Bursa Basın Toplantısı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Bursa Basın Toplantısı
10 Ekim 2009
Onur Öymen: Çok değerli arkadaşlar, yine ülkemizin çok yoğun bir gündeme sahip olduğu günlerde bir araya geldik. Biliyorsunuz bugün İsviçre’de, Ermenistan ile Türkiye arasında bir protokol imzalanacak. Basınımızın büyük bir bölümü bunu çok büyük bir başarı olarak adlandırıyor ama biz bunu büyük bir üzüntü ile karşılıyoruz. Çünkü bu, Türkiye’nin on yedi yıldır uyguladığı temel politikalardan geri adım attığının kanıtıdır.

Türkiye, Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal edip oradaki birçok insanı göçmen konumuna getirmesinden sonra Ermenistan ile olan sınırı kapatıp diplomatik ilişkileri kestiğini açıklamıştı. Ancak Ermenistan’ın işgal ettiği topraklardan çekilmesi halinde sınırları açma şartını koymuştu. Protokollerin metnine baktığınız zaman, Türkiye’nin sınırı açacağı ve diplomatik ilişkileri yeniden başlatacağı protokolde yer alırken Ermenistan’ın işgal ettiği topraklardan çekileceğine dair en ufak bir bahis yok. Yukarı Karabağ meselesine en küçük bir atıf yok.

Bu benzerliği dolayısıyla bu protokolleri ikinci bir Rogers Planı olarak nitelendirebiliriz. 1980’li yılların başında, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına geri dönmesi için o zamanki Amerikan Başkomutanı Rogers, Devlet Başkanı Kenan Evren’e bir öneride bulunmuştu. Yunanistan’ın NATO’ya geri dönmesi için şimdiye kadar koyduğumuz kurallar ve görüşlerden vazgeçmemizi, Yunanistan’ın görüşünü kabul etmemizi istedi ve Ege konularında Yunanistan’ı mutlaka ikna edeceklerinin sözünü verdi. Türkiye bunu kabul etti ama Yunanistan ikna edilemedi ve Türkiye tek taraflı taviz vermiş oldu.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın Aliyev ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan arasında Kişinev’de yapılan görüşmelerde bir sonuca varılamadığını, Aliyev bizzat kendisi söyledi. Bu görüşmeler Yukarı Karabağ ile ilgiliydi. Siz bir taraftan tavizinizi gerçekleştiriyorsunuz ama karşı taraf bu konudaki duruşunu koruyor ve diyor ki, “Biz bunu yaparız ama imzalamayız, imzalarız ama uygulamayız”
Geçmişte buna benzer başka örnekler de var. Kıbrıs ile ilgili Ek Protokolü imzalarken Türkiye, Avrupa Birliği taahhütlerini yerini getirmezse bu protokolü onaylamak için Meclise getirmeyeceğini beyan etti. Nitekim bu protokol, dört yıldan beri Mecliste oylanmadı. Ama sonucunda, imzaladığımız bir protokolü uygulamadığımız için AB müzakere sürecinde açılan 8 başlığı dondurdular.

Bizim korkumuz, imzalanan bir anlaşmadan sonra uygulanmaması halinde Türkiye’ye büyük baskılar yapılmasıdır. Hatırlayacaksınız, Avrupa Birliği ile müzakerelere başlama kararı alındığında gündüz vakti havai fişekler atılmıştı. Şimdi de bazı çevreler ve basının bir bölümü havai fişek atacaklar. İşin öbür boyutu, bu imza törenine çok önemli isimler katılıyor olmasıdır; Amerikan Dışişleri Bakanı, Fransa Dışişleri Bakanı, Rusya Dışişleri Bakanı, Avrupa Birliği’nin Dış İlişkilerden Sorumlu Yöneticisi. Bu kişiler bu törene ne için katılıyorlar acaba, neyi alkışlıyorlar? Çünkü bu protokol kendilerinin Türkiye’ye dayattıkları bir protokoldür. Türkiye’nin kendi çıkarları doğrultusunda hazırladığı bir antlaşmayı değil, tam aksine Türkiye’ye dayatılan ve tek taraflı tavizler verdirten bir antlaşmayı kutluyorlar.

Başkan Obama Mecliste yaptığı konuşmada da aynen bunları söylemişti. Sınırı koşulsuz açmamızı ve Ermenistan’la olan diplomatik ilişkileri düzeltmemizi istemişti. Amerikanın girişimi ile kurulan ve David Phillips’in başkanlığında oluşturulan Ermenistan -Türkiye Uzlaştırma Komitesi, bu konuda pek çok rapor hazırlayarak bunları her iki ülkenin hükümetlerine sunmuştur. Bu komitenin amacı da Türkiye’nin Ermeni sınırını koşulsuz açmasıdır. İşin tuhaf tarafı şu ki, Ermeni açılımının mimarı olan David Phillips, aynı zamanda Kürt açılımının da mimarıdır. David Phillips, Norveç Hükümetinin finansman desteğiyle Kürt açılımı konusunda biri 2004, diğeri de 2007 yılında olmak üzere iki tane rapor hazırlamıştır. Amerikan eski Dış ilişkiler uzmanı, Norveç Ankara Büyükelçisi, İngiltere Ankara Büyükelçisi, Amerikan Ankara eski Büyükelçisi ve bazı generaller bu çalışmalara bizzat katılmışlardır.

Bunların Kürt meselesi hakkında önerdiği açılım projesi, şu an Hükümetin uyguladığı politika ile birebir örtüşmektedir. Önerileri arasında, PKK ile mücadele etmek yerine Türkiye’nin PKK ile doğrudan görüşemese bile DTP ile görüşmesi yer almaktadır. Hükümet de şu anda zaten bunu yapıyor. Raporlarda Kürt-Türk kelimelerinin Anayasadan çıkarılması öneriliyor, Hükümet bunu yapmaya çalışıyor. PKK’lılara kademeli af çıkarılması isteniyor, Türkiye şu an bunu tartışıyor. Hükümet bir şeyleri açık açık dile getiremese de adım adım yaptığı girişimler aslında raporda söylenenleri doğruluyor. Ermenistan meselesinde olduğu gibi, attığı adımlar rapordakilerle birebir örtüşüyor.

Bunun adı teslimiyettir. Komşularımızla sıfır ihtilaf politikası izleyecekmişiz. Diplomaside böyle bir şey yoktur. Komşularınızla olan sorunlarınızı çözmeye çalışırsınız ama bütün sorunları siz çözmeye kalkarsanız bu, karşı tarafın istediği her şeyi yerine getirmek anlamına gelir. Çünkü ihtilaflar bazen uzun yıllar alır, karşılıklı adımlar atılmasını gerektirir, karşılıklı tavizler ve karşılıklı mutabakat gerektirir. Maalesef, meseleleri tek taraflı tavizlerle çözmeye kalktığınız zaman bunun adı teslimiyet politikasıdır ve bu, ancak kaybedilen bir savaştan sonra olur. Kendine saygısı olan hiçbir hükümet, bütün meselelerini karşı tarafın taleplerini kabul ederek çözmeye kalkışmaz.

Çok yakında önümüze bir Kıbrıs açılımı gelirse hiç şaşmayalım. Kimse, nasıl oluyor da iki açılımın aynı zamanda gündeme geldiğini sorgulamıyor. Her iki açılımın mimarları aynı kişiler, dayatan devletler aynı devletler. Aynı devletlerin Kıbrıs konusunda da dayatmaları var. Kuzey Kıbrıs Yönetimi, yıl sonuna kadar bu sorunu bitireceğini ve referanduma götüreceğini ifade ediyor. Başbakan ise BM Genel Sekreterinin devreye girmesini ve bu konuda birtakım çözümler önermesini istiyor. Dünyanın neresinde böyle bir şey görülmüştür? Dünyada, iki devletin kendi aralarında anlaşamadığı bir konuda, çözümleri BM’nin ürettiği bir örnek var mı? Yok. Sadece Kofi Annan Planı buna örnek teşkil edebilir, ki bu plan Türkiye ile ilgili bir plandı. Türkiye’nin bu planı kabul etmesi yönünde de oldukça baskı yapılmıştı.

