ART – Türkiye-AB İlişkileri, Fransa ve Almanya’da Yaşanan Son Gelişmeler Hakkında

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’nin Avrasya TV’ye verdiği mülakat
9 Kasım 2005

Bu belgelerin hangi siyasi çerçeve içinde oluştuğunu da unutmamamız lazım. Bu geçtiğimiz günlerde Avrupa’da çok önemli gelişmeler oldu. Bunlardan bir tanesi Almanya seçimleriydi; Almanya’da iktidar değişti. Bu Türkiye- Avrupa Birliği ilişkileri üzerinde de etkisi olabilecek bir gelişmedir; çünkü Türkiye’nin üyeliğini en kuvvetli destekleyen ülkelerin başında Almanya’daki Sosyal Demokratlar-Yeşiller koalisyonu gelmekteydi. Şimdi bu koalisyon gitti ve Sosyal Demokratlar Türkiye’nin üyeliğine kesin olarak karşı olan Hıristiyan Demokratlar ile koalisyon yaptılar. Bugün basına yansıyan bilgilere göre, Türkiye konusunda bu iki büyük parti Türkiye-Avrupa Birliği arasında özel ilişkiler kurma üzerine anlaştılar. Bu ifade de tam üyelikten eser yok, özel statü yerine aynı içeriği anlatan özel ilişkiler ifadesi kullanılıyor. Bu durum demek oluyor ki, biz en önemli desteklerimizden birisini kaybetmiş bulunuyoruz. Avrupa’nın iki büyük ülkesinden birisi olan Fransa zaten en başından beri Türkiye’nin üyeliği konusunda çok tereddütlü, iktidar partisinin içinde dahi Türkiye’nin üyeliği ile ilgili çok olumsuz tavırlar var. Şimdi Almanya’da da böyle bir çizgi ortaya çıkınca Türkiye’nin üyeliği büsbütün tehlikeye düşmüş gibi gözüküyor. Bu sebeple, beklentileri böyle bir ortamda değerlendirmek lazım. Türkiye’ye bir ev ödevi veriliyor ama peki ne için? Türkiye’nin tüm bunları yaptığını bir an için farz edelim, sonunda tam üyelik beklentisi kuvvetlenmiş bir halde midir şu anda? Hayır, tam tersine zayıflamıştır. Şunu bilmek bu noktada çok önemli; bugün ev ödevi diye sunulanların tümünü Türkiye gerçekleştirse bile karşılığında tam üye olma ihtimalimiz, şimdi, düne nazaran daha zayıftır.Yani, son derece kuşkulu bir hedefe ulaşmak için çok önemli milli çıkarlarınızdan ve devlet sisteminizden taviz vermeniz isteniyor.

Fransa’da yaşanan bu son olayların Türkiye üzerinde 2 tane olumsuz etkisi olabilir. Birincisi ve en önemlisi – Avrupa Birliği meselesinden de önemlisi- şudur, bu gibi şiddet olayları, geçmişte de örneğini gördüğümüz gibi, başka ülkelere sirayet ediyor. Mesela 1968 olayları Fransa’da başladı, zamanla bütün Avrupa’ya yayıldı ve en son Türkiye’ye geldi, en büyük tahribatı da Türkiye’de yaptı. Türkiye’de yaşanan sağ sol çatışmaları, kavgalar, gençlerin birbirini öldürmeleri, hep 1968’de Fransa’da başlayan olayların bir sonucudur. Şimdi bu defa da Fransa’da başlayan bu şiddet eylemlerinin daha şimdiden Belçika ve Almanya’ya sirayet ettiğini görüyoruz. Bu noktada ümit ediyoruz ki daha fazla genişlemeden durdurulabilir; ama genişlerse korkarız ki bunun başka Avrupa ülkelerinde de etkisi olur. İkincisi, siyasi ve psikolojik sonucu şudur ki, bu yaşananlar, kamu oyunda yabancı düşmanlığını körükleyecektir. Bu olayların sıcaklığı geçtikten sonra halkın içinde bu yabancılarla bir arada yaşamanın zorluğu fikri yerleşecektir ve Türkiye’nin üyeliği de serbest dolaşım konusunu ister istemez gündeme getireceği işin, yaşanan bu olaylar Türkiye’nin üyeliğine karşı bir havanın oluşmasını körükleyecektir.

Balkanlar konusunu Avrupa Birliği yetkilileri ile görüştüğümüz zaman bize dediler ki; bu küçük devletleri almak bizim için sorun değil. O devletlerin hazır olup olmamasının ötesinde, aynen bu ifadelerle “biz o devletleri kolaylıkla hazmedebiliriz” dediler. Bu ülkeleri Avrupa Birliği’ne aldıkları zaman Avrupa Birliği’nin etki alanını da Balkanlar’a yaymış, yerleştirebilmiş olacaklar. Ancak Türkiye’yi kolay hazmedemeyiz diyorlar. Niçin? Çünkü Türkiye’nin çok büyük bir rekabet gücü olduğunu biliyorlar ve Avrupa’daki bir çok çevre Türkleri rakip gibi görüyor. Biz işin siyasi boyutunu, örneğin insan haklarını düşünüyoruz, oysa onlar ekonomik rekabet boyutuyla düşünüyorlar. Türkiye’nin tam üye olduğunu düşünün bir an için, o zaman Türkiye’nin bütün tarım ürünleri gümrüksüz Avrupa Birliği’ne girecek. Sonuçta bu durum Avrupa’daki tarım üreticileri açısından sorun yaratacak. Hizmetler sektöründe Türkiye çok yüksek rekabet gücüne sahip. Türkiye tam üye olduğu ve hizmetler sektörünü Gümrük Birliği’nin içersine dahil ettiğiniz zaman, Türk firmaları bu alanda da, başta inşaat sektörü olmak üzere, taşımacılık, sigortacılık, vs. – Avrupa Birliği firmaları ile çok esaslı bir rekabet içersine girecek. Bütün bunları düşünüldüğü için, Türkiye’nin üyeliğini destekleyen, bu üyeliği çıkarlarına uygun bulan ülkeler, –örneğin İngiltere, İspanya, İtalya, Portekiz -Türkiye’nin üyeliği yönünde bir siyasi irade oluşturamıyorlar; çünkü bir çok ülke de – örneğin Fransa, Almanya, Avusturya- Türkiye’nin rekabet gücünden endişe ediyor. Bunlara ek olarak başka ülkeler de var; örneğin geçtiğimiz günlerde Danimarka Başbakanı bir açıklama yaptı ve tam üyelikten çok ortaklık statüsü yahut özel bir statü daha uygun olacaktır dedi. Şimdi bütün bunlar şunu ortaya koyuyor; Türkiye’nin üyeliğine ilişkin bir siyasi otorite henüz oluşmuş değildir. Üstelik bu konuda Avrupa’da sağlamış olduğumuz destek de giderek azalmaktadır. Şimdi bu durumda biz ne yapacağız, ne yapmalıyız? İşte bu belgeleri bu gözle değerlendirmek lazım. Yani bu belgelerde şunu yapın, bunu yapın dedikleri zaman şöyle değerlendirmek lazım, bu bizden beklenenlerden hangilerini yapmak Avrupa Birliği’nin temel yasalarının gerektirdiği bir husustur ve Türkiye’de yararlı olacaktır; ve hangilerini yapmak Türkiye’nin temel çıkarlarına aykırıdır ve bir dayatma niteliğindedir, diğer ülkelerden beklenmeyen tek taraflı bir tavizdir. İşte bu ayırımı yapmak şarttır.

Birkaç şeye çok dikkat etmek lazım ki bir tanesi şu; bu belgeleri kısa bir süre önce kabul edilen başka belgelerle birlikte okumak lazım. Yayımlanan belgelere bakacak olursak; İlerleme Raporu; geçtiğimiz yıl içersindeki gelişmeleri anlatıyor, kendilerine göre yorumluyor ve değerlendiriyor. Katılım Ortaklığı Belgesi ise Türkiye’den talepleri dile getiriyor. Ama bunlardan önce Müzakere Çerçeve Belgesi var; müzakereler hangi çerçevede yapılacak ve sonunda Türkiye’ye ne verilecek bu orada yazılıyor. Bir de 21 Eylül tarihli Türkiye’nin Kıbrıs ile ilgili deklarasyonuna karşı deklarasyon ve 17 Aralık kararları var. Bütün bu belgeleri bir arada okumak lazım yoksa yanlış ve eksik bir değerlendirme yaparız.

İkincisi, bu belgeleri de bir bütünlük içinde görmek lazım. Yani, “bu belgelerde sadece olumsuz unsurlar var” dersek bu da yanlış ve yanıltıcı olur. Bu belgelerin içinde olumlu unsurlar da var; mesela diyor ki; “Parlamenter dokunulmazlıklar kaldırılsın, sınırlandırılsın”. Bu bizim öteden beri savunduğumuz bir görüştür. Bunun Avrupa Birliği raporuna girmesi olumlu bir işarettir.Yine aynı şekilde, “İşkenceye karşı toleranssız olun” diyor, ondan sonra “Hakim ve savcıların tayinine siyaseti karıştırmayın” diyor ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda Adalet Bakanı’nın yahut Adalet Bakanı Müsteşarı’nın bulunmasını eleştiriyor. Bunlar hep olumlu noktalar. Ayrıca, sendikal haklar, kadın hakları, çocuk işçiler ile ilgili düzenlemelerde ve eğitim, sağlık gibi konularda bizim öteden beri savunduğumuz görüşleri destekleyen ifadeler var. Sonuçta biz, metinlerdeki bu bölümleri yok sayamayız. O sebeple diyoruz ki; bu metinde (1) olumlu unsurlar var; (2) olumsuz ve bizim tarafımızdan kabul edilemeyecek unsurlar var; (3) çelişkiler var; (4) belirsizlikler var. Çelişkiler nerede ortaya çıkıyor; mesela diyor ki 1951 tarihli göçmenlerle ilgili Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğunuz rezervi kaldırın. Bu ne demek oluyor? Türkiye’nin Doğu ve Güney Doğusundan göçmen almayı engelleyen hükmü kaldırın. Aynı maddenin ikinci fıkrasında da diyor ki; “Türkiye sınırlarının güvenliği yabancı, kayıt dışı veya yasa dışı göç hareketini engellemek için güçlendirsin. Zaten onu güçlendirebilmek için Türkiye bu rezervi koymuştur. Bu rezervi kaldırınca onu güçlendirme şansı azalacaktır. Buna benzer çeşitli çelişkiler var, başka örnekler de var; ancak bu çok bariz olduğu için söylüyorum. Aynı şekilde belirsizlikler var; mesela siyasi partiler ile ilgili mevzuatınızı Avrupa standardına uydurun diyor, pek var mı böyle bir Avrupa standardı? Bütün Avrupa siyasi partilerinin tâbi olduğu bir Avrupa Birliği yasası var mı? Her ülkenin farklı statüsü var. Bir de olumsuz unsurlar var tabi ki bu olumsuz unsurları da son derece serin kanlılıkla tahlil etmek lazım. Bu metinde söz konusu olumsuz unsurlar üç kategoriye giriyor. Bir tanesi sivil-asker ilişkileri, bir diğeri azınlık hakları ve sonuncusu da Kıbrıs başta olmak üzere –zira en somut talepler Kıbrıs konusunda- çeşitli dış politika konuları. Kıbrıs konusunda raporlar size üç şey söylüyor; (1) Kıbrıs meselesi nasıl çözülecek? 21 Eylül tarihli daha önceki metinde de –ki burada ona da atıf var-, bu yeni metinlerde de gayet somut olarak deniyor ki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına ve Avrupa Birliği normlarına göre çözülecek. Bu tamamen Rumların istediği ve öteden beri desteklediği formüldür; çünkü bütün Güvenlik Konseyi kararları, bilinen sebeplerden dolayı, Rumların istediği gibi çıkmıştır. Peki bizim istediğimiz formül neydi? Konunun, Kıbrıs Devletini kuran Londra ve Zürich Antlaşmaları temelinde çözülmesi; fakat bu antlaşmalara hiçbir atıf yok metinlerde. Başka ne istