Brüksel’de Basın Toplantısı – Türkiye-AB İlişkileri Hakkında

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN BRÜKSEL’DE YAPTIĞI BASIN TOPLANTISI – 8 EYLÜL 2009

Bildiğiniz gibi gündemimiz çok yüklü. Brüksel’deki arkadaşlarımızla buluşup görüşlerimizi paylaşmak istedik. Öncelikle Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri gündemi var. Burada olumsuz unsur şu; İsveç dönem başkanlığı Türkiye ile ilişkilere çok olumlu bakıyor ve mümkün olursa kendi döneminde dört başlığı açmak istediğini bize söyledi. Tabi ki bunu gerçekleştirebilmeleri için de Türkiye’nin kendi ev ödevini yapması ve gerekli yasaları çıkarması gerekiyor. Bu konuda çok iyimser olduğumuzu söyleyemeyeceğiz. Çünkü biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bazı reform yasalarının çıkarılması konusunda İktidarı zorluyoruz fakat yeterli bir hazırlık göremiyoruz. Bunların başında sendikalar yasası geliyor. Geçen gelişimizde Genel Başkanımız Barroso ile görüşürken bize en çok bu sendikalar yasasından bahsettiler. Bu yasayı biran önce çıkarsınlar diye telkinde bulundular, biz de zaten öyle düşünüyorduk. Dışişleri Komisyonu’nda Sayın Egemen Bağış’a bu yasa ile ilgili projelerinin neler olduğu ve konuyu ne zaman meclise getirecekleri konusunda soru sorduk. Kendisi de işverenler ve işçilerin konu üzerinde anlaşamamasından dolayı henüz konuyu gündeme getiremediklerini söyledi. Bu durum da, sivil toplum örgütleri ve ilgili kuruluşlarla anlaşmadan hükümetin, yasaları meclise getirmek gibi bir anlayışlarının olmadığının göstergesidir. Ancak Adli yargı ile ilgili bir yasada konuyu da hiçbir sivil toplum kuruluşuna danışmadan gece yarısı meclise getirebildiklerini de gördük. O zaman sendikalar yasasını da getirebilirler diye düşünüyoruz.

Bu gibi konularda bu yüzden kısmen Türkiye’den kısmen de Avrupa’dan kaynaklanan gecikmeler oluyor. Avrupa’nın bu isteksizliğinin biz farkındayız ayrıca bunu yalnız biz eleştirmiyoruz. Financial Times’da Başkanlığını Marti Ahtisaari’nin yaptığı Akil Adamlar Komisyonu’nun yaptığı açıklamalarda Avrupa Birliği’ne yönelik çok ciddi tepkiler var. Türkiye ile üyeliğin geciktirilmesinin ya da engellenmesinin Avrupa içinde olumsuz sonuçlar vereceğini söylüyor. Biz de muhalefet olarak aynı kanattayız. O yüzden bir taraftan çalışmaların hızlandırılması lazım. Biz muhalefet olarak Türkiye’nin üyeliği konusundaki olumlu adımları destekleyeceğimizi belirttik. Ancak bir taraftan da Avrupa Birliği’ne görevler düşüyor. Avrupa Birliği Konseyi’nin de Komisyona bazı başlıkların müzakeresi için yetki vermesi gerekiyor ki burada da bir gecikme var. Genel olarak Avrupa Birliği içinde Avrupa’dan kaynaklanan nedenlerle uluslar arası krizlerden kaynaklanan nedenlerle Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakmayanların sayısında artış görüyoruz.
Bunların içersine son iki ayda Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner ile Avrupa Bakanı Pierre Lelouche da katıldı. Bu ikisi daha önce Başkan Sarkozy Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı görüş bildirse de “bu Fransa’nın görüşü olamaz, biz dışişleri olarak Türkiye’yi üyelik konusunda destekliyoruz” derken şimdi tam aksini söylüyorlar. Yani bunun sebeplerini iyi araştırmak lazım. Bu, bir taraftan Fransa Başkanı Sarkozy’nin Fransa dış politikasına damga vurduğunu gösterir, bir taraftan da Türkiye’nin üyeliğini destekleyen Fransız devlet adamlarının artık Türkiye’yi destekleme konusunda motivasyonlarını kaybettiklerini ve Türkiye’de meydana gelen olaylardan ötürü gerekli argüman bulamadıklarını gösterir. Ancak sebebi ne olursa olsun, bizim açımızdan şu an Avrupa ilişkilerinde tablonun pek parlak olmadığı yönünde değerlendirilmektedir.

Avrupa Parlamentosu’nun yapısına baktığımızda da iyimserliğimizi artıracak bir tablo göremiyoruz. Burada görüştüğümüz Parlamento’dan dostlarımız da yeni Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin işinin bir hayli zor olacağını açıkça söylediler. Yani Türk-Avrupa Birliği ilişkilerinde mesele budur.

