CHP Bursa Parti Okulu Konuşması

İl Eğitim Sekreteri- Cumhuriyet Halk Partisinin değerli üyeleri kıymetli basın mensupları, sevgili katılımcılar parti okulumuza hoş geldiniz. Şimdi sizleri aziz şehitlerimiz ve büyük Atamızın huzurunda 1dakikalık saygı duruşuna ardından İstiklal Marşını hep birlikte söylemeye davet ediyorum.
 Açılış konuşmasını yapmak üzere İl Başkanımız Sayın Gürhan Akdoğan’ı kürsüye davet ediyorum.
Gürhan Akdoğan- Çok değerli Genel Başkan Yardımcım, çok değerli sevgili parti Meclis Üyelerim, Bursa Milletvekillerim, İl Yönetim Kurulu üyelerim, İlçe Başkanları ve Yönetim Kurulu Üyeleri, eski İl ve İlçe Başkanlarım,  İl ve Gençlik Kollarım, Kadın Kollarım ve basınımızın çok değerli emekçileri. Hepiniz parti okulumuzun 3 ncü oturumuna hoş geldiniz.
Ben hemen bir kısa mesaj verip kürsüyü çok değerli konuşmacılarıma takdim etmek istiyorum. O mesajım şu parti sevgili büyüklerim, sevgili Milletvekillerim, parti Meclis Üyelerim Ağustos’un 35 derece sıcağında partililerimiz, hem de böyle bir tatil ayında bütün İlçelerimiz, Örgütlerimiz ve Bursa kamuoyu Türkiye’nin en değeri konusunda uzman,  sadece partimizin onur duyduğu değil, Türkiye’nin onur duyduğu iki isimi ağırlamaktan burada onur duymaktadır. Çünkü Bursa kamuoyu ve öncelikle partililerimiz sizlerden Türkiye’nin dış politikasına ilişkin ve Türkiye’nin ekonomik politiğine ilişkin çok önemli bilgilerle donanacaklar ve yine en büyük teşekkürü partililerime sunmak istiyorum. Bu sıcakta böylesi bir tatil gününde bu salonu hınca hınç doldurdular. Bundan sonra da parti okulu hem bu anlamda eğitim işlemi görecek, hem de dayanışma ruhumuzu arttıracak en önemli mekanizmalarımızdan bir tanesi olacaktır. Onun için sizlerin Bursa’ya gelişinizden büyük onur duyuyoruz. Saygılar sunuyorum efendim. Şimdi zamanı biraz kullandık, içeride de önemli bir basın toplantısı gerçekleştirdiğimiz için hiç zaman kaybetmeden Türkiye’nin kendi alanında en önemli devlet adamlarından bir tanesi Genel Başkan Yardımcımız Onur Öymen’i kürsüye arz ediyorum efendim.
İl Eğitim Sekreteri- İlk konuşmacımız Cumhuriyet Halk Partisi Başkan Yardımcısı ve Bursa Milletvekili Sayın Onur Öymen’in özgeçmişini arz ediyorum.
Onur Öymen 1940 İstanbul doğumludur. Diplomat ve Büyükelçi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi. Doktorasını aynı fakültede tamamladı. Dışişleri Bakanlığında Siyaset Planlama, Avrupa Konseyi, Kıbrıs ve Nato dairelerinde görev yaptı. Dışişleri Bakanlığının Özel Danışmanlığını yürüttü. Dışişleri Müsteşarlığı yaptı. Yurtdışında Türkiye Cumhuriyeti Lefkoşa, Prag ve Madrid Büyükelçilikleri Müsteşarı, Türkiye Cumhuriyeti Kopenhag ve Bonn Büyükelçilikleri, Nato Daimi Temsilciği görevlerinde bulundu. Biri İngilizce ve Almancaya çevrilmiş 5 kitabı bulunmaktadır. 22 nci dönem İstanbul Milletvekili, 23. dönem Bursa Milletvekili, 22 nci ve 23 ncü dönemde TBMM Dışişleri Komisyonu üyesi ve Türkiye AB Karma Parlamento Komisyonu Başkan Yardımcısıdır. İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca bilen Öymen evli ve 2 çocuk babasıdır. Buyurun Genel Başkan Yardımcım.
Onur Öymen- Çok değerli İl Başkanımız, çok değerli Milletvekili arkadaşlarım, çok değerli parti Meclis Üyesi arkadaşım, İlçe Başkanlarım, Belediye Başkanları, Kadın Kolları Başkanları, Gençlik Kolları Başkanları, çok değerli partili genç arkadaşlarım hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.
Öncelikle Bursa’da bir parti okulu çalışması gerçekleştirdiği için İl Başkanımızı ve İl Yönetimimizi kutluyorum. İstanbul’dan sonra 2 nci Parti Okulu Bursa’da açıldı. Bu sizlerle bir araya gelip çeşitli konuları görüşmemiz için, çeşitli konularda bilgi alışverişi bulunmamız için çok güzel bir fırsat olacak. En büyük kuvvet bilgidir, ne kadar bilgili olursak o kadar güçlü oluruz hayatta da meslek hayatımızda da. Onun için bu parti okulunun çok başarılı bir girişim olacağına inqanıyorum.

Değerli arkadaşlarım biz hepimiz her zaman 6 oklu bayrağımızla iftihar ederiz.  6 okumuzun ilkeleri gerçekten partimizin umdeleridir. Atatürk zamanından bu yana şaşmayan bu ilkeler partimizi her zaman güçlü kılmaktadır ve Türk siyasetinde çok etkin bir rol oynamasına olanak vermektedir. Ama size şunu söyleyeyim ki, değerli arkadaşlarım, eğer bizim bağımsızlığımız ve egemenliğimiz sağlanamamış olsaydı, bağımsız ve egemen bir ülke olamasaydık bu 6 okun hiçbir kıymeti kalmayacaktı. Çünkü bu 6 ok ancak bağımsız ve egemen bir devlette bir anlam ifade eder.

Cumhuriyetçi olacaksınız, laik olacaksınız, devrimci olacaksınız, milliyetçi olacaksınız, ama eğer siz bağımsız değilseniz bunları nasıl yapacaksınız? O bakımdan Atatürk’ün ülkemize kazandırdığı en büyük değer ülkemizi Türkiye’yi bağımsız, egemen ve diğer ülkelerle eşit bir devlet haline getirmesidir. Devletimizin mayasında,  harcında bildiğiniz gibi Lozan Antlaşması yatıyor. Ama Lozan Antlaşmasını okul kitaplarında okuduğunuz gibi düşünmeyin. Lozan Antlaşmasından sadece birkaç yıl önce, 3 yıl önce, 4 yıl önce, 2 yıl önce ne durumdaydı Türkiye? Bunu dikkate alalım o zaman Lozan’ın değerini de anlarız, Cumhuriyetin değerini de anlarız, Atatürk’ün bu ülke için ne yaptığını anlarız ve Cumhuriyet Halk Partisinin önemini değerini daha iyi anlarız.

Değerli arkadaşlarım İkinci Dünya Savaşı yıllarında, özellikle savaştan hemen sonra Birinci Dünya Savaşının mağlubu olan Osmanlı İmparatorluğunu yöneten insanlar tam bir teslimiyetçilik politikası benimsemişlerdi. Padişah diyordu ki, tek kurtuluş yolumuz İngilizlerin affına mazhar olmaktır. İngilizler bizi affetsin, İngilizler bizi himaye etsin başka çıkış yolumuz yoktur ve izlenen politikanın özünde işte teslimiyetçilik yatıyordu.  Padişah Vahdettin, İstanbul’da bir İngiliz rahibin, rahip Frey’in başkanlık yaptığı İngiliz Muhipleri, yajni İngiliz Dostları Derneğinin üyesiydi, bir numaralı üyesiydi. Başkanı İngiliz rahip, bir numaralı üyesi padişah ve ne kadar önde gelen insan varsa, sadrazamlar, vezirler filan hepsi bu derneğin üyesiydi. Bütün beklentileri İngilizlerin himayesini sağlamak. Şunu önermişlerdi İngilizlere, inanılır gibi bir şey değil ama diyorlar ki, İngiliz Büyükelçiliğine, bakın diyorlar ki, “Türkiye’yi 15 sene süreyle siz idare edin, İngiltere idare etsin. Bütün bakanlıklarımızda bir İngiliz müsteşar olsun. Her vilayetimizde İngiliz konsolosları vali yardımcısı gibi görev yapsın işleri onlar kararlaştırsınlar.” Bu kadar küçülmüş devletimiz. Maalesef Osmanlı İmparatorluğu, yıkılış dönemlerinde kendini bu kadar küçültmüştü. Ondan sonra müzakereler yapılıyor, barış anlaşmaları yapılacak. Sevr Antlaşması imzalanmadan önce Paris’te bütün büyük devletlerin devlet Başkanları, Cumhurbaşkanları toplanıyor.  Amerika’dan Wilson geliyor, Fransa Başbakanı Clemenceau, İngiliz Başbakanı Lloyd George, İtalya Başbakanı Orlando. Hepsi oturuyorlar, nasıl bir çözüm bulacağız, bunu araştırıyorlar. En çok konuşulan konu da Türkiye, Türkiye’yi ne yapalım?
 
Değerli arkadaşlarım bu konudaki belgeleri okusanız içiniz sızlar. Yani bir ülkeye bu kadar hakaret edilemez. İngiliz Başbakanı Lloyd George diyor ki, “geldikleri yere gönderelim. Anadolu’da Türklerin yeri yoktur” diyor. Yani küçücük bir yeri bile Türk’lere bırakma yanlısı değil. Geldikleri yere, yani Orta Asya’ya gönderecekler Türk’leri. O kadar ağır notalar yazılmıştır ki, o dönemde Türkiye’ye gerçekten bir Türk olarak içiniz sızlar onları okuduğunuz zaman. Burada okuyarak sizleri daha fazla üzmek istemem. Ama bilesiniz ki Türkiye’ye çok kötü muamele yapılmıştır. O zaman sadrazam olan Damat Ferit Paşa Paris’e gidiyor. İşte bu liderlerle görüşecek. Orada  diyor ki, efendim bizim bir kusurumuz yok, bütün kusur İttiat ve Terakki yönetimindeydi. Bunlar Ermenileri katlettiler. Bütün suçu onlara atıyor, kendilerinden önceki hükümete atıyor. Kendini temize çıkarmak için. Ona rağmen beş paralık itibar göstermiyorlar, “bütün kötülükleri siz yaptınız” diyorlar, “Osmanlı yönetiminde hiçbir ülkede, dünyanın hiçbir yerinde medeniyet gelişmedi her yerde çöküntüye uğradı, her yerde kötülük yaptınız, sizin burada yeriniz yoktur, hemen ilk trenle geri dönün” diyorlar. Bu kadar hakaret ediliyor Türk temsilcilerine. Şimdi onları bilmeden biz bugün Lozan Antlaşmasıyla nereye vardığımızı kolay kolay anlayamayız. O tarihlerde ne oluyor? İzmir havadan bombardıman ediliyor. Bunları biz okul kitaplarına yazmıyoruz. Çocuklarımız okuyup da üzülmesinler, başka ülkelere düşmanlık duymasınlar diye. İngiliz uçakları geliyor İzmir’in Türk Mahallelerini bombardıman ediyorlar. Birçok sivil insan ölüyor. İşte bildiğiniz gibi 15 Mayıs’da İzmir’i işgal eden Yunan kuvvetleri rastladıkları Türk’leri çoluk çocuk demeden daha İzmir’in rıhtımında katlediyorlar. Türkiye böyle bir durumda İzmir halkının çoğunluğu Rum ve Ermeni birazda Yahudi var. Türkler azınlıkta o devirde İzmir’de. İzmir’i Yunan devletinin bir parçası gibi görüyorlar.

Değerli arkadaşlar biz yola buradan çıkıyoruz. Devlet perişan Balkan Harplerinin başından İstiklal Savaşının sonuna kadar kaybettiğimiz insan sayısı 5 milyon, kaybettiğimiz toprak 200 bin metrekare Atatürk bu kadar olumsuz şartlar içinde yola çıkmıştır. Bu şartları bilmezsek sadece ders kitaplarını okumakla yetinirsek Lozan’ı anlayamayız. Türkiye’yi bu durumdan kurtaran insanların ne kadar büyük bir eser verdiğini de anlayamayız.

Değerli arkadaşlar işte bu şartlar altında Türkiye olağanüstü bir zafer kazanıyor, Kurtuluş Savaşını kazanıyor ve Lozan’a şöyle bir hedefle gidiyor. Atatürk ve arkadaşları, biz diyorlar, Türkiye’yi egemen, bağımsız ve diğer ülkelere eşit bir devlet haline getireceğiz. Hiç kimsenin toprağında gözümüz olmayacak. Ama Misak-ı Milli hudutları içinde bağımsız ve egemen bir devlet olarak yaşayacağız, hiç kimseye verecek bir karış toprağımız yoktur. Türkiye’yi çağdaş bir ülke yapacağız. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracağız. Ama bütün bunların temelinde yatan en önemli unsur egemenlik, bağımsızlık ve eşitliktir. Bunu sağlamak için Lozan’a gidiyorlar. Lozan Antlaşmasının zabıtlarını okursanız, ekleriyle birlikte tam 8 cilt yapıyor. Bu 8 cildin özü üç kelimedir. Egemenlik, eşitlik, bağımsızlık. Tabii ki, sınırlar çizilmiş, bunun için çok büyük mücadeleler verilmiş, tabii ki, kapitülasyonlar kaldırılmış, Boğazlar meselesi halledilmiş, azınlıklar ile ilgili hükümler dengeli biçimde yazılmış. Antlaşmanın pek çok boyutu var. Her biri ayrı bir konuşma konusu olacak boyutları var. Ama özü budur. Batıulılar egemenlik ve eşitlik kavramlarını Kabul etmemek için Lozan’da çok direnmişlerdir. Ve bir ara Lozan Antlaşmasını sekteye vurdurmuşlardır. Antlaşma imzalanamayacak. Öyle anlaşılıyor. Elimize bir kâğıt veriyorlar, diyorlar ki işte size en çok vereceğimiz bundan ibaret, bunu ya kabul edersiniz ya etmezsiniz. İçinde egemenlik de yok, eşitlik de yok. Herkes bekliyor İsmet Paşa gelecek bunu imzalayacak diye. Bütün gazeteciler, yabancı diplomatlar toplanmışlar. Ondan sonra akşam üzeri oluyor saat sekizde İsmet Paşa otelinin odasından çıkıyor, iniyor merdivenlerden aşağıya ve herkesi şapkasıyla selamlıyor. Hiç durmadan çıkıyor gidiyor. Antlaşma yok, imzalanmıyor. Niçin imzalanmadı diye soruyorlar kendisine. Ne oldu Paşam ?  diyorlar. “Hiç” diyor, “bir şey olmadı, sadece esir olmayı kabul etmedik.” 

