Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Business TV – Sınırötesi Operasyon, 301. Madde, Yargıç ve Savcılar Derneğinin Kapatılması, Türban ve CHP hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Business TV’ ye verdiği mülakat
3 Aralık 2007
Sunucu: Hem adalet sistemini, hem yargıyı, hem alınan kararları hem de sınır ötesi operasyonu konuşmak ve muhalefetin burada sesi nedir bunu da değerlendirmek üzere stüdyodaki konuğum Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen. Hoş geldiniz efendim.
Öymen: Hoş bulduk efendim.
Sunucu: Şimdi tabii dilerseniz öncelikle sınır ötesi harekâtla başlayalım, bu çok tepkilere neden oldu, tezkerenin çıkması onaylandı meclisten ve Cumhuriyet Halk Partisi de bunu onayladı ve hemen akabinde bir sınır ötesi operasyon yapılmalı gereği dile getirildi sizin partiniz tarafından, ama o dönem yapılmadı, sonrasında hepimizin tanık olduğu süreç de başladı, şimdi cumartesi günü bunun ilk adımları atıldı, bu adımlar size göre olması gereken adımlar mı ve bunu ilerisinde ne görüyorsunuz, bu terörün bitimi noktasında?
Öymen: Evet şimdi bekleyip göreceğiz gelişmeleri, şunu unutmamak lazım, mecliste kabul edilen tezkere; zamanı, kapsamı hükümet tarafından belirlenmek üzere verilen bir yetkidir hükümete. Yani ne ölçüde yapılacaktır bu operasyon hangi süreyle yapılacaktır ne kadar sürecektir, bunu tayin etmek hükümetin görevi. Şimdi hükümet silahlı kuvvetlere yetki verdik diyor, ama bu şümulünü, kapsamını, süresini ne şekilde tayin ettiğini bilmiyoruz, bunu göreceğiz. Ama sınırlı bir yetki verdiyse askerlere ve PKK’yı tam olarak Kuzey Irak’tan tasfiye etmeye imkân vermeyecek ölçüde kısıtlı bir yetki verdiyse, tabii ki bu operasyondan beklediğimiz sonucu alamayız. Bizim temennimiz hükümetin askerlere gerçekten bu operasyonun gereğini tam olarak yerine getirmesi için yetki vermiş olmasıdır. Şu ana kadar kapsamlı bir operasyon yapıldığına dair bir bilgi yok elimizde, ama bizzat Genelkurmay Başkanımız kısa bir süre önce sınırlı bir operasyonun, kısıtlı bir operasyonun beklenen sonucu vermeyeceğini açıklamıştı. O bakımdan ümit ediyoruz ki hükümet silahlı kuvvetlerin elini kolunu bağlama yoluna gitmeyecektir. Bunun ne olduğunu göreceğiz. Bir nokta daha var yalnız burada, sürpriz unsuru büyük ölçüde kayboldu, yani böyle bir operasyonun başarıya ulaşması için bando mızıkayla ilan edilmez. Şimdi son olarak Sayın Başbakan daha operasyon başlamadan kamuoyuna açıkladı askere yetki verdik diye, belli ki karşı taraf bu mesajı aldı, teröristler de kendini Türkiye’nin bir operasyonundan korumak için herhalde gerekli tedbirleri almışlardır. Geri bölgelere mi çekildiler, sivil halkın arasına mı karıştılar… Yani hedef olma özelliklerini büyük ölçüde kaybetmek için her türlü çabayı göstermişlerdir. Bu gibi sınır ötesi operasyonlarda, teröre karşı operasyonlarda ne yapılacağı, ne zaman yapılacağı, nasıl yapılacağı önceden ilan edilmez. Yetki verildiğini operasyon başladıktan sonra söyleyeceksiniz. Gayet tabii ki kamuoyu size boyuna soracaktır yetki verip vermediğinizi, ama sizin yapmanız gereken şey fiilen operasyon başlamadan yetki verdiğinizi ilan etmemektir ki, karşı tarafta bir kuşku olsun. Yani bunlar işin ince tarafları, şimdi bu operasyon ne sonuç verecek? Bunu hep birlikte göreceğiz, bizim beklentimiz artık bu terörün belinin kırılmasıdır. Kuzey Irak’tan ve genel olarak dünyadan PKK’nın silinmesidir. Bunun için bir taraftan sınır ötesi operasyon yapacaksınız, bir taraftan da diplomatik ve siyasi alanda tedbir alacaksınız. Mesela bizim sınırımızın hemen ötesindeki PKK mevzilerini, kamplarını vurabilirsiniz; ama bizim sınırımıza 460 km mesafede PKK’nın bir terörist deposu olarak kullandığı Mahmur kampı var. Oradan vaktiyle PKK’nın Türkiye’den kaçırdığı 11500 vatandaşımız yaşıyor. Bu kampı nasıl dağıtacaksınız? Bu kampı dağıtmak için diplomatik yöntemleri, siyasi yöntemleri uygulayacaksınız, Irak hükümetine bu konuda tedbir alması için gerekli girişimleri yapacaksınız, Amerikalılarla konuşacaksınız, yani o kampın oradaki mevcudiyetini sona erdireceksiniz. Orada yaşayan, birçoğu kadın, çocuk, bebek olan insanlarımızın, vatandaşlarımızın Türkiye’ye dönmesini sağlayacaksınız. Şimdi dikkat ediyorsanız, Başkan Bush’la görüşmesi hakkında Sayın Başbakanın birçok şey çıktı basında filan, ama bu Mahmur kampını dile getirdiğini hiç duymadık. Orada Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulması en büyük tehlikedir. Irak hakikaten üçe bölünürse, parçalanırsa, orası yeni ve büyük bir Filistin olur ve bunun yansımaları bütün bölgede hissedilir, Türkiye dâhil. O bakımdan Irak’ın toprak bütünlüğünü korumak lazım, Kerkük’ün nüfus kaydırmaları, demografisinin değişmesi yoluyla yeni bir nitelik kazanmasına engel olmak lazım. Referanduma mutlaka engel olmak lazım, referandum bir yıl ertelendi ama 2008 yılında gerçekleşecek. Yani şu an Kuzey Irak’ta fiilen bir devlet oluşumu göze çarpıyor. Kalkıyor Amerikan şirketleriyle, yabancı şirketlerle petrol arama anlaşması yapıyor, ruhsat veriyor, merkezi hükümetin onayı yok. Yani merkezi hükümetten bağımsız olarak bağımsız bir hükümetmiş gibi hareket ediyor.
Sunucu: Peki ABD Kürtleri elinin tersiyle bir kenara koymayacağına göre, orada oluşan yapıyı da tanıdığına göre bugün, size göre Türkiye ile bu anlamda nasıl bir strateji izleyecek ve oradaki Kürt yönetimiyle diyalogu ne olacak?
Öymen: Şimdi Amerika’nın bu harekatın yapılmasından itibaren, yapılması da dahil olmak üzere maalesef pek çok hatası oldu. Bu hatalardan biri de şuydu; bir ülkeye askeri bir harekat yapmak zorunda hissediyorsanız kendinizi, ilk yapacağınız iş o ülkede tam bir silahsızlanma yapmaktır. Silahlı insan bırakmayacaksınız, silahlı grup bırakmayacaksınız. Oysa Amerika, Barzani ve Talabani’nin silahlı birliklerini meşrulaştırdı, bunları meşru saydı, bu son derece büyük bir hatadır. Böylelikle siz Irak’ta silahlı güce sahip bazı etnik grupların devlet yönetiminde ağırlık koymasını meşru kıldınız ve böylelikle Kuzey Irak’ta bir devlet olmaya yönelen girişimleri sineye çektiniz. Bizim Kuzey Irak’ta yaşayan insanlara, Kürt asıllı olsun, Türkmen olsun, Arap olsun hiçbir olumsuz düşüncemiz yok, tam tersine Sayın Genel Başkanımız da açıkladı, bu bölgenin kalkındırılması insanların eğitimi için Türkiye’nin daha fazla gayret göstermesi gerektiğini düşünüyoruz. Ama bunun ötesinde bizim Kuzey Irak’ın ayrı bir devlet haline dönüşmesinden ciddi kaygımız var ve bunun bölgedeki bütün dengeleri alt üst edeceğini düşünüyoruz.
Sunucu: Şimdi şöyle de bir değerlendirme yapılıyor; bugün Türkiye ile ABD sınır ötesi operasyon noktasında karşılıklı alışveriş halinde ve ortak hareket ediyor, burada özellikle Türkiye’nin PKK’nın üst düzey sorumlularının Türkiye’ye teslim edilmesi ve bu teslimatla birlikte ABD’nin buradan isteyeceği ne olacak değerlendirmesi var, işte o isteyeceği ne olacakta ortaya çıkan sonuç ki bazı kesimler bunu çok net ortaya koyuyor, acaba şu an fiili olarak kurulmuş olan, kurulacak olan Kürt yönetimini tanımasını mı isteyecek ABD gibi değerlendirmeleri var, siz nasıl görüyorsunuz?
Öymen: Yani şimdi dediğim gibi Amerikalıları biz daha harekât yapmadan uyarmıştık, dedik ki siz böyle bir harekât yaparsanız, çok ciddi ölçüde terör artar, “Pandora’nın Kutusu”nu açmış olursunuz. Şimdi onu dinlemediler, bazıları demişler ki bunlara efendim Irak halkı sizi çiçeklerle karşılayacak, boynunuza sarılacak filan; bunlar gerçekleşmedi. Çiçeklerle karşılandılar ama bunlar kaktüs çiçeği oldu daha çok. O bakımdan Amerika’nın Irak harekâtı yanlış oldu. Şimdi Irak’ın bölünmesi parçalanması yoluna giderlerse ki Amerikan Senatosu’nun 7 Haziran tarihinde aldığı bir karar buna götürebilecek niteliktedir, şimdi bunu yaptığınız takdirde, bugünkünü aratacak durumlarla karşılaşırsınız. Kuzeyde bir Kürt devleti olacak petrole sahip, Kerkük’ü de referandumla Kürt bölgesine dâhil ederlerse, güneyde bir Şii devleti olacak petrole sahip. Ortada bir Sünni devleti olacak petrolü yok. O zaman ne olacak? Bu gruplar arasında çok ciddi çatışmalar olacak. Hem petrol dolayısıyla, hem mezhepsel çatışmalar olacak ve bugünü aratacak bir iç savaş ortamı ortaya çıkacak. Bunun için biz Amerikalılara diyoruz ki bunu katiyen yapmayın, Irak’ta yapılacak iş tam bir toprak bütünlüğüne saygı göstermektir, ulus devlet kuruluşuna yardımcı olmaktır, insanlar ben Şii’yim ben Sünni’yim ben Kürt’üm demeyecek, ben Iraklıyım diyecek. Ulus devlet bu. Bir taraftan da laik bir demokrasiyi yerleştirmeye çalışacaksınız.
Sunucu: Peki şimdi sınır ötesi operasyonla çözülecek mi sadece, iç dinamiklere ve Türkiye sınırları içerisine de bunun için bakmak gerekiyor, bugün özellikle terörün bitirilmesi için de Kürtlere kimlik haklarının ve kendi özgürlük alanlarının tanınması gibi değerlendirme ve açılım var. Bu açılım içerisinde Başbakan Erdoğan’ın “Silahsızlandırılsınlar” değerlendirmesi var, bunun için de bir yargı süreci, yargı sistemi var, birçok olaya karışmış olanlar yargılanacaklar, diğerleri de silahları bırakıp evlerine dönecekler gibi. Ve buna da hemen partinizin “AKP af mı çıkarıyor” değerlendirmesi oldu, şimdi burada bu sorunun çözümü için somut bir adım atılması gerekiyor Türkiye sınırları içerisinde, bunun için Mehmet Ağar “Dağdan insinler siyaset yapsınlar, bunun yolu açılsın” dedi ama bugün gelinen noktada aslında çok da farklı bir şey söylenmiyor değerlendirmesini de yapıyoruz, işte burada size göre hükümetin açılımı ya da yapılacak ne olmalı?
Öymen: Terör tamamen sona erdirilmeden tümüyle bitirilmeden bu gibi konuların tartışılması teröre ancak bir güç verir. Terör örgütleri bunu bir zaaf olarak anlarlar. Bakın hükümet bunu birkaç defa denedi, zannetti ki böyle yumuşak davranırsa, af çıkarırsa onlarla uyumlu bir hava içerisine girerse terör biter; tam tersi oldu. Eve dönüş yasası çıkarttılar, dağdan kimse inmedi, üç kişi inmiş galiba; hapishanedekiler dağa çıktılar. O bakımdan bu politikalar yanlış politikalar. İkincisi, bir terörle mücadele yasası çıkartmak için meclise öneride bulundular, bu yasanın altıncı maddesinde bir terör örgütünü kuranlara pişmanlık yasasından yararlanma hakkı tanıyor, yani İmralı’daki terör liderine af getiriyorsunuz. Hükümet hep bu yaklaşımları benimsedi ve sonunda görüldü ki bu yaklaşımlarla terör azalmıyor, artıyor. AKP iktidara geldiğindeki terör kurbanlarının, şehitlerin sayısı şimdi tam on beş katına çıktı. Bugün 2007 yılında, 2002ye nazaran 15 katına çıktı. O bakımdan bu gibi yaklaşımlar, böyle alttan alarak, yumuşak davranarak, af çıkararak terörü bertaraf etme yaklaşımları başka ülkelerde de sonuç vermedi, Türkiye’de de vermedi.
Sunucu: Şimdi Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in bir açıklaması var ve yeni bir açıklama, af suçlularının iadesi ve 301. madde konusunda önemli mesajlar veriyor kendisi ve diyor ki af yok, Irak’tan suçluların iadesine ilişkin henüz cevap gelmedi, 301. madde konusunda da özellikle önümüzdeki günlerde çok ciddi değişiklikler yapılacak değerlendirmesi var. Bunların üçü çok önemli, biraz önce sizin de söylediğiniz gibi af var mı dediğinizde hükümet diyor ki hayır af yok, onun dışında suçluların iadesi henüz Irak’tan sağlanmış değil, bu da beklenen bir cevap değil aslında o taraftan ve 301. maddeye de geleceğim sizin Avrupa Birliği süreciyle ilgili çok somut değerlendirmeleriniz var ama bu ikisi çok önemli.
Öymen: Evet şimdi maalesef bir dedikleri bir dediklerini tutmuyor. Sayın Başbakan diyor ki dağdan inip siyasete girsinler, bu ne demek? Af çıkaracağız demek, çünkü dağdan inen adam siyasete girmez, dağdan inen adam yargıya teslim olur, yargı kararını verir, siz yargı değilsiniz ki. Yani sizin yapabileceğiniz tek şey onların doğrudan doğruya siyasete girmesini sağlayacak af çıkartmak. Bunun başka türlü yorumlanması mümkün mü? O zaman diyeceksiniz ki silahı bırakın, adalete teslim olun, onu demiyorsunuz, silahı bırakın siyasete girin diyorsunuz. Bu insan suç işlemiş, dağa çıkmak bile suç, orada insan öldürmüş, insan yaralamış, ekonomik hedeflere saldırmış, bunların hepsi yargılanacak, başka çaresi yok. Suç işlememiş olanlar gayet tabii beraat edecek toplumla bütünleşecek, bunu sizin söylemenize gerek bile yok ama bir terör örgütünden bahsederken siz kalkıp da dağdan inin siyasete girin derseniz herkes bunu bir af çıkartmaya hazırlandığınız şeklinde anlar. Bakınız mesela geçen gün benim katıldığım bir televizyon programında AKP’nin anayasa komisyonu başkanı Sayın Burhan Kuzu açıkça ben PKK’ya bir af çıkartılmasına taraftarım dedi. Şimdi onun söylediğine bakın, bir Adalet Bakanının söylediğine bakın, yani hangisi gerçeği yansıtıyor? Adalet komisyonu başkanlığı gibi önemli bir makamda bulunan bir insan partisinin görüşünü bilmeden böyle laflar söyler mi? Irak’ta yakalananlar iade edilecek, burada da çelişki var, daha bir hafta iki hafta önce bunlar yakalandı, bir iki gün içinde Türkiye’ye iade edilecek denildi. Ne oldu? Kuzey Irak’taki yerel yöneticiler dedi ki yakalanan kimse yok, tamamen gerçekdışı. Kim yayıyor bu haberleri o zaman? Şimdi de Sayın Başbakan diyor ki kimse yakalanmadı, bize iade etmiyorlar, demek ki burada da bir hata var, burada da bir yanıltma var. Yani kamuoyunu yanıltarak bu meselelerde daha başarılı olamazsınız.
Sunucu: Bunların ışığında jet hızıyla geçen yargıç ve savcı adaylarının atanması ve burada 48 saat içerisinde ciddi kontrol içerisinde geçen bir yasadan bahsediyoruz ve buna da özellikle CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın da açıklaması var, AKP hükümetinin hâkim ve savcı sınavlarına getirdiği yeni düzenlemeyle yargının düşürülmesinin hedeflendiği, anayasa değişikliğiyle de birlikte üniter devletin üstünün çizileceğini ileri sürüyor kendisi ve özellikle de burada bazı maddeler halinde üniversiteler elden gidecek gibi değerlendirmeleri de var. Şimdi bu aslında Türkiye’de başka bir sıkıntıyı da beraberinde getiriyor ve son günlerde çok tartışılan bir şeyi beraberinde getiriyor, yargı siyasallaşıyor mu? Yani bu atamaların hükümet tarafından yapılması ve her gelecek hükümetler döneminde bunun yapılacak olması ister istemez yargı siyasallaşıyor mu sorusunu da beraberinde getiriyor. İşte bu da Türkiye’de yine her kurum her alanda farklı sıkıntıyı beraberinde getiriyor ve bu sıkıntılar medya olarak bize de yansır hale geliyor. Öncelikle siz bu yasanın geçişini ve bu süreci nasıl görüyorsunuz?
Öymen: Çok olumsuz ve çok tehlikeli olarak görüyoruz, bu iktidarın, AKP yönetiminin yargıyla başının hoş olmadığını öteden beri biliyoruz. Geçen dönemde başta Başbakan olmak üzere AKP yetkilileri sürekli olarak yargıdan şikâyet etmişlerdir, yargıya karşı çok saldırgan bir dil kullanmışlardır hem yurtiçinde hem de yurtdışında. Yani onların anlayışına göre yargı hükümetin her istediğine hukuk elbisesi giydirecek bir makamdır. Hükümete hizmet edecek, hükümet istediği doğrultuda kararlar alacaktır, almazsa çok tepki gösteriyorlar. Mesela Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi türban konusunda onların istemediği gibi bir karar alınca, Başbakan esti kükredi, “Buna onlar karışamaz, bu işi ulema bilir” dedi. Din âlimleri bilirmiş hukukun, yargının ele aldığı bir konuyu. Onun dışında Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’ne karşı, diğer yargı organlarına karşı, Danıştay’a karşı çok sert tepkileri oldu. Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı seçimi konusunda aldığı bir kararı beğenmediği için tepki göstermekle kalmadı, Anayasa değişikliğine gitti, sırf yargıyı, Anayasa Mahkemesi’ni etkisiz kılabilmek için. Bir daha böyle bir karar alamasınlar diye, meclisteki nisap sayısını değiştirdi, bir Anayasa değişikliğiyle 367den 184e indirdi. Yani yargıya tahammülleri yok. Şimdiki çıkarılan yasa ise daha da tehlikeli, çünkü bu ileriki yıllarda bu mesleğe girecek insanların belli mülakatlarla, yani hükümetin tercihlerine, takdirine göre seçilen insanlardan oluşmasını öngörecek ve böylelikle yargı tarafsızlığını, bağımsızlığını yitirecek. Şimdi bunu yaparken bir yasa daha getirdiler kamuoyu onun pek farkında değil; yasada deniliyor ki yargıçların ve savcıların üye olabilecekleri bir sivil toplum örgütü kurulacak, ama bir tek örgüt olacak, onun dışında başka örgüt kuramayacaklar ve böylelikle mevcut kurulmuş olan YARSAV diye çok değerli bir örgüt var, bu örgüt feshedilecek. Türkiye’de dernekleri feshetmek mahkemelerin yetkisinde ve mahkemelerden başka kimse bir derneği feshedemez. Şimdi kanunla kurulmuş bir derneği feshedecekler. Biz buna çok kuvvetli tepki gösterdik mecliste, Avrupa Komisyonu’nda, arkadaşlarım da ben de konuştuk, dünyadan örnekler verdik, bir yerde örneği yok yani zaten. Zaten çok gecikmişiz biz yargıçların savcıların böyle meslek dernekleri kurmasında. Bunun bir dünya federasyonu var 1954te Roma’da kurulmuş, 1954ten bu yana buna aşağı yukarı bütün ülkeler üye olmuş, üç devlet hariç: biri Andora, biri Azerbaycan, biri de Türkiye. Düşünebiliyor musunuz ne durumda olduğumuzu? Ve buna üye olmak üzere olan bu YARSAV var, bu YARSAV’ı da feshedecekler kanunla, politika bu. Yani yargıya tahammülleri yok. Şimdi bizim yasalarımızda siyasi partilerle ilgili hükümler var, mesela diyor ki din esasına göre kurulmuş partiler çalışamaz, bir parti din esasına göre faaliyet gösteremez. Etnik esasa göre parti faaliyet gösteremez. E şimdi Türkiye’de bakıyorsunuz her ikisi de oluyor ve kimse ses çıkaramıyor hükümetin yarattığı baskı ortamı içinde, açılan davalar var, yıllardan beri görülmeyen davalar var, yeni açılan davalar var, bu davaya da tepki gösteriyor filanca partinin kapatılması için dava açılamaz, doğru değildir diye hüküm veriyor. Bırakın yargı hüküm versin. Yani özetle kendilerini seçilmiş bir padişah gibi görüyorlar. Yani yargıya tahammülleri yok, kendilerinin üstünde bir hukuk makamının olmasına hiç tahammül edemiyorlar. İşte bütün yaptıklarının özünde bu yatıyor. Biz ki seçildik, her istediğimizi yaparız. Başka ülkelerde siyaset hukuka tabiiymiş, kuvvetler ayrımı varmış, yasama yürütme yargı, bunlar hiç umurunda değil.
Sunucu: Başka ülkelere baktığımızda, aslında Türkiye’nin yargı sistemine de baktığımızda, birçok davalarda burada sonuca ulaşılamayınca, soluğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde alıyor olmamız bile buradaki handikabı ve sıkıntıyı beraberinde getiriyor çünkü demokrasi çağdaş standartlar reformu ve bunları yakalayabilme süreci aslında, ama bunun içinde de yine bu reformların yapılması gerekiyorken gerçekten mahkemelerde ve yargıda ne kadar reformlar yapılacak değerlendirmesi ve sorusunu da beraberinde getiriyor; yargı ne kadar bağımsız olacak, ne kadar yapabiliyoruz sorusu da doğmaya başlıyor, o yüzden burada galiba hem muhalefete hem de ülke içerisindeki birçok kuruma da çok önemli görevler düşüyor, şimdi o yüzden şuna gelmek istiyorum, sizin partinize baktığımızda, Cumhuriyet Halk Partisi bugün mecliste muhalefette olan partilerden biri. Bugün CHP de çok eleştiriliyor, çok yanlış politikalar izlediği ve stratejilerinin yanlış olduğu söyleniyor, hele de 22 Temmuz seçimlerinden sonra, ciddi eleştirilere de maruz kaldınız ve bu eleştiriler ışığında siz kendi partinizle, teşkilatlarınızla ve genel başkanınızla kendinize dönüp özeleştiride bulundunuz mu ve bundan sonraki atacağınız adımlar ve stratejiniz ne olacak?
Öymen: Aslında her kurum kendini eleştirmelidir. Özeleştiri yapabilmelidir, seçimlerden sonra mesela parti meclisimizi topladık, tam dokuz saat arkadaşlarımız çeşitli görüşler, eleştiriler dile getirdiler, kimsenin sözünü de kesmedik. O bakımdan parti içinde bunlar tartışılmaz veya tartışılmıyor demek doğru değil. Ama şu da ortaya çıktı ki, parti içinde eleştiride bulunan arkadaşlar bile partinin politikasının özünü hemen hemen hiç eleştirmediler, yani izlediğimiz politikalar yanlış olduğu için şu noktaya geldik diyen pek çıkmadı. Daha çok filancayı mı aday gösterseydik, örgütlenmede şöyle mi yapsaydık, sandıklara sahip çıkmak için daha mı fazla gayret gösterseydik gibi eleştiriler oldu. Ama partinin izlediği çizgi yanlıştır diyen çıkmadı. Mesela 1 Mart tezkeresini reddetmeseydik de kabul etseydik diyen bir kişi bile çıkmadı. Yani partinin izlediği politikalar, dış politika olsun, sosyal politikalar olsun, ekonomi politikaları olsun… Biz yanlış politikalar izlediğimiz için istediğimiz oyu alamadık diyen çıkmadı. Buna mukabil ortaya çıkan tablo şu; Türkiye’de demokratik kurallar tam olarak işlemedi. Dünyanın bütün demokrasilerinde seçimlerde harcamalar belli sınırlara tabidir, Türkiye de böyledir. Yani Türkiye’de seçim kanunumuzun 152. maddesi var, seçimi kazanmak için, oy almak amacıyla vatandaşa belli avantajlar sağlayamazsınız, mal veremezsiniz, hizmet veremezsiniz yazıyor. Hatta vaadinde de bulunamazsınız. Fakat herkesin bildiği gibi bu seçimde bu kurala hiç uyulmadı ve para sınırsız derecede iktidar tarafından harcandı. Peki, yasaya aykırı olmasına rağmen buna karşı bir dava açıldı mı? Hiç duymadık. Bir ülkede yargı çalışmıyorsa hükümetin baskısından olsun başka sebeplerden olsun, o zaman o ülkede demokrasiyi de sağlıklı olarak yaşatamazsınız. Dini kullanmak seçimlerde de siyasette de bizim siyasi partiler yasamıza göre anayasamıza göre kesinlikle yasak. Ama din en yaygın bir şekilde kullanıldı. Dindar olduğu için bir zatı cumhurbaşkanı seçtirmediler diye Türkiye’nin her yerinde kampanya yaptılar sanki başka adaylar dinsizmiş gibi.
Sunucu: Bir taraftan din kullanıldı değerlendirmesi var, bir taraftan da özellikle şimdi bu söyleminizle 22 Temmuz seçimlerine döneceğim ben, Türkiye’nin batıdan algılanması da ılımlı İslamcılar ve laikler cephesi olarak değerlendirildi; o zaman bu iki kutup içerisinde bir taraftan dini kullanan bir parti, bir taraftan da laikliği ön plana çıkaran bir parti oluşmaya başladı, işte asıl sıkıntı ve handikapları zaten burada değil mi? Yani ortada bir gerilim yokken bu gerilimi tırmandıracak ve ülkeyi daha da kutuplaştıracak hale getirmiyor muydu? Sonrasında da milliyetçilik kavramını tartışır hale geldik, etnik milliyetçilik, ulusal milliyetçilik ve ulusal cephe olarak. Şimdi bütün bunlar toplumda ciddi sıkıntıları da beraberinde getirmiyor mu?
Öymen: Gayet tabii getiriyor. Gayet yanlıştır, çünkü biz dedik ki hem anayasamızın gereği olarak, hem partiler kanunumuzun gereği olarak dini istismar konusu yapmayın; dini siyasetin malzemesi yapmayın, seçimlerde olsun seçim dışındaki dönemlerde olsun din faktörünü siyasete karıştırmayınız. Fakat açınız bütün geçmiş dönemin basınını, beş yıllık icraatına bakınız, bir tek hafta bulamazsınız ki bu iktidar din konusunu bir siyasi meselenin malzemesi haline getirmemiş olsun.
Sunucu: Peki Cumhuriyet Halk Partisi laiklik üzerinden gitmedi mi?
Öymen: Laiklik bizim anayasamızın değiştirilmez hükmü.
Sunucu: Ama şimdiye kadar, özellikle seçimlerde bu, bu kadar ön plana çıkarılmamıştı.
Öymen: Bugün ön plana çıkarılmasının sebebi karşı tarafın laiklik karşıtı, hukukumuza aykırı, anayasamıza aykırı bir şekilde dini kullanması. Biz kendiliğimizden din faktörünü hiç tartışma konusu yapmadık. Bizden kaynaklanan bir tartışma hiç olmadı, biz sadece anayasamıza, yasalarımıza ve çağdaş dünya görüşümüze uygun olarak laiklik ilkesini savunduk. Dine büyük saygımız var, dini kutsal bir kavram olarak görürüz ama dinin siyasete karıştırılmasına karşıydık ama bunlar sürekli bunu yaptılar ve bu yolla oy almaya çalıştılar. Hem din faktörünü hem para faktörünü sınırsız biçimde kullandılar. Bunun sonucunda merkez sağ çöktü, merkez sağ çökünce merkez sağın oylarını topladılar, yoksa Türkiye’de siyaset çok partili rejime geçtiğimizden beri merkez sağla merkez sol arasındaki bir kulvarda işleyen bir mekanizmaydı, şimdi merkez sağ çöktü onun yerini dinci sağ aldı.
Sunucu: Peki CHP’nin oyları da çok kaydı mı?
Öymen: CHP’nin oylarında yaklaşık bir milyon üç yüz bin artış oldu; bizim oylarımız azalmadı, daha önce aldığımız oylar altı milyon civarındaydı, bu defa yedi milyon üç yüz bin oy aldık. Ve mesela benim seçim bölgem olan Bursa’da oylarımız %39 arttı. Yani parti aynı parti, politika aynı politika, söylem aynı söylem, bazı yerlerde bizim oylarımız çok yükseldi, bazı yerlerde bizim oylarımız düşüş gösterdi iktidarın oyları artış gösterdi; mesela Güneydoğu. Ne vardı Güneydoğuda? Mesela Roj TV denen yasadışı terör örgütü yanlısı bir televizyon sürekli olarak beynini yıkadı o bölge halkının, ya AKP’ye ya da bağımsızlara oy vereceksiniz diye çok büyük baskı yapıldı bizim yasalarımıza aykırı olarak hiçbir kural tanımadan. Daha buna benzer söylenecek çok şey var.
