Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

SkyTürk – Kan Uykusundan Uyanmak Programı, Kürt Sorunu ve Terörle Mücadele Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in SkyTurk “Kan Uykusundan Uyanmak” Programına Verdiği Mülakat
21 Kasım 2008
Sunucu: Hükümet İmralı Cezaevine, başka hükümlülerin de kalabilmesi için ek binalar yapacağını açıkladı. Bu siyasi bir manevra mıdır yoksa ötesi midir? Bu soruyu konuklarımıza sormak istiyorum. Sayın Öymen, Hükümetin bu adımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Bu konuda açıklama yapacak olan Hükümettir. Fakat öyle anlaşılıyor ki, Öcalan İmralı Cezaevinde tek başına kaldığı sürece kötü muameleye maruz kaldığı, işkence gördüğü şeklinde rivayetler ortaya atılmaya devam edilecektir. Bu söylentiler de Güneydoğudaki insanları harekete geçiriyor, ayaklanmalar oluyor ve polisle çatışmalar meydana geliyor. Hükümetin böyle bir şey yapmaya karar vermesinin belki başka bir sebebi de olabilir ama bir sebebi de bunun gibi tek taraflı ve belki de gerçekle hiçbir alakası olmayan iddiaların yayılmasını önlemek olabilir. Başka tıbbi, psikolojik sebeplerinin veya dış baskıların etkisinin olup olmadığını bilemeyiz. Bunları Hükümet bilebilir. Az önce de belirttiğim gibi sanıyorum ki Hükümetin hedefi, Öcalan’la ilgili asılsız iddiaların ortaya çıkmasını engellemek olabilir.
Ayrıca şunu da söylemek isterim ki, Kürt sorunu ve terörle mücadele konularının tartışıldığı programlara baktığımız zaman genellikle şu izlenimi alıyoruz; sanki başını göremediğimiz ve ortasında bulunduğumuz bir filmdeymişiz gibi. Filmde birtakım olaylar cereyan ediyor ama bu olaylar neden kaynaklanıyor bunu bilemiyoruz ve sürekli belli bir kesitten itibaren mevcut olan durumu tartışıyoruz. Bu yüzden de hiçbir çözüme ulaşamıyoruz.
Bence medyada ve basında gördüğümüz bu tartışmalarda büyük bir bilgi eksikliği var. Bu yüzden hepimizin görevi büyük resmi görmeye çalışmak olmalıdır. Sadece küçük bir resim üzerinden yargıya varmaya çalışırsak bir türlü varamayız ve zaten de varamıyoruz. Resmin bütününü görelim.
Önümüzde bir terör sorunu var. Bu terör sorunu nereden çıkmıştır? 1960’lar ve 1970’lerde dünya terörle uğraşırken Türkiye’ye yönelik ne uluslararası ne de ulusal bir tek terör olayı bile yoktu. Ne Ermeni olayı ne de Kürt olayı, hiçbir terör olayı yoktu. İlk olay, 1973 yılında meczup bir Ermeni’nin Los Angeles Başkonsolosumuzu ve yardımcısını öldürdüğü olaydır. Bu da uluslararası örgütlü bir terör faaliyeti değil, sadece tek başına gerçekleştirilen münferit bir olaydır.
Türkiye’ye yönelik terör olayları ilk olarak 1975 yılının Ocak ayında başlamıştır. Niçin o tarihte başlamış da daha önce başlamamış diye soracak olursak, bu tarihten birkaç ay önce Kıbrıslı Rum terör örgütü Eoka’nın temsilcilerinin yaptığı açıklamayı görüyoruz. Bu açıklamada Eoka temsilcileri o dönemde Kıbrıs’taki Türk Ordusu ile savaşacak durumda olmadıklarını ama dünyanın her yerindeki Türk hedeflerini vuracaklarını söylemişlerdir. Bu, Türkiye’ye yönelik terörü teşvik edeceklerine ve destekleyeceklerine dair verilmiş açık bir mesajdır. Daha sonra da Ermeni terör örgütü Asala tarih sahnesine çıktı ve teröristler 1975 yılının başından itibaren içlerinde Büyükelçilerimiz ve çok değerli diplomatlarımızın da bulunduğu yurt dışındaki 40 a yakın Türk vatandaşını öldürmüşlerdir.
Tam o sıralarda ben Kıbrıs’ta görevliydim. 1976 yılında İsveç’ten iki Kürt militan Kıbrıs’a geldi ve Kıbrıs Rum Kesimi’nde bir basın toplantısı yaptılar. Bu basın toplantısında Türkiye’nin güneydoğusunda bir halk ayaklanması planladıkları mesajını verdiler ve bunu gerçekleştirmek için Kıbrıs üzerinden Lübnan’a gittiklerini, Lübnan’dan Suriye’ye geçtiklerini, Suriye’den Güneydoğu Anadolu’ya geçerek oradaki halkı örgütlediklerini söylediler. Yani o dönemde Kıbrıs terörün merkezi oldu.
Türkiye’nin Kıbrıs Harekatından sonra Kıbrıslı Rumlar o bilinen terör geleneklerinden hareket ederek Türkiye’ye yönelik tüm şiddet eylemlerinin odağı oldular. Hatta Küçük Asya Halkları Kurtuluş Derneği adıyla bir dernek kurdular ve bu dernekte Kürt, Rum ve Ermeni militanlar bulunmaktaydı. Merkezi de Atina’nın Yeni İzmir mahallesidir. Buraya girdiğiniz zaman duvarlarında şimdiye kadar öldürülen Türk diplomatlarının resimlerini görürüsünüz.
Sonraları nasıl olduysa Türkiye’ye yönelik Ermeni terörü sona erdi ve biter bitmez hemen arkasından PKK terörü başladı. Acaba bu durum bir tesadüf müdür? Bir de baktık ki PKK’nın da Güney Kıbrıs’ta büyük bir merkezi var ve baş temsilcisi de Güney Kıbrıs Enformasyon Dairesi Başkanı. Düşünebiliyor musunuz? Birçok Kıbrıslı Rum yetkili Kıbrıs’ta PKK’nın temsilciliğini yapıyor.
PKK’nın Yunanistan’da birçok destekçisi vardır. O kadar ki Yunan gazetelerinde banka hesap numaraları verilerek resmen PKK için para topluyorlar. Öcalan ve bütün ekibi Suriye’de örgütlendikten sonra, başında Yunanistan Meclis Başkan Yardımcısının bulunduğu bir Yunan Parlamento Heyeti Şam’a giderek Öcalan’ı ziyaret etti. Orada bir resim çektirdiler ve bunu tüm dünyaya dağıttılar. Resimde başlığı Yunanca olan bir Türkiye haritası var ve bu haritada sadece Türkiye’den geçen petrol boru hatları gösterilmiş. Heyet Öcalan’la beraber bu haritanın önünde fotoğraf çektirmekle, Yunanistan’ın PKK’yı kullanarak Türkiye’deki petrol boru hatlarına saldırabileceği mesajını veriyor ve böylece Türkiye’yi açıkça tehdit ediyor.
Ayrıca emekli Yunan subaylarının Suriye ve Kuzey Irak’ta PKK’yı nasıl eğittiğine dair elimizde başka resimler de var. Öcalan, Yunanlıların PKK’yı teşvik ettiğini ve desteklediğini mahkemede kendisi açıklamıştır. Öcalan’ın Kenya’da Yunan Büyükelçiliğinde yakalandığını ve cebinde Kıbrıs Rum pasaportu olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Tüm bunları göz ardı ederek terörün Türkiye’nin iç sıkıntılarından kaynaklandığını düşünürsek işin özünü kavrayamayız. Terörün kökeninde bu anlattıklarım vardır ve işin bu boyutunu çok iyi bilmemiz gerekir.
Bunları Hükümete de defalarca söyledik. Hükümet komşu ülkelerle ilişkilerimiz bozulmasın diye bunları görmezden geldi. Suriye yıllarca Öcalan’ın orada olduğunu inkar etti. Sayın Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde Mısır Cumhurbaşkanı Mübarek ile görüştük. Sayın Demirel kendisine açıkça Suriye’yi Öcalan’ı barındırmaması için ikna etmesini, bu durumun Türkiye’nin Suriye ile ve Arap devletleri ile ilişkilerini zedelediğini ve Suriye’yi bu konuda etkilemelerini söyledi. Sonraları da ne zaman Suriye ile bir masaya otursak her defasında terör konusunu gündeme getirmemize rağmen Suriyeliler hep su sorununu önümüze getirdiler. Yani terörü bize karşı bir silah gibi kullandılar. Su konusunda istediklerini vermezsek PKK’yı bize karşı kullanabilecekleri mesajını verdiler. Bu durum yıllarca devam etti. Türkiye, iyi niyetle müzakere yöntemleri ile Suriye’yi ikna edebileceğini düşündü ama bir türlü ikna olmadılar. Hatta Türkiye sınırına tecavüz ederek Hatay bölgesindeki askerlerimizi öldürdüler ve tanklara saldırdılar. Sonuç olarak Türkiye Suriye’ye sert bir nota vererek Öcalan’ın iadesini resmen istedi. Sonra da bütün siyasi ilişkileri kestik. Bir komutanımız, Atilla Ateş, Suriye sınırına yakın bir yerde sert bir açıklama yaptı. Bütün bu gelişmelerden sonra Suriye çözüldü ve Mübarek telaşa kapılarak Türkiye’ye geldi, Suriye’yi ikna edeceğini söyledi ve ondan sonra Öcalan Suriye’den çıkarıldı. İşte bütün bu işlerin bir siyasi boyutu vardır. Bunları görmezsek ve üzerinde düşünmezsek hiçbir yere varamayız.
Irak boyutuna baktığımızda da Irak’ta şöyle bir tuhaflık var; Dünyanın neresinde, hangi kıtasında bir terör örgütü varsa mutlaka o terör örgütüne karşı mücadele etmekle görevli bir ordu veya güvenlik gücü vardır. Bunun dünyadaki tek istisnası Kuzey Irak’tır. Irak Anayasasının 7. maddesine göre, Irak’ın güvenlik güçleri oradaki bütün teröristlere karşı mücadele etmekle yükümlüdürler. Bu güvenlik güçleri PKK hariç oradaki bütün terör örgütleri ile savaşıyorlar. Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne göre Amerika işgal ettiği ülkedeki güvenliği sağlamakla görevli olmasına rağmen Irak’taki bütün terör örgütleri ile mücadele ediyor. Biri hariç: PKK. Acaba neden? Barzani ve Talabani 1990’lı yıllarda PKK ile silahlı mücadele yapıyorlardı. O zamanlar benim de Eş Başkanlık yaptığım Ankara Süreci vardı. Sonra Amerika ile Washington Anlaşması imzalayarak bu süreç Washington Süreci haline geldi. Nasıl olduysa bir anda Barzani ve Talabani PKK ile mücadeleyi durdurdu ve o tarihten sonra bambaşka politikalar izlemeye başladılar.
İşte bizim bütün bunları göz önünde bulundurarak değerlendirmemiz gerekir. Bazen terörün ekonomik sıkıntılardan, baskılardan ve hakların eksikliğinden kaynaklandığı ve bunların sağlanmış olması durumunda terörün ortadan kalkacağı söyleniyor. Bu anlattıklarım, terörün bunlardan başka sebepleri olduğunu da göstermektedir. Kendimize şu soruyu soralım; Bu baskıların, ekonomik sıkıntıların, işsizliğin olmadığı, devletin ayrımcılık yapmadığı, güvenlik güçlerinin işkence yapmadığı ülkelerde terör yok mudur? Öyle değil. İspanya’nın Bask Bölgesine bakalım. İspanya’da federal sistem var ve Bask Bölgesinin federal düzeyde her türlü yetkisi vardır. Bask Parlamentosu, Bask Hükümeti, Bask polisi var. İspanya’nın en zengin bölgesi olmasına ve her türlü haklara sahip olmasına rağmen terör de var, bir türlü sona ermiyor. Çünkü terör siyasi bir projedir. Yani terörün projesi şiddet kullanarak siyasi sonuç elde etmektir. Bu siyasi sonuç, Türkiye’nin bir bölgesini almak veya başka bir ülkenin bölgesiyle birleştirmek vs. olabilir. Aksi takdirde bu sebplerin hiçbiri terörü izah etmiyor. Türkiye’de askerin baskısı var diye Güneydoğu Anadolu’nun köylerindeki bebekleri, oradaki imamları veya petrol mühendislerini öldürmenin bir mantığı var mıdır? Demek ki bu, daha büyük bir siyasi projenin ortaya çıkmasıdır.
Şimdi biz bütün bu unsurları bilerek şu soruya cevap vermeliyiz; Şiddet yoluyla siyasi bir çözüme taraftar mıyız, değil miyiz? Şiddet yoluyla siyasi çözüme taraftarsak konuşacak bir şey yok, değilsek o zaman önce tüm sivil toplum örgütlerimiz, tüm siyasi partilerimiz, hepimiz şiddeti ve terörü lanetlediğimizi, bu kadar insanın hayatına kasteden PKK’yı bir terör örgütü olarak gördüğümüzü bütün dünyaya ilan ettiğimizi, Amerika, Avrupa ve Türkiye’deki hemen hemen her siyasi partinin söylediği gibi PKK’nın bir terör örgütü olduğunu ve bu terör örgütüne karşı olduğumuzu söylemeliyiz. İşte bunu söylediğimiz takdirde Türkiye’de bir çok şey değişecektir.
Ama lafı dolandırarak demokratik çözüm gibi söylemlerde bulunarak PKK’ya haklılık kazandıracak bir takım yollara girmeye kalkarsak bu, bizi ucu belli olmayan, ucu açık labirentlere götürür. Bu meseleyi çözmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz? İstiyoruz. O zaman şiddete karşı olduğumuzu söylemeliyiz. Hiç utanmadan, çekinmeden, bağlantı kurmadan, “belli şartlarla” demeden bunu yapmalıyız. Ortaya belli şartlar koyduğunuz zaman demek ki bazı şartlarla siz de şiddet yoluyla siyasi çözümü destekliyorsunuz demektir.
Türkiye’de hiç kimse Kürt kökenli insanlarımıza kötülük yapmayı düşünmez. Neden yapsınlar? Biz gaddar bir millet miyiz? Bin sene bu insanlarla birlikte yaşamışız, savaşları beraber yapmışız, Türkiye’nin en zor zamanlarında zorluklara karşı beraber göğüs germişiz, bugün de en büyük sıkıntıları onlar çekiyorlar. Biz bu insanlara kötülük yapmayı niçin isteyelim? Aklı selim, vicdan sahibi hangi insan bunu ister?
Onur Öymen: ( Konuklar arasında bulunan DTP Milletvekili Hasip Kaplan’a sorarak)
DTP olarak siz PKK’yı terör örgütü olarak kabul ediyor musunuz kabul etmiyor musunuz? Kürt sorununun şiddet yoluyla çözülebileceğine inanıyor musunuz? Bu sorunun varlığı terör örgütünün şiddet yoluyla hak iddia etmesini haklı gösterir mi?
Hasip Kaplan: Sayın Öymen, elimde sizin partinizin raporu var. Peki siz Kürt kimliğini tanıyor musunuz? Ben de bunu soruyorum.
Onur Öymen: Kürt sorununu gündeme getiren ilk parti CHP’dir. 1997’de ilk Kürt raporunu biz hazırladık. Kürtlerin karşı karşıya kaldığı her türlü haksızlığı, baskıyı ve aklınıza gelebilecek her türlü kısıtlamaları biz dile getirdik ve bunlara en büyük tepkiyi biz koyduk. Yani Türkiye’de Kürtlerin sorunlarına sahip çıkmamakla suçlanabilecek sonuncu parti CHP’dir. Bugün de bu raporumuz geçerlidir ama geçen süre içinde CHP’nin önerdiği hususların çoğu gerçekleşti ve sonuçlandı. Bizim size olan sorumuz çok açık ve nettir. Önce buna cevap veriniz.
Hasip Kaplan: Madem ki burada bu konuları konuşuyoruz öncelikle gerçeklerle yüzleşmeliyiz. Sayın Öymen, Kürtler asla terörist değildir. Bunu çok açık ifade ediyorum.
Onur Öymen: Burada bir saptama yapmak zorundayım. Kürtlere teröristtir diyen hiç kimse olmadı. Burada da olmadı başka yerde de olmadı. Biz bu iddiayı kesinlikle reddediyoruz.
Hasip Kaplan: Siz aynen öyle diyorsunuz. Kürtler terörist değildir. Asıl terörist olanlar Kürtlerin dilini yasaklayanlar ve Kürt kimliğini inkar edenlerdir.
Sunucu: Sayın Öymen, CHP’nin Güneydoğudaki yoksulluğa bakışı nedir? Sizce bu konuda neler yapılabilir?
Onur Öymen: Öncelikle şunu söyleyeyim ki Avrupa’da niyet yargılaması diye bir kavram vardır. Niyet yargılaması, bir insana, bir partiye veya gruba, sahip olmadığı bir niyeti atfetmek, sonra da o niyete sahip olduğu için onu yargılamak anlamına gelir. Öyle bir hava yaratılıyor ki sanki CHP’nin başka hiçbir projesi yokmuş da sadece şiddet yoluyla terörü önlemek istiyormuş. Bu izlenim tamamen yanlıştır. Biz çok kısa bir süre önce sırf bu konuları görüşmek için partinin Merkez Yönetim Kurulunu Diyarbakır’da topladık. Genel Başkanımız oradaki sivil toplum örgütleriyle toplantılar yaptı ve onlarla geniş kapsamlı, olumlu bir diyalog kurdu. Bu toplantılarda onların neler istediği, bölgenin sorunları ve çözüm önerileri görüşüldü.
Bu meseleye bir insan hakları meselesi gibi bakmak gerekir. Benim şahsi kanaatimi sorarsanız Türkiye’deki en büyük insan hakları ihlali Güneydoğuda yaşanıyor. Çünkü en önemli insan hakkı yaşama hakkıdır. Orada yalnızca bir kişinin, beş kişinin veya bir grubun değil, bütün bir halkın yaşama hakkı kısıtlanıyor. Bu nasıl yapılıyor? Bölgeye eğitim, sağlık hizmeti, altyapı götürülmüyor ve sonunda ne oluyor? Devletin resmi rakamlarına göre Bursa’da ortalama ömür beklentisi 75 yıl, Şırnak’ta 59 yıldır. Şırnak’ta doğduysanız Bursa’da doğmuş bir insana nazaran 16 yıl daha az yaşıyorsunuz. İşte bu bir insan hakları ihlalidir. Yani o bölgeye hizmet götürülmesindeki ihlalin bedelini oradaki insan hayatını kısaltarak ödüyor. Bu çok yanlıştır.
Hakkari’ye gittiğimde oradaki yetkililerin verdikleri bilgiye göre Çukurca ilçesinde şu anda bir tane bile doktor yokmuş. Böyle bir devlet olur mu? Bir ilçenize bir tane bile doktor yollayamıyorsunuz, hizmet götüremiyorsunuz. Her yıl üniversiteye giriş sınavlarında Hakkari sonuncu sıradadır. Türkiye’nin en niteliksiz çocukları Hakkari’de mi yaşıyor? Böyle bir şey olabilir mi? Hakkari’deki çocuğun zeka düzeyinin İstanbul’dakinden veya Erzurum’dakinden daha geride olduğuna inanır mısınız? Türkiye’nin güneydoğusunda Irak sınırına yakın yerlerde, Hakkari, Şırnak, Bitlis gibi illerdeki ekonomik ve sosyal standartlar Diyarbakır’daki standartların dörtte biri düzeyindedir.
BM’nin Türkiye hakkında hazırladığı istatistik verilerine göre kişi başına düşen gelirde Türkiye ortalaması 100 ise bazı zengin illerin ortalaması 190, 170,160 veya 140 tır. Güneydoğudaki illerde ise bu rakam 34-35 civarındadır. Bir bölgeye ve oradaki insanlara bu kadar haksızlık yapılamaz. Hakkari’de tek bir fabrika bile yok. Hükümet teşvik tedbiri çıkarttığını ve buna tedbirlere göre yatırım yapma görevini özel sektöre verdiğini ama özel sektörün yapmadığını söyleyerek işin içinden çıkıyor. Böyle denir mi? Hakkari-Van yolunda içinde 12 bin tavuk olan bir tavuk çiftliği vardı. PKK bir gece buraya saldırdı ve bütün çiftliği yaktı. Şu anda orada bu da yok.
İşte PKK özellikle ekonomik hedeflere saldırıyor. Biliyor musunuz ki Hakkari Türkiye’nin en zengin çinko yataklarına sahiptir. İran sınırından Şırnak’a kadar olan bölgede Türkiye’nin en zengin çinko yatakları olmasına rağmen sadece bir tanesi işletilebilmektedir. Oradaki yerel yetkililerin bize verdiği bilgiye göre terör tehdidinden dolayı bölgede mühendisler çalışmak istememektedirler. Yani terör sadece insanlara saldırmıyor, ekonomik hedeflere de saldırıyor. Hakkari- Van yolunda petrol bulunmuş, üstünü betonla kaplamışlar. Çünkü teröristler orada petrol işletilmesine müsaade etmiyorlar. Cudi Dağı’nda da 3 tane petrol mühendisini öldürmüşler.
Sunucu: Peki bu durumda ne yapmalıyız Sayın Öymen?
Onur Öymen: Devletin bölgeye sahip çıkması gerekir. Bunu yapmak için de bölgenin en büyük projesi olan GAP’a yatırım yapılmalıdır. GAP’ın iki boyutu vardır; birincisi tüm Türkiye’nin yararlandığı elektrik üretimi (gerçekleşme oranı yüzde 75), diğeri de bölgedeki vatandaşların yararlandığı sulama boyutudur (gerçekleşme oranı yüzde 14). Yani siz tüm Türkiye’nin yararlandığı elektrik üretimi için parayı yatırmışsınız ama oradaki insanın yararlanması gereken sulama projeleri için para vermemişsiniz. Devletin hatası buradadır.
Bölgede gittiğimiz şehirlerde görüştüğümüz insanlar bize demokratik çözümden bahsetmiyorlar, “suyumuz yok, bize su getirin” diyorlar. Devlet buradaki insanları ihmal etmiş. Dağlarda merası olup da terör yüzünden hayvanını otlatamayan insanlar büyük şehirlere göç etmişler. Bugün İstanbul’da sokak aralarında çöp bidonlarından yiyecek sağlamaya çalışan insanlar var. Bunların çoğu o bölgeden göç etmiş insanlardır. Bunlar bizim insanımızdır.
Ben bu konularda defalarca Hükümete soru önergeleri verdim. Hiç cevap gelmedi. Bölgedeki durumun envanterini çıkarttık ve bölgenin tüm ayrıntılarını biliyoruz. İstediğinizi sorun size anlatalım. İsterseniz Batman-Sason yolunun 19 yıldır niçin bitemediğini, Hakkari’ye giriş yolunun niçin 3 yıldır yapılamadığını da anlatalım. Yüksekova’da havaalanı yapmak için orayı istimlak etmişler, havaalanı yapmak için her kime ise dünyanın parasını vermişler, sonra da projeyi durdurmuşlar. Tatvan’daki havaalanı projesini de durdurmuşlar. Yani devlet vatandaşı yok farz ediyor.
Bu konuları Meclise getirip basın toplantısı da yaptık. Güneydoğudaki birçok köylünün yakacağı bile yok. Aktütün saldırısı vesilesiyle adını duyuran Aktütün köyündeki çocuklarla yapılan canlı yayındaki röportaja biz de katıldık. Çocuklara kışın nasıl ısındıklarını sorduğumda ağlamaya başladılar. Sobaları yokmuş. Düşününüz ki kışın –25 derece sıcaklığın olduğu bir okulda çocukların sobaları bile yok. Soba olan yerlerde de yakmak için çocuklar evden tezek getiriyorlarmış. Çocuklar bir elinde çanta bir elinde tezek okula gidiyorlar. 21. yüzyılda Türkiye!
Kürtlerle diyalog kurmadığımızı söylüyorlar. Bu çok haksız bir sözdür. Bizim partimizin Merkez Yönetim Kurulunda kaç tane Kürt kökenli arkadaşımız olduğunu biliyor musunuz? Belki üçte biri Kürt kökenlidir. Keza Parti Meclisinde ve Meclis grubunda da öyledir. Şiddete başvuran, şiddeti mazur gören veya şiddeti haklı gören insanlarla diyalog kurmadığımız zaman Kürtlerle diyalog kurmamış mı oluyoruz?. Yani Kürt dediğiniz insanlar sadece onlar mı? Diğer siyasetçileri veya bölgedeki insanları Kürt saymayacak mıyız?
Sunucu: Sayın Öymen, çok teşekkürler programımıza katıldığınız için.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.