Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Olay TV – Bursa CHP İlçe Kongreleri, Türban ve Terör hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Olay TV’ye verdiği mülakat
17 Ocak 2008
Sunucu: CHP İlçe Kongrelerini tamamlamak üzere. Ardından İl Kongresine sıra gelecek. Biz de bu akşam CHP Bursa Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’le birlikteyiz. Hem kongre sürecini hem de Türkiye’deki siyasetin son birkaç gün içersinde özellikle gündeme gelen konularını konuşacağız çünkü çok hızlı gelişmeler var. Geçtiğimiz Pazar günü Bursa’daki Merkez İlçe Kongrelerini izlediniz. Aynı saatte 3 kongre birden yapıldı 3 büyük ilçede. Nasıl buldunuz havayı?
Öymen: Çok iyi buldum çok kalabalık, çok aktif ve canlı bir katılım var kongrelere. Türkiye çapında da biz aynı şekilde bu dönemde kongreler yapıyoruz. 800 civarında ilçemizde kongreyi bitirdik ve önümüzdeki birkaç gün içinde bütün Türkiye’deki ilçelerimizde ve illerimizde tamamlayacağız. Şubat ayı içerisinde zannediyorum kongre süreci tamamlanmış olacak. Katılım gayet iyi, gayet canlı. Konuşan arkadaşlarımız serbestçe görüşlerini açıklıyorlar. Beklentilerini dile getiriyorlar. Görüşlerini ve eleştirilerini söylüyorlar. Yani tam demokratik bir ortam içinde oluyor.
Sunucu: Taban beklentisi açısından nasıl bir projeksiyon gördünüz?
Öymen: Simdi tabii, taban beklentisi Türkiye’nin sorunlarından bağımsız düşünülemez. Taban CHP’nin üzerine düşen görevi çok iyi biliyor. Türkiye’de gerçekten içinde bulunduğumuz sıkıntılı dönemde tek umudun, tek gücün, tek kalenin CHP olduğunun bilinci içinde. Onun için tabanımız CHP’nin bu görevini en iyi şekilde yapmasını bekliyor. Onu da en iyi kadrolarla yapabileceğimiz biliyor. Onun için her ilimizde her ilçemizde mümkün olan en iyi adayları seçerek bu görevi başarıyla yerine getirmeye çalışıyoruz. Önümüzde yerel seçimler var. Bu yerel seçimlere hazırlanmak için kadroları oluşturacağız bu seçimlerden sonra. En kısa zamanda adaylarımızı tespit edeceğiz. Programlarımız zaten belli ama her yörenin kendine özgü sorunları var. Bunları dile getireceğiz.
Sunucu: Geçtiğimiz hafta AKP’nin İl Başkanları toplantısı vardı. Sayın Başbakan orada yaptığı konuşmada işte Temmuz ayında ilçe kongrelerini yapacaklarını söyledi. Fakat ilçe kongrelerinde yönetimlere gelecek olanlar yerel seçimlerde aday olmasınlar şeklinde bir de tebligatta bulundu. Sizin de böyle bir yapılanma düşünceniz var mı? Çünkü parti örgütlerinin boşalması seçimlerde ciddi boşluklara neden oluyor.
Öymen: Şimdi buna benzer düşünceler bizde de oldu. Uygulamada da oldu fakat bunu çok katı bir şekilde uyguladığınız takdirde bazen çok başarılı olabilecek bir belediye başkan adayından mahrum bırakıyorsunuz kendinizi. Yani yerine göre karar vermek lazım. Her ilde her ilçede oranın özelliklerine göre düşünmek lazım. Ben zannediyorum ki, CHP en iyi seçimi yapacaktır. Hem ilçelerde hem ilde hem Kurultay’da ve neticede Kurultay’da parti daha da güçlenmiş bir şekilde çıkacaktır. Kan tazeleyecektir muhtemelen ve ondan sonra da büyük bir coşkuyla yine görevimize devam edeceğiz. Yani burada önemli olan şu: bu kongreler parti içi demokrasinin işlediği yerler. Biz her zaman diyoruz ki, biz partili arkadaşlarımızla basın aracılığıyla görüşmeyiz. İşte kongreler bunun için var. Geleceksiniz kongrede görüşünü açıklayacaksınız. Kurultay’da konuşacaksınız. Herkes görüşünü açıklayacak ama bir kere karar verildikten sonra bir kere seçim yapıldıktan sonra herkes o seçim sonuçlarına saygılı olacak. Bizde kural bu.
Sunucu: İlçe Kongreleri büyük oranda tek adaylı oldu. Birkaç Kongre iki adaylı oldu. Özellikle merkezdeki Osmangazi, Yıldırım ve Nilüfer’de tek aday oldu. Sakin kongreler vardı. Şimdi gündeme İl Kongresi giriyor yavaş yavaş. Şubat ayı içerisinde o düşünülüyor. CHP’nin İl Kongrelerinde son yıllarda hep iki veya üç adaylı yarışmalar oldu. Fakat ilk kez bu kongrelerde biraz daha ciddi bir yarışma olacağına dair izlenim var. Siz nasıl görüyorsunuz?
Öymen: Bilemeyeceğim. Adaylar açıklandığı zaman bunu göreceğiz fakat şundan ben eminim ki çok başarılı bir il kongre süreci yaşayacağız. En iyi arkadaşımız inanıyorum ki seçilecektir. Tabanın en çok desteğini sağlayan arkadaşımız seçilecektir ve bunu biz bir parti içinde dostluk, iş birliği ve dayanışma ortamı içinde yapacağız. Yani ben kongrenin sonucunu size şimdiden söyleyeyim: CHP İl Kongresinde kazanan CHP olacaktır ve Türkiye olacaktır. Ve ben inanıyorum ki kazanan arkadaşımızın yanında bütün partililerimiz hangi görevde olursa olsun hepsi tam bir dayanışma ruhu içinde destek bildireceklerdir. Parti böyle başarılı olur. Ben Bursa’dan aday olduğum için çok memnunum doğrusunu isterseniz çünkü benim gördüğüm kadarıyla Bursa’da tam bir dayanışma ve özveri var. Seçim kampanyasında da gördük. Arkadaşlarımızın hepsi istisnasız bütün ilçelerde ve merkezde çok iyi çalıştılar ve neticede hiç azımsanmayacak bir artış sağladık. Oylarımız %39 arttırdık ve bunda da örgütümüzün çok büyük bir payı oldu. Onun için ben hepsine çok teşekkür ediyorum ve inanıyorum ki, bundan sonraki aşamada da en iyi tercihleri örgütümüz yapacak ve seçilecek arkadaşlarımız büyük bir özveriyle ve gayretle çalışacaklar çünkü CHP’ye çok büyük bir görev düşüyor. Yani şu anda partimize düşen görev her zamandan daha fazla ve daha önemli. Türkiye o kadar ciddi sorunlarla uğraşıyor ki biz enerjimiz, zamanımız, gayretimizi, birikimimizi sadece böyle güncel konularla, parti içi çekişmelerle harcayamayız. Bizim şimdi hepimizin, bütün arkadaşlarımızın enerjisini partimizin ülke menfaatleri doğrultusundaki çalışmaları için çok ihtiyacımız var. Bütün arkadaşlara ihtiyacımız var. Bizim CHP harcayacağımız tek bir insan yoktur bence.
Sunucu: Tabii, şöyle de bir tablo var. Daha önceki kongrelerde muhalefet olarak hareket eden gruplar vardı. Bu kongrede çekişme olacak ama muhalefete olmayacak çünkü tüm aday olması beklenen kişiler hep aynı tarafın elemanı. Bir farklı yarış ortamına giriyor tabii parti.
Öymen: Aslında daima farklı görüşte insanlar olabilir. Geçmişte olmuştur da. Diğer ülkelerde de buna rastlıyoruz. Ama bütün mesele şu: bir kere kongre karar verince veya kurultay karar verince artık herkes o karara saygılı olacak. Kurultay kimi seçmişse, hangi arkadaşlarımızı göreve getirmişse herkes onun etrafında birleşecek. Usul böyle.
Sunucu: Şu merak ediliyor tabii bu ortamda hemen konunun gelip dayandığı nokta. Bir Genel Merkez müdahalesi beklentisi var. Bursa için söylüyorum bunu. Başka yerleri bilemem. Bursa’daki İl Kongresi öncesinde adaylara Genel Merkezin bir dizaynı ya da telkini beklentisi var. Siz Genel Başkan Yardımcısı sıfatı da taşıyan bir Bursa Milletvekilisiniz. Genel merkezden böyle bir beklenti olabileceğine dair sizin bir duyumunuz var mı?
Öymen: Şimdi Genel Merkezin şöyle bir görevi var: bir il başkanlığı boşaldığı zaman mesela mevcut il başkanı milletvekili olmuş veya istifa etmiş. Şu veya bu sebepten bir il yönetimi düşmüş. O durumda Genel Merkezin görevi, bakarlar bütün adaylar içinde o ile olabilecek en iyi adayı tespit etmeye çalışırız. Biz Genel Merkez olarak işimiz bu. Ondan sonra da il yönetimini tespit etmeye çalışırız. Ondan sonra da demokratik süreç işler. Yani Genel Merkezin tayin ettiği insan da bir süre sonra kongreye gider. Seçim zamanı olsa da olmasa da. Kongre süreci içinde olsa da olmasa da. Netice itibariyle Genel Merkezin tayin ettiği insanlar da sonunda tabanın desteğini almak için kongreye gitmek zorundalar. Bizim tüzüğümüz böyle. Siyasi partiler kanunu da böyle ve neticede partimizi illerde ve ilçelerde temsil edecek arkadaşlarımız tabanın oyuyla gelirler. Biz de demokrasi böyle işliyor. Bazıları derler ki partide demokrasi yoktur. Öyle değil. Genel Merkezin tercihi yok mudur? Tabii vardır. Genel Merkezin tercihi daima en dürüst, partiye en çok hizmet edecek, en çok birikimi olan, en iyi yetişmiş ve gerçekten halkı sürükleye bilecek, ilişkileri iyi olan, oy potansiyeli yüksek olan arkadaşlarımızı Türkiye’nin her yerinde biz yönetimlerde görmek isteriz. Hem merkezde, hem illerde, hem ilçelerde, bizim genel beklentimiz, dileğimiz, temennimiz bu olur ama son kararı taban verir. Tabanın oyuyla bütün arkadaşlar seçilir ve biz de inanıyoruz ki taban daima en doğru kararı verecekti.
Sunucu: Tabii bir de işin kurultay boyutu var. Sayın Haluk Koç geçen dönem Grup Başkanvekiliydi. Siz yakın çalışma içerisindeydiniz. Şimdi Genel Başkan adayı olmak üzere çalışmalarını sürdürüyor. Gerçi kurultayda delegelerin %20’sinin imzalı aday göstermesi gerektiği için aday olabilir mi olamaz mı bilemiyorum ama şu anda bir çalışması söz konusu. Sayın Koç’un adaylığını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öymen: Valla şimdi adaylık herkese açık. Demokrasilerde siyasi partilerin olduğu her yerde her isteyen arkadaşımız aday olabilir. Parti Genel Başkanlığa gerekli koşulları yerine getirmek kaydıyla. Ondan sonra buna kurultay karar verir. İllerden gidecek delegelerin oylarıyla Genel Başkan seçilir. Kimi seçmişse kurultay herkes ona saygı gösterir, onunun yanında vaziyet alır. Bizim usulümüz böyle. Ama herkes de biliyor ki, Sayın Genel Başkanımız Deniz Baykal’ın şimdiye kadar geçen Kurultaylarda büyük bir taban desteği oldu. Yani partimiz Sayın Baykal’ın kişiliğine ve programına ve izlediği politikalara destek verdi fakat dediğim gibi demokrasi bir yarıştır. Her aşamada bir yarıştır. Onun için bu yarışa katılmak serbesttir. Ve arkadaşlarımız bu yarışa da katılacaklardır. Bizim katılan bütün arkadaşlarımıza başarılar dileriz.
Sunucu: Parti içi konuda son bir soru sormak istiyorum. Gerçi çok spesifik bir konu belki ama Bursa özeline baktığımızda ve Genel Merkez düzeyinde son birkaç ay içersinde bir takim değişiklikler görülüyor. Bunları nasıl yorumlamak lazım? Acaba CHP toplumla daha sıcak temas kurmak için vizyon değişikliğine mi gidiyor yoksa Sayın Baykal’ın aşılmış kadrosunun değiştirilmesi mi söz konusu?
Öymen: Genel Merkez için söylüyorsanız şunu ben düşünüyorum, tahmin ediyorum, Genel Başkan da zaten söyledi, her kurultayda bir yenileme süreci olur. Bir kan tazeleme süreci olur. Yeni arkadaşlar parti meclisinde görev alırılar. MYK’ da görev alırlar. Kadın kollarında görev alırlar. Gençlik kollarında görev alırlar. Ve bu partinin kendi kendini yenilemesidir. Biz böyle Çankayşek ordusu gibi birlikte yaşlanan bir heyet değiliz. Gayet tabii ki siyasi partilerde yeni insanlar daima gelir. Parti yönetiminde, parti meclisinde görev yaparlar ve bu partiye yeni bir birikim kazandırır. Yeni bir canlılık kazandırır. Halka da yeni umut verir. O bakımdan ben inanıyorum ki bazı yeni arkadaşlar görev alacaklardır. Bu bir bayrak yarışı gibi. Nasıl bayrak yarışında sizden sonraki insana bayrağı verirseniz onun başarısı için çalışıp dua ederseniz siyasette de bu böyle. Yani bunu böyle görmek lazım. Ben siyaseti bazılarının dediği gibi böyle olumsuz yönleriyle değil de olumlu yönüyle görmeye çalışıyorum. Pozitif bakmak lazım. Siyaset bir hizmet yarışı. Netice itibariyle insan niye siyasete giriyor? Ülkeye bir şeyler katabilmek için. İşte bu bir şeyler katabilecek insanlarımız varsa ki, bizim partimizde çok var, bu insanların önünü açarak yol vermek lazım. Her sektörde, her ilçede böyle insanlarımız var. Türkiye’nin her tarafında görüyoruz yani pırıl pırıl insanlarımız, gençlerimiz ve kadınlarımız var. Onun için ben inanıyorum ki, bu sürçten sonunda parti kazançlı çıkacak ve yeni arkadaşlar da parti yönetiminde, merkezinde, parti meclisinde görev alacaklar ve böylelikle partiyi daha ileriye taşıyacağız. Daha iyi hizmet yapar hale getireceğiz. Şimdiye kadar çalışan arkadaşlar da canla başla çalıştı. Türkiye’nin en zor şartlarında biz 1 milyon 300 bin arttırdık oyumuzu ki, bana sorarsanız bu seçimlerle ilgili çok söyleyeceğim var. Çok daha iyi bir sonuç almayı hak etmiştik ve eğer seçimlerde bazı koşullar yerine gelmiş olsaydı belki sonuç biraz farklı olabilirdi. Bir tek şey söyleyeyim bu konuda: Türkiye’nin nüfus artışına bağlı olarak seçmen sayısı da artıyor. Her seçimde. 3,5 milyon, 4 milyon artıyor. Bazen de daha fazla artıyor. 1983 yılından bu yana her seçimlerde böyle bir artış görüyoruz. İlk defa bu seçimde son yerel seçime nazaran seçmen sayısı 1 milyon azaldı. Nasıl oldu bu iş? Yani bizim artık soracak çok sorumuz var da bu konudaki çalışmalarımızı henüz bitirmedik. Bitirince kamuoyuyla da paylaşacağız. Yani çok büyük bir başarı kazandık diyenler henüz çok sevinmesinler.
