Kıbrıs meselesi nasıl çözülecek, Hükümet bunun için ne yapacak hiç böyle bir laf yok. İşte gene Kıbrıs’ta en acil en aktüel konulardan biri Kıbrıs adasının kıta sağınlığındaki petrol rezervleri meselesi. Buna nasıl mani olacaksınız? Rumlar uluslar arası ihaleye açmışlar. Ondan sonra baya da ilerlemişler. Sonuçları alıyorlar filan ama bahis yok bu konuda. Sanki böyle bir sorun yok. Gene Kıbrıs’la ilgili Ek Protokol. Ek Protokolü geçen Hükümet zamanında imzaladılar biliyorsunuz ve şimdi eli kulağında Avrupalılar seçimlerin geçmesini bekliyorlardı büyük baskı yapacaklar “hadi bunu onaylayın ve uygulayın” diye. Bundan bir satırla bahis yok. Ne imzaladık diyor ne onaylayacağız diyor ne onaylamayacağız diyor ne Rum gemilerini kabul edeceğiz diyor ne etmeyeceğiz diyor. Hiç. Tam bir boşluk içinde.

Kerküklü Türklerin işte en hassas konuları var. İşte referandum konusu var. Nüfus kaydırma meselesi var ama bunlardan hiç bahis yok.

Sunucu: Kıbrıs konusunda son birkaç gündür gazetelerde bir şey var. Bu KKTC’nin anayasasının değiştirilmesine ilişkin hazırlıklar bakımından işte Türkiye’ye KKTC Başbakanını hem de muhalefet liderini çağırdıklarını ve onu ikna etmeye çalıştıklarını gazete yazıyor. Böyle bir iddia da bulunuyor ve bu 10. maddenin kaldırılmasını ön gören kapsamlı bir anayasa değişikliği diyorlar. 10. madde de adadaki Türk askerlerinin yetkili olduğunu belirten bir maddeymiş. Böyle bir hazırlık da var mı gerçekten?

Öymen: Şimdi bu AKP iktidarının çeşitli manevralarıyla son olarak da Kıbrıs’ta gayet rotat dışı yöntemlerle Hükümet devrildiği zaman bize dediler ki bunun esas amacı budur. Bu Hükümeti devirecekler ki, yeni bir çoğunlukla anayasasının 10. maddesini değiştirsinler. Yani Türk Silahlı Kuvvetlerinin orada güvenlik ve askeri konularında etkili olma imkânı tanıyan bu maddeyi kaldıracaklar. Niyetleri budur demişlerdi. Bugüne kadar bu söz gerçekleşmeyince biz dedik ki, acaba yanlış bir rivayet mi filan. Fakat şimdi aynı rivayet yeniden ortaya çıkıyor. Demek ki, ateş olmayan yerde duman çıkmazmış.

Sunucu: Böyle bir dış politika olabilir mi?

Öymen: Gerçekten biz bu kadar gayri ciddi bir program şimdiye kadar okumadık. Yaptığımız eleştirilerin hiç birine cevap almıyoruz. Yaptığı konuşmalarda hiç değinmiyor bile sizin eleştirilerinize. Bütün eleştirilere bunlar basın haberleri diyerek basında bütün yazılanların yalan yanlış olduğunu ifade etmiş oluyor. Kaldı ki, bizim sözcümüzün söylediği sözlerden bir tanesi bile basından alınmamış. Yani tutulacak hiçbir tarafı yok. Şimdi bir de işin biraz da mizahi tarafı var. Yani aynı zaman hem trajik hem de kara mizah tarafı var. Hükümet programını açıyorsunuz, diyor ki, işkenceyle mücadele sıfır tolerans anlayışıyla işkence, kayıp, gözaltında ölüm, faili meçhul cinayet gibi demokratik hukuk devletinde kabul edilemez insan hakları ihlallerin üzerine gidilecektir filan. Başbakan yaptığı konuşmada ne diyor? Ülkemde şuanda işkence diye bir olay yoktur dediği gün bir Nijeryalı sığınmacının bulunduğu emniyet amirliğinde öldüğü haberi geliyor. Gerçekten şaşırtıcı, son derece propaganda kokan yani bu Hükümet programını okuduğunuz zaman şöyle bir izlenime kapılıyorsunuz ki, hiçbir sorunumuz yok bizim. Her şey mükemmel. Üstelik biz böyle krizlere tepki gösteren bir ülke değiliz. Vizyon sahibi bir politika izleyerek yön vereceğiz. Bize karşı en olmadık lafları söyleyenlere karşı tek bir cümle yok. Şimdi Sarkozy diyor ki, “Türkiye’yi hiçbir zaman üye yapmayacağız çünkü Türkiye bir Asya ülkesidir.” Nerede bunun cevabı bunun? Yok. Böyle bir iddiada bulunulduğundan bahis bile yok. Buna benzer daha neler var. AB, Türkiye’yle olan ilişkilerini doğrudan doğruya Kıbrıs ipoteğinin altına koymuş. Bundan bahis yok. 8 maddeyi bloke etmiş, dondurmuş geri kalan bütün maddelerin bölümlerin kapanmasını da Türkiye’nin Kıbrıs’ta vereceği tavizlere bağlamış. Bundan da bahis yok. Bunlar olacak şeyler değil. “Efendim bizi istemezlerse” diyor Başbakan “Kopenhag kriterlerini Ankara kriteri yaparız. Maastricht kriterlerini İstanbul kriteri yaparız” filan. Böylelikle gireceğiz AB’ye.

İşin hazin tarafı şu ki, Hükümette kim olursa olsun Türkiye Hükümetleri Meclise sundukları programda ciddi olmak zorundalar. Yani Türkiye’nin esaslı sorunları neler bunları dile getireceksiniz, anlatacaksınız, çözüm yolu göstereceksiniz. “Biz Hükümet olarak şunu şunu yapacağız” diyeceksin. Ha geçmişten bahsediyor. Geçmişte öyle oldu böyle oldu programın başka bölümlerinde. Güzel. O zaman dış politikada geçmişte en önemli olay neydi? 1 Mart teskeresi. Onun Mecliste reddedilmesi ve sonuçları ama bir satır yok. Başka? Türk askerinin kafasına çuval geçirilmesi ve bunu protesto bile edememesi. Bundan da bahis yok. Efendim Türkmenlerin hakları, işte referandumu söyledik. Şimdi şuanda can güvenliğinden yoksun olarak yaşıyorlar. Türkmenleri de sayarak işte yurt dışındaki soydaşlarımıza ekonomik yardım yapacağız diyor. Tarih ve kültürel varlığını destekleyeceğiz diyor. Adam can derdinde. Orada 3 milyona yakın Türkmen soydaşımız can derdinde bundan bahis yok.
Şimdi Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri Türkiye’nin Amerika’yla olan ilişkileri? Dimi? Stratejik ortak olduk, anlaşma imzaladık. Dubai’de anlaşma imzaladık. Şimdi programda Amerika’dan bahis sadece transatlantik ilişkilerin omurgasını oluşturan NATO içinde vs. vs. başka bir şey yok. Şimdi burada Amerika’yla olan ilişkilerden bahis yok. BOP’dan bahis yok. Hani Türkiye bölgedeki BOP’un temsilcisiydi? Dimi? Bundan bahis yok çünkü bakmış ki, buna çok tepki geliyor. Ama yıllardır bunu söylediler ondan sonra dediğim gibi Stratejik Ortaklıktan hiç bahis yok. Hani biz Stratejik Ortaktık? Demek ki onun da bir çıkar yolu olmadığını anlamış ve vazgeçmiş. Veya bütün bu söylediklerimiz fazla bir anlam ifade etmiyor çünkü Meclisi ciddiye alıp da ciddi bir program hazırlama zahmetine bile katlanmamışlar.

