Başkent TV – Türkiye-AB İlişkileri

 

BAŞKENT TV   “BAŞKENT GÜNDEMİ”
26 HAZİRAN 2006

Sunucu: Türkiye-AB ilişkilerini geriye dönük olarak değerlendirecek olursak, ne söylersiniz?

O.ÖYMEN: Bir bütün olarak baktığımız zaman, AB üyeliğinin Türkiye’nin lehine olacağına inanıyoruz. Bu nedenle daha önceki bütün hükümetler tarafından AB meselesi bir milli dava olarak benimsenmiştir. Biz de CHP olarak Türkiye’nin AB üyeliğini kuvvetle destekliyoruz. Yalnız, üyelik sürecine ilerlemede sıkıntılar yaşıyoruz. Bu sıkıntıların bçr bölümü AB’den kaynaklanıyor, bir bölümü de Türkiye’de yapılan bazı hatalardan kaynaklanıyor. Şimdi bakacak olursak, Avrupa’da Türkiye’nin üyeliğini gerçekten destekleyen ülkeler var. İngiltere, Belçika, İspanya, İsveç gibi. Ama bazı ülkelerle ciddi sorunlar yaşanıyor. Bunların başında Fransa, Avusturya, kısmen Hollanda, biraz Almanya geliyor. Almanya’da iktidarın iki ortağından bir tanesi Türkiye’nin üyeliğine karşı bir politika izliyor. Danimarka ile problemlerimiz var.

Türkiye ne yapabilir, ne yapmalıdır?  Yapacağımız şu: diyeceğiz ki siz bize 1999 yılında Helsinki’de yapılan zirvede diğer bütün adaylarla eşit muamele yapmaya söz vermiştiniz. Şimdi sizden eşit muamele istiyoruz. Eşit muamele nedir? AB kurallarına, mevzuatına uyarsanız tam üye olursunuz. Türkiye AB mevzuatına uymaya hazır, bu konuda sıkıntımız yok. Zaten Türkiye’nin yaptığı Uyum çerçevesinde yasa değişikliklerinin hepsi bu amaca yönelik.

Çifte standart uygulaması şurada başlıyor. Bu, AB’ye aday olan diğer ülkelerden istenen AB mevzuatına uyumun ötesinde Türkiye’ye ilave koşullar, ilave dayatmalar yapılmak istenmesinden kaynaklanıyor. Bu noktada direneceksiniz. Diyeceksiniz ki, diğer bütün adaylar nasıl sizin mevzuatınıza uymakla mükellefti ve bunu yapıp üye olduysa, biz de bunu yaparız. Ama bunun dışında orada yer almayan, diğer adaylardan bizi farklı hale getiren dayatmaları kabul etmeyiz diyeceksiniz. Diyecektiniz baştan itibaren. Bu konuda 17 Aralık 2004 tarihinden itibaren gördük ki, Türkiye’ye bazı dayatmalarda bulunuluyor. Yani madem siz üye olmak istiyorsunuz, o zaman Türkiye’den ne istiyorsa ben bunu bu süreçten yararlanarak Türkiye’den koparır alırım anlayışına girdi. Böylelikle Türkiye kendini büyük bir mücadele alanının ortasında buldu. Bu tip baskılar daha önce başka ülkelere de zaman zaman yapıldı. Ama bizim hükümetimizn biraz tecrübesizliğinden kaynaklanan sıkıntılar oldu. Duracakları yeri bilemediler, direnecekleri yeri bilemediler. 17 Aralık’ta önümüze bir paket çıkartıldı. Bunda deniyor ki, müzakereler “ucu açık” olacak. Bu bizden öncekilere söylenmemişti. Ayrıca tarımda sübvansiyonlarında, insanların serbest dolaşımında ve ssyal politikalarda sürekli kısıtlamalar getirebiliriz dediler. AB’nin yazılkı belgesi var ayrımcılığa karşı. Şimdi kalkıp da Türkiye’ye eşit muamele yapmayacağım diyebilir mi? Bundan nasıl geri adım atabilir?

Eğer AB Türkiye’yi gözden çıkarttıysa ve bu süreci bitirmek için fırsat kolluyorsa, bunu her zaman yapabilir. Ama bu daha önce de yaşanmadı mı? 1990lı yılların ortalarında da bu çeşit baskılarla karşılaşmıştık. Ama o zamanki hükümetler nerede dur demek gerektiğini bilmişlerdi. Bu sefer de bakınız Kıbrıs’ı önkoşul olarak karşımıza çıkarttılar. Başbakanımız çıkıp diyor ki, bizden Güney Kıbrıs’ı tanımamızı istemeyecekleri sözünü vermişlerdi ama şimdi tanıyın diyorlar. Böyle iş olur mu? Uluslararası ilişkilerde yazılı metinler geçerlidir. 17 Aralık 2004 tarihine Beşir Atalay imzasıyla siz Ek Protokolübütün ülkelere uyarlayacağınızı yazılı olarak taahhüt ettiniz. Ama karşı taraf şimdi sizden Güney Kıbrısı tanımanızı isteyince dizinizin bağı çözülüyor. Onların size verdiği söz havada kaldı, sizinki ise taahhüde dönüştürüldü. 29 Temmuz’da Dışişleri Bakanı yine yazılı bir Anlaşma imzalayarak Ek Protokolü tüm üyelere uyarlayacağız diye taahhütte bulundu. Oysa karşı taraf böyle yazılı bir tavizde bulunmadı. Siz bunu imzalarken Güney Kıbrıs’ı tanımıyorum diye bir deklarasyon da yayınlıyorsunuz. AB ne yapıyor? 21 Eylül’de bir Karşı Deklarasyon yayınlıyor ve cevap veriyor: sizin bu deklarasyonuzun hiçbir kıymeti yoktur. Gerçekten de hukuken deklarasyonun hiçbir değeri yoktur. Anlaşmaya yazılı bir rezerv koydursaydınız iş başka türlü olacaktı. Beşir Atalay yazılı olarak biz Ek protokolü Kıbrıs’a ancak Kıbrıs meselesi çözülünce uygulayacağız deseydi, kimse bugün sizi sözünüzde durun diye sıkıştıramazdı.
Bütün bunlar nereden kaynaklanıyor? Tecrübesizlikten.. Hükümet 23 Aralık 2004 tarihinde bir Nota veriyor. Zirveden sadece altı gün sonra ve notada sadece sürekli derogasyonları kabul edemeyiz demişler. Kıbrıs meselesindeki haksız dayatmayı da kabul etmeyiz yazsaydınız ya. Bunu dememişler. İşte bütün bunlar karşı tarafın eline koz veriyor. Karşı taraf da bütün bunlardan yararlanarak bizi köşeye sıkıştırıyor. Sayın Başbakan da müzakereler durursa dursun diyor.

Sunucu: CHP olarak siz nasıl bir AB politikası uygulardınız?

O.ÖYMEN: Açıkçası biz bu durumlara gelmezdik. Baştan konuşacaksınız. Baştan diyeceksiniz ki, bakın sizin bize böyle bir taahhüdünüz var. Bu taahhüdünüzü yerine getirmenizi bekliyoruz. Bunun karşılığında da biz de belli tahhütlerimizi yerine getireceğiz. Ancak bunun dışında dayatmalarda bulunursanız bunları kabul etmeyeceğiz. Bu bir. İkincisi, Kıbrıs’ı üye yapmalarına engel olmak için herşeyi yapardık. Devlet olarak herşeyi yapardık. Türkiye devletin apırlığını koyarak  bir tek kurşun atmadan  nasıl S-300 füzelerinin konuşlandırılmasını önleyebildiyse,  Meclis de ağırlığını koyarak bunların AB’ye alınmasına mani olacaktı. Çünkü bu Anlaşmalara aykırı. Yunanistan Başbakanı şantaj yapıyor ve diyor ki, eğer Rumları almazsanız ben de bütün genişleme sürecini veto ederim. Bunu sineye çektiler ve Londra-Zürih Anlaşmalarını çiğneyerek Rumları üye yaptılar. Orada kıyameti koparmak gerekiyordu. Çünkü  Anlaşmalara aykırı olarak Kıbrıs’ta meşru olmayan bir tarafı Kıbrıs devleti olarak kabul ediyorsunuz ve aranıza alıyorsunuz. Bunu yapamazsınız.