Ancak bazı alanlarda olumlu gelişmeler oldu.  Nabucco Projesi Avrupa Birliği’nin çok önem verdiği bir projeydi. Nabucco Projesi’nin en azından esas ilkelerinin bir anlaşmayla sonuçlanması tabi ki önemlidir. Fakat enerjinin bu kadar önem kazandığı bir projede Türkiye-AB müzakerelerinde enerji başlığının açılamamış olması bir eksikliktir. Yani Kıbrıs Rumlarını öyle anlaşılıyor ki kimse ikna edemiyor. Kıbrıslı Rumlar, Türkiye-AB ilişkilerini ipotek altına alabiliyorlar. Yani bu enerji başlığının açılamaması diğer Avrupa Birliği ülkelerinden ya da Türkiye’den değil, Kıbrıslı Rumlardan kaynaklanıyor. Öyleyse bir başlığın açılmasında Rumlara söz geçiremeyen Avrupa diğer konularda nasıl söz geçirecektir? Bunlar çok önemli başlıklar ve konulardır.

Biz Avrupa Birliği ile ilişkileri Cumhuriyet Halk Partisi olarak büyük bir ilgiyle izliyor, değerlendiriyoruz ve Türkiye’nin üyeliğine desteğimizi sürdürüyoruz. Fakat dediğim gibi, gerek Türkiye’deki gerekse Avrupa’daki gelişmeler bizim olaylara pek iyimser bakmamızı engelliyor. Hükümetin de Avrupa Birliği üyeliğinden bahsederken bu üyeliğin gerektirdiklerini yalnız mevzuat değişikliğinde değil uygulamada da yapmasını bekliyoruz. Özellikle demokrasi, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü gibi alanlarda Türkiye maalesef zemin kaybediyor ve daha önceki yıllarla kıyaslanamayacak kadar geri gidiyor. Bu konuda Avrupa Birliği’nin, milletvekilliği dokunulmazlığının kaldırılması, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu başkanlığının üyeliğinden Adalet Bakanı ve müsteşarının çıkarılması gibi alanlarda hükümete önerileri var. Ancak hükümetin bu alanlarda herhangi bir çalışmasının olmadığını görüyoruz. Hükümet, Adalet Bakanı ve müsteşarının bu kurulda kalmasını istiyor. Bu da Türkiye’de yargı bağımsızlığının önündeki en büyük engellerden birisidir. Doğrudan doğruya yargıçların ve savcıların özlük hakları ile ilgili konularda karar alınmasını hükümetin, birebir etkilediğini gösteriyor. Nasıl bu hükme varıyoruz?  O da söyle ki; bunların çalışma tüzüklerine göre Adalet Bakanlığı müsteşarı bir toplantıya katılmazsa o toplantı yapılamıyor. Yani Yargıtay ve Danıştay’dan gelen üyeler çoğunluğu oluştursa da,  müsteşar toplantıya katılmadıkça bunların herhangi bir konu hakkında karar almaları mümkün değil. Bu, fiilen Hükümet’ in bu kurulu ipotek aldığını gösteriyor.

Geçenlerde yapılan tartışmalarda da görüldüğü gibi, seçilmiş Yargıtay ve Danıştay üyelerinin alınan kararlarda hiçbir yetkisi olmadı ve Hükümet ne isterse o kararlar alındı. Onların bütün itirazlarına rağmen bazı kurul üyelerini de yandaş basın medyada hedef haline getirdi. Bunları çok tehlikeli gelişmeler olarak değerlendiriyoruz. Bir ülkede yargı bağımsızlığı ortadan kalkarsa o ülkede demokrasinin var olduğunu söyleyemeyiz. Yargı bağımsızlığını tahrip edilmesi demokrasiyi tahrip eder, bu kadar açıktır. O yüzden Hükümeti Avrupa Birliği’nin ve bizim yargı bağımsızlığı konusunda söylediklerimize kulak vermesini konusunda uyarıyoruz. Aksi takdirde demokrasiye tahmin edilemeyecek zararlar verir.  Basın özgürlüğü olmayan ülkelere demokratik ülke demiyorlar. Zaten hem demokrasinin olduğu hem de basının baskı altına alındığı bir ülkeden söz etmek mümkün değildir. Bir ülke ki, çok sayıda önemli gazetecisi hapistedir, hakkında tek bir iddia hazırlanmadan hapiste yatmaktadır.  Bir ülke ki, Başbakanı bazı gazetelere boykot ilan etmektedir. Bir ülke ki, gazete sahiplerine dünyada örneği görülmemiş mali cezalar verilerek onların çökertilmesine çalışılmaktadır. Böyle bir ülkede de demokrasinin yaşaması çok zordur yani mümkün değildir.

Öyleyse Türkiye’de basın baskı altındadır ve bu duruma biz Muhalefet Partisi olarak gayet tabi ki karşı çıkıyoruz. Ama gazetecilerin ve basın örgütlerinin de herkesten önce basın özgürlüğüne sahip çıkmaları gerekmektedir. Bu gidiş hem demokrasimiz hem de özgürlüklerimiz açısından iyi bir gidiş değildir. Türkiye bir korku imparatorluğuna dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Yetmiş bin insanın telefonun dinlendiği açıklandı. Dünyada bunun başka bir örneği yok. Dediğim gibi, insanlar artık özgürce haberleşme ve özel hayatın gizliliği gibi alanlardan mahrum kalmışlardır. Şimdi tablo böyleyken Hükümet’ in öncelikle Kürt açılımı diye ortaya attığı girişime demokratikleşme girişimi adını vermesini, bir kara mizah olarak görüyoruz. Yani demokrasiye bu kadar zarar veren, demokrasiyi bu kadar tahrip eden bir hükümetin demokratikleşmeden bahsetmesi şaka gibi geliyor ve hükümet mensuplarının ağzına demokratikleşme kelimesi hiç yakışmıyor. Demokrasi en büyük sıkıntılarını çekiyor. Biz Türkiye’de son elli yılda sivil yönetimlerde böyle bir sıkıntı yaşamadık Bir taraftan da bunda birinci derecede sorumluluk taşıyan İç İşleri Bakanı demokratikleşme yöntemiyle meseleyi çözeceklerini söylüyor. Ancak hükümet bir türlü bu açılımdan neyi kastettiklerini dile getiremiyor ve içeriğini açıklamadıkları bir açılımdan bizden destek bekliyor. Biz de diyoruz ki, bu sisli ortamda bizim desteğimizi bekleyemezsiniz, biz sizinle sisler bulvarında kol kola yürüyecek değiliz. Neyse politikanız ortaya koyacaksınız, açıklayacaksınız.

Bize gelince, biz görüşlerimizi çoktan açıkladık. Yirmi sene önce bahsettiğimiz bir Kürt raporumuz var. O zaman bunu açıkladığımız için CHP’lileri mahkemeye verdiler ve hapse atmakla tehdit ettiler. Ama bizim o rapordaki önerilerimiz geçen zaman içinde birer birer gerçekleşti. Şimdi hem o rapora atıfta bulunuyoruz hem de 2008 yılının sonunda kabul ettiğimiz parti programında terörle mücadele, etnik özgürlüklerin korunması ve bölgenin kalkındırılması gibi konulara yer verdik. Bütün bunlar bizim parti programımızda yer alan hususlardır. Şimdi hükümetin bütün bu girişimlerinde dikkati çeken bir husus vardır: terörü bitireceklerini söylerlerken nasıl bitireceklerini söylemiyorlar. Bütün dikkatler İmralı’dan gelecek işarete yönelmiştir Türkiye’de. Yani siz terörü bitirmek için terör liderlerinden medet mi umuyorsunuz, terör liderlerinin sayesinde mi terörü bitirmeyi umuyorsunuz? Terör liderleri son zamanlarda üst üste beyanlarda bulundular ve bu beyanların hiç birinde silah bırakmaktan söz etmediler. Bütün istediklerimiz yapılsa bile tek yapacağımız ateşkestir, silahları bırakmayız diyorlar. Peki, siz o zaman bu terörü tasfiye sözünü neye dayanarak söylüyorsunuz? Terörle mücadele etme lafını gündemden çıkarttınız. İlk defa son Milli Güvenlik Kurulu Bildirisinde terörle kararlılıkla mücadele lafı yer almıyor. Peki, bu nerden kaynaklanıyor? Genelkurmay Başkanı, MGK toplantısından birkaç gün sonra yaptığı toplantıda silahlı mücadeleyle terörü bitireceklerini söyledi. Hava Kuvvetleri Komutanı son terörist bertaraf edilene kadar mücadele edeceklerini söyledi. Demek ki, bu durum MGK’nın asker kanadından değil hükümet kanadından kaynaklanan bir unsur. Yani siz terörle mücadeleden vazgeçerek mi terörü bitireceksiniz? Şimdi biz bu konularda, Ana Muhalefet Partisi ve başka muhalefet partileri olarak hükümetin girişimlerinin dış kaynaklı olduğundan bahsettik. Başbakan çok sert hatta hakarete varan boyutlarda tepkiler gösterdi ve “bunun belgesini çıkartın” dedi. İşte çıkarttık. Belgeler ortada.
Amerika’da Atlantic Council denilen bir kuruluş, Türkiye’den ve Kuzey Irak’ tan bir takım insanların katılımıyla ve maalesef Türk Dışişleri’nin de katkısıyla bir çalışma yapıyor. İlk defa, Türk Dışişleri, bu raporu hazırlayanları istihbarat örgütleri ve emniyet güçleri ile görüştürüyor. Nerden biliyoruz? Raporun içinde kendilerini istihbarat örgütleri, emniyet güçleri ve politikacılarla görüştürdükleri için teşekkür ediyorlar. Hazırlanan bu raporda, açıkça Türkiye’nin terörle mücadelede kuvvet kullanmaktan vazgeçeceğini söylüyor. İkinci maddede ise hükümetin DTP ile görüşeceği söyleniyor. Hâlbuki daha bu rapor hazırlandığında hükümetin DTP ile görüşeceği ortada yoktu. Ama o raporda ne yazıyorsa bakıyorsunuz hükümet adım adım onları yapıyor. Daha sonra ise Güneydoğu için birtakım öneriler, projeler falan da bu raporda yer alıyor.

İki rapor vardır: Birincisi 2007 tarihli diğeri ise 2009 tarihlidir. Şimdi bunları Başbakanın önüne koyuyoruz ve buyurun buna cevap verin diyoruz. Hani belge yoktu, işte belge. Belgede ne diyorsa siz onu yapıyorsunuz adım adım. Bundan sonraki adımları da o belgeye bakarak tahmin etmek kabildir. Kademeli olarak af çıkaracaksınız diyor. Terör liderleri ya Kuzey Irak’a ya da başka ülkelere gidecek, lider olmayan kadroya ise af çıkacaktır diyor. Bunları söylüyor rapor. Şimdi bu işlerin bir dış boyutu vardır, bunu açıkça görmek de mümkündür. Sadece bu rapordan da ibaret değil. Başkan Obama’nın TBMM’ye yaptığı konuşmada PKK ile nasıl mücadele edileceği konusunda çok açık ve net tavsiyelerde bulunuluyor. Birinci maddede Irak Hükümeti ile görüşeceksiniz diyor. İkinci maddede Kuzey Irak Yerel Hükümeti ile görüşeceksiniz diyor. Güneydoğu Anadolu’daki Kürt halkının özellikle eğitim alanındaki haklarını düzelteceksiniz diyor. Başkan Obama, PKK ile mücadelede bunu öneriyor. Ama aynı konuşmada, El Kaide yapılan mücadelenin şeklini ise onları yerinden sökme, tahrip etme ve onları yok etmek olarak tanımlıyor. Yani PKK için uyguladığı formül başka, El Kaide için uyguladığı formül başkadır. Hükümetin yaptığı iş, Başkan Obama’nın Mecliste söylediği sözlerle bire bir örtüşüyor. Bunu son derece dikkat çekici bir durum olarak görüyoruz.

Şimdi aynı doğrultuda Ermeni açılımına baktığımız zaman onun da bir dış boyutu olduğunu görüyoruz. Kürt Raporunu hazırlayan zat David Phillips, aynı zamanda Ermenistan konusundaki çalışmanın da başkanıdır. Bu zat, Türkiye ve Ermenistan gelen tanınmış insanların da katılımından oluşan bir çalışma yapıyor ve bu çalışmanın sonunda tavsiyelerde bulunuyor. Bu çalışmaları önce kamuoyuna açıklamadılar fakat daha sonra kendisi mayıs ayında Amerikan Temsilciler Meclisi’nde yaptığı konuşmada bu önerilerin ana hatlarını açıklıyor. Bunların en önemlisi de Türkiye’nin Ermeni sınırını koşulsuz olarak açmasıdır. Temsilciler Meclisi’nde yaptığı konuşmada ise Türkiye ile Ermenistan arasında gizli görüşmeler yürütüldü ve o görüşmelerde ikili protokoller yapıldı diyor. Bu protokoller 2 Nisan 2009 tarihinde parafe edildi. Bunların içeriği kamuoyuna açıklanmadı diyor. Buradaki can alıcı taraf ise Başkan Obama’nın da TBMM konuşmasında aynı açıklamayı yapmış olmasıdır. Türkiye’nin Ermenistan sınırını koşulsuz olarak açmasını ve Ermenistan ile olan ilişkilerini düzeltmesini söylemiştir. Şimdi bu parafe edildikten dört ay sonra protokoller açıklanıyor ve aynı şey görünüyor. Fakat işin ilginç tarafı Başbakanın 14 Mayıs tarihinde Bakü’ye gittiğinde Azeri Parlamentosunda yaptığı konuşmada Yukarı Karabağ sorunu çözülmeden sınırları kesinlikle açmayacaklarını söylüyor. Başbakan bu konuşmayı yapmadan bir buçuk ay önce Türkiye sınırları koşulsuz açacağını belirten protokolü paraf etmiş. Yani Azerbaycan’a bu lafı söylediği tarihten önce tam taahhütte bulunmuş vaziyette.

Bu tabii Türkiye’nin güvenilirliğini zedeliyor. Bir ülkenin dış politikasının en önemli unsurlarından birisi güvenilirliktir. Siz güvenilirliğinizi kaybederseniz bir daha hiç kimse sizin hiçbir sözünüze inanmaz. Türkiye de bu olayda güvenilirliğini kaybetti. Şimdi bakıyoruz, protokolleri inceliyoruz. Diğer unsurlar bir yana onların da önemli tarafları var, onları da söyleyebiliriz. Ama bizim için hayati bir önemi olan Gümrü, Kars ve Moskova Anlaşmalarından hiç bahsetmiyor. İkincisi, Karabağ meselesinden hiç bahsetmiyor. Ayrıca Ermenistan’ın işgal ettiği topraklardan hiç bahsetmiyor. Zaten Ermenistan Cumhurbaşkanı da “biz bu ilişkilerin düzeltilmesi için hiçbir taahhütte bulunmadık” diyor. Demek ki Türkiye, dış baskılarla, tek taraflı taahhütlerde bulunarak bu meseleyi halletmeye çalışıyor. Şimdi biz bunları açıkladıktan sonra da hükümet protokollerde vermiş olduğu sözlere rağmen biraz da olsa geri adım atmıştır. Tabii ki Ermenistan’ın işgal ettiği Karabağ’dan çekilmesi lazımdır gibi ifadelerde bulunmaya başladı. Peki, siz nereden biliyorsunuz Ermenistan’ın altı hafta içinde çekileceğini? Bunu size söyleyen oldu mu? Olmadı. Bunun bir işareti var mı? Hayır yok. Peki, nasıl bu iki konuyu birbirinden ayırdınız? Türkiye niçin sınırını kapatmıştı? Ermenistan, Azeri topraklarının yüzde yirmisini işgal ettiği için ve bir milyon Azeri’yi göçmen durumuna düşürdüğü için biz sınırları kapatmıştık. O zaman bu sınırların açılması için bu toprakların boşaltılması lazım. Başbakan da Bakü’de bunların aynısını söylemiş. Biz de bu konuda Başbakan ile mutabıkız ama Başbakan kendisi ile mutabık değil. Kendi sözleri ondan bir ay önce hükümetinin paraf ettiği protokolle taban tabana zıttır. İşte sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Şimdi de “bizim bu Ermeni açılımına siz de destek verin” diyorlar. Nasıl verelim? Yani Azeri halkın aldatılmasına biz de ortak mı olalım? Hükümet kendini çok zor bir duruma düşürdü ve bu ortamda bunu Meclisten geçirebilirlerse çok şaşarız. Ayrıca Türk-Azeri ilişkilerine de bu çok büyük bir darbe vurur. Biz Azeri milletvekilleri ile görüşüyoruz ve bazıları ile evvelsi gün görüştük. Onlar da çok büyük bir tepki içindeler. Öte yandan Azeri gazeteciler de bu konuda tepkilerini dile getiriyorlar.

Türkiye’nin gündemindeki konular bunlar. Şimdi bunlardan sonra gündemimize hemen gelecek konuları da söyleyeyim. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması gelecektir. Çünkü Başkan Obama’nın konuşmasına bakarsanız kendisi Türkiye’den onu da istiyor. Şimdi Başbakanın ağzında da böyle laflar var. Bazı milletvekilleri açılması yönünde görüşlerini dile getiriyor. Ancak okulun bu şekilde açılması bizim anayasamıza açıkça aykırıdır. Çünkü özel nitelikte dini ve askeri yüksek okul açamıyorsunuz. Çaresi yok mu? Elbette ki var. Efendim, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne bağlı olarak bir ruhban okulu açabilirsiniz. Bunu da Patrikhane istemiyor çünkü ısrarla kendilerine bağlı olmasını talep ediyor. Patrikhanenin temsilcisi geçen gün çıktığı bir televizyon kanalında Türk hükümetine taleplerini kabul ettiremedikleri için açıkça uluslararası kuruluşlar aracılığı ile Türk hükümetine baskı yaptırdıklarını söyledi. Biz bunu dile getirdik ancak hükümetten hiçbir tepki gelmedi.

Arkasından Kıbrıs gelecek. Kıbrıs da aynı şekilde bir taraftan Amerika bir taraftan da Avrupa Birliği’nin baskıları ile Kofi Annan planından Rumlar için daha iyi, Türkler için daha kötü bir çözümü kabul ettirmeye çalışacaklar. Şimdilik müzakerelerde yeterince bir ilerleme kaydedilmediği söyleniyorsa da dış baskılara bu kadar açık bir hükümet döneminde Kıbrıs’ta da yine dış baskılarla kendilerinin daha önce bunun gerisine gidemeyiz dedikleri noktalarda tavizler içeren tek devlet, tek egemenlik, tek millet kavramlarını içeren bir anlaşmayı Türk tarafına kabul ettirmeye çalışacaklarını anlıyoruz. İlgi çekici bir gelişme, Avrupa Birliği için hazırlanan 2003 yılı Ulusal Programında Kıbrıs meselesinin çözümü için egemen eşitlik kavramından bahsedilirken, geçen sene hazırlanan programdan bu kavramın çıkarıldığını gördük. Daha müzakereler bitmeden Türkiye tek taraflı tavizler vererek egemen eşitlik kavramından vazgeçmiştir. İşte bu da Kıbrıs’ta taviz vermeye hazırlandığımızın göstergelerinden birisidir. Benim size söyleyebileceklerim aşağı yukarı bunlar. Başka konular da var gündemde ama sizlerin zamanını fazla almak istemiyorum hem sizlerin de soruları vardır.

Gazeteci: Açılım ile birlikte Kuzey Irak’ta ticaret artacağına inanan bazı bankalar Erbil’de şube açmaya karar verdi. Bunu açılımın olumlu bir gelişmesi olarak nitelendirebilir misiniz? Ya da nasıl değerlendirirsiniz?
Onur Öymen: Şimdi açılımın çeşitli boyutları olabilir. Kuzey Irak ile ticaret boyutları ya da başka boyutları olabilir. Fakat can alıcı boyutu terörün bitirilmesi meselesidir. Kuzey Irak’ın bir benzeri dünyanın hiçbir yerinde yoktur, çünkü dünyanın neresinde bir terör örgütü varsa o terör örgütü ile mücadele etmekle görevli bir güvenlik gücü vardır. Bu ordu, milis ya da polis olabilir ama mutlaka o bölgede bir güç vardır. Kuzey Irak’ta ise terörle mücadele edecek hiçbir güç yoktur. Kuzey Irak’taki yerel yönetim PKK hariç tüm terör örgütüyle mücadele ediyor. Bir tek PKK’lıyı yakalayıp Türkiye’ye iade etmediler. Bir taraftan terör olaylarının devam edip içimize sindirerek biz diğer konulara bakalım diyecek durumda mıyız? Yani Türkiye’deki can alıcı mesele terör meselesidir. Siz Türkiye’de terörü sona erdirmeden hiçbir şey yapamazsınız. Üzerinde durduğumuz en önemli mesele, terörün hükümeti nasıl bitireceğidir ve bunun hiçbir işareti yoktur.

Gazeteci: Bir kısa sorum daha olacak. Eurovision’a Kürtçe şarkı ile katılma fikrine sıcak bakıyor musunuz?

Onur Öymen: Demin söylediğim gibi, şimdi asıl konular bir tarafa bırakılarak ayrıntılar üzerinde durursak esası kaybederiz. Esas soru terörü nasıl bitireceğimiz ile ilgili olmalıdır.  Terörü bitirdikten sonra her konu konuşulur. Anayasamızın temel ilkelerine bağlı kalarak, milli devlet ve milli kimlik anlayışına saygı duyarak, eğitimin Türkçe olması ilkesine saygı duyarak etnik unsurlara nasıl özgürlük getiririz? Zaten etnik özgürlük getirme bizim programımızda da var. Bunları konuşacağız. Bunlar her boyutuyla konuşulabilir. Hatta biz terör kesin biterse bir af konusunun bile gündeme gelebileceğini söyledik. Ama siz terörü bitirmeden diğer konulara eğilirseniz terörü bitirme şansınızı azaltırsınız. En yanlışı da terör bitmeden bunları gerçekleştirebileceğiniz izlenimini vermektir. Hükümetin bütün bu konularda ne yaptığı belli değildir. Pusulası, dümeni bozulmuş bir gemi gibi gitmektir. Herkese ümit vermeye çalışıyor ve sonunda herkesi hayal kırıklığı uyandırıyor. Dış politikada iç politikada olsun insanlara boş ümitler verirseniz insanlarda çok büyük hayal kırıklığı yaratırsınız ve bundan da çok büyük zarar görürsünüz.

Gazeteci: ….

Onur Öymen: Şimdiye kadar Anayasanın altmış üç maddesi değiştirildi. Eski Anayasa ile mukayese edilecek pek az tarafı kaldı. En antidemokratik maddesi geçici on beşinci maddesidir. 1980 askeri müdahalesini yapanların her türlü yargılanmadan muaf olacaklarını öngören geçici on beşinci maddedir. Biz bunu önerdiğimiz zaman Başbakan çıktı bu sulu bir şakadır dedi. Bunu Başbakanın kendi nazik üslubuyla sizlere söylüyorum çünkü bu tür ifadeler bizim üslubumuza aykırıdır. Onun dışında Anayasada milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması, Hakimler ve Savcılar Kurulu’ndan Bakan ve müsteşarın çıkarılması gibi Hükümetin yapması gereken değişiklikler var. Hükümet bunların hiç birine değinmiyor. Fakat Anayasanın yapısını, temelini, dokusunu değiştirerek Türkiye’nin Cumhuriyetin değerlerinden uzaklaşmasını öngören birtakım fikirler ortaya atıyor. O bakımdan Anayasanın değiştirilmesi gereken maddeler hakkında bizim görüşlerimiz bunlardır.

Gazeteci: Görüşmeler nasıl gitti, ikna olmaya başladılar mı?

Onur Öymen: Yani burada bizim insanlarla görüştüğümüz asıl mevzu Karma Parlamento Komisyonunun oluşturulması ile ilgiliydi. Geçen dönemde de bu Komisyonun yeterince verimli çalışmadığı konusundan herkes haberdardır. Orada ortak deklarasyon yapabileceğimiz bir tek konu yoktur. Maalesef KPK’nın bazı radikal üyeleri yüzünden Komisyon çalışamaz hale geldi. Yani hangi konuyu ele alırsanız alın Kıbrıs meselesini gündeme getiriyor. Kıbrıs’la hiç alakası olamayan bir konu olan çevre konusunu konuştuğumuzda bile Kıbrıs’a bağlanıyor.

Gazeteci: Sizin kanat nasıldı peki?

Onur Öymen: Yani bizim kanat hiçbir zaman karşı kanat kadar tahrik yapmadı. Bizim görüşlerini paylaşmadığımız arkadaşlarımızın bile Kıbrıslı Rumlar kadar tahrik yapmadığını söyleyebiliriz.

Gazeteci: MHP’nin bütün bu konularla ilgili -Kürt açılımı gibi- çok net bir tavrı var. Kendilerine göre çok sert bir çizgi izliyorlar ama CHP’ninki sanki biraz daha akıl karıştırıyor.

Onur Öymen: CHP’nin tavrı çok net ama Türkiye’de şöyle bir sorun var: siz ne derseniz deyin, mesela Kürt meselesinde, size CHP’nin hiçbir görüşü ya da fikri olmadığını söylüyorlar. Geçen gün ben bir İkinci Cumhuriyetçi ile bir televizyon programına katıldım ve on dakika anlattım. CHP’nin parti programını, Kürt raporunu, hakların nasıl bir zenginlik olduğunu, bölgenin kalkınması için terörle nasıl mücadele edileceği gibi konularda her şeyi anlattım. Ancak bu konuşmaların ardından İkinci Cumhuriyetçi diyor ki, demek ki Cumhuriyet Halk Partisi’nin herhangi bir görüşü yok. Bu kadar insafsızlık olur mu? Yani siz bana CHP’nin görüşünü söylemediği bir alan söyleyin. Hepsi hakkında şimdiye kadar görüşlerimizi bildirdik. Yani kendi işlerine gelmeyen bir şeyi söylediğiniz zaman sizi hiçbir görüş beyan etmemişsiniz gibi deklare ediyorlar. Ermeni konusuna, sınırların açılmasına bizim ne itirazımız olabilir? Ermenistan ile ilişkilerin iyileştirilmesine biz neden karşı çıkalım? Yani biz Ermenistan’a karşı husumet politikası hiç izlemedik. Ama devletin bir politikası vardır ve tüm hükümetler de bunu izlemiştir. Bu politikaya göre ise Ermenistan işgal ettiği topraklardan çekilecektir. Ancak sizin dış baskılarla taviz verdiğiniz bir politikayı da bizim desteklememizi nasıl beklersiniz? Yani siz burada bizim politikamız yanlıştır diyorsanız söyleyin. Ermenistan öylece işgal ettiği topraklarda otursun mu diyorsunuz? Siz söyleyin bunu mu yapalım dediğimizde ise bunun tam tersini söylüyor. Ama söylediğinin tam tersine de protokol paraf ediyor.  CHP’nin öyleyse ne demesini bekliyorsunuz da biz söylemiyoruz?

Gazeteci: AKP’nin bu protokolle Ermenistan’a altı haftalık süre verdiğini düşünmek sizin için ne ifade ediyor?

Onur Öymen: Hayır. Belli ki altı haftalık süre maç için söylenmiş bir söz. Çünkü tam altı hafta sonra Bursa’da maç olacak. Adam sınırlar açılmazsa ben size maça gelmeyeceğim demiş. Biz paniğe kapılıyoruz. Sayın Gül Ermenistan maçına sınırdan geçerek mi gitti? Uçakla gitti. Diğerinin de uçakla gelmesinin ne mahsuru var çünkü hava sahasını açtık. Neden uçakla gelmiyor? Öyleyse maçı sizin üzerinizde baskı aracı olarak yapıyor. Biz de çok üzüleceğiz maça gelmiyor diye ve tüm politikamızdan vazgeçeceğiz. Efendim, Ermenistan çekilir mi topraklardan? Bunun işaretini aldınız mı siz? Herhangi bir yerden ya da bir köyden çekileceğinin işaretini aldınız mı? Ama Minsk Grubu on yedi yıldır bunun için çalışıyor. Şimdiye kadar bununla ilgili bir cevap alamadık. Ermenistan’da çekilme mevzuu tam edilmeden bile müthiş tepkiler gündeme geldi.

Gazeteci: Ermenistan’da Referandumdan bahsediliyor, peki siz Türkiye’de ki referanduma olumlu bakar mısınız?

Onur Öymen:  Şimdi Ermenistan’da 2007 yılında kabul edilen bir Ulusal Strateji Belgesi vardır. Bu belge, Karabağ Cumhuriyeti, dikkatinizi çekerim Cumhuriyet diyor, söz sahibidir ben her hangi bir şey söylemem diyor. Yani sanki orayı kendisi işgal etmemiş de Karabağlılar işgal etmiş gibi davranıyor. Ermenistan’da bu politika konusunda hiçbir yumuşama olmamasına rağmen sırf Türkler ile herhangi bir konuda protokol paraf edildi diye, Taşnak Partisi hükümetten çekildi. Hükümetteki üç üyesi de bu yüzden artık hükümet üyesi değildir. Şimdi gene tepki gösteriyorlar. Yani burada ince bir oyun vardır bu yüzden bu oyuna dikkat etmek lazım. Çünkü aynı oyunu bize Kıbrıs’ta da oynadılar. Yani biz bahsettiğim tüm tezlerimizi anlatmamıza rağmen, bize sırf karşı taraf tepki gösterdiği için bu metinlerin bizim lehimize olduğu yönünde görüş bildiriyorlar. Kofi Annan planını da aynı şekilde sırf Rumlar reddettiği için Türklerin lehinedir şeklinde yorumladılar. Topraklarımızın üçte birini kaybettiğimiz ve geri kalan topraklarımıza seksen bin Rum almayı kabul ettiğimiz aynı zamanda Türk askerini sınırdan çekip altı yüz elliye indirdiğimiz için mi bizim lehimizedir? Nerden belli? Çünkü Rumlar memnun değil. Onlar memnun değil çünkü daha fazlasını istiyorlar. Artık Kofi Annan planının öldüğünü ve kendileri için daha iyi bir plan yapacaklarını söylüyorlar. Ermeniler de aynı şekilde görüş bildiriyorlar. Yani yüzde bir taviz vermeyi bunlar kabul etmezler. Bunların politikası baştan beri bellidir, yani en küçük taviz bile vermeyeceksiniz. Şimdi bunların bir mantığı yok mudur? Mantığı vardır. Yani siz de onların yerinde olsanız belki siz de aynı şeyleri yaparsınız. Yani arkasında büyük devletleri hissediyorsa ve Amerika’nın, AB’nin, Rusya’nın desteği varsa neden taviz versin? Yani bu kadar dış desteği varken taviz verdiğini halkına nasıl anlatsın? Onun için Diaspora olsun, Ermenistan’daki muhalefet olsun hiçbir taviz vermediler bu güne kadar.  Ermenistan’ın Azeri topraklarından çekilmemesine rağmen bizim taviz vermemiz lehimize midir? Yani lehimize derken Türkiye ile Azerbaycan’ı birlikte düşünmek lazım çünkü Azerilere bu konuda verdiğimiz bir taahhüt var.

Kürt raporunu hazırlayan komisyonun başkanı Deniz Baykal, tarih 1989. Şimdi yapılan açılımın özü, farklı etnik kökenden gelen insanların bireysel haklarının ne olacağı. Biz bu konudaki fikirlerimizi televizyonlarda defalarca söyledik ama maalesef yazılı basında yer almadı. Hükümetin yazılı basın üzerinde o kadar büyük baskısı var ki, gazeteciler haberlerini yazmalarına rağmen gazetelerde göremiyorsunuz.


Bu belge Basın Bültenleri arşivinde bulunmaktadır.