Doğrusunu söylemek gerekirse buna çok titizlikle bakanlar var. O da Ankara’daki yabancı büyükelçilikler. Şimdi satır satır okurlar çünkü işleri bu. Hükümetin eski programına bakanlar bu programına bakarlar ve değişen ne var, eskiden ne denilmişti ve şimdi ne deniliyor buna bakarlar. Yani diplomatlar bunu yapar. Bunu okuyan yabacı diplomatlar ne anlayacak bundan? Şimdi gerçekten çeşitli ülkeler için yaptığınız şeye şimdi Rusya’yla ilişkiler, Rusya büyük komşusu. Atatürk devrinde, İnönü devrinde, her dönemde Rusya’yla ilişkiler önemlidir. Şimdi burada Rusya, Çin, Hindistan, Japonya aynı paketin içine konulmuş ve bu aktörlerle olan ilişkilerimiz geliştirmişiz. Bu kadar. Yani bu ilişkileri ne yapacaksın? Bütün programlar bundan kısa olmuştur ama bütün bunlara yer ayrılmıştır ve programlar hazırlanırken mutlaka dışişlerine danışma âdeti vardır. Burada bakınız bu Cumhurbaşkanı dönemine kadar KKTC’nin Cumhurbaşkanı hiç kimseyle görüşmemiş. Öyle anlaşılıyor. Bir tek BM’le görüşmüş. İşte Pakistan tarafından davet edilmiş. Dış Temsilciliği hiçbir yerde yokmuş hâlbuki ben Kıbrıs’ta 30 seneden fazla görev yaptığımda KKTC’nin çeşitli ülkelerde temsilciliği vardı. Farkında değiller. Ben gayri ciddi bir metin de yazsam kıymeti yok. “Benim çoğunluğum var. Nasıl olsa alkışlarla kabul edilecek, ne yazarsam yazarım” diyor.

Şimdi diğer konular da böyle. Ekonomi gibi mesela. Dünya büyük bir ekonomik sıkıntı döneminden geçiyor. Bir kelime var mı? Yok. Yani dünya borsaları gitti geldi. İşte Amerika’daki Mortgage krizinden sonra ne oldu? Bizim ülkemiz burada bundan nasıl etkilendi? Bir anda borsa çöktü, dolar yükseldi, faiz yükseldi filan yani böyle bir kriz yaşamış bir ülkede değiliz sanki. Sonra Medyanın bağımsızlığına önem veriyoruz diyor. Yani bir kara mizah ki bu kadar olur. Hiçbir dönemde Türkiye’de medya Hükümetin bu kadar baskısı altına girmemiştir. Yani en önemli iki medya kuruluşlarından bir tanesi Hükümetin malı. İstediği gibi istediği adamı çıkarttırıyor attırıyor. İstediğini istediği sayfadan yazdırıyor. Buna karşılık yazı işleri müdürleri istifa ediyor ama neymiş? Biz Medyanın bağımsızlığına çok önem ve özen gösteriyor muşuz.

Şimdi burada önemli bir şey var: bu kadar ciddi sorunlarla karşı karşıyken biz basında yani basının en önemli iki grubundan biri düpe düz devletin elindeyken öbür gruplar da hükümetin çok büyük taziki baskısını gördük. Yani basının tamına yakını Hükümet yanlısı bir yayın politikası izledi ve sürekli olarak muhalefeti eleştirdi. Biz bu koşullar altında seçime girdik. Biz yokuş yukarı bir savaş verdik. Yetmedi. Seçimlerden hemen önce İstanbul’da uluslararası basın enstitüsünün bir toplantısı oldu. O toplantıda 9. Cumhurbaşkanımız Sayın Demirel bir toplantı yaptı. İşte Amerikan İnsan Hakları Raporunda Türk basınında ne deniliyorsa buna benzer daha da vahim şeyler söyledi. Sayın Demirel orada diyor ki, “basın muhalefetin görüşüne yer vermiyor.” Bunu çok çok açık bir şekilde söyledi. İşin ilginç tarafı şu: siz Sayın Demirel’in bu sözlerini gazetelerde okudunuz mu? Ne oldu o sözler? Onlar da mı sansür edildi acaba? Niçin yayınlanmadı bu sözler? Şimdi bütün mesele şu: basın Hükümetin öyle bir baskısı altında ki, belki gazetecilerin büyük bir bölümü de çok daha fazlasını yazmak istiyor ama yazınca başlarına ne geliyor? Başbakan diyor ki, “gidin Türk vatandaşlığından ayrılın” diyor. Yani basının şeffaflığı, özgürlüğü ve bağımsızlığı böyle sağlanıyor. Hükümeti desteklemekte tamamen özgürsünüz. Ama hükümeti eleştireceğiniz zaman ülkeyi terk etmek de dahil cezalardan ceza beğeneceksiniz. Emin Çölaşan’ın işte başına gelen. Yani Emin Çölaşan’ın özgür bir gazeteci olarak düşüncelerini serbestçe yazmaktan başka ne günahı vardı? Bu kadar geniş bir okuyucu kitlesine hitap eden ve yıllardan beri aynı gazetede yazan bir gazeteci bir anda işine son verildiğini gördü. İlk gazeteci değil. Muhtemelen sonuncu da olmayacak. Başbakan ne diyor u? Bu medya patronlarını kast ederek “dalda meyvenin olgunlaşmasını bekliyorum” diyor. “olgunlaşınca tadına doyulmaz bunların” diyor.

Bütün bu gerçekler ortadayken bakın Hükümet programında ne diyor bu konuda? Bir cümle: “yolsuzluklar karşısında hükümetimiz taviziz tutumunu sürdürecektir.” Sayın başbakan Meclis kürsüsünde bir de iftiharla söylüyor. Diyor ki, “uluslar arası şeffaflık örgütü var. Onun listesinde” diyor “biz 60. sıraya düştük.” Yani 59 ülkede sizden daha az yolsuzluk var demektir bu dünyada 60. ülke olmak utanç verici. Yani bunun utancını taşıyacağımıza bunun iftiharla Mecliste söylüyorsunuz. Yolsuzluk konusunda ayyuka çıktı. Bazı televizyon kanlarlı sırf bunun için her hafta program yapıyor. Her hafta yeni bir yolsuzluk olayını anlatıyor. Hükümet programıyla ilgili konuşan sözcü arkadaşımız birçok örneğini verdi bunun hiç birine cevap yok Başbakandan.

Şunu hiç unutmamak lazım: bu hükümetin sebebi mevcudiyeti bu. Bu Hükümet teslimiyetçi politikalar izlememiş olsa bu Hükümet bugün iktidarda olur muydu? Bu kadar dış destek sağlar mıydı? Yabancı devletler, yabancı devlet adamları bu hükümete bu kadar çiçek atıyorlarsa kara gözleri için mi atıyorlar? Gayet tabi büyük devletler daima kendilerinin suyundan gidecek, onların beklentileri doğrultusunda politikalar izleyecek Hükümetlerin iş başında olmasını isterler. Daima onları desteklerler. Hep böyle olmuştur. Dünyada bunun bu kadar çok örneği var ki, bana bir tane örnek gösterebilir misiniz ki, bu Hükümet yalnız Amerika’nın değil herhangi bir devletinin talebini reddetmiş olsun? Var mı bildiğiniz bir örnek? Ne dediyseler evet demişlerdir. İşte Kofi Annan Planı. Kofi Annan Planı demin biraz konuştuk, diyor ki “efendim bir karış toprak mı verdik?”Sizin kabul ettiğiniz plan Kıbrıs Türklerinin topraklarının büyük bir bölümünü resmen Rum tarafına devretme planıydı ve Türklerin elinde geri kalan toprakların için de 80 bin Euro…ve şimdi diyorsunuz ki, “bir karış toprak mı verdik? Bir asker mi çektik?” Bütün askerleri çekiyordunuz? Sizin kabul ettiğiniz plan 650 asker bırakacaktınız, onu bile ileride çekilmesini ön görüyor, siz bunu kabul etmişiniz şimdi diyorsunuz ki, “bir asker mi çektik? Bir karış toprak mı verdik?” bunu biz defalarca anlattık ama bütün mesele şu: kendilerine ait olmayan ilkeleri, fikirleri kendilerinmiş gibi savunuyorlar. Yani hem taviz vereceksiniz hem de çok milliyetçiyiz “bakın hiç taviz veremedik” diyeceksiniz. Şu kadarını söyleyeyim, biz hepimiz meslek hayatımızda mesela Türkiye’nin AB üyeliği için çalıştık ve bunun için sarf etmediğimiz hiçbir gayret ve temas kalmadı. Bütün çabalarımız buna yönelikti. Şimdi ne diyorlar? “Bunlar, Türkiye’nin AB’ye girmesini istemiyorlar.” Bazı Avrupalı liderlerden gelen haksız eleştirilere biz tepki gösterdik diye Avrupa karşıtı oluyoruz. Adam kalacak diyecek ki bana, bundan önceki Cumhurbaşkanı, “Türkiye Ermeni Soykırımını kabul etmediği takdirde AB’ye giremez” diyecek ben de buna cevap veremeyeceğim. Ne Başbakan ne Dış işleri Bakanı buna cevap vermedi. Biz söylediğimiz zaman “vay efendim siz Avrupa’ya karşısınız” diyecekler.