Sunucu: Sayın Öymen çok önemli bir şey söylediniz; oylarınızın arttığını söylerken dediniz ki parti aynı parti politika aynı politika söylem aynı söylem. Yani zaten burada en büyük sıkıntı bu değil mi? Evet parti aynı parti, politika ve stratejisi tamam ama söylemin de aynı oluyor olması, yani Türkiye neyi bekliyor artık ya da işçi sınıfı neyi bekliyor? Ya da halk neyi bekliyor, daha sosyal reformların daha reel politikaların yapılmasını bekliyor ve bu politikalar ışığında da partilerin programlarını bu şekilde halka sunar hale gelmesini bekliyor; yani halka daha çok eğilmesini bekliyor, şimdi burada CHP nasıl bir yanılgıya düştü?
Öymen: Şimdi şöyle söyleyeyim, söylem aynı söylem derken biz Anadolu’nun bir tarafında başka bir şey söyledik başka tarafında başka şey söyledik anlamında değil yani her yerde aynı söylemi kullandık. Nasıl oldu da farklı sonuçlar çıktı ona bakmak lazım. İşte bizim burada seçim rüşveti dediğimiz şey söz konusu oldu. Türkiye’nin pek çok yerindeki illerimizden ilçelerimizden bize bilgiler geldi vatandaşa altın, cep telefonu, bisiklet, kömür, yiyecek paketleri dağıtıldığına dair. Yani bunlar düpedüz seçim yasamızın 152. maddesine aykırıdır ve buna karşı yargı yeterince çalışmadı, biz dava açıldığını duymadık bu konularda, yani bu yasa maddesinin açıkça ihlal edilmesine rağmen bunlar yapılmadı.
Bizim politikalarımız doğru muydu yanlış mıydı? Bizim politikalarımız açık; seçim bildirgemizde var, sosyal içerikli bir devlet anlayışımızı orada sergiliyoruz. Çiftçilere, işçilere, işsizlere, gençlere, öğrencilere neler sağlayacağımız orada yazılı. Şimdi bütün bunlara bakarak bu sosyal politikalar eksikti yanlıştı diyen birisiyle biz karşılaşmadık. Yani buna rağmen eğer karşı taraf bu kadar fazla oy aldıysa, bunun sebeplerini iyi araştırmak lazım. Demin söylediğim gibi hiç unutmamak lazım Türk demokrasisinin iki ana direğinden biri olan merkez sağ çöktü. Niye çöktü? O da mı bizim kabahatimiz, niye çöktü nasıl çöktü? Din faktörü kullanıldığı için mi, para kullanıldığı için mi yoksa o partilerin içindeki bazı sıkıntılar dolayısıyla mı? Ama sebebi ne olursa olsun merkez sağ çökünce AKP beklediğinden de fazla oy aldı. Bakın seçimlerden birkaç ay önce kendi parti liderlerinin, bizzat Başbakanın demeci var oylarımız düşüyor diye. Nasıl oldu da %34ten aşağı düşen oylar bir anda %47 oldu?
Sunucu: Türkiye tabii bugün aslında 80 darbesinden sonra, bugün 82 Anayasası tartışılıyor ve yeni bir anayasa hazırlığı içerisine girdi AKP 15 Aralıkta ne olduğunu göreceğiz, onun ötesinde tabii özellikle partilerin kapatılması sonrasında çok partili hayata geçiş ve Türkiye’nin o dönemde daha demokratikleşmek adına ciddi adımlar atmaya çalışması ve her hani her demokratikleşme süreci içerisinde de her on yılda bir ya bir darbe ya da post modern darbe ki 28 Şubatı da yaşadık burada biliyoruz, sonrasında yeniden toparlanmaya çalışıyor ülke. Şimdi burada AKP’nin oylarının yükselmesi özellikle 27 Nisan muhtırasının da bir etkisi olduğu ve bunun da özellikle AKP’nin oylarına olumlu bir şekilde yansıdığı değerlendirmesi yapılmaya başlanıyor; şimdi o yüzden bütün bu dengelere baktığımızda da AKP’nin oylarının artışı, bir başka taraftan Avrupa Birliği sürecinde 3 Ekim müzakere tarihini aldı ama AKP burada ne kadar kararlıydı şimdi o kararlılığını tarihi alınca kesti reformları yapmıyor değerlendirmesi de var, ama sonuç itibariyle attığı adım önemliydi diyen kesim var. Şimdi bugün 301. maddenin değişmesi gerekiyor Türk Ceza Kanunu’nun. Bunun için Avrupa Birliği özellikle reform yapması gerektiğini ve kaldırması gerektiğini söylüyor. Şimdi bütün bunların hepsine baktığımızda da AKP aslında yapılmayan, atılmamış adımlar konusunda da bir adım attı ve reformist davrandı değerlendirmesi de olduğu için oyları topladı olarak algılıyor musunuz siz yoksa daha mı başka değerlendiriyorsunuz?
Öymen: Şimdi bakın işin gerçeğini çok açık ve dürüst bir şekilde konuşmak lazım. Benim kanaatim şudur; biz Türkiye’nin aşağı yukarı her tarafını gezdik, benim gidemediğim üç dört il kaldı, diğer arkadaşlarım da öyle, her tarafı dolaştık, Genel Başkanımız başta olmak üzere. Biz teşkilatın nasıl çalıştığını gözümüzle gördük. Gece gündüz arkadaşlarımızın nasıl bütün köylere kadar giderek, evlere giderek politikalarımızı anlattığını gördük. Ben seçim kampanyasının içinde yaşadığım için bunu biliyorum. Yani örgütümüz övünç verici bir çalışma gösterdi. Fakat dediğim gibi bu seçim sonuçları Türkiye’nin tablosunu yansıtmıyor. Bakınız Karadeniz’de bu fındık politikası yüzünden hükümetin vatandaşlar sokağa döküldü, yüz bine yakın insan sokaklarda gösteri yaptı, başka geçim kaynağı yok, herkes fındıkçı. Ve bu kadar büyük tepki gösteriyorlar, sonra bakıyoruz ki bu illerde AKP açık farkla seçimi kazanmış; bunu mantıkla izah edebilir misiniz? Şimdi Bursa’da mesela bazı zeytin bölgeleri var, burada vatandaş büyük tepki içindeydi hükümete karşı. Bakıyorsunuz burada da bizden daha iyi sonuç almışlar. Şimdi burada kamuoyunun yeterince incelemediği veya farkına varmadığı bazı noktalar var, Türkiye’de nüfus artışı var. Nüfus artışı olduğu için her seçimde seçmen sayısı artıyor, ortalama 1983 yılından bu yana seçmen sayısı artışı her seçimde üç buçuk milyon civarındadır. Bu seçimde nasıl olduysa bir milyon azaldı. Seçmen sayısı üç buçuk milyon artacağına bir milyon azaldı. Ne oldu? Efendim işte mükerrer yazımlar vardı, bir insan birkaç defa yazılmıştı birkaç defa oy kullanmıştı… Eğer böyleyse o zaman geçen seçimler meşru değildi demek lazım, üstelik üç buçuk milyon artış olacaktı, bir milyon da geriledi, demek ki dört buçuk milyon mükerrer seçmen mi vardı Türkiye’de? İzah etmek kabil değil. Bir çok yerde seçmenlerin seçim hakkı donduruldu., niçin? Askılarda vatandaş numarası yazmıyor diye. Şimdi bilgisayarlarla ilgili pek çok iddia atıldı ortaya, hepimiz biliyoruz bunları, bir milyon kırk bin oy geçersiz sayıldı. Yani bir milyondan fazla vatandaşımız bir mührü alıp bir yuvarlağın içine basamıyor; bu kabul edilebilir mi? Şimdi netice itibariyle doğrusunu isterseniz bütün bunlar dikkate alındığında tam içime sinmiş değildir bu seçim sonuçları. Bursa’da mesela çok bilimsel bir araştırma yapıldı; bütün partiler için tuttu seçim sonuçları, AKP nedense bu bilimsel araştırmada öngörülenden 14 puan fazla aldı. Bilimsel araştırmada en büyük yanılma payı %2.7dir. 14 puan arttı, nasıl oluyor bunlar?
Sunucu: Şimdi tabii şöyle bir şey var, Konda’nın yapmış olduğu bir araştırma var yine ve seçim sonuçlarıyla bize çok net güvenilirliğini o anlamda gösterdi ve buradaki anket Ak Parti yönetiminde geçen son dört yılda başını örtenlerin oranıyla ilgili aslında, kendi içinde %8 arttığını söylüyor başını örtenlerin ve başını türbanla örtenlerin oranıysa %3.5ten %16ya kadar çıkmış. Şimdi bu artışa baktığımızda ciddi oranda bir artıştan, ciddi oranda başörtüsünden türbana kayıştan bahsediyor aslında. Bu da tabii hükümette Ak Parti’nin olmasından ötürü bir güveni o halk nezdinde beraberinde getiriyor sanıyorum. Bu yeni anayasayla birlikte türbanın okullarda serbest olacağı değerlendirmesi yapılıyor ki gerçi göreceğiz 15 Aralıkta bunu ama siz o süreci nasıl görüyorsunuz peki?
Öymen: Biz bu konuyu şimdiye kadar tartışma konusu yapmadık, yalnız şunu söyledik, dedik ki Türkiye’de yargı kararları var, herkes yargı kararlarına uymak zorundadır, bu kararlara karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurularda da mahkeme Türk yüksek yargı organlarının kararlarını doğru bulmuştur. Şimdi mahkeme kararı ortadayken bunu tekrar tartışmaya açmak son derece yanlıştır. Yanıltıcıdır. Yani mahkeme kararına saygı göstereceksiniz, ama hükümet bunu yapmadı ve hala Sayın Başbakan vaatte bulunuyor sabır gösterin merak etmeyin biz bunu halledeceğiz, kamu sektöründe de türban takılmasını serbest bırakacağız anlamına gelen ifadelerde bulunuyorlar veya bu yoldaki taleplere olumlu karşılık veriyorlar. Biz bunları çok yadırgıyoruz. Yani bir ülkede yargı ya vardır ya yoktur. Yargı varsa, bunun kararlarına saygı göstereceksiniz. Bunun daha ayrıntısına girmek istemiyorum, diploma törenlerinde yaşanan olaylar, bazı devlet yetkililerinin çocuklarının, kızlarının karıştığı olaylar falan… Bunlar son derece üzüntü vericidir. Yani siz bir giysiyi dini veya siyasi sembol haline getiremezsiniz, bunu yapmaya çalışanlar oldu geçmişte, bakın Hitler zamanında Hitler gençliği kara gömlek giyerdi, kara gömlek giymek yani yasak mı? Değil ama bu bir simge, bir kimlik gösterisi. Mussolini’nin gençleri kahverengi gömlek giyerdi. Bu bir simge, bir sembol. Şimdi Türkiye’de türban bir siyasi simge haline getirilmeye çalışılıyor. Yani bizden olanlar böyle giyinir anlamında. Bu son derece hatalıdır, son derece yanlıştır ve Türk halkını bölücü bir davranıştır bu. Sanki öyle davranmayanlar dindar değilmiş gibi bir izlenim çıkar. Dinin hangi bölümünde, Kuran’ın hangi suresinde türbandan bahseder veya türban mecburiyetinden bahseder? Hıristiyanlıkta var, İncil’de var. İncil’de başörtüsünü zorunlu kılan maddeler, hükümler var. Ama bunu hiçbir Hıristiyan toplum, çağdaş yaşamın bir unsuru gibi görmediği için sadece rahibeler bunu yapıyor. Ama onun dışında Hıristiyanlar bunu yapmıyor. Kuran’da başka hükümler var, faiz de yasak, niye faiz uyguluyorsunuz eğer bu kadar bağlıysanız dine. Kadın erkek eşitliği yok, siz de mi aynı kanaattesiniz? Yani Kuran’a hepimizin çok büyük saygısı var, çok büyük bir manevi değeri var dini öğretilerin belgelerin kitapların; bunu kabul ediyoruz ama bunu günlük hayata birebir uyguladığınız zaman siz çağdaş bir demokrasi olamazsınız. Bu kadar açık. Kadın erkek eşitliği var mı yok mu? Eğer yoksa demokrasi de yok. Siz demokrasi olmasın yeter ki her kelimesine tam uyalım diyebilir misiniz? Bu anlayış bazı Yahudilerde var. Mesela görürsünüz Ağlama Duvarı’nda Kudüs’te bazı Yahudileri, kafalarında bir şapka, şapkanın ucunda küçük bir kutu. Ne var bunun içinde diye sorduk, Tevrat dediler. E niye Tevrat’ı kafasında taşıyor? Çünkü Tevrat’ta bir hüküm varmış, Tevrat’ı gözünden uzak bulundurma diye, gözünün önüne koyuyor.
Sunucu: Şimdi burada tabii şunu göz ardı etmemek lazım, temel hak ve özgürlükler çerçevesinde herkesin kendi dini inancı, kendi özgürlüğü içerisinde mevcuttur. Kimisi inanır kimisi inanmaz, kimisi başka şeye inanır kimisi o inancını başka türlü gösterir, işte bütün mesele aslında bunun tamamıyla siyaset içerisinde simge haline getiriliyor olması, dinin siyasete alet edilmemesi, en önemli unsur, burada tabii hemen bunun ışığında başka bir şeyi de soracağım size, özellikle Avrupa Birliği sürecinde Türkiye’nin ilerlemesi noktasında önünde duran en önemli sıkıntılardan birisi reform anlamında 301. maddenin değiştirilmesi ve bugün 301. madde düşünce özgürlüğü ve ifade özgürlüğünü sınırlayan bir madde ve bu Türk Ceza Kanunu’nun değişmesi yönünde, Mehmet Ali Şahin’in de değerlendirmesi de reform yapılacağı, değiştirileceği yönünde. Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi hem Avrupa Birliği sürecinde, hem de 301. maddede hep geri ve tam tersi maddenin değiştirilmemesi yönünde görüş beyan ediyor. Peki, madde neden değiştirilmemeli ki özellikle Cumhuriyet Halk Partisi neden burada aslında demokrasi ve çağdaşlaşma diyoruz ya, burada geri adım atıyor ve geride duruyor?
Öymen: Şimdi geri adım atmamız bizim ifade özgürlüğü konusunda söz konusu bile değil, tam tersi bizim politikamız ifade özgürlüğü konusunda, demokrasi konusunda, insan hakları konusunda Türkiye Avrupa’nın bir adım gerisinde olmamalıdır diyoruz. O ülkelerde ne kadar özgürlük varsa bizde de o kadar özgürlük olmalıdır, fakat bu konuyu bazıları 301. maddeye indirgediler. Yani 301. madde varsa Türkiye’de ifade özgürlüğü yoktur, 301. madde yoksa ifade özgürlüğü vardır. Bu yanlış, yani yanlış olduğunu biz şöyle ifade ettik, daha bundan on gün önce Ankara’da karma parlamento komisyonu toplandı Avrupa Parlamentosu üyeleriyle ve orada da açıkça söyledik bunu, siz Türkiye’yi yanlış anlıyorsunuz, yanlış okuyorsunuz, bazı dar çevrelerin sözlerini Türkiye’nin gerçeği gibi kabul edip bize savunuyorsunuz. Siz 301. madde kalkarsa ifade olacak zannediyorsunuz dedik, biliyor musunuz bir televizyon kanalının haber programları on gün yasaklandı, 301. maddeyle alakası var mı, yok. İfade özgürlüğüne uygun mu? Değil. Bir ünlü gazeteci hükümetin hoşuna gitmeyen makaleler yazıyor diye hükümetin baskısıyla işinden kovuldu. 301. maddeyle alakası var mı, yok. Bir başka köşe yazarına sen git, Türkiye’yi terk et dedi Başbakan. Bu ifade özgürlüğü 301. maddeyle mi ilgili, değil. Yani 301. maddeyi kaldırsanız bunları halledecek misiniz? Birçok karikatürist karikatür çizdiği için mahkemeye verildi, 301. maddeyle alakası yok.
Köklü bir yargı reformu yapacaksınız., köklü bir hukuk reformu yapacaksınız, 301. madde uygulamalarına bakacaksınız, Yargıtay’da onaylanmış kaç tane hüküm var 301 ile ilgili. Eğer 301. maddede öngörülen hakaret suçunu işlemekse söz konusu olan, bütün Avrupa birliği ülkelerinde bu suç var, bu yargı var, bu karar var. Yani 301. madde, hakareti yasaklıyor, ama biz koydurduk oraya bir hüküm ki, eleştiriler bu kapsama girmez diye, 301. maddeye dayanarak hiçbir demokratik eleştiride bulunan insanı yargılayamazsınız.
Sunucu: Şimdi 301’de bir Türklük kavramı var, bu özellikle Türklük değil de Türk ulusu olarak değiştirilsin diyenler var, özellikle de basın konseyi başkanı Oktay Ekşi tarafından da geçtiğimiz dönemde değiştirilmesi için meclise geldiğinde ve sivil toplum kuruluşları bir değerlendirme yaptığında bu ortaya çıkmıştı, size göre rahatsız edici ne? Ne şekilde değişmesi gerekiyor?
Öymen: Şimdi bence bunlar meseleyi çözmeyecek. Türklük lafını kaldırın yerine Türk ulusu deyin, yine aynı savcılar aynı aydınlar aleyhine benzeri davalar açabilir. Zihniyetin değişmesi lazım, bunun için eğitim lazım, köklü bir hukuk reformu yapmak lazım ama ne yazık ki bu tartışmalar sonunda buraya indirgeniyor. Hâkimler ve Savcılar yüksek Kurulu’nda mesela Adalet Bakanı’nın, Adalet Bakan Müsteşarı’nın olmaması lazım. Avrupa birliği de bunu söylüyor, biz de bunu söylüyoruz. Yapacaksanız bunu yapın. Şimdi 301. madde diyorlar, 301. maddeyle ilgili eleştirilere bakın mesela, bu eleştirilerin özünde hep iki üç kişinin ismi geçer; mademki şu insanları yargılıyorsunuz, demek ki kötüdür. Peki, aynı maddeden yargılanan başka insanlar da var? Çifte standart var. Türkiye’deki küçük bir grup yabancıları adeta esir almış, sadece onlarla görüşüyorlar. Biz toplantıda söyledik, bakın dedik meclisteki iki büyük muhalefet partisinin toplam oyu on iki milyondur. Siz on iki milyon oya sahip siyasi partilerin görüşlerini hiçbir zaman almıyorsunuz. Avrupa Birliği’nde, Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye ile ilgili raporlarınızı hazırlarken sadece küçük ve kimseyi temsil etmeyen dar bir çevrenin görüşleriyle hareket ediyorsunuz, hiçbir zaman Türkiye’de muhalefeti temsil eden, arkasında on iki milyon oy olan insanların görüşünü almak zahmetine katlanmıyorsunuz. Bazıları dediler ki efendim biz bu sözleri duymak istemiyoruz, onun üzerine biz de dedik ki burası bir sömürge değil, siz bizim görüşlerimizi dinlemek zorundasınız. Biz sadece sizin istediğiniz görüşleri söyleyecek insanlar değiliz. Siz demokrasiye inanıyorsanız sizin gibi düşünmeyen insanların da görüşlerini dinlemek zorundasınız. Bizim görüşümüzü de dinleyeceksiniz. Sustular. Hiçbir şey söyleyemediler, çünkü yaptıkları yanlıştı. Üç beş kişinin esiri olmuştur, bu 301. madde konusunda olsun başka konularda olsun Türkiye’ye yönelik eleştirilerde bulunanlar. Şimdi bakınız, raporları okuyunuz, raporlarda Türkiye aleyhinde bir çok eleştiri var 301 de dâhil, ama Türkiye’nin bu konularda verdiği cevap hiç yok. Mesela Türkiye’deki azınlık hakları, gayrimüslimlerin hakları ile ilgili eleştiriler var, Türkiye’nin o konuda mesela batı Trakya’da bir AB ülkesi olan Yunanistan’daki uygulamalarla ilgili karşı görüşleri hiç yer almıyor. Yani o raporları okuyan hiç kimse Türkiye’nin görüşünü bilmiyor, sadece Türkiye aleyhindeki görüşleri biliyor.
Sunucu: Özellikle hem Türkiye’nin atacağı adımlar doğrultusunda 301. maddenin acilen değiştirilmesi ve orada bir reform yapılması, Vakıflar Yasası ve azınlık haklarının tanınması ve burada ciddi sıkıntıları da beraberinde getiriyor. Bundan sonraki dönemde Avrupa Birliği süreciyle ilgili siz nasıl bir adım görüyorsunuz?
Öymen: Şimdi bakın, bunu bir kere daha tekrarlayayım, 301. madde eleştiriyi yasaklamıyor. Bu maddeyi biz koydurduk içine hükmün. Avrupa Birliği ülkelerinin benzeri maddelerinin hiçbirinde bu hüküm yoktur bu kadar açık bir şekilde, yani eleştiriyi yasaklamayan bir maddeyi değiştirmekle neyi amaçlıyorsunuz siz? Bazı savcıların yaptığı yanlışlığı ortadan kaldırmak. Maddeden kaynaklanmıyor, savcıların yanlış insanlar aleyhine yanlış değerlendirmeyle dava açmasından kaynaklanıyor. Savcılarınızı, hâkimlerinizi daha iyi eğiteceksiniz. Türkiye’de genel kapsamlı bir yargı reformu yapacaksınız, mesela Avrupa birliği bizden ne istiyor? Parlamenter dokunulmazlıkların kaldırılmasını istiyor, bundan kimse bahsediyor mu? 301. maddeden söz edenler bundan hiç bahsediyorlar mı, etmiyorlar. Avrupa Birliği raporlarında var mı? Var, biz de bunu söylüyoruz yıllardan beri, buna kimse değinmiyor.
Sunucu: Peki dokunulmazlıklar mecliste size göre kalkabilir mi?
Öymen: Gayet tabii kalkacak, yani Türkiye’den başka hiçbir ülkede adi suçlar için dokunulmazlık yok, bir tek bizde var. Niye var? İdam cezasını niye kaldırdık? Çünkü bizden başka hiçbir ülkede yoktu, çağdaşlık bunu gerektiriyordu.
Sunucu: Peki MHP DSP ve CHP ortak bir adım atabilir mi mecliste?
Öymen: MHP de kaldırılmasından yana, CHP de kaldırılmasından yana, bir tek AKP direniyor. Niçin? Çünkü bazı milletvekillerinin adi suçlardan aleyhlerinde dava var, bunların yargılanmasını istemiyorlar.