Biz iktidarda olsayık böyle olmazdı. Çünkü Türkiye aslında sanıldığından çok daha önemli bir ülkedir. Şimdi çıngar çıkarıyorlar ama aynı zamanda da Türkiye’yi büsbütün gözden çıkarıp bir hasım veya rakip haline getirmekten çekinirler. Vaktiyle biz NATO’ya girerken de çıngar çıkarttılar ama sonunda girdik. Burada da güçlükler olur, biraz  gecikirdi, biraz tartışmalar olurdu, biraz problemler çıkardı ama sonunda eğer siyasi iradeleri varsa tüm problemler aşılırdı. İradeleri yoksa onu baştan bilmekte fayda var. O zaman biz de kendimize göre bir yol çizerdik. Ama bu yapılan en kötüsü. Yani onlar istedikleri her tavizi sizden koparacaklar ama son güne kadar siz üye olup olmayacağınızı bilmeyeceksiniz. En son gün eğer Fransa’da yapılacak referandumda yüzde 51 hayır oyu çıkarsa, üye olamayacaksınız. Yani Türkiye gibi büyük bir ülke böyle bir duruma düşürülebilir mi? Neden sormuyorlar, siz bu son giren 10 üyeye referandıum yapmadınız ve Bulgaristan, Romanya için referandum yapmayacaksınız. Peki neden Türkiye’ye yapacaksınız? Bunu yapmak için Fransa’daanaysa değişikliği yapıldı. Ardından teknik müzakerelerin içine siyasi unsur sokalım fikrini yine Fransa çıkardı. Arkasından Ermeni soykırımı yoktur demeyi suç haline getiren yasa tasarısını Mecliste gündeme getirdi. Meclisten milletvekili arkadaşlarımızla gidip Fransa’da Meclis Başkanı, Grup başkanları gibi önde gelen kişilerle görüştük. Aldığımız izlenim şu: diyorlar ki, “Türkiye laik bir devlet niteliğinden uzaklaşarak bir İslam devleti olmaya doğru gidiyor. Bu da bizi rahatsız ediyor. Eğer Türkiye karşımıza laik bir cumhuriyet değil de, bir İslam devleti olarak gelirse o zaman bunu hazmetmekte çok zorlanırız.” diyorlar. Fransız siyasi partilerinin politikacıları bundan rahatsızlık duyuyorlar. Karşımızdaki tablo bu.

Sunucu: AB ne yapmaya çalışıyor? 12 Haziran’a dönersek, yapğılan tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

O. ÖYMEN: maalesef kötü bir başlangıç yapıldı. Koskoca 73 milyonluk Türkiye 700 bin nüfuslu Kıbrıslı Rumların oyuncağı haline getirildi. Dışişleri Bakanımızın gidip gitmemesi Rumların söyleceğine bağlıymış gibi bir hsle getirildi. Rumlar da bize eziyet edecekler, çin işkencesi yapacaklar. Bu doğru bir şey değil. İkincisi, Rumların istediği oldu, biz hiçbir şey alamadık. Hem 12 Haziran’da kabul edilen metne hem de 15 Haziran’da yayınlanan zirve kararı metnine 21 Eylül 2005 tarihli Karşı-Deklarasyonu kaydettiler. 21 Eylül tarihli belge ne diyor? Rum gemilerini ve uçaklarını alacaksınız ve bizim gibi Güney Kıbrıs’ı bir devlet olarak tanıyıp onlarla ilişkilerinizi normalleştireceksiniz. Rumlar böylelikle tatmin oldu.