Sunucu: Tabii bireylerin ülkeye katkısının en önemli yolu siyasetten geçiyor. Türkiye de katılımcı olmak zorunda. Özelikle yetişmiş insanlarının katılımını gerektiren sorunlarla boğuşan bir ülke. Şimdi bu yönden baktığımız zaman kimine göre gündem terörü kimine göre de gündem enflasyonu yaşayan bir ülkede hayatımızı geçiriyoruz. Birkaç gün öncesine kadar terör en önemli konumuzdu. İşte dün anayasayı konuşuyorduk. Bugün türbanı konuşmaya başladık. İki gündür Sayın Başbakanın İspanya çıkışından bu yana bugün bambaşka bir noktaya geldi. Türkiye’deki bu kadar hızlı gündem değişmesini, hatta bazen öyle olur ki sabah başka konuyla başlıyoruz akşam başka yerden çıkıyoruz. Bu gündem değişikliğini neye bağlamak gerekiyor?
Öymen: Bu demokrasilerde çok yaygın bir kuraldır. İktidarlar belli konularda sıkıntıya düştükleri zaman gündemi değiştirmeye çalışırlar. Şimdi bakınız, Türkiye’de ekonomide ciddi bir sıkıntı yaşıyoruz. 2007 yılının son iki çeyreğinde kalkınma hızı düştü. Sanayiciler sıkıntıda. İş sahası yaratılamıyor. Bunun dışında bildiğiniz gibi cari açık 35 milyar doları aştı. Dış ticaret açığı öyle. Faiz haddi yüksek. Yani o kadar ciddi sorunlarla yaşıyoruz ki, Türkiye’nin gerçek gündemi üzerinde tartışacak olsak iktidarı çok söyleyecek lafı yok. Terörle mücadelede aynı şekilde kamuoyunun kafasında birçok soru var. TSK’nin başarısıyla övünüyoruz. Böyle bir sınır ötesi operasyonu gece yapabilecek dünyada 4–5 ordu ya var ya yok. bu çok başarılı ama bazı sorular var. Basında çıktı mesela. Deniliyor ki, “Türk ordunsun dilediği gibi hava operasyonu yapması için bir protokol imzalaması lazım Amerika’yla.” İşte Barzani’nin bastırmasıyla Amerika imzalamıyor bu protokolü. Doğru mu bu? Yani belli bir bölgede serbestçe hava operasyonu yapmamıza engelleyen bir durum mu var? Şimdi bu basında çıktı. Kara harekâtı daha ciddi çünkü 27 Aralık Financial Times’ta çıktı bu çok ciddi iddia. Orada diyor ki, “Amerika sadece hava operasyonu için izin verdi. O da işte belli koşullarda. Fakat teröristlere kapsamlı bir kara operasyonu için Kuzey Irak’ta izin vermedi” diyor. Şimdi bu haber yalanlanmadı. Biz birkaç yerde bunu söyledik ama Hükümet çıkıp da “yok bu doğru değildir. Biz kara operasyonu da dâhil askeri kuvvetlerimize yetki verdik. Bu onların bileceği iştir. Şu ana kadar yapmadıysak onlar istemediği için yapmadı” diyemiyor. Yani ne teksip ediyor ne teyit ediyor. O zaman ne yapacaksınız? Gündemi değiştireceksiniz. Nasıl değiştirirsiniz? En kolay kamuoyun en çok ilgisini çekebilecek en çok tartışmaya açık konu ne? Türban. İşte böyle sıkıştıkları zaman çoğu zaman böyle türbanı veya ona benzer başka konuları gündem getiriyorlar ve gündemi her an değiştirebiliyorlar.
Sunucu: Sayın Başbakanın İspanya ziyaretinde türban konusu gündeme geldi. “Sembol olsa bile ne yazar” şeklinde bir yaklaşımı oldu. Türkiye aslında türban sorunu olmaması gerekiyor başörtüsü olarak kabul ettiğimiz zaman ama dönüp dolaşıp birkaç yılda bir birkaç ayda bir türbanı tartışıyoruz. Bu sorunu Türkiye nasıl aşacak?
Öymen: Bakınız buna şöyle bakmak lazım: madde bir, Başbakanlar ülke içi sorunlarını yurtdışında açıklamazlar. Ülke içi sorunlarıyla ilgili düşüncelerini kendi ülkelerinde açıklarlar. Kalkıp da bir yabancı ülkede bir dış temas için bulunduğunuz sırada Türkiye’nin çerisiyle ilgili böyle mesaj verilmez. Usul değildir. Siz görebiliyor musunuz mesela Başkan Bush yurt dışında bir seyahat yaparken Amerika’nın iç politikasıyla ilgili bir beyanda bulunsun veya Gordon Brown veya Angela Merkel? Var mı böyle şeyler? Rastlıyor musunuz? Usul değildir. Bir kere bu usullerden filan pek haberleri olmadığı anlaşılıyor. İkincisi bu türbanla başörtüsünü ayırt etmek lazım. Başörtüsü bizim halkımızın, vatandaşlarımızın, kadınlarımızın özellikle kırsal kesimde yüzyıllardan beri taktıkları bir örtü. Türban başka bir şey. Türban son 20–30 seninin mahsulü. Ondan önce böyle bir kavram yok Türkiye’de. Böyle bir cins örtünme yok. Yani bu İslam’ın gereği ise daha önce başörtüsü takan kadınlar İslamiyet’in kuralını yerine getirmiyorlar mıydı? Bu nereden çıktı? Yani dinin gereği bu tip başörtüsü müdür? Yoksa bu Sayın Başbakanın İspanya’da itiraf ettiği gibi bir simgemidir? Şimdi öyle bir konuşuyor ki İspanya’da dinlerseniz zannedeceksiniz ki yani bu bir simge olsa ne olmuş? Bütün çağdaş ülkelerde böyle simgeler var. Yok! İşin gerçeği yok. Şimdi bazı simgeler hatta yasak. Mesela Almanya’da Gamalı Haç bir simge. Kanunda yasak ve hiçbir yerde kullanamazsınız. Gamalı Haç taşıyan insanları yakalayıp mahkemeye veririler. İkincisi, normal insanlar, vatandaşlar fikirlerini, düşüncelerini, siyasi kanaatlerini giysileriyle göstermezler. Böyle bir simge yok. Mesela siz Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da, İtalya’da, Amerika’da sokağa çıktığınız zaman insanların kıyafetinden anlıyor musunuz bunların eğilimi nedir, siyasi inancı nedir, hangi partiye mensup? Hıristiyan demokratlar böyle giyinir sosyal demokratlar böyle giyinir. Böyle bir simge var mı? Çağdaş ülkelerde böyle bir şey yok. Nerede var? Olmasına var da nerede var? Totaliter rejimlerde var. Mesela Almanya’da vaktiyle Hitler zamanında Hitler gençliği dedikleri gençler Nazi partisine mensup gençler kara gömlek giyerlerdi. Onların adına kara gömlekliler diyorlardı. Mussolini’nin Faşist İtalya’sında kahverengi gömlek giyiyorlar. Onu gördüğünü zaman anlıyorsunuz ki o kişi faşist partisine mensup. Şu anda İran’da kravatsız gömlek giyeceksiniz ki o rejime bağılılığınız belli olsun. Başkası zaten yasak. Ayrıca şunu da söyleyeyim, bu türban sistemi adım adım Türkiye’yi bir din devletine götürme projesinin bir başlangıcıysa veya bir aşamasıysa buna çok dikkat etmek lazım çünkü sizin niyetiniz olmasa bile sizin arkanızdan gelen dalga sizi de aşar.
Sunucu: Bir başkaldırının sembolümüdür türban?
Öymen: Şimdi türban aslında belli bir siyasi simge belli bir siyasi amaçla dini siyasete alet etmek isteyenlerin kullandığı bir simge. Şimdi vaktiyle İran’da Şah zamanında İranlılar Müslüman değiller miydi? Onlar gayet koyu Müslüman’dılar. Ama insanlar başını örtmüyordu. Ne İran Şah’ının karısı örtüyordu ne kız kardeşi örtüyordu. Sokağa çıktığınız zaman başörtülü çarşaflı insanları nadiren görüyordunuz. Şimdi nedir? Şimdi başörtüsü takmamak yasak. Şu anda İran’da bir ceza kanunun bir maddesi var: başını örtmeyen kadınlara 10 gün ila 2 ay hapis cezası veriyorlar. Elli bin riyal ile 500 bin riyal arasında para cezası veriyorlar. Bu kadar radikal. Bir üniversite var mesela Gaza şeridinde HAMAS örgütüne ait, oraya başörtüsüz girmek yasak. O kadar ki hatta başörtüsü bile olsa kızlarla erkelerin aynı kapıdan girmesi bile yasak. Şimdi bu buraya götürür. Yani din devletini adım adım gerçekleştirmeye çalışırsanız Türkiye’de ne laiklik kalır ne cumhuriyet kalır ne demokrasi kalır. E bir tek biziz bugün dünyada halkı Müslüman olup da laik demokrasiyi yaşatan bir tek biziz ve bu gibi baskılarla bu rejimimizi tehlikeye atarız. Yani Cumhuriyet başsavcısının bugün yaptığı açıklamalar boşuna söylenmiş laflar değil.
Sunucu: Bugün sıcak bir gelişme oldu: MHP türban konusunda bir açılım getirdi. Benim anladığım kadarıyla AKP’nin son seçimlerde türbanı çözemedim şeklindeki vatandaşa sitemini elinden almak istedi. Belki de kozunu elinden almak istedi. O nedenle de türbana serbestiyet getiren bir açılımla ortaya çıktı. MHP’nin getirdiği yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öymen: Doğrusunu isterseniz Sayın Başbakanın bu türbanın bir siyasi simge olabileceği veya olduğu yolundaki beyanlarından sonra bu tartışmanın ölçüleri değişti. Bu tartışmanın kapsamı değişti. Yani şimdi şu anda vatandaşın böyle bir dini tercihinin icabı olan bir örtünme biçimini tartışmıyoruz. Şu anda bir siyaset alanında kullanılan bir simgeyi tartışıyoruz. Şimdi o zaman bütün partilerin meseleyi biraz bu gözle görmesi lazım gibime geliyor. Şimdi her siyasi parti kendi tutumunun hesabını halka ve millete kendisi veriri. MHP’de görüşlerini halka herhalde bir şekilde açıklayacaktır.
Sunucu: Bu kadar açık bir görüş hiç olmadı herhalde bugüne kadar?
Öymen: Daha öncede buna benzer şeyleri söylediler. Şimdi ne amaçla söylüyorlar? Bir taraftan Hükümeti bu konuyu istismar etmekle suçluyorlar. Bir taraftan öyle bir öneri getiriyorlar ki, benim anladığım ve okuduğum kadarıyla yalnız üniversitelerde değil her taraftan türban serbest olacak gibi. Kamu hizmeti veren yerin dışında hangi hizmet kalıyor kamuda? Yani hepsi bir yerde kamu hizmeti veriyor. Yalnız üniversitede değil Türkiye’nin her tarafında herkes istediği gibi türbanı kullanacak. Peki, kanun ne diyor? Anayasa ne diyor? Ve anayasa mahkemesi ne diyor? Danıştay ne diyor? Şimdi Türkiye bir hukuk devletiyse bu hukuk devletinde kurallara uyacaksınız. Anayasaya uyacaksınız. Bakın anayasa mahkemesi bu konuda karar veriyor ve diyor ki, “üniversitelerde türban kullanmak anayasamıza aykırıdır.” Danıştay’ın da böyle bir kararı var. Bu kararlara karşı AHİM’e gitti bazıları. AHİM’de bu kararların doğrulunu teyit etti. Bunun üzerine Başbakan ne diyor? “Hâkimler bilmez bu işi, ulema bilir.” Yani hukuka saygılı olacaksınız. Hukuka saygı göstereceksiniz. Başbakanın yaklaşımı şu, “ben hukuka uymak zorunda değilim hukuk bana uysun.” Bakın şimdi bunun bir örneği daha var. Cumhurbaşkanı seçimi için Mecliste 367 kişin bulunması zorunluluğu vardı. Biz bunu anayasa mahkemesine götürdük ve anayasa mahkemesi bize hak verdi. Ne yaptı Başbakan? İşte yüksek yargı organının kararıdır bari saygı göstereyim mi dedi? Hayır, öyle demedi. Siz ki benim istemediğim gibi karar verdiniz anayasa mahkemesinde “ben de” dedi “anayasanın o maddesini değiştiririm. Hadi bakalım bir daha verin böyle bir karar.” Ve o dört anayasa değişikliği içersinde bir tanesi buydu. Bunun bir tek sebebi var, anayasa mahkemesi Başbakanın istemediği gibi karar verdi. Şimdi üç kuruş tazminata mahkûm olmuş esip köpürüyor nasıl olur da bir mahkeme beni mahkûm eder. O zaman mahkemeleri kaldıralım ve siz karar verin. Yani açıkçasını söylemek gerekirse Başbakan Türkiye’yi 1908 II. Meşrutiyetinin öncesindeki Osmanlı İmparatorluğu dönemine götürmek istiyor. Orada mahkeme, istiklal ve hukukun üstünlüğü yok. Mahkemeler istediği gibi karar veremiyor. Padişahın emrine bağlı her şey. Bunu mu istiyorsunuz? Yani Türkiye’de hukukun sizden üstün olduğunu kabul ediyor musunuz etmiyor musunuz? Ediyorsanız saygı göstereceksiniz. Her anayasa mahkemesi kararı sizin istemediğiniz gibi çıktığında anayasayı mı değiştireceksiniz? Böyle bir anlayış var mı dünyada? Yaptıkları budur. Şimdi biz MHP’ye de diğer partilere de bu konuyu çok dikkatle ve titizlikle incelemelerini tavsiye ediyoruz. Eğer amaç Türkiye’yi bir din devletine götürmekse bunun çok ağır bedeli olur. Yani cumhuriyetin temelini zedelersiniz. Bu iktidarın hoşuna gitsin diye veya halk bundan hoşlanır diye bir yaklaşım benimserseniz ve neticede Türkiye’de Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyetin temelini zedelersiniz. Atatürk boşuna mı yaptı bu dinle devlet işini birbirinden ayırma reformunu? Laikliği boşuna mı getirdi? Bakın ondan önce yaşanlara bakın. 31 Mart vakası var. 31 Mart’ta neler olduğunu hatırlarsınız. 31 Mart’ta kaç kişi öldürüldü? Gerici ayaklanması İstanbul’da yaşandı. Ondan sonra padişah çıkıyor sarayının balkonundan bu insanları öldüren ayaklanmacıları selamlıyor. O yüzden gitti işte Abdülhamit. Ondan sonra Selanik’ten harekât ordusu geldi v.s. ondan sonrası malum ama 31 Mart ayaklanması tam bir gerici ayaklanması. Volkan Gazetesi var bir de Said-i Nursi bunu yazanlardan biri. Sonra Said-i Nursi Güneydoğuda ayaklanma çıkartıyor cumhuriyetten sonra ve binlerce insan ölüyor. Sonra yakalanıyor ve idam edileceği zaman efendim beyanda bulunuyor. Diyor ki, “ben Türkiye’den şeriat gitti de laiklik geldi diye din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı diye yaptım bu isyanı.” Kubilay olayını hatırlayın. Yani Türkiye laikliğe durup dururken geçmedi. Şimdi dinci ayaklanmalar bizim tarihimizde çok önemli bir yer tutar ve …
Sunucu: Öyle bir tehlike bugün var mı?
Öymen: Şu olanlara bakın. Bırakın her şeyi bir tarafa bizim geleneğimizde yabancı din adamlarına saldırı var mıydı? Papazlara saldırı var mıydı? Saygı vardı. Biz Mevlana ve Yunus Emre’den bu yana her dinden, her kültürden ve her mezhepten olan insana saygı gösteren bir kültürden geliyoruz. Şimdi yabancı din adamlarına bir senede 4–5 tane saldırı var. Niçin? Çünkü dini siz toplumda siyasi tartışma konusu yaptınız. E siz böyle derseniz başkaları sizden daha ileri gider. AKP belki bir yerde durmak ister. Çok ileri gitmek istemez. Belki Türkiye’yi bir İran bir Afganistan bir Suudi Arabistan yapmak istemeyebilir ama siz bir yere kadar tutabilirsiniz. Sizin arkanızdan gelenler daha büyük bir dalga yaratırlar ve Türkiye’yi bugün hiç benzemek istemediğimiz ülkelerin durumuna getirirler. Bakın ben size bir şey anlatayım çok şaşıracaksınız belki, İran İslam devrimi olduktan sonra İran’a giden ilk heyette vardım ben. O zamanki rahmetli Dışişleri Bakanımız Gündüz Ökçün’le Tahran’a. İşte konuşmalar filan yapıyoruz baktık ki yeni bir ekip kimsenin fazla bir şeyden haberi yok. “Biz” dedik “Humeyni’yi görmek istiyoruz.” Her şeyi onun bildiği anlaşılıyor. “İşte göremezsiniz filan Kum Şehrinde oturuyor filan.” “Oraya gideriz” dedik. Mecbur kaldılar ve bizi götürdüler. Humeyni’nin evine gittik. Oturduk konuşuyoruz kendisiyle etrafındakileri takdim ediyor işte Dışişleri Bakanı, Petrol Bakanı, İçişleri Bakanı filan “bu da” dedi “benim Türkiye temsilcim.” “Ne iş yapacak” dedik. “Büyükelçi mi?” “Hayır değil.” “Konsolos mu?” “Konsolos da değil.” “Peki, ne iş yapacak bu arkadaş” dedik. “Bunun görevi İran İslam Devrimini Türkiye’de yaymaktır.” Rejim ihraç edecek adam yüzümüze söylüyor! Yani ben kendi kulaklarımla duymasam birisi bana anlatsa inanmam. “Bu kadar da olmaz” derim. Şimdi Türkiye böyle dış etkilere maruz bir ülke. Her şey bir çiçek bahçesi içinde olmuyor. Güllerimiz filan var da Türkiye böyle güllük gülistanlık değil.
Sunucu: Peki, bugüne gelelim. Yargıtay bugün bir açıklama yaptı MHP’nin türban açılımı üzerine. Hatta partilere bir takım hükümlülüklerini hatırlattı. Onu nasıl yorumlamak gerekiyor?
Öymen: Evet, bu ciddi bir uyarıdır. Yani herkesin bundan ders çıkartması lazım. Türkiye sahipsiz değildir. Türkiye bir hukuk devletidir ve Ankara’da hukukçular var. Anakara’da hâkimler var. Biz buna inanıyoruz ve inanmaya devam ediyoruz. Türkiye’de herkesin her istediği gibi sabah kalkıp aklına estiği gibi rejimi değiştirmesi mümkün değildir. Türkiye’de Atatürk’ün koyduğu bir rejim var. Onun devrinde temelleri atılmış bir rejim var. Bir cumhuriyet var. Şimdi bu cumhuriyeti biz sokakta bulmadık. Açın Atatürk’ün Nutku’nu, Genel Başkanımız geçen hafta İstanbul’da yapılan parti okulunda bunu tavsiye etmiş gençlere, Atatürk’ün Nutku’nu okuyun. Atatürk’ün Nutku çok önemli. Ben yeni baştan okudum baştan sona bir kere daha içersinde dikkatimizden kaçan ayrıntılar var mı diye. Çok önemli şeyler var ama en önemlisi vaktiniz yoksa son sayfayı okuyacaksınız. Nutkun son sayfasında Atatürk’ün Gençliğe Hitabı var. Bugünleri görmüş gibi satır satır kelime kelime okuyup değerlendireceksiniz. Atatürk bugünleri görmüş gibi. Daha Atatürk’ün Bursa Nutku’ndan bahsetmiyoruz. Bursa Nutku da böyle bir gerici ayaklanma girişimine karşı verilmiş bir nutuktur. Bizim bunları çok iyi okuyup çok iyi değerlendirmemiz lazım. Bu memleket kolay kolay kurulmadı ve bizim bu memleketi böyle rejimi değiştirmek isteyen karşı devrimcilere teslim edecek halimiz yok. Biz bu ülkede doğan büyüyen Atatürk nesli olarak bu ülkeyi Atatürk karşıtlarının bu gibi rejim değiştirme çabalarına teslim edecek değiliz ve Cumhuriyet Başsavcısının açıklamasını ben böyle bir sorumluluğun işareti olarak görüyorum.
Sunucu: Kapatılır mı parti hakikaten?
Öymen: Türkiye’de çok parti kapatılmıştır. Almanya’da da kapatılmıştır. Bir tek Türkiye’de değil. İspanya’da da kapatılmıştır. Siyasi partilerin kurulması Türkiye’de serbesttir. Ama siyasi partilerin uyması gereken kurallar var. Siyasi partiler kanunu var ve anayasa var. Bu kuralların iki tanesi çok önemlidir, hepsi önemli ama iki tanesi çok önemli, bir, din esasına göre parti kurulamaz. Din esasına göre faaliyet gösteren parti olamaz Türkiye’de. İki, etnik esasa göre faaliyet gösteren parti olamaz. Varsa ve böyle çalışıyorsa kapatılır. Şimdi Türkiye’de bugün din esasına göre çalıştığı iddia edilen parti aleyhine kapatma talebiyle dava açılmıştır. 4 seneden beri anayasa mahkemesinde bekliyor. Beraat etti mi? Etmedi. Efendim, dava reddedildi mi? Edilmedi. Ne oluyor? Bekliyor. İki, etnik esasa göre faaliyet gösteren partiler devletin yapısını etnik esasa dönüştürmek isteyen partiler aleyhine davalar açılıyor. Cumhuriyet Başsavcısının işte bu konuda da bir girişimi var. Hiç kimse unutmasın: Türkiye bir hukuk devleti. Türkiye’de siz kanunlara saygılı olmayacaksanız kanun benim istediğim gibi olsun mahkemeler benim istediğim gibi karar versin derseniz rejimin dışına düşersiniz. Siz rejimin dışına düşerseniz rejim yaşar ama siz siyaset sahnesinden gidersiniz. Türkiye böyle bir ülkedir. Yani bu ülkeyi biz gerçekten sokakta bulmadık. Bu ülke kolay kurulmadı. Dış baskılar, istilalar, iç isyanlar yaşamadığımız kalmadı ve ondan sonra biz laik, demokratik bir ülke kurduk Türkiye’de. Şimdi başka laik kurulan ülkeler de var. Mesela Bangladeş. Aynen Türkiye gibi laik bir ülke olarak kuruldu aşırı dincilerin baskısına 5 sene dayanabildi. 5 sene sonra din devleti haline dönüştü. Laikliğe en yakın ülkelerden biri Fas’tı şimdi kitaplar çıkıyor Fas laiklikten nasıl uzaklaştı gidiyor Fas diye. Yani dünyada böyle gelişmeler var. Siz efendim belli bir usule göre başınızı örtüyorsunuz. Niye öyle örtüyorsunuz? Efendim, Vahabiler de öyle örtüyormuş. Siz Vahabi misiniz? Yani sizin gibi başını örtmeyen insanlar Müslüman değil mi? Sizin anneniz de böyle mi örtüyordu? Benim annem üniversiteye giderken bir tane kız yok böyle başı örtülü. Hele türbanın adını bile bilen yok. Ben üniversiteye giderken hiçbir tane başı örtülü arkadaşımız yoktu. Bunlar Müslüman değiller miydi? Yani burada dini hiçbir şekilde siyasete alet etmemek lazım. Siyasi simge haline getirmemek lazım giysileri. Getirdiğiniz zaman rejim bundan çok zarar görür ve bu gidiş kötü gidiştir. Biz uyarıyoruz ve aynı zamanda Atatürkçü, Atatürk’ün ideallerine ve cumhuriyetin değerlerine inanan milyonlarca vatandaşımızı da görüşlerini, tepkilerini demokratik yoldan dile getirmeye davet ediyoruz. Bugün o gündür. Yani bugün onu yapamazsanız yarın çok geç olur.
Sunucu: Türkiye’de üretim durdu galiba. Türkiye üretemediği için tüketemeyen bir ülke haline de geliyor. Bunun yansımaları ne olabilir?
Öymen: Türkiye’de ekonomide çok ciddi sorunlarımız var. Dünyada Türkiye’ye benzer 30 civarında ülke var. Bunların adına gelişme yolunda piyasa ekonomisi diyorlar. Piyasa ekonomisini kabul etmiş belli bir gelişmişlik düzeyine ulaşmış ülkelere gelişme yolunda piyasa ekonomisi diyorlar. İngiliz The Economist Dergisini açarsanız her sayısında en son sayfasında bütün bu ülkeleri birbiriyle kıyaslayan tablolar var. Şimdi açın en son sayıyı o tabloda şunu göreceksiniz, bir, bu otuz ülke içinde Türkiye kadar fazla cari açığı olan ülke yok. Birçoğunda cari fazla var. Yani devletin döviz gelirleri giderlerinden fazla. İki, Türkiye kadar dış ticaret açığı olan da yok. Orada da birinci sıradayız. Üç, Türkiye kadar yüksek faizi olan da yok. En yüksek faiz bizde. Ne demek bu? Mesela Yunanistan %4,6’yla kredi alıyor. Mısır %9,5’la alıyor. Türkiye %17,2’yle borç alıyor. Düşünebiliyor musunuz? Gelirimiz faize gidiyor ve dünyada bütün dünya ülkeleri içinde en çok faiz ve borç geri ödemesi yapan ülkeler sıralamasında Türkiye dördüncü. Birinci sırada Brezilya, ikinci sırada Meksika, üçüncü Rusya ve dördüncü sırada Türkiye. Ve biz bu iktidar iş başına geldiğinde 7 milyar dolar yılda borç ve faiz geri ödemesi yapıyorduk, şimdi 47 milyar. Bir yılda 47 milyar. Neredeyse haftada 1 milyar dolar biz borç ve faiz geri ödemesi yapıyoruz. Bunu yapacak paramız yok. Borcumuzu ve faizimizi geri ödeyebilmek için yeniden borç alıyoruz ve katlanıyor. Böylelikle Türkiye dünyanın 5. en borçlu ülkesi haline geliyor. Bu ekonomiyi de etkiliyor. Dış faktörler de var. Amerika’daki Morgıç krizi filan ve neticede ne oluyor? Bakıyorsunuz ekonomide çok büyük dar boğazlar oluyor. Borsanızın %70’inden fazlası yabancılara ait. Bankalarımızın %42’si yabancılara ait. Ve bu sistem öyle bir sonuç veriyor ki neticede sanayici en büyük bedeli ödüyor bunun için. Çünkü sanayici bir taraftan paranın değeri yükseldiği için paranın dolar karşılığı sürekli olarak düştüğü için yani doların değeri bizim paramıza nazaran düştüğü için sattığı malda zarar ediyor. Bir taraftan %10’a yakın enflasyon var. Artı kurlardaki değişmeler. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de elektrik ve doğalgaz zammı geliyor. Bu sanayici bu parayı nereden bulacak? Nereden para kazanacak? 5084 sayılı teşvik yasası var. İşte bu 49 ile uygulanıyor ve biz seçimden önce öneride bulunduk. Seçim bildirgemizde bu var. Bunu sektör bazında bütün illere yayacağız dedik. Fakat seçimi işte yine AKP kazandı. Onun üzerine ben Sanayi Bakanına bir soru önergesi verdim mecliste. Dedim ki, “Bursa’yı da bu teşvik illerinin içine almayı düşünüyor musunuz? Çünkü Bursa Türkiye’nin ikinci büyük sanayi kenti.” Yani siz Bursa’yı almayıp da bitişik ili aldığınız zaman teşvik tedbirini Bursa’da yatırım yapmış sanayiciyi cezalandırmış oluyorsunuz. Yani adam Bursa’da yatırım yapmakla yanlış bir iş mi yaptı? Onu cezalandırmak mı lazım? Şimdi bu teşvikleri başka ülkeler nasıl yapıyor? Başka ülkeler yaptığı yatırımın cinsine göre, yerine göre, özelliğine göre, getirdiği teknolojiye göre teşvik veriyor. Almanya’da sanayi yatırımcısına yaptığı yatırımın %5 ila %45’e kadar oranını nakit olarak veriyor devlet. Yani gidin diyor makinelerinizi ısmarlayın parayı ben ödeyeceğim diyor. Devlet böyle! Tam teşvik! Bizde hiç düşünülemeyecek bir teşvik. Alman sanayi böyle gelişiyor. Kore’de