Bu konular aslında Türkiye’nin başka önemli sorunlarının göz ardı edilmesine neden oluyor. Şu sıralarda Türkiye’de çok önemli ekonomik sıkıntılar yaşanıyor. İşsizlik sorunu çok yüksek rakamlara ulaşmıştır ve giderek artmaktadır. Kalkınma hızı ise hızla düşmektedir. Bu yılın sonunda GSMH’de %6,5 civarında bir düşüş olacak. Krizin çıktığı ülkeler bile bu kadar düşüş yaşamadı. Daha önceki yıllarda büyük yükselişler yaşayan Türk ekonomisi, bu İktidar geldiğinden beri giderek daralmaktadır. Son örneği de elimizdeki kalkınma ve işsizlik rakamlarıdır. Türkiye’nin bu gündemini saklayarak başka suni gündemler yaratmak yanlıştır.
Size bazı rakamlar vereyim. BM’nin, ülkeleri kişi başı milli gelir, eğitim ve sağlık harcırahları, bebek ölümleri gibi ekonomik ve sosyal kıstaslara göre değerlendiren insan gelişme endeksine göre, Türkiye dünya ülkeleri arasında 79. sırada, ekonomide ise 17. sıradadır. Nasıl oluyor da, dünyada 78 ülke bizden daha iyi durumdadır? Daha da kötüsü, kadın-erkek eşitliğinde Türkiye’nin yeri 123. sıradır. Peki, Türkiye’den daha iyi durumda olan ülkeler hangileri? Mesela Bangladeş, kadın-erkek eşitliğinde 90. sıradadır. Endonezya, Birleşik Arap Emirliği, Zambiya, Suriye, Katar, Etiyopya bizden iyi durumdalar. Kadın-erkek eşitliğinde, Türkiye’nin geldiği yer işte budur.

Yedi senedir İktidardasınız. Bunları düzeltmelisiniz. Başbakanın en çok sevdiği Davos Ekonomik Forumunun endekslerine göre ise Türkiye, basın özgürlüğünde dünyada 106. sıradadır. Basın özgürlüğünün bizden daha iyi olduğu ülkeler arasında bakın kimler var: Bosna Hersek, Fas, Birleşik Arap Emirliği, Vietnam, Kamerun, Sri Lanka, Mozambik, Uganda. Uganda basın özgürlüğünde 83. sırada, Türkiye ise 106. sırada. Bu verileri “Türkiye’yi demokratikleştirdik” diyenlere ithaf ediyoruz. Yargı bağımsızlığında 134 ülke arasında Türkiye 64. sırada yer alıyor. Bizden daha iyi olan ülkeler arasında, Libya, Sri Lanka, Tayland, Bahreyn, Mısır, Jamaika var. İşin hazin tarafı şu ki, bu ülkeler hiçbir ölçüye göre dünyanın çağdaş demokrasi ülkeleri arasında yer almaz ama bu alanlarda bizden daha iyi durumdalar.

Bu eleştiriler Avrupa Birliği’nin 14 Ekim’de yayınlanacak Türkiye İlerleme Raporunda da yer alıyor. Rapor daha yayınlanmamasına rağmen yandaş basında Türkiye için çok olumlu ifadeler içerdiğine dair haberler yapılıyor. Ama işin gerçeği öyle değildir. Bu raporda çok ciddi eleştiriler var. Özellikle basın özgürlüğü konusunda Doğan Grubu için alınan tedbirler sert bir şekilde eleştiriliyor. Bu durumun basın özgürlüğünü zedelediği, Doğan Grubunun ekonomik açıdan yaşayabilmesini etkileyeceği ve Avrupa Birliği’nin bundan ciddi kaygı duydukları ifade ediliyor. Raporda, Ergenekon Davası ve Deniz Feneri Davası ile milletvekili dokunulmazlığından bahsediliyor. Seçim kampanyası sırasında siyasi partilerin finansmanına ilişkin olarak hiçbir mevzuatın olmaması ve partilerin seçim harcamalarının denetlenememesi eleştirilerek ve ancak bunların sağlanması durumunda şeffaf bir demokrasiden söz edilebileceği vurgulanıyor. Raporda yolsuzluklara da değinilerek, yolsuzluklara karşı gereken tedbirlerin alınamamasını eleştiriliyor.

Gördüğünüz üzere, raporda yandaş medyanın yansıttığı şekilde çok olumlu şeylerden bahsedilmiyor. Rapor yayınlanınca tüm bunları daha net bir şekilde dile getireceğiz ve yapacağımız basın toplantıları ile gereken açıklamaları yapacağız.

Üzerinde durulması gereken konulardan biri de Kürt açılımıdır. Kürt açılımı diye yola çıkıldı, daha sonra adı demokratik açılım oldu ve son olarak Sayın Genel Başkanımıza gelen mektupta bu açılımın adı milli birlik açılımı olmuş. Yani daha isminde anlaşamamışlar. İçeriğini hala bilmiyoruz. Mektupta da herhangi bir bilgi yok. Biz bu konuyu Genel kurulda değerlendirdik ve önümüzdeki hafta başında cevabımız Başbakana bildirilecektir ve sizin de haberiniz olacaktır. Bu cevapta hem bizim eleştirilerimiz, hem de CHP’nin bu konudaki düşünceleri yer alacaktır. Bildiğiniz gibi CHP, Temmuz 1989’da bir rapor halinde bu konu ile ilgili görüşlerimizi ve çözümlerimizi anlatmıştır. 2008 yılında çıkardığımız yeni Parti Programında da bu görüşlerimize yer verdik. Dolayısıyla Ana Muhalefet Partisinin bu konuda bir şeyler yapmadığının söylenmesi yanlış olur.

Sözlerimi bitirmeden önce, Bursa ile ilgili birkaç konuyu sizlerle paylaşmak isterim. Bursa milletvekili olarak görevimiz, bir taraftan buradaki yeni gelişmeleri izlemek, bir taraftan da bundan önceki bazı kaygı verici gelişmeler hakkında Hükümetin ne yaptığını takip etmektir. Biz bir işin peşini bırakmayız. Olayın üzerinden dört ay geçmesine rağmen hastane yangınında hayatını kaybeden vatandaşlarımız için otopsi raporu sonucu halen açıklanmış değildir.  Biz bunu kasıtlı olarak gizlediklerini düşünüyoruz. Rapor açıklandığında bu insanların yangından dolayı mı, dumandan zehirlenerek mi, yoksa ihmal sonucu mu öldükleri açığa çıkacaktır. Bu durumda bütün ilgili makamlar için bunun çok ağır bir sorumluluğu olacaktır. Biz bu olayın peşinde olmaya devam ediyoruz. Mecliste de defalarca gündeme getirdik. Biz Bursa’ya sahip çıkıyoruz. Bursa sahipsiz değildir. Türk halkı sahipsiz değildir. Bu gibi sıkıntılara sahip çıkacağız, takip edeceğiz.

Tıbbi atıklar konusunu da gündeme getirdik ve bu konuda Hükümete soru önergeleri verdik. Ancak hala cevap alabilmiş değiliz. Hastanelerde ne kadar tıbbi atık toplanıyor? Bunların ne kadarı bilimsel olarak imha edilmek için veriliyor? Bir firma, açılan ihaleyi kazanıyor ama iptal ediliyor. İkinci bir ihale açılıyor, gene aynı firma kazanıyor ve gene iptal ediliyor. Bu firmalara şunları öneriyoruz; buna benzer kamu ihalelerine girdikleri zaman bazı şeylere dikkat etmeliler. Tarikatlarla yeterince ilişkileri yoksa belki bu ilişkilerini güçlendirmelerinde fayda olabilir. İktidar ile ilişkilerini güçlendirmeleri yararlarına olabilir. Sadece ticari kurallarla sonuç alabileceklerini sanıyorlarsa, sonuç onlar için üzücü olabilir. Bizden söylemesi.

Katı atıklar projesine değinecek olursak, o konuda burnumuza kötü kokular geliyor. Bu projenin yürütülmesinde kimin rolü olduğunu, bazı siyasetçilerin rolünün olup olmadığını şu an bilmiyoruz.

Son olarak da önümüzdeki günlerde Bursa’da oynanacak Türkiye – Ermenistan maçı üzerine birkaç şey söyleyeyim. Bu maça Ermenistan Cumhurbaşkanı da katılacakmış. Bu yüzden Sayın Valimiz ve yetkililer, stada Azeri bayraklarının sokulmaması için halka çağrıda bulunuyorlar. Maçlarda pek çok yasak duyduk, bayrak yasağını da bu vesile ile öğrenmiş olduk. Mesela, Ermenistan Almanya ile bir maç yapacak olsa ve statta Türk bayrağının açılması yasaklansa, acaba biz buna nasıl bir tepki gösteririz? Bir milletin bayrağının gösterilmesinin ne gibi bir sakıncası olabilir?

Azerbaycan bizim kardeşimizdir. Yıllardan beri “bir millet, iki devlet” diyoruz. En yakın kardeşimizin topraklarını işgal eden devletin Cumhurbaşkanı gelecek ve biz  duyduğumuz bu hayal kırıklığını ona gösteremeyeceğiz. Ama ben inanıyorum ki  Bursa halkı hiçbir şiddet eğilimine başvurmadan, demokrasi çerçevesinde gerekli tavrı gösterecektir. Böyle demokrasi karşıtı yasaklamaları protesto ediyoruz. Türkiye, bir diktatörlük rejimi değildir. En azından henüz olmadı. Henüz resmen bir demokrasidir ve demokrasilerde bayrak yasağı olmaz. Böyle yasakların uygulandığı rejimlere demokratik rejim denmiyor. Ayrıca hiçbir makamın bayrak yasağı koyma yetkisi yoktur. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin tarafıdır ve bu sözleşmede gösteri özgürlüğü vardır. Savaş zamanında bile böyle yasakların uygulanmasına izin verilmemiştir.

Bursa halkının duygu ve düşüncelerini dile getirmesine nasıl mani olabilirsiniz? Geçen defa yakışıksız olaylar yaşanmış olabilir ama nasıl oluyor da bunu Bursa halkına mal edebiliyorsunuz? Bursa halkı barışçıdır, duygu ve düşüncelerini  demokrasi çerçevesinde dile getirme hakkına sahiptir. Halkın demokratik tepkilerini sınırlama girişimlerini kınıyoruz. Dış telkinlerle Ermenistan’la ilişkiler kurmanız sizin işinizdir. Kardeş topraklarımızı işgal eden bir ülke ile antlaşmalar imzalamanız da tarih karşısında sizin hesap vereceğiniz bir iştir ama kendi istekleriniz doğrultusunda Türk halkını belli kalıplara sokmak, sizin gücünüzü aşar. Bu ülke demokratik bir ülkedir ve halkın vicdanından gelen sesi duyurmasına engel olamazsınız.

Unutmadan şunu da söyleyeyim. Türk basınında hiç üzerinde durulmayan bir konu var. Cumhurbaşkanımız Paris’e gitti. Peki, Fransa ile önemli ilişkilerimiz mi var? Cumhurbaşkanı neden gidiyor? Kültür haftaları varmış da oraya gidecekmiş. Fransız basınında Türk Cumhurbaşkanına Fransa’da minimalist bir protokol uygulandığı yazıldı. Bu, Türkiye için utanç vericidir. Acaba Sarkozy, zamanında Kanuni’nin yazdığı mektubun cevabını mı vermek istiyor? Türkiye’ye böyle ikinci sınıf devlet muamelesi yapılmasının amacı nedir? “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne istemiyoruz” diye açıkça demeç üstüne demeç veriyorlar. Biz neden hala ayaklarına gidiyoruz?

Size bir bilgi daha vereyim, bu bilgi basına pek yansımadı. Fransa, G8 grubuna beş ülke daha almayı önermektedir. Hangi ülkeler bunlar: Çin, Meksika, Hindistan,  Brezilya, Güney Afrika. Hatta Mısır’ı da almayı önermektedir. Mısır G20 üyesi bile değildir. Oysa ki G20 üyesi olan Türkiye’nin G8’e alınması konusunda adı bile geçmemektedir. 2011 yılında G8 başkanlığı Fransa’ya geçecektir ve üye ülkeler o tarihe kadar bu sorunun çözülmesini istiyorlar. G20’nin yine ekonomik konularla devam etmesini ama esas işleri G14’e bırakarak ekonomi dışında kalan konularla da ilgilenmesini, bu meselelerle ilgili konularda Türkiye’yi çıkarıp Mısır’ın üyeliğinin önerilmesi çok haysiyet kırıcıdır. Bu konunun gündeme getirildiğini hiç duydunuz mu? Haksızlıklara bu şekilde boyun eğemezsiniz.

Türkiye giderek zemin kaybetmektedir, menfaat ve haklarını kaybetmektedir. Devleti temsil edenlere çok büyük görevler düşmektedir. Sayın Cumhurbaşkanımızın geçenlerde Mecliste yaptığı konuşmada söylediği bir söz bizi çok üzdü. Cumhurbaşkanımız “Sorunlarımızı bir an evvel çözelim, yoksa yabancı ülkeler devreye girer” dedi. Biz ne zamandan beri iç meselelerimizi yabancıların çözümüne terk ettik? Cumhuriyetin kuruluşundan beri iç işlerimize karışmak isteyenleri her zaman geri çevirdik. Cumhurbaşkanı konuşmasında, artık terörler mücadeleye, şehit vermeye, enerji ve kaynak harcamaya gerek kalmadığını ve bunları kullanmadan meselelerimizi çözecek yöntem ve imkânlara kavuştuğumuzu söyledi. Neymiş o yöntemler? Kürt açılımının gündeme gelmesinden beri 23 şehit verdik. Hani analar ağlamayacaktı? Daha geçen gün, bir günde 6 şehit verdik. Devlet adamlarımızın, yaptıkları konuşmalarda sözlerini dikkatli kullanmaları gerekir. Şu ana kadar görevde bulunmuş her Cumhurbaşkanımızın oturduğu koltuk, vaktiyle Atatürk’ün oturduğu koltuktur. Dolayısıyla, o koltukta oturan herkesin gerekli itibarı göstermesi gerekir.

Çok teşekkür ederim.


Bu belge Basın Bültenleri arşivinde bulunmaktadır.