Sunucu: Sanki rumlar tanınmaktan öte liman ve havaalanlarının açılmasını istiyor gibi görünüyorlar.

O.ÖYMEN: Hayır, bu doğru değil. 21 Eylül tarihli metinde her ikisi de var. Hem liman ve havaalanlarını açacaksınız diyor, hem de ilişkilerinizi normalleştireceksiniz diyor. Bu da tanımak demektir. Üstelik bütün bunları 2006 yılı içinde yapacaksınız diyor.

Limanların açılması meselesini sanıyoreum Türk kamuoyu çok yakından izleyemedi. AB neden bunda bu kadar ısrarlı? Bundan önceki genişlemeyi hatırlayalım. 10 yıl önce Avusturya, Finlandiya ve İsveç girerken niye bize Ek Protokolü imzalayın diye baskı yapmadılar? Niye şimdi yapıyorlar? Bunun sebebi Rum faktörü, Kıbrıs faktörünün varlığıdır.

Peki niçin gemiler üzerinde çok duruyorlar? Şunun için: Kıbrıs bayrağı uluslararası deniz ticaretinde flag of convenience çerçevesinde başka ülkelere tabi vatandaşların gemilerine de verilen bir bayraktır. Yani gemi sahibinin Kıbrıslı Rum olması şart değildir; bir Alman, bir İtalyan, bir Yunan,  bir Amerikalı olabilir. Başka ülkelerin vatandaşları gemilerine Kıbrıs bayrağını çekerek dünyada ticaret yapıyorlar. Türkiye büyük bir Pazar. Özellikle Bakü-Ceyhan hattı açıldıktan sonra, petrolün taşınması çok cazip bir alan. Bugün Kıbrıs bayrağını çeken bir Yunanlı, bir İtalyan, bir Danimarkalı armatör oradan mal  taşıyamıyor. İşte bu yüzden Türkiye’ye baskı yapılıyor ki, onların gemileri de buradan mal taşısın ve senede yüz milyonlarca dolar para kazansın. İşte bunun için baskı yapıyorlar. Yoksa bu meselenin üzerinde bu kadr çok durulmazdı.

Sunucu: Sizce veto haklarını kullanıp Türkiye’yi kabetmeyi göze alabilirler mi?