firmaları seçiyorlar yani firma bazında şehir veya bölge bazında değil. hangi firmaların dünyada rekabet gücü yüksek o firmalara devlet GSMH’nin %8,8’i kadar teşvik veriyor. Yani bu Kore’de 48 milyar dolar firmasına teşvik veriyor. Biz ne yapıyoruz? Kendi alnının terinle birikimini kullanarak kredi alarak yatırım yapmış insana Bursa’da yapmışsa buna ceza veriyoruz. Yani bırakın teşvik etmeyi bir de kullandığı elektriğin bedelini arttırarak, bir de doğalgazı artırarak, bir de kurları aşağı doğru indirerek bu insanı para kazanamaz hale getiriyoruz. Ben birçok sanayiciyle konuştum. Bana diyorlar ki, “efendim, kapatacağız.” Bazıları dediler ki, “yabancılara satıcağız. Bunun müzakeresini yapıyoruz.” “Aman yapmayın” dedik. Bazı çok duyarlı, ulusal duyguları kuvvetli iş adamlarımız var. Onlar açıklamalar yaptılar ve dediler ki, “sakın satmayın!” “Ama mecburuz” diyor. Bir kısmı dedi ki, “efendim biz kapatıp buradan Mısır’a, Ürdün’e taşıyacağız.”Düşünebiliyor musunuz? Niçin? Çünkü buradaki koşullarda artık üretim yapıp para kazanmak kabil değil. Sonuç ne olacak? AKP döneminde Bursa’da işten çıkarılan 169 bin kişi. Bize bunu Türk İş’in Bursa temsilciliği söyledi. Bu rakamı onlar verdi yani resmi rakam. İşe alınan 20 bin kişi. Toplam 149 bin kişi Bursa’da sanayi kentinde işsiz kalmış. Şimdi bu devam ederse daha artacak bu sayı. Adam ne yapsın? Yani nereden tasarruf etsin? İlk akla gelen işçi çıkartmak. Hadi biraz verimlilik artışı sağlayalım şu teknolojiyi kullanalım bu teknolojiyi kullanalım ama bu bitiyor. Sonra işçi çıkaracaksınız. Günah değil mi bu insanlara? Bunlar ne yiyecek? Ne içecek? Türkiye’de işsizlik sigortası da yaygın değil ve ben Bursalı sanayicilerle daha bugün konuştum. Bana gerçekten çok dert yandılar ve gerçekten çok da üzüldüm. Yani Türkiye’de sanayicilik artık bir kahramanlık haline geldi. Bir insan sanayiye yatırım yapıyorsa böyle sıkıntıları göze alacak. Peki, Hükümet ne yapıyor? İşte ben soru önergesi veriyorum. Cevabı geliyor sanayi bakanından işte “bakıyoruz, ediyoruz ama Bursa ilini teşvik kapsamına almamız mümkün değil.” Bakacaksınız hangi sektörde sıkıntı var mesela tekstil sektöründe. Tekstile koyacaksınız. Otomotiv sektöründe varsa oraya koyacaksınız. Cam sektöründe varsa oraya. Yani hangi sektörün en çok teşvike ihtiyacı varsa veya yeni bir teknoloji getirecek elektronik ve bilgisayar teknolojisi. Türkiye de teknolojik bir sıçrama yapacak. İşte ona vereceksiniz. Yani diğer ülkeler böyle yapıyor. Bu o kadar basit bir iş ki diğer ülkelerin ne yaptığına bakacaksınız. Yani dünyayı yeniden keşfetmeyeceksiniz. Almanya nasıl teşvik veriyor? İngiltere, İtalya, Amerika nasıl veriyor? Amerika o kadar ilginç ki, birkaç sene önce bir kara aldılar. Baktılar demir çelik sanayi büyük bir sıkıntı içinde, rekabet edemiyor, maliyetler yüksek, fiyatlar düşük, yabancı demir çelik ürünleri ithalatına %30 vergi koydular ki Amerikan demir çelik sanayi nefes alsın diye. Yoksa efendim sen beceremiyorsan sat yabancıya da kurtul demiyorlar. Yani bütün dünya bunu böyle yapıyor. Liberal ekonomiye biz tarafız ve piyasa ekonomisini kabul etmişiz ama piyasa devleti olma başka piyasa ekonomisi başka. Bunlar kendilerini piyasa devleti gibi görüyorlar ve devletin piyasaya teslim olduğunu düşünüyorlar. Hiçbir liberal ekonomide bu yok. Açın bakın hiçbir liberal ekonomi bu kadar kayıtsız koşulsuz Amerika’dan başlayarak, Almanya’ya, İngiltere’ye, İtalya’ya, Japonya’ya, Malezya’ya kadar hiçbir liberal ekonomide bu kadar kayıtsız koşulsuz piyasaları yabancılara açmıyorlar. Kur öyle hale gelmiş ki adam dışarıdan ithal etse ara malı daha ucuza geliyor. O zaman Türkiye’deki ara mal üreticisi ne yapsın? Adamın bir günahı yok. Siz elektriğini pahalandırmışınız, gazını pahalandırmışınız, girdileri pahalı, kurları da düşürmüşünüz, enflasyon da artmış %10’a varmış bu insan nasıl üretim yapacak? Yani gerçekten Bursa’da bunları konuştuğumuz çok yaralı oluyor çünkü Bursa bunu en çok hisseden ilimiz. Türkiye’de 2. sanayi ilimiz ve bu ilde bunları konuşmazsak nerede konuşacağız?
Sunucu: Şimdi terörle mücadele konusu işte TSK’nın operasyonuyla biraz duruldu gibi gözüküyor. Ama Türkiye’de de başka bir şey görmeye başladık. Geçtiğimiz hafta daha çok yansıdı televizyonlara. İşte PKK dağılıyor. DTP bölünebilir ama Barzani Türkiye’de biraz daha etkili olabilir. Acaba adres mi değiştiriyoruz.
Öymen: Bunu çok açık ve dürüstçe aramızda konuşmamız lazım. Biz PKK’yı çözdük, artık PKK sorunumuz kalmadı diyecek noktada değiliz. Bakın resmi açıklamalarda diyorlardı ki, “3500 terörist var Kuzey Irak’ta.” Gene resmi açıklamalardan duyuyoruz ki, bütün bu operasyonlara bertaraf edilen en çok terörist olsa olsa 200 terörist bertaraf ettik diyorlar. Geri kalan 3300’ü nerede bunların. Yani dağda oturup hedef olarak bekliyor mu yeni saldırıyı? Yoksa köylere, kasabalara, oradaki vilayetlere mi sığındı? Sivil halkın içine mi karıştı? Peki, öyleyse onları orada yakalamak o ülkenin görevi değil mi? Hadi dağa çıkamayız, askerimiz dağa çıkaramayız diyordu Irak Hükümeti. Ovaya ineni yakalayın! Bir tanesini yakalayıp iade etmediler. İşte siyaset burada devreye girecek. Irak hükümetiyle bunu konuşacaksınız. 11 bin 500 Türk vatandaşını kaç sene önce PKK kaçırdı. Şu anda onlar Mahmur Kampında. Bu kampı boşaltamıyorsunuz. Oradaki insanlarımızı Türkiye’ye getiremiyorsunuz. Bunlar teröristlerin deposu. Orada yetişen, büyüyen gençleri alıp dağa çıkarıyorlar. Türkiye’de terör bitti değil. Bakın, terörün çözülmesini beklerken şu Diyarbakır’da olan terörist saldırıya bakın. Gencecik öğrenciler öldü. Bakın arkadan Van’da ve Bursa’da bomba yüklü kamyonetler yakalandı. Demek ki bunlar böyle uslanmış, diz çökmüş, dağılmaya yüz tutmuş bir örgüt gibi gözükmüyor. O zaman ne yapacaksınız? O zaman bir, asker tedbirleri tam uygulayacaksınız. Demin de söyledim. Financial Times diyor ki, “Amerika Türkiye’ye kara operasyonu için izin vermedi.” Öyle mi hakikaten? O zaman dünyada bana bir ülke gösterin ki sadece hava operasyonuyla terörü bitirsin. Var mı bir tane örnek? Yok! O zaman kara operasyonu yapacaksınız. İzin vermiyor. Alacaksınız. Onun izniyle siz hareket ediyorsanız güvenliğinizi koruyorsanız o zaman sınır güvenliğinizi koruyamıyorsunuz demektir.