Burada Anayasada bir laf ediliyor ki, bu son derece dikkat çekici ve dehşet vericidir. Bu Hükümet Programında Anayasadan bahsederken diyor ki, Cumhuriyetimizin 100. yılına yaklaşırken ülkemiz sivil bir uzlaşma anayasasını hak etmektedir. Kendiniz sivil bir anayasayla iktidara gelmediğiniz kabul etmiş bulunuyorsunuz. Erdoğan da aynı şeyi söylüyor. Şimdi bu son derece önemli. Anayasalar ne zaman toptan değiştirilir? Anaysalar ülkede bir rejim değişikliği olduğu zaman yeni rejimin görüşlerini yansıtmak için toptan değiştirilir. Mesela Fransa, 4. cumhuriyetten 5. cumhuriyete geçti tam parlamenterlik sistemden yarı başkanlık sistemine geçti. 1958’de de Gaulle’ün istediği olağanüstü yetkileri Cumhurbaşkanına veren bir anayasa hazırladılar ve o zaman anayasa değişikliği yaptılar. Almanya ne zaman yaptı? 2. Dünya savaşında kaybetmiş savaşı ve yeni bir döneme giriyor. Demokratik bir ülke olmaya karar vermiş federal bir devlet olacak o zaman değiştirdi. Fransız anayasası 1958’den beri yürürlüktedir. Amerikan anayasası 200 yıllıktır. Fransız anayasası 50 yıllıktır. Alman anayasası 50 yıldan fazla zamandır yürürlüktedir. Bu anayasalarını değiştirmeyen ülkeler hiçbir maddesini değiştirmiyor mu? Hepsi değiştiriyor. Dünyanın değişen şartları, ülkenin değişen şartları gerektirdiği zaman bir maddeyi bakıyorlar uygun değil koşulları onu maddeyi değiştiriyorlar. Ama bir parti iktidara geldi diye tamamını değiştiren yok. Seçimden hemen sonra anayasa değişikliği lafını eder etmez baktık bir AKP milletvekili çıktı, işte hukuk uzmanıyım filan, ilk önerisi anayasadan Atatürk ilkelerini çıkartmak. Böyle bir şey düşüne biliyor musunuz? Atatürk ilkeleri anayasanın özünü oluşturuyor. Bizim rejimimizin bel kemiği. Türkiye’nin gerçek kimliği Atatürk ilkelerinde anlatılır. Özü bu. Şimdi bunu diyor çıkaralım. Ne kalacak geriye? Şimdi amaç ne? Açıkça söylemek lazım amaç: Türkiye’yi maalesef bir din devleti haline getirmek çünkü anayasanın değiştirilemez maddeleri var. Bunların içinde bir tanesi laiklik. Din işleriyle devlet işlerini birbirinden ayırmak. Şimdi diyor ki, laikliği yeniden tarif edecekmişiz. Bundan önceki Meclis Başkanı diyor ki, “laikliği yeniden tarif edeceğiz.” Yani laikliğin adını çıkartmayacak ama içeriğini boşaltacak. Amaç bu. Niye? Çünkü gerçek anlamda bir laikliği bir türlü hazmedemiyorlar. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor.