O. ÖYMEN: Şimdi orada da bir algılama hatası oluyor. Rumların bu vetoyu kullanma ihtimali çok düşüktür. Bu vetoyu kullanmaları için artık Türkiye’den hiçbir beklentilerinin kalmamış olması lazımdır. Çünkü vetoyu kullandığınız anda oyun bitiyor. Artık Türkiye’den hiçbir taviz alamazsınız. Yani Rumlar tarafıdnan veto eidlmiş hangi ülke Kıbrıs’ta bir taviz verebilir? Hiçbiri vermez. Eğer amacınız Türkiye’den taviz koparmak ise, veto yetkinizi tehdit olarak kullanırsınız ama fiilen kullanmazsınız. Kullandığınız anda oyun bitiyor. Onun için Rumların veto tehdidi en çok Avrupalıları endişelendiriyor. O nedenle aman Rumları memnun edelim, Türkiye’ye baskı yapıpı Rum gemi ve uçaklarının Türkiye’ye alınmasını sağlayalım da Rumlar veto kullanmasınlar diye uğraşıyorlar. Ama biliyoruz ki, Rumlar veto kullanmayacaklar. Eski Yunanistan Başbakanı Smitis biz zaten veto kullanamayız diyor. Veto kullanılmadığı sürece bir anlam ifade eder. Rumlar veto erkini elinde tuttuğu müddetçe AB’den her seferinde bir taviz koparmaya çalışacak. AB’ye Türkiye’den şunları istryin diye baskı yapıyor. AB de bunları Türkiye’den talep ediyor. Türkiye de müzakereler sürecinde bunları yapmak zorunda olan bir ülke haline getiriliyor. Bu ne kadar çirkindir.  Teknik maddeler teknik boyutuyla konuşulur. Başbakan da söyledi. Diyor ki, “teknik müzakerelerle Kıbrıs’ın alakası yok”. Doğru ama bunu baştan düşünecektiniz. Biz bu konuda hükümeti defalarca uyardık, basın yoluyla da söyledik. “Hayır, hiçbir sorun çıkmayacak. Bunlar teknik meseleler, açılacak kapanacak. Hiçbir güçlük olmayacak.“dedi hükümet. Ama sonunda maalesef bizim dediğimiz çıktı. Ve bununla hiç alakasız konularda Kıbrıslı Rumların isteklerini metne soktular. Bu ne demek? Demek ki, önümüzdeki 34 Başlıkta da aynı şey olacak. Bu bir emsal. Yarın Eğitim Başlığı gelecek. Her maddede bir kriz çıkarırsanız bu kabul edilemez. Bugün Kıbrıslı Rumları önümüze çıkarıyorlar, yarın Patrikhane diyecekler. Öbürsü gün Kürt meselesi, ermeni meselesi diyecekler. Balıkçılığı konuşurken karşımıza Ermeni meselesini çıkaracaklar. Ne alakası var diyeceksin, yok onu yapmazsanız bu olmaz diyecekler. Böyle dayatmalarla bu iş olmaz.

Bir de şu mesele var: bu Başlığı kapatıyoruz diyorlar ama oraya not düşüyorlar “Geçici olarak” diye.  Yarın öbür gün isteklerini yerine getirmemişseniz buna geri dönerim diyor. Bunu kapatmış saymayın diyor.

Açıkçası bu hükümet bu yükün altından kalkacağa benzemiyor. Tecrübesi çok az. Meclisi de devreye sokmuyor. Diğer aday ülkelerde Meclis çok aktif olarak bu sürece katılıyor ama bizde mesela Dışişleri Bakanı TBMM Dışişleri Komisyonuna senede bir kere geliyor.

Sunucu: Sizce CHP’nin katkısı yeterli mi?

O. ÖYMEN: Öncelikle biz uyarılarımızı Meclis TV’den yayınlatıyoruz. Örneğin AB konusunda Mecliste bir genel görüşme yapılmasını önerdik. Kabul etmediler. Ondan sonra, çeşitli basın toplantıları düzenledik. Maalesef burada basının da bir olumsuzluğu oluyor. Biz bu konularda basın toplantıları, açıklamalar, uyarılar yapınca basının büyük bir bölümü hemen hemen bunlara hiç yer vermiyor. Bu nedenle birçok vatandaşın görüşlerimizden haberi olmuyor. Üstelik bazı basın yayın organlarından CHP aleyhine sistemli bir propaganda var. Bazı köşe yazarları sistemli olarak CHP AB’ye karşı diye yazıyor. Tam tersine, biz AB’ya karşı değiliz, AB üyeliğini istiyoruz. Ama haksız dayatmalara, çifte standartlara karşıyız. Yani birisi çıkıp da Türkiye Ermeni soykırımı işlediğini kabul etsin deyince, aman Abyi kızdırmayalım diye soykırımı tanıyalım mı dememiz bekleniyor? Biz buna karşı çıkınca “Demek ki AB’ye karşılar” deniliyor. Bir Partiye bu kadar büyük haksızlık yapılamaz. 

Bakın biz bütün Abk onusunda söylediklerimizi bir kitap haline getirdik. Şimdi o kitabın daha gğncelleştirilmiş bölümünü de yayınlıyoruz. Bütün basın mensuplarına, akademisyenlere, politikacılara herkese gönderdik. Bizim bu konudaki görüşlerimiz bilmemek mazeret değil çünkü biz bu konudaki görüşlerimiz çok açık bir şekilde tescil ettik. Hem Meclis tutanaklarına geçirerek, hem basın toplantılarıyla hem de kitap yazarak.