Sunucu: Amerika demişken şimdi iki ay önce Sayın başbakan gitti Amerika’ya. Döndü işte bu Irak’taki operasyonlara başladı. Orada ciddi bir bilgi alışverişi ortaya çıktı. Yine iki hafta önce de Sayın Cumhurbaşkanı gitti. Önce Başbakanın sonra da Cumhurbaşkanının iki ay arayla Amerika’ya gidip gelmesini nasıl yorumlamak gerekiyor?
Öymen: Şimdi mutat değil. Bakınız, bir ülkeye üst üste böyle iki ay arayla bir Başbakan bir de Cumhurbaşkanı gitmez. En üst düzey ziyaretlerin belli bir mesafesi olur. Bir ziyaret yaparsınız ve o ziyaretin sonuçlarını alırsınız, değerlendirirsiniz, eksikliklere bakarsınız, birkaç aylık hazırlık süreci gerektirir bu. Ondan sonra gidersiniz. Sanki böyle komşuya çay içmeye gider gibi Amerika’ya gidilmez. Gittiniz ne sonuç aldınız ona bakarı biz. Yani gidip de her şeye rağmen efendim iki ay sonra gitti ama öyle bir sonuç aldı ki iyi ki gitti deriz ama aldıysa sonuç ama bakıyoruz Başbakanın aldığı sonuca ilaveten hiçbir sonuç alamamış. Başkan Bush Başbakana ne dediyse Sayın Cumhurbaşkanına aynı şeyi söylüyor. O zaman niye gittiniz siz? Bu demin konuştuğumuz konulardan hangisini dile getirdiniz? Mesela kara operasyonu yapmak istiyoruz biz buna engel olmayın dediniz mi? Demiş olabilir belki ama ne sonuç aldınız? Hiç bir şey cevap çıkmadığına göre sonuç alamadınız demektir. Bakın bundan önceki ziyaretinde Sayın Başbakanın 5 Kasım’da yaptığı ziyaretten sonra işte böyle oldu şöyle oldu. Hakikaten biz de CHP olarak önemsedik. “bakın olumlu sonuçlar var. Bakın Bush terör örgütünü düşman ilan etti” filan dedik. “İstihbarat verecekmiş” filan dedik. Los Angeles Times’ı açın “Türkler hiçbir şey alamadı” diye yazdı. The Economist’i açın “hava operasyonu karşılığında Türkiye’nin teröristlere af çıkartmasını istedi” dedi. Başbakan esti köpürdü “aslı yoktur” dedi “Biz şartlı iş yapa mıyız” dedi ama unuttu ki, 23 Eylül 2003’te kendi bakanı şu anda Dışişleri Bakanı olan o zamanki Devlet Bakanı Dubai’de Amerika’yla şartlı anlaşma yaptı. 1 milyar dolar karşılığında Kuzey Irak’a harekât yapmama taahhüdünde bulundu Türkiye. Yaparsa Amerika yardımı kesecek. Anlaşma böyle yazıyor. Diyeceğim şu: bu gibi ziyaretlerin değerlendirilmesinde biz alınan sonuca bakarız. Eğer bu ziyaret sonucunda hakikaten biz terörü bitirecek noktaya gelmişsek “bravo” deriz. Hükümeti tebrik ederiz. Ama o noktada değiliz. Bir rakam vereceğim size, AKP iktidara gelmesinden önce biz 24 defa sınır ötesi operasyon yaptık üçü büyük çaplı. Ve bu operasyonların sonucunda terörü asgari en alt düzeye indirdik. O kadar ki 2002 yılında AKP iktidara geldiğinde 1 yılda verdiğimiz şehit sayısı 6’ı. bugün 2007 yılında verdiğimiz şehit sayısı 128.
Sunucu: O zaman için şu gerekçe söyleniyor: o zaman komşumuz Saddam’dı şimdi ise Amerika.
Öymen: Efendim, Saddam döneminde terör daha az değildi. Terör yine vardı. Saddam’ın zaten Kuzey Irak’a ulaşması imkânı yoktu. Yani siz Amerika’nın bizim komşumuz bir ülkede etkili bir askeri güç bulundurmasını Türkiye’nin aleyhine bir unsur olarak mı değerlendiriyorsunuz? Amerika Türkiye’nin müttefiki değil mi? Yani Türkiye sınırını korumak için harekât yapacak ve bir müttefik ülke ona diyecek ki, “Hayır, yapamazsın.” Yani kendini teröre karşı koruyamazsın diyecek. Öyle şey olur mu? Bütün mesele b u haklarınızı anlatmasını bilmek ve sonuç almaktır. Yani burada sivil halkı söylemiyorum daha. Sivil halktan verdiğimiz kayıpları da katarsanız ölü ve yaralıların sayısı bir yılda 450’ye ulaşıyor. O bakımdan, terörü ciddiye almak lazım ve özellikle bu son gelişmeler ülkemizin güvenlik durumu açısından bizi çok kaygılandırıyor ve Hükümete tekrar bir çağrıda bulunuyoruz, böyle af, 221. maddeyi esnekleştirme gibi yöntemleri düşüneceğinize etkili mücadele vereceksiniz. Bir taraftan da halkı kazanacaksınız. Bakın Güneydoğu’da büyük bir işsizlik var. Açlık var. Ekonomik durum perişan. Ben gittim Hakkâri’ye kadar ve o bölgeyi gezdim gördüm. Bir tane tesis yok Hakkâri’de. Hiçbir yatırım yapamıyor devlet. Biraz da bu terörist saldırılar dolayısıyla yapamıyor. Kuzey Irak’taki halkı kazanacaksınız. İşte Genel başkanımız açıkladı. Burs vereceksiniz, televizyon yayını yapacaksınız, sınır kapısı açacaksınız, Dicle üzerinde baraj yapacaksınız yani yöntemleri de açıkladık. Başbakan diyor ki, “muhalefet eleştirmesini biliyor proje üretmiyor.” İşte size proje. GAP’ı ele alacaksınız. Siz biliyor musunuz GAP’da bütün Türkiye’nin yaralandığı bir elektrik üretimi var. Orada gerçekleştirme oranı %75. Bir de kanal inşa ederek sulama projesi var. Orada gerçekleştirme projesi %14. yani bu doğal mı? İşte biz bunları Hükümete anlatmak istiyoruz ve iyi niyetle anlatıyoruz. Hükümete sırf eleştiri olsun ve onları yıpratalım diye söylemiyoruz. Yol gösteriyoruz. Yardımcı olmaya çalışıyoruz.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.