Bu farklı hayat tarzı Osmanlı İmparatorluğunda geçerli sistemdir. Yani farklı dinlere mensup insanlar farklı hukuka tabii. Dilediği gibi yaşıyor, kendi dininin gerektirdiği doğrultuda ve onun hukuku ayrı. Mesela Hıristiyanlar Müslümanların gittiği mahkemede yargılanmıyor. Adli kapitülasyon dedikleri bu. Şimdi biz Lozan’da bunları kaldırdık. Siz bunu tarif etmediğiniz sürece farklı hayat tarzının ne olduğunu açıklamadığınız sürece birçok insanın aklına bu gelir çünkü her insanın hayat tarzı farklıdır. Birbirinin eşi olan hayat tarzı demek istemiyor. Yani dinin gerektirdiği düzeni sınırsız olarak kullanabilmek. Şimdi benim de yabancı parlamenterlerle katıldığım bir toplantıda bir yabancı parlamenter “Türkiye’deki Hıristiyanların din özgürlüğü yok” dedi. Sayın Gül’de kalktı dedi ki, “efendim, Türkiye’deki Müslümanların da din özgürlüğü yok” dedi. Şimdi düşünebiliyor musunuz? O zaman Dışişleri Bakanıydı. Ne demek istiyorsunuz? Türkiye’de Müslümanların din özgürlüğü yok mu? Öyle bir şey kim söyleyebilir? Sizin isteyip de bugün Müslümanların sahip olmadığı özgürlük nedir? İşte budur: farklı hayat tarzıdır. Yani bunu çok açık konuşalım ve herkeste bunun ne anlama geldiğini çok iyi anlasın. Eğer böyle düşünmüyor da başka türlü düşünüyor idiyse o zaman bunu açıklayacaktı. Konuşması sırasında Sayın Cumhurbaşkanının gerçekten bu gibi kavramlar, bu gibi tanımlar Türkiye’de insanların kafasında çok ciddi soru işaretleri uyandırır. “Efendim, laikliği yeniden tarif etmek istiyorum.”   Laikliği bütün dünyanın anladığı şekilde tarif edin.  Anayasada yazdığı gibi tarif edin. Yani din işleriyle devlet işlerinin, hukukun, eğitimin birbirinden ayrılması olarak tarif edin. Thomas Jefferson’un dediği gibi “din ve devlet arasında duvar ördük” diyor. O da dindar. Öyle tarif ediyor. Şimdi bunları siz yapmayacaksınız ama daha ilk gün öyle bir şekilde konuşacaksınız ki, öyle bir mesaj vereceksiniz ki, birçok insanın kafasında kuşku uyanacak. Şimdi burada da bu metinde de gerçekten sivil anayasa yep yeni bir anayasa derken insanların kafasında kuşku uyanıyor. Yani siz anayasanın hangi maddelerinden rahatsızsanız onu söyleyin gelin tartışalım.

Esas tartışmamız gereken konu şu şimdi: hepimizi daha doğrusu toplumu şu düşünceye sevk ediyorlar “yeni anayasa nasıl olsun?” Ondan önce bir soru var: siz anayasanın eksik veya aksayan taraflarını mı değiştirmek istiyorsunuz? Yoksa topyekûn bir değişiklik mi yapacaksınız? Anayasa değişikliği rejim değişikliği demektir. Anayasalar rejimin temeldir. Şimdi rejim değiştirecekseniz, yani ben seçim kazandım onun için rejimi değiştirme hakkına sahibim. Dünyada böyle bir anlayış var mı? Yani her seçimi kazanan insan “ben anayasayı baştan aşağı değiştireceğim” dese öyle bir ülkede rejimden bahsedilebilir mi? Şimdi bu iktidarın şu özelliğini görüyoruz, beş yıldan beri sürekli olarak çabalarının özünde Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin temel değerlerinden Türkiye’yi uzaklaştırıp Türkiye’yi bir din devletine götürüyorlar.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.