Sunucu: Peki Sayın Öymen, yıllardır dokunulmazlıkların kaldırılması üzerinde değerlendirmeler ve konuşmalar yapılıyor aslında, hani bugün mecliste de çok konuşuldu, CHP’nin koalisyon olduğu dönemde de konuşuldu ve değerlendirildi ama neden o dönemlerde kaldırılmadı da bugün son noktaya geldik illa ki olması gerekiyor deniyor?
Öymen: Bu soru her zaman her konu için sorulabilir, 141 ve 142. maddeler için de bunlar tartışılıyordu, sonunda kaldırıldı. Birisi diyebilir ki niye daha önce kaldırılmadı. 163. madde niye daha önce kaldırılmadı. Bunların hepsi tartışılabilir, ama bütün mesele bugünkü koşullarda bu dokunulmazlıkları kaldırmak doğru mudur yanlış mıdır? Doğruysa, niye yapmıyorsunuz beş yıldır ve bugün niye karşı çıkıyorsunuz? Çünkü adi suçtan mahkum olabilecek bazı üyeleriniz var mecliste, bunların yargılanmasını istemiyorsunuz. Bu kadar açık, başka hiçbir izahı olamaz. Yani yargının denetiminden kaçmaktır bu, sade bir vatandaş bir suçu işlerse yargılanacak, milletvekiliyse yargılanamayacak, böyle şey olur mu? Anayasanın eşitlik ilkesine uygun mu?
Sunucu: Yargıçlar ve Savcılar Birliği YARSAV, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nda değişiklik öngören kanunu yargı adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne iade etmesini beklediklerini açıklamışlar ama burada da tabii Cumhurbaşkanı yasayı meclise iade etmedi henüz, onu da belirtmiş olalım.
Öymen: Evet, ederse bizim için büyük bir sürpriz olur, Sayın Ahmet Necdet Sezer olsaydı Cumhurbaşkanı, kuşkusuz iade ederdi ama Sayın Cumhurbaşkanı Gül’ün böyle bir alışkanlığını bugüne kadar görmedik, iktidardan gelenleri reddettiğine dair bir uygulamaya henüz tanık olmadık, inşallah bundan sonra oluruz.
Sunucu: Peki Cumhuriyet Halk Partisi’nin bundan sonrasında mecliste gündeme getireceği ve konuşacağı sorunların başında ne geliyor, çözüm için muhalefet olarak?
Öymen: Çok konular geliyor, şimdi bir kere bu Kuzey Irak’la ilgili önerilerde bulunduk, orada yaşayan insanların terörün eline düşmemesi, Türkiye ile dost insanlar olarak yetişmeleri için onların eğitimine yardım, onlara burs vermek, o bölgenin kalkındırılmasına katkıda bulunmak, o bölgeye düzenli su vermek gibi Sayın Genel Başkanın önerileri oldu. Şimdi aynı şeyi GAP için söylüyoruz. GAP’ta büyük gecikmeler var, GAP’A hız vermek lazım çünkü bölgede en büyük sıkıntı işsizliktir. İşsizliği çözmenin çaresi de yatırım yapmaktır ve en büyük yatırım projemiz bizim GAP’tır. GAP’ın iki tip projesi var; bir elektrik üreten projeleri var bütün Türkiye yararlanıyor burada gerçekleşme oranı %75. Bir de sulama içerikli projeleri var, sadece bölge halkı yararlanıyor; gerçekleşme oranı %14. Bu bir şey ifade etmiyor mu size? Yani niçin bu hükümet 5 yıldan beri GAP’ı ağzına almadı? GAP’a yönelik yatırımlarda önemli bir atılım, hamle yapmadı. Bunları getireceğiz meclise. Buna benzer pek çok konumuz var. Yani özellikle fakirliğe, yoksulluğa, yolsuzluğu önlemeye yönelik olarak atılacak adımlar var. Çiftçinin durumunun iyileştirilmesi konusu var. Pek çok konu var Türkiye’de bizim sürekli gündeme getirdiğimiz, ama maalesef bu konudaki önerilerimiz yeterince basına yansımıyor, yansımadığı için de kamuoyu yeterince bilgi sahibi olmuyor, acaba muhalefet ne yapıyor diye soruyorlar. Eğer meclis televizyonunu izlerseniz, partimizin web sayfasını okursanız, bizlerin teker teker web sayfamızı okursanız nelerle uğraştığımızı göreceksiniz. Mesela Bursa’yla ilgili ben pek çok önerilerde bulundum, yazılı soru önergesi verdim; gelen cevapları görseniz içiniz sızlar. Bir tek konuda böyle sadre şifa, dişe dokunur bir cevap yok. Bursalı sanayici kan ağlıyor, teşvik tedbirinden yararlanamıyor, soruyoruz niçin yararlandırmıyorsunuz, cevap geliyor yararlandırmayacağız diyor. Türkiye’nin gerçekleri bunlar.
Sunucu: Türkiye’de doğru bir şey var ki o da gerçekten şu, bir terör sorunu var, bu terör sorununun çözümü için atılan adımlar ve yapılan girişimler çok önemli ama sadece sınır ötesi operasyonla terörü çözmek mümkün değil, kendi iç sınırlarımızda da sorunun nasıl çözüleceğini çok iyi analiz ediyor ve bakıyor reformu gerçekleştiriyor olmak lazım ama Türkiye’nin gündemi sadece terör değil, onun dışında Türkiye’nin içinde çok ciddi sıkıntıların yaşandığı güneydoğudan tutalım, insanların temel hak ve özgürlüklerinden tutalım, sonrasında işsizlik ve sosyal reformları tutalım, ciddi sorunlarla karşı karşıyayız; işte burada, meclis bu sorunları çözecek bir sistem ve bu sistem içerisinde de siyasetçiler bizlerin ve halkın temsilcisi olarak parlamentoda olduklarına göre bu sorunların daha çok konuşulur daha çok halledilir olması gerekiyor.
Öymen: Yalnız şunu açıkça itiraf edelim, şimdi mecliste iktidar partisi çoğunluğu elinde bulundurduğu için bütün bu saydığınız konularda muhalefetin yaptığı eleştirileri, önerileri, getirdiği yasa tasarılarını hiç dikkate almıyor. Sanki seçilmiş bir padişahlık gibi görüyorlar kendilerini, her istediklerini yapıp muhalefetin hiçbir sözünü ciddiye almaya ihtiyaç duymuyorlar, muhalefetin önerileri mutlaka kötü niyetlidir iç politika amaçlıdır rant elde etmeye yöneliktir yani muhalefet Türkiye’nin iyiliğini düşünerek bir öneride bulunamaz hiçbir zaman. Bu zihniyet hâkim, biz kaç tane yasa önerisi verdik, hepsini reddettiler. Gündeme bile almıyorlar.
Sunucu: Bunu şöyle bitirmek istiyorum ben, gerçekten hani kavga değil, gerilim politikası değil, daha reformist politikalar ve söylemlerle aslında sesi duyurmak en önemlisi siyaset kanalında da, Sayın Onur Öymen teşekkür ediyorum efendim.
Öymen: Biz daima yapıcı, uzlaşıcı ve sorumlu bir muhalefet sergiliyoruz, herkesin bundan emin olması lazım. Siyasette zaman zaman farklı üsluplar kullanılabilir ama partimizin izlediği politikaların tümü Türkiye’nin çıkarlarına yöneliktir. Biz ucuz, rant elde etmek için politika yapmıyoruz. Ne yazık ki Başbakan muhalefeti böyle görüyor, muhalefet olmasa, yargı olmasa, üniversiteler olmasa Türkiye çok iyi idare edecek, kendisine başarılar diliyoruz.
Sunucu: Muhalefetsiz olmaz diyoruz, çok teşekkür ediyoruz yayınımıza konuk olduğunuz için Sayın Öymen. Sağ olun.
Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.