Lozan müzakereleri kesilince İngiltere Dışişleri bakanı öfke içinde trenine biniyor o da Londra’ya gidiyor. Bir şey yapıyoruz: Atatürk Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’a talimat veriyor, “derhal seferberlik ilan edin” diyor. “Yeni bir savaş yapmak zorunda kalabiliriz” diyor. Türklerin kararlılığını gördükten sonra yabancılar geri adım atıyor. İşte diplomasinin en önemli noktası buradadır. Eğer siz haklarınızı, çıkarlarınızı korumak için her şeyi göze aldığınızı ortaya koyarsanız karşı taraf geri adım atar. İşte bizim devletimizin kurulması, Lozan Barış Antlaşması, Cumhuriyetin ilanı aynı zamanda dünya kitaplarına giren bir diplomasi dersidir. Sonuna kadar direniyoruz, sonuna kadar Türkiye’yi egemen ve eşit bir devlet haline getirmek için çalışıyoruz. Lozan’da İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon İsmet Paşa’ya diyor ki,  “Paşa, senden bıktık artık egemenlik, egemenlik diyorsun laterna gibi hep aynı şarkıyı çalıyorsun başka bir şey söylemiyorsun” diyor. “Evet, ben bunu söylüyorsam, diyor İsmet Paşa “siz beni bunu söylemek zorunda bıraktığınız için söylüyorum” diyor. Sonuna kadar direniyor. Sonunda antlaşma bizim istediğimiz gibi imzalanıyor.

 Açıyorsunuz 1 nci maddesini. Orada Türkiye’nin egemen ve eşit bir devlet olduğu yazılıdır. Lozan bunu sağladı. Şimdi bazıları diyorlar ki, keşke bunu sağlamasaydı. Keşke efendim yabancı işgali devam etseydi de biz dinimizi dileğimiz gibi yaşasaydık.
 
Değerli arkadaşlar tarihimize ihanet etmeye hakkımız yoktur. Fikir hürriyeti, demokrasi çok güzel şeyler ama hiçbir ülke, hiçbir ülkenin çocukları kendi geçmişlerine ihanet edemezler. Türk çocukları da edemezler. Kimler bunları yetiştiriyor hangi öğretmenler yetiştiriyor? Bunlar hangi çevreden geliyor ki, Türk Milletinin varını yoğunu ortaya koyarak, canını ortaya koyarak sağladığı bir bağımsızlığı, bir egemenliği hiçe sayıyor, yok farz ediyor.
 
Değerli arkadaşlar işte biz oradan geldik. Atatürk daha Kurtuluş Savaşını yaparken  İstanbul Hükümeti tarafından idama mahkûm ediliyor. İstanbul’daki Şeyhul-İslam katli vaciptir diye fetva veriyor. Niçin? Türkiye’nin bağımsızlığı için çalışıyorlar. Makbul olan ne? Makbul olan, teslim olmak. Teslimiyetçilik onun için bizim tarihimizde başımıza gelmiş en büyük kötülüktür. Yabancılar çok severler teslimiyetçileri, onlara bayılırlar. Yabancıların gözüne girmek gerçekten onlar için çok büyük bir mazhariyet. Yabancılar onlar vasıtasıyla her istediklerini alabiliyorlar. Bir ülkeden daha ne isteyeceksiniz? Onun için yabancılar sizi alkışlıyorsa hiç övünmeyeceksiniz, hiç sevinmeyeceksiniz. Yabancılar sizi niçin alkışlarlar? Kendi çıkarlarına hizmet ettiğiniz için alkışlar.  Türkiye’nin, kendi ülkenizin çıkarı için hizmet ederseniz hiç memnun olmazlar. Onlara çetin ceviz derler diplomaside. En övünülecek durum size yabancıların cetin ceviz demeleridir. İsmet Paşa’yı Lozan’da bir cetin ceviz gibi görüyorlardı. Sevmiyorlardı ama saygı duyuyorlardı.

İşte Cumhuriyet Halk Partisinden bugün memnun olmayanlar da biz Türkiye’nin çıkarlarını savunduğumuz için memnun olmuyorlar. AKP’yi alkışlayan yabancılar da bu parti Türkiye’nin çıkarlarından kolaylıkla taviz verdiği için alkışlıyorlar.
 
Değerli arkadaşlar, biz böyle bir yoldan geliyoruz. Şunu da itiraf edelim: Erzurum Kongresinde,  Sivas Kongresinde de Atatürk’ün yakın çevresi içinden bile bazıları çıkmıştır, demişlerdir ki, biz bağımsız olamayız, biz bunu beceremeyiz, gücümüz yetmez. 500 milyon o zamanın parası ile büyük para 500 milyon borcumuz var, gelirimiz yok. Fakir bir ülkeyiz, biz hem ekonomiyi beceremeyiz, hem de dünyanın büyük devletleri ile baş edemeyiz, onun için gelin Amerikan mandasını kabul edelim. Hatta bazıları İstanbul’da bir Wilson Derneği kuruyorlar. Başkan Wilson’a telgraf çekiyorlar İstanbul’dan. Aman bizi Amerikan mandasına kabul edin diyorlar. Düşünebiliyor musunuz? İşte Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Atatürk’ün önüne bu telgraflar geliyor. Aman diyorlar Amerikan mandasına girelim. Orada söz alan bazıları kürsüye çıkıp bunu söylüyorlar. Atatürk hepsini elinin tersiyle itiyor. “Yabancılar, diyor bizi mandasına alacakmış! Kara gözümüze hayran oldukları için mi?” diyor. “Bizim her türlü hakkımızı tanıyacaklarmış, ekonomik haklarımızı, siyasi haklarımızı, kültürel haklarımızı! Bunu niye yapsınlar?” diyor. “Böyle bir şey söz konusu bile olmaz” diyor kesip atıyor. Ya İstiklal ya ölüm. Manda talep edenlere karşı Atatürk’ün cevabı iki kelime: Ya İstiklal ya ölüm.

Değerli arkadaşlarım yalnız bunu söylemekle kalmıyor ondan kısa bir süre sonra bir meclisin gizli oturumunda Atatürk şunları söylüyor. Size aynen okuyacağım bilesiniz Atatürk’ün bu konudaki görüşlerini çok iyi anlayasınız diye. Bugün içinde bulunduğumuz koşullara bunu uygulayasınız diye. Bakın Atatürk ne diyor 1922 yılındaki gizli  oturumda. Çıkıyor kürsüye diyor ki “ Güç ve kuvvet Türkiye’de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur.” Bir daha okuyayım mı? Yöneticilerin zihinleri bozulmuştur diyor. Siz bugünün Türkiye’sinden dinlerseniz daha iyi anlarsınız. “Artık durumu düzeltmek için hayat bulmak, insan olmak için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler ortaya çıktı.” Oysa diyor Atatürk “ Hangi istiklal vardı ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye’de bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl biraz daha gerilemiş daha çok düşmüştür.”

Değerli arkadaşlar Atatürk’ün bu sözleri hiç unutmamak lazım. Yabancıların telkiniyle, yabancıların sözleriyle, yabancıların tavsiyesiyle, yabancıların planıyla yükselmek mümkün olamaz. Kendi gücünüze güveneceksiniz. Yabancılarla iyi ilişki kuracaksınız kimseyle durup dururken düşmanlık yapmayacaksınız. Ama bileceksiniz ki, Türkiye’nin dertlerine en iyi çareyi Türkiye bilir Türk milleti bilir. Kendi kararımızı kendimiz veririz. Başkasının kararı ile hareket etmeyiz.

Şimdi uluslararası ilişkilerde, değerli arkadaşlarım, devletler ikiye ayrılır. Kendi kararını kendisi verenler, yabancıların güdümünde olan devletler. Tarihimizde Osmanlının son döneminde yaşananları anlattım. Onu bir tarafa bırakın. Dünyada tarih boyunca hiçbir devletin egemenliğine girmemiş, hiçbir devletin sömürgesi olmamış, sadece dört tane devlet var. Rusya, Çin, Türkiye, Etyopya. Başka yok. Brezezinski yazıyor  bunu. Bunun değerini bilmemiz lazım. Onun için bugün de Türkiye’yi yabancıların güdümüne sokacak politikalardan mutlaka kaçınmak lazım. Peki, o zaman Türkiye’nin etrafına duvarlar örelim, kendi içimize kapanalım, kimseyle dostluk kurmayalım, ittifak kurmayalım bunu mu yapalım? Tam tersine Atatürk öyle mi yapmış?. Atatürk devrine bakıyorsunuz Balkan ülkeleriyle Balkan Paktını kurmuş, Güney Doğumuzda, doğumuzdaki ülkelerle Sadabat Paktını kurmuş. Atatürk paktlar, ittifaklar kurmuş. Pek çok ülke ile çok yakın ilişkiler kurmuş. İngiliz Kralı geliyor ziyaret ediyor.  Afganistan’ın haline bakın bugün. O günlerde Afganistan’ın en büyük dostu Türkiye.  Afgan Kralı geliyor Türkiye’ye ve İran Şahı geliyor diyorlar ki, nasıl yapalım, sizin başarınızı görüyoruz ama bize ne tavsiye edersiniz. Atatürk diyor ki, yapacağınız iş milli iradeye dayalı bir devlet kurmaktır. Çağdaşlaşmaktır, din ve devlet işlerini birbirinden ayırt etmektir. İşte onlar da kendi ülkelerinden bunu yapmak için Türkiye’den yardım istiyorlar. 

Türkiye o zamanki kıt imkânlarına rağmen Afganistan’a öğretmenler gönderiyor, subaylar gönderiyor, okullar açıyor, üniversiteler açıyor, konservatuar açıyor. Afganistan’da batı müziği öğretecek bir konservatuar açıyor. Bugün adını bile birisi söylese siz hayal gördüm zannedersiniz. 1930’larda biz bunu yapıyoruz böyle bir devlet Türkiye, dışa kapalı kesinlikle değil, dış dünyaya açık.
1931 yılında Atatürk Büyük Millet Meclisinde yaptığı açılış konuşmasında diyor ki “Bizim hiçbir ülke ile düşmanlık politikamız yoktur. Biz dünyanın bütün ülkeler ile dost olmak istiyoruz.” Firmalara açık olduğunu söylüyor bir başka konuşmasında yabancı firmalarla da işbirliği yaparız diyor. “Ama bir şartımız var: bizim egemenliğimizde gözü olmayacak” diyor Türkiye’nin kararlarını onlar bize kabul ettirmeye kalkışmayacak diyor. Bu şartlar altında yabancı ekonomik kuruluşlarla da temas ederiz diyor, ama en hassas olduğu nokta bu.
Peki, Atatürk devrinde Türkiye’ye baskıda bulunmak isteyen olmadı mı? oldu. Fazla olmadı ama bir iki örneği var. Bir tanesi mesela Bursa ile ilgili. Efendim işte Osmanlı İmparatorluğu zamanında pek çok misyoner okulu var Türkiye’de.  Bu misyoner okulları kapatılmış zaman içinde, savaş yıllarında filan bunların yeniden açılmasını istiyorlar. Üç dört tane kalmış topu topu. Diğerlerinin yeniden açılmasını istiyorlar. Amerikan Büyükelçisi girişim üzerine girişim yapıyor Ankara’da. Bizim hükümet cevap bile vermiyor bunlara. Günün birinde Bursa’daki bir misyoner okulunda, yabancıların yönettiği bir okulda yabancıların üç çocuğu Hıristiyanlığa geçirdikleri yolunda bir haber alınıyor. Derhal Bursa’daki Okulu da kapatıyorlar, Türkiye’deki geri kalan okulları da Robert Kolej, Talas Koleji gibi bir iki tanesi hariç hepsini birden kapatıyor Türkiye. Amerika gık diyemiyor.

Bir ticaret anlaşması yapalım diyor Amerika Türkiye’ye. Ama bize bazı imtiyazlar tanıyacaksınız. Diğer ülkelere vermediğiniz bazı hakları Amerikan şirketlerine tanıyacaksınız. Hayır diyor Türkiye, biz diğer ülkelere ne hak veriyorsak size de aynısını veririz hiç kimseye imtiyaz tanımayız. Kabul ediyorlar. O şartlarla ticaret anlaşması imzalıyoruz.

Değerli arkadaşlar, biz böyle bir mirastan geliyoruz. Ama dış politika ile yakından ilgisi olan başka bir şeyi söyleyeyim size, gene o devirle ilgili. Zannetmeyin ki, Atatürk bütün bu başarıları sağlamış, Lozan’ı imzalamış, cumhuriyeti kurmuş, büyük reformlar yapmış, sağlam temellere oturtmuş devleti, laikliği gerçekleştirmiş, halifeyi kovmuş, içi rahat mıydı? İleriye yönelik olarak bir endişesi bir kaygısı yok muydu?  Artık bundan sonra bir daha o kötü günler gelmez, her şey iyi gidecek diye mi düşünüyordu? Öyle düşünmüyordu. İşte Atatürk’ün Nutku’nu açarsanız en son sayfasına bakın orada Gençliğe Hitabı var. Atatürk Gençliğe Hitabı’nda çok ciddi kaygılarını dile getiriyor. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde olanlar acaba ilerde olamaz mı? Başımıza aynı sıkıntılar gelemez mi? Devletin toprakları işgal edilmiş olamaz mı? Tersanelerine girilmez mi?

Devletin başında olanlar gaflet içinde, ihanet içinde, delalet içinde olamazlar mı? Atatürk bunlardan kaygı duyuyor. İşte bu şartlar altında dahi cumhuriyeti koruyacağız diyor. Kime görev veriyor? Size görev veriyor, gençlere görev veriyor.  Cumhuriyeti koruma görevini gençlere vermesi son derece anlamlıdır. Biz Cumhuriyet Halk Partililer olarak, Cumhuriyet Halk Partisinin gençleri olarak özellikle bütün arkadaşlarımız bunun bilincini içlerinde hissetmelidirler.

Acaba o dönemden bu döneme neler değişti? Neler oldu? Size birkaç cümle ile birkaç olayı hatırlatayım. Atatük’ün devrinde olanlar Atatürk’ten sonra olanlar ve bugün yaşadıklarımız. Ama bütün bu deminden beri söylediklerimiz geçmişimizi, cumhuriyetin hangi düşüncelerle, nasıl hangi zahmetli koşullarda kurulduğunu bilemezsek ondan sonraki olayları da anlayamayız onun için size geçmişten bahsettim.

       Atatürk’ün en önemli hedeflerinden biri  Hatay’ı almaktı. Hatay’ı alacağız, Hatay Misak-ı Milli hudutları içinde. Ama Fransız’lar Hatay’a el koymuş. Hatta Hatay’ın Suriye’ye verilmesi için Suriye’liler ile anlaşma yapmışlar. Atatürk inanılmaz bir diplomasi örneği gösteriyor, gerekirse diyor ben Cumhurbaşkanlığını bırakırım. Ordumun başına geçerim. Giderim Hatay’ı alırım diyor ve bu mesajı da Fransızlara veriyor. Sonunda, uzun hikâye anlatmayayım hepsini, Türkiye o kadar baskı yapıyor ki, Fransızlara, Fransızlar geri adım atmak zorunda kalıyorlar. Orada bir plebisit yapalım diyorlar. Halkoyuna başvuralım halk kimi istiyor. Türkiye plebisiti gözetlemek üzere 2500 asker gönderiyor Hatay’a ve ondan sonra işler çorap söküğü gibi geliyor. Fransızları sonunda razı ediyor, diyorlar ki, peki Pazartesi günü bu işi yaparız, mesai başlayınca. Hayır diyor Atatürk, Pazar günü yapacaksınız bir gün kayba tahammülümüz yoktur. Fransız Dışişleri Bakanlığını Pazar günü açtırıyor, düşünebiliyor musunuz? Pazar günü açtırıyor ve gerekli belgeleri Fransızlara imzalatıyor. İşte Atatürk bu, Türkiye bu, ağırlığı olan devlet bu. Bugüne nazaran daha mı zenginiz? Hayır çok daha fakiriz. Anadolu daha mı zengin? Çok daha fakir ama büyük bir siyasi güç var Türkiye’de devletin başında çok yüksek bir şahsiyet var. O zaman yapamayacağınız yoktur. Sonunda Atatürk hayatında Hatay’ın Türkiye’ye katıldığını göremiyor  ama Atatürk ölmeden bellidir Hatay’ın katılacağı. Bir yıl sonra Hatay önce bağımsız oluyor, sonra meclisinin kararıyla Türk topraklarına katılıyor.

İşte büyük devlet bu. Atatürk’ün ölümünden sonra ne yapılıyor? Yine baskılar olmuyor mu? Çok büyük baskılara teşebbüs ediyorlar o dönemde. Atatürk gitmiş artık. Büyük devletler II. Dünya Savaşına sokacaklar Türkiye’yi. Ülke perişan olacak, II. Dünya Savaşına girsek bir ucundan Hitler orduları gerecek, Türkiye bir savaş alanı olacak. Onun için İsmet Paşa o zaman bütün baskılara direniyor. Churchill Adana’ya kadar geliyor. Adana da İsmet Paşa’ya baskı yapıyor. İlla savaşa sokun Türk ordusunu. İngiliz uçakları buradan kalksın, işte Yunan adalarındaki, Ege adalarındaki Alman mevzilerini bombalasın filan. İsmet Paşa ben bunu meclise teklif bile edemem diyor. Onun üzerine Kahire’ye davet ediyorlar İsmet Paşa’yı. Orada ABD Başkanı Roosevelt de var. Bir de orada baskı yapıyorlar. Çok ağır baskılar. Metinlerini görseniz şaşarsınız, hepsine direniyor. Hepsine direniyor hiç bir baskıya boyun eğmiyor ve Türkiye’ye dönüyor.
 
İşte Türkiye’nin geçmişinde dış baskılara direnmenin böyle çok önemli örnekleri var,  çok büyük örnekleri var.
Değerli arkadaşlar yalnız Batılılar değil, yalnız İngilizler değil, yalnız Amerik’lılar değil savaştan hemen sonra Ruslar da baskı yapıyor. Stalin döneminde Sovyetler Birliği  Boğazları Sovyet hâkimiyetine almak istiyor. Doğu Anadolu’da bazı vilayetlerimizi Rus toprağı haline getirmek istiyor ve bunları Rus dışişleri bakanı Molotov Moskova Büyükelçimiz Selim Sarper’e söylediği zaman Sarper diyor ki, “Benim  Ankara’ya sormama bile gerek yok, taleplerinizi reddediyorum diyor. Taleplerinizi Türkiye hükümeti adına reddediyorum” diyor. İşte Büyükelçi bu, devlet adamı bu ve Türkiye en zayıf olduğu anda Amerika’nın Rusya ile çok yakın, çok sıcak ilişkiler içinde olduğu bir dönemde taleplerin hepsini ret ediyor ve tek başına direnebileceğini gösteriyor. 

Değerli arkadaşlar II. Dünya Savaşından sonra neler oldu? Bütün bunlar bittikten sonra neler oldu? Bütün bunlar bittikten sonra oyunun kuralları değişti. Eskiden limanlarınıza savaş gemileri getirilerdi toplarını dikerlerdi sizi baskı altına almaya çalışırlardı. Ama II. Dünya Savaşından sonra yöntemler değişti. Uluslararası ekonomik kuruluşlar vasıtasıyla, ekonomik yöntemlerle, değerli arkadaşım ekonomik baskı yöntemleri ile devletleri dize getirmeye çalıştılar.

Biz Atatürk döneminde, İsmet Paşa döneminde dış borç almamaya özen gösterdik. Çünkü biliyorduk ki, dış borç aldığınız zaman siyasi açıdan da bağımlı hale gelebilirsiniz. Dış borç almamaya özen gösterdik.  Ama 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti maalesef bu politikayı değiştirdi. Hızlı kalkınma yapacağız, nurdu ufuklara gideceğiz, barajlar yapacağız, her köye elektrik götüreceğiz dediler. Bunlar hepsi güzel şeyler ama paranız var mı paranız yok, o zaman ne yapacağız borç alacağız. Borç ala ala ekonomiyi yabancılara bağımlı hale getirdiler, aynı zamanda siyaseti adım adım yabancı ülkelerin etkisi altına soktular. Maalesef işin hazin tarafı bu. Türkiye’nin en önemli yabancı sermaye kanunlarını, Türkiye hükümetinin davet ettiği Amerikalı uzmanlar hazırladı. Meşhur George Ball, Amerikalı uzman 1954 yılında petrol kanununu yazdı. Yabancı şirketlere inanılmaz menfaatler sağlayan bu kanunu çıkarttı. Ondan sonra yıllarca uluslararası kuruluşlar Türkiye’yi büyük bir etki altına aldılar. Ekonomik kuruluşlar aracılıyla büyük devletler Türk politikasını etkilemeye çalıştılar. Ne yapacağımıza artık onlar karar vereceklerdi en hayati konularımızda bile yabancılar ne derse o olacak, izlenen politika bu. Dikkatinizi çekerim Adnan Menderes döneminde Amerika’lılarla ilişkileri çok iyi idi Menderes’in ama sonunda istediğini alamadı. 1958 yılında yapılan büyük devalüasyon çok önemli ekonomik tedbirler filan, Türkiye’nin beklediğini bulamamasından kaynaklanıyor. Menderes ne Amerika’dan alabildi, ne Almanya’dan alabildi, ne başka ülkelerden alabildi. Onun üzerine 1960 yılı başlarında Rusya’ya gitmeye karar verdi. Rusya’yı ziyaret edecek, Rus devlet başkanı, başbakanı da Türkiye’yi ziyaret edecek. Bunlar tertiplenirken tam o sırada 27 Mayıs darbesi olur ve Rusya ile de o ilişkiler o dönemde kurulamaz.

İsmet Paşa tekrar askeri dönemden sonra başbakanlığı üstlendiği dönemde Kıbrıs meselesi patlak veriyor. Rumlar Türklerin bulundukları köylere saldırıya geçiyorlar, Lefkoşa’ya saldırıya geçiyorlar çok sayıda Türk soydaşımız orada katlediliyor. Türkiye müdahale etmek zorunda bütün hazırlıklar yapılıyor tam o sırada Amerika’dan bir mektup, başkan Johnson’dan. Diyor ki, eğer siz müdahale ederseniz Kıbrıs’a o zaman Ruslar size saldırabilir, NATO da Rus saldırısına karşı Türkiye’yi korumayabilir, haberiniz olsun. Tehdit ediyor. Halbuki NATO Antlaşması Sovyetlerin muhtemel bir saldırısına karşı, NATO üyesi ülkelerin birbirini desteklemesi esasına göre kurulmuş. Kuruluş amacı bu. Biz Kıbrıs’a müdahale ederseniz, diyor NATO’yu bile işletmeyiz haberiniz olsun. Caydırıyor. Mecbur oluyor İsmet Paşa bu tarihte müdahaleden vazgeçmeye. Çok ağır bir mektup. O zaman yaşamış Amerikalı diplomatlar diyorlar ki, şimdi anılarında okuyoruz, biz diyorlar bundan daha ağır ifadelerle yazılmış bir nota görmedik, bir siyasi mektup metni görmedik, bu kadar ağır bir muamele yapılmamalıydı.

İşte “dünya yıkılır yeni bir dünya kurulur Türkiye’de yeni bir dünyada yerini alır” sözünü İsmet Paşa bu baskılar üzerine söylüyor. Ama biliniz ki, arkadaşlar ondan sonra Türkiye’ye bir ders oldu. Türkiye gözünü açıyor ve 1974 yılında Kıbrıs’ta darbe olduğu zaman  Türkiye o zaman artık müdahale etmenin kaçınılmaz olduğunu görüyor, başta Ecevit olmak üzere.

 1960 yılında imzalanan anlaşmalarla kurulmuş Kıbrıs Devleti, anlaşmalarla kurulan düzen bozulursa, Türkiye’nin, İngiltere’nin, Yunanistan’ın müdahale hakkı var. Tek başına veya birlikte. Yunanistan kendisi darbe yaptırdığı için 1974 yılında söyleyecek lafı yok, onun için Türkiye, İngiltere müdahale edebilir. Ecevit kalkıyor Londra’ya gidiyor, Başbakan, İşçi Partisinin başkanı Harold Wilson’a diyor ki, gelin beraber müdahale eldim Kıbrıs’ta kan dökmeden bu işi halledelim, Yunan hükümetinin kurduğu cuntayı temizleyelim, başa getirdikleri terörist Nicos Samson’u görevden uzaklaştıralım, birlikte yapalım bu işi, İngiliz üstleri üzerinden biz çıkartma yapabiliriz diyor. İngilizler reddediyor. Hiç ihtimal vermiyorlar Türkiye’nin tek başına yapabileceğine ve Türkiye askeri müdahalede bulununca İngiliz Dışişleri Bakanı Callaghan Amerikan Dışişleri Bakanı Kissinger’e telefon ediyor, diyor ki bakın diyor, Türkler işgal ediyor adayı diyor, biz İngiltere olarak silah kullanarak Türkleri durduracağız diyor.

Bir NATO müttefikine silah çekecek. Menfaati onu gerektiriyor onun için düşünebiliyor muşsunuz? Kissinger “zor mani oldum” diyor hatıralarında,  yoksa bir Türk İngiliz savaşı çıkacak Kıbrıs’ta o kadar tepki gösteriyorlar. Niçin? Türkiye haksız mı? Haklı oradaki soydaşları katlediliyor. Ülkelerinden zorla uzaklaştırılıyor, malları mülkleri ellerinden alınıyor, anlaşmalara göre hakkı yok mu? var. Ama gene de yapamazsınız diyor.
 
Şimdi pek az insanın bildiği bir şeyi size anlatacağım. Ben sonra biliyorsunuz Kıbrıs’ta da görev yaptım. Kıbrıs’ta harekâtı sırasında da Şube Müdürüydüm bu işleri biraz yakından biliyorum.

Şimdi Türkiye harekât yaptığı sırada Kuzey Kıbrıs’ta, bugünkü Kuzey Kıbrıs’ta topraklarında bazı İngiliz üseleri var ve bir Amerikan uzay istasyonu var. Türkiye müdahale eder etmez İngiltere bütün askerlerini çekiyor kuzeyden sanki düşman ordusu geliyor. Ben NATO müttefiki değil miyim? Yani benimle ne gibi bir ihtilafın var ki senin benim askerim geldi diye sen bizim askerin bulunduğu bölgeden bütün birliklerini geri çekiyorsun. Lapta’da İngiliz Garnizonu var boşaltın diyor,  Magosa Limanında İngiliz deniz üssü var küçük bir üs oradan çekiyorlar. Ortaköy’de Amerika’nın uzay istasyonu var hemen Rum kesimine çekiyorlar. Acaba neden? Acaba neden Türkiye’nin oradaki mevcudiyeti sizi rahatsız ediyor? Türkiye düşman bir ülke mi? Değil.  Birleşmiş Milletlere gidiyorsunuz Rumlar Türkleri devletten zorla uzaklaştırmış.  Kim imzalıyor? Makarios Başkan, İçişler Bakanı İonides, ve bir önceki cumhurbaşkanı Papadopulos. Düşünebiliyor musunuz? Şimdi bu koşullar altında bile Birleşmiş Miletlere gidildiğinde bakıyoruz Birleşmiş Miletler Rumları destekler karar veriyor.  Birleşmiş Miletler Güvenlik konseyinde Rumları yani Türkleri köylerinden, evlerinden, işlerinden kovan, saldıran, Türk’leri öldüren Rumların haklı olduğu Kıbrıs’ın tek meşru devletinin Rum yönetimi olduğu yolunda Birleşmiş Miletlerden karar alıyorlar. Sene 1964, sene 1974 Türkiye’nin müdahalesinden sonra hep aynı karar alınıyor, hep Türkler haksızdır. Yani 40 yıldan beri iş başına gelen bütün Türk hükümetleri hep yanlış iş yapmış,  bütün hükümetler yanlış iş yapmış, o yüzden bütün çıkan kararlar bizim aleyhimizde. Hem baskıya uğrayacaksınız, öldürüleceksiniz, ezileceksiniz, sömürüleceksiniz, her türlü cezayı çekeceksiniz, bir de uluslararası alanda suçlanacaksınız. Varlığınızı hiç kimse kabul etmeyecek. Kıbrıs’ta yapılan budur. Bir kişi daha söylüyor bunu. Bütün geçmiş Türk hükümetleri Kıbrıs’ta haksızdı diyen bir kişi daha var. O da Türkiye’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan. “30 yıldır diyor Türkiye’de iş başına gelen bütün hükümetler Kıbrıs’ta yanlış politikalar izlemişlerdir” diyor. Çözümsüzlük çözüm değildir diyor. Efendim çözümsüzlüğün sorumlusu Denktaş’tır diyor. Düşünebiliyor musunuz? Ondan sonra biz bir adım önde gideceğiz daima yani biz onlardan fazla taviz vereceğiz diyor. Diye diye Kıbrıs meselesini gerçekten son derece zor bir mecraya soktular. 2004 yılının Aralık ayında Avrupa Birliği zirvesine kadar ilerleme raporlarında Kıbrıs lafı yok Avrupa Birliği kararlarında 2004 yılı zirvesinde Kıbrıs ile ilgili olarak Türkiye’den taviz alacak bir cümle koyduruyorlar. Beşir Atalay bunu imzalayacak Genel Başkanımız Deniz Baykal sakın yapmayın diyor. Sakın yapmayın hemen binin uçağınıza gelin diyor. Ne yapıyorlar bunlar? Baskılara dayanamıyorlar imzalıyor Beşir Atalay, ek protokolü Türkiye imzalamayı kabul ediyor. Ek protokol adım adım Kıbrıs’ın Rumlara teslim edilmesi anlamına geliyor. Rumların tek meşru hükümet olarak kabul edilmesi anlamına geliyor. İşte bunu imzalayacağız diye taahhüt ediyor hükümet, İsveç Başbakanı bir toplantıda diyor ki, ben Türk’lerin daha çok direneceğini tahmin ederdim, direnselerdi ben de destekleyecektim, baktım hemen verdiler tavizi diyor. Düşünebiliyor musunuz? 2005 yılının 29 Temmuz’unda Türkiye bu ek protokolü imzalıyor. Ama yetmiyor, imzalamak yetmiyor bir de onay lazım. Meclise getirip onaylatacaklar. O zaman öyle bir tepki gösterdik ki, gök kubbeyi başınıza yıkarız dedik. Kıbrıs’ı feda etmeye hakkınız yok dedik. AKP Milletvekillerinin de büyük çoğunluğunun 1 Mart’ta olduğu gibi imzalamayabileceğini, onaylamayabileceğini düşündüler. Bakın üzerinden tam 3 yıl geçti hala getiremediler meclise, hala gelmedi. 29 Temmuz 2005 yılında imzalanan anlaşma hala meclise gelemedi.

Şimdi ne yapıyorlar, şimdi efendim yeni müzakereler başlayacakmış 3 Eylül’de ne olacakmış bu müzakerelerde bu arada AKP iktidarı Kofi Annan Planını destekledi. Kıbrıs’lı Türklere de bu planın oylanmasını tavsiye etti. Dedik ki, bu yanlış iş bunu yapmayın. Çünkü Kofi Annan Planı bu günkü Türk topraklarının yaklaşık üçte birini Rumlara terk ediyor. Geri kalan Türk topraklarının içine de 80 bin Rumu yerleştiriyor. Türk askerini adadan çekiyor. Bugün bu asker Türk-Rum sınırını koruyor. Hepsini çekecek 650 asker bırakacak. 650 asker de ne yapacak, eğitim, silahların bakımı ve onarımı ve törenlere katılmak. Askerin başka görevi yok. Buna razı oluyor, düşünebiliyor musunuz? Buna rağmen karşı taraf bunu reddetti referandumda. Bizimkiler kabul ediyor. Rumlar niye reddediyor. Çünkü biliyor ki, Rum daha fazla bastırırsak bu hükümetten daha fazla taviz alırız. Şimdi nitekim Kıbrıs’ta yeni bir Cumhurbaşkanı seçildi.  Akel Komünist Partisi Başkanı Hristofyas Cumhurbaşkanı oldu. İlk söylediği söz şu: “Kofi Annan Planı ölmüştür”. Yani Kofi Annan Planına bile razı olmuyor. Ne demektir bu? Bu Rumlar için daha iyisini sağlayacağım demektir. Bizden tepki var mı? Tepki yok. 3 Eylül’de diyorlar tam teşekküllü müzakereler başlayacak. Yani tam teşekküllü hastane duyduk da tam teşekküllü müzakere duymadık. O başlayacakmış 3 Eylül’de ve ne olacakmış sonunda? Tek devlet, tek egemenlik, tek vatandaşlık. Ne olacak Kıbrıs’lı Türkler o tek vatandaşlık içinde? İsteseniz de istemeseniz de azınlık olacak. Biz bunun için mi yaptık o savaşı, bunun için mi şehit verdik? Bunun için mi bu kadar yıldır Türkiye bütün güçlüklere göğüs gerdi. Ama yelkenleri indiriyorlar belli, peki muhalefete haber veriyorlar mı, hayır vermiyorlar. Hani Kıbrıs milli davaydı, meclisin aldığı karar var, bu hükümet zamanında meclisin bizim önerimizle oybirliği ile aldığı karar var. Kıbrıs konusunda orada diyor mu tek devlet, tek egemenlik, tek vatandaşlık? Demiyor. Ama siz bunu yapıyorsunuz. Değerli arkadaşlar hiç hayal kurmayalım, bu gidişle Kıbrıs Girit gibi gider. Hiç  kuşkunuz olmasın bu gidiş, o gidiştir. Onun için bunu durdurmak lazım. Siz zannediyor musunuz ki, Anayasa Mahkemesinin AKP’yi kapatmama kararı vermesine yabancılar demokrasi adına çok sevindiler, hukuk adına çok sevindiler? Alakası yok. Çünkü bu iktidar giderse bu tavizleri verecek başka iktidar bulamayacaklar. Onun için sevindiler. Ne Kıbrıs konusunda, ne Patrikhanenin talepleri konusunda, ne Irak konusunda ne başka konularda hiçbir Türk hükümeti bu kadar tavizci olamaz.
 
Onun için sevindiler. Şimdi Kıbrıs son derece tehlikeli bir mecraya gitmiştir ve size bu vesile ile söyleyeyim size de bilgi vermiş olayım biz önümüzdeki haftalardan çok büyük kaygı duyuyoruz. Bir tek Kıbrıs mı? Geçtiğimiz haftalarda Temmuz ayı içinde Cenevre’de Türkiye gizli görüşmeler yaptı. Kiminle Ermeni hükümetiyle, Ermenistan’da gizli görüşmeler yapılıyor niçin? Niçin? bir şey almak için mi? Ermenistan’dan ne alınacak? Belli ki, bir şey vermek için. Onlar ne diyorlar bize? Sınırı açın diyorlar. Ermenistan sınırını açın. Büyükelçilik kurun. Ermenistan’la ilişkilerinizi normalleştirin. Peki, biz niye yapmıyoruz şimdiye kadar? Ne zorumuz var? Niye yapmayalım her ülke ile iyi ilişki kuruyoruz da Ermenistan ile niye kurmayalım. Her komşumuzla kapımız var Ermenistan ile niye olmasın? Çünkü Ermenistan bağımsızlığını kazandıktan hemen sonra bizim soydaşımız olan Azeri’lere saldırdılar 30 bin Azeri’yi öldürdüler ve bu gün Azeri topraklarının % 20’si Ermenistan’ın işgali altındadır. Bir milyon insan göç etti bu topraklardan. Ben gittim gördüm. Perişan vaziyette eski tren vagonlarında, çadırlarda filan yaşıyorlar. İnanılır gibi değil. Yani insanlığın yüz karası. Siz bu dramlara yol açan ülke ile onlara taviz verecek anlaşma yapacaksınız. Niye çünkü büyük devletler öyle istiyor sizden, onu yapmanızı istiyor onun için gidiyorsunuz gizlice görüşüyorsunuz. Muhalefet biliyor mu? Ne konuştuğunuzu bilmiyor, Meclis biliyor mu? Bilmiyor, halk biliyor mu? Halk da bilmiyor. Böyle şey olur mu? AKP kapatılsa bütün bunlar belki ihtimal dışı olacaktı onun için ödleri koptu ya kapatılırsa diye bütün dünyayı ayağa kaldırdılar. Bizim anayasa mahkemesine yapmadık baskıları bırakmadılar. Aman kapatılmasın. Niye? çünkü beklentimiz var. Ermeni konusunda var efendim Irak konusunda var, Kıbrıs konusunda var, Patrikhanenin henüz yerine getirilmemiş talepleri var. Gerçekleştirilmemiş talepleri var Ruhban Okulu meselesi gibi.

Şimdi değerli arkadaşlar bizim geldiğimiz nokta bu nokta, bütün bunlarda taviz vermemiz için bazı çevreler diyorlar ki, efendim bu tavizleri vermez isek bizi AB’ye almazlar. Şimdi Avrupa Birliği işi burada devreye giriyor. Yani öyle bir hava yaratıyorlar ki, Avrupa Birliğine girmek mi istiyorsunuz Kıbrıs’ı feda edeceksin. Avrupa Birliğine girmek mi istiyorsunuz? Azeri soydaşları unutacaksın kapıları açacaksın. Patrikhane ne istiyorsa onu yapacaksın. Irak’da biz sana ne dersek onu yapacaksın.

Ama bir tek şeyi savunuyoruz: Türklerin haklarını, Türkiye’nin haklarını, menfaatlerini, bağımsızlığını, egemenliğini sonuna kadar savunmaya devam edeceğiz. Cumhuriyet Halk Partisinin misyonu budur ve Türkiye’de hiç hayal kurmayalım bunu yapmakta olan, yapan, yapacak olan, yapma gücüne sahip olan tek siyasi güç Cumhuriyet Halk Partisidir.

Şimdi değerli arkadaşlar sözlerimi bitirmeden, size kısaca bir şey daha söyleyeceğim. Bu konuda da kamuoyunda bir şeyler yayımlanıyor onları da size açıklayayım. Şimdi diyorlar ki Başbakan başta olmak üzere televizyonlarda demeç veriyor. Cumhuriyet Halk Partisini sosyalist enternasyonal atacaklar. Bir eski Sosyal Demokrat şimdi yeni AKP’li Milletvekili dokuz sayfalık mektup yazmış Sosyalist Enternasyonal’e, Cumhuriyet Halk Partisini üyelikten atın diyor. Efendim bunlar darbe yanlısıdır diyor. Bunlar demokrasi düşmanıdır diyor. Bunlar sosyal demokrat filan değildir, diyor. Diyen kim AKP Milletvekili sosyal demokrasinin jüri üyesi olmuş haberimiz yok. Efendim her Allahın günü televizyonlarda gördüğünüz bir profesör mektup yazıyor diyor ki, Türkiye’nin en gerici partisi Cumhuriyet Halk Partisidir. En gerici bizmişiz. Başka böyle aşırı, radikal, etnik bir grup var Almanya’da merkezi olan, ona bağlı 27 tane dernek mektup yazıyor aynı şeyi söylüyorlar. Acaba bu rahatsızlık nereden kaynaklanıyor dersiniz? Bunun arkasında ne var? Cumhuriyet Halk Partisinin herhangi bir sosyal demokrat partiden nesi eksik, demokrasi anlayışımız mı eksik? İnsan hakları anlayışımız mı eksik? Kadın hakları anlayışımız mı eksik? Sosyal devlet anlayışımız mı geride? Gelir dağılımı bozukluklarına mı karşı çıkmıyoruz? İşçi haklarını mı savunmuyoruz? İşsizlikle mi mücadele etmiyoruz? Çocuk haklarını mı savunmuyoruz? Geçenler de bir köşe yazarı yazmış o da haklı olarak yazmış nasılsa o cesaret edebildi. Türk basınında biliyorsunuz Cumhuriyet Halk Partisi lehinde yazı yazmak cesaret işidir. O yazar diyor ki, Sosyalist Enternasyonal de CHP’nin solunda bir tek parti yoktur diyor. Haklı olarak soruyor ve şimdi siz bu partiyi gerici, darbeci, parti olarak Avrupa’ya jurnalleyeceksiniz.

Şimdi bize diyorlar ki, iktidarla uzlaşın. Yani bizi darbeci olarak Avrupa’ya müzevirleyenlerle uzlaşacağız, gidip el sıkışacağız bizden bunu istiyorlar.

Değerli arkadaşlar bu niye böyle oluyor. Şunun için: bazı siyasi partiler var maalesef Avrupa’da. Siyasi parti olarak kendi hükümetinden farklı bir görüş oluşturamıyor. Kendi hükümeti ne diyor? Kıbrıs’ta Rumları destekleyeceksin. Bunlar ne diyor? Kıbrıs’ta Rumları destekleyeceksin. Ne diyor hükümeti efendim İstanbul Patrikhanesi ne isterse yapacaksın Ruhban Okulunu açacaksın, onlar da aynı şeyi söylüyor. 301 nci madde de böyle. Aklınıza ne gelirse temel Türkiye ile ilgili temel konularda bunların politikası farklı değil kendi hükümetlerinde hepsi için demiyorum ama bazıları böyle.

Peki, şimdi biz ne diyoruz Cumhuriyet Halk Partisi olarak? Biz diyoruz ki,  biz sosyal demokrat bir partiyiz, hiçbir zaman sosyal demokrasiden ve demokrasiden ödün vermeyiz, ama hiçbir zaman Türkiye’nin milli çıkarlarını da feda etmeyiz. Yanlış mı söylüyoruz? Yine bunlar AKP hükümetini baskılarla kendi istedikleri yola getirebilirler, istedikleri tavizleri alabilirler. Kıbrıs’ta da alırlar, Ermenistan’da da alırlar istediğiniz başka konularda da alırlar ama bizi istedikleri yola getiremezler. Çünkü biz her zaman diyoruz ki Cumhuriyet Halk Partisi için Türkiye’nin çıkarı parti çıkarından önce gelir. Ülkenin çıkarı neyi gerektiriyorsa biz onu yaparız parti olarak gereken her türkü fedakârlıkta bulunuruz.

Değerli arkadaşlar sözlerimi bitirirken size şunu söyleyeyim hiç kimse unutmasın ki, biz Atatürk’ün partisiyiz. Atatürk bize çok şey öğretti. Ama bir şeyi öğretmedi, yabancıların önünde diz çökmeyi öğretmedi. Bizde diz  çökmeyeceğiz.

İl Eğitim Sekreteri-  Genel Başkan Yardımcımıza verdiği bilgilerden çok teşekkür ediyoruz plaketini takdim etmek üzere İl Başkanım Sayın Gürkan Akdoğan’ı tekrar davet ediyorum.
Gürhan Akdoğan-  Müsaade ederseniz Parti Meclis Üyemi takdim edeyim buyurun, biraz sonra da diğer milletvekilimi buyurun.
- Plaket verildi.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.