Sunucu: Sizce Başbakanın “Müzakereler durursa durur” açıklaması yerinde bir açıklama mıydı?

O. ÖYMEN: Eğer bir çıkış yapmanız gerekiyorsa, bunu 17 Aralık 2004’te yapacaktınız. Hatta bundan önce 6 Ekim 2004 tarihli İlerleme Raporu çıktığı zaman haksız talepleri görünce karşı çıkacaktınız. Ama siz o zaman “bu olumlu ve dengeli bir rapordur” diyerek içinize sindirmeyi tercih ettiniz. Ondan sonraki safhalarda yapacaktınız, Mesela Ek Protokolü imzalamam, Kıbrıs’a uygulanmamak şartıyla imzalarım” diyecektiniz. Ama bunları yapmadınız. Herşey bittikten sonra çıkış yapıyorsunuz. Bir taraftan da basının yazdığına göre çıkış yaparken bir taraftan da acaba Dünya Ticaret Örgütü bir çare bulur mu bu işe, acaba hakem tayin etsek olur mu filan diye arayışlar içerisine giriyorsunuz. Bir politika yapıyorsanız bari arkasında durun. Diyorsunuz ki, ambargolar kalkmadan Rum gemileri ve uçaklarını kabul etmem. Tamam, eğer politikanız buysa ona uyacaksınız. Böyle öfkeli beyanlarda bulunarak buna bir çözüm getiremezsiniz. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac açıklama yaptı ve Başbakanın bu lafları Türkiye’nin üyeliğini tehlikeye düşürdü dedi. Yani siz böyle bağırıp çağırınca Avrupalı liderler “Aman Türkiye’yi kızdırmışız, geri adım atalım” demezler. Onlar yaklaşımlarını sürdürüyorlar.

Sunucu: Bu saatten sonra yapılması gereken nedir?

O. ÖYMEN: Bu saatten sonra yapılması gereken çok basit. Biz bunu defalarca söyledik. Yapılması gereken, konuyu Meclise getirmektir. Meclisten iki karar alacaksınız. Bir tanesi diyecek ki, biz TBMM olarak peşinen özel statü önerilerini ve tam üyeliğin dışındaki tüm seçenekleri reddediyoruz. Kimse bize bunu önermesin. Eğer Meclis böyle bir beyanda bulunursa, bunun ağırlığı olur. Meclisin alacağı ikinci karar da şu: Ek Protokolü ancak Kıbrıs meselesi çözülünce onaylarım.  Bunu dediğiniz anda, tartışmalar olur ama Türkiye’nin tutumu tescil edilir. Ve karşıdaki bu sefer şu hesabı yapar: Biz bu konuda Türkiye’ye sonuna kadar baskı yaparak Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırıp kendimize bir rakip, bir hasım haline mi getirelim; yoksa Türkiye’nin bu haklı tutumu karşısında tutumumuzu yeniden gözden mi geçirelim.

Burada kilit unsur Meclistir. Biz bunu önerdik fakat bunu da kabul etmediler. Yani hükümet bir Meclisle beraber çalışma alışkanlığını kazanamadı. Zannediyor ki biz iç politika nedeniyle uyarılarda bulunuyoruz. Bu doğru değildir. Biz hükümet zarar görsün de biz içpolitikada kazanç sağlayalım diye Türkiye’nin zarar görmesine Atatürk’ün kurduğu Parti olarak baştan karşı çıkarız. Biz ne zaman dış politikada ülke çıakrlarına zarar verdik? Bu söz konusu değil. Ama bizim söylediğimiz sözler sadece Türkiye’nin çıkarları için söylenmiş sözlerdir. Amacımız hükümeti iç politikada yıpratmak değildir. İşte bunu anlamıyorlar. 

 

 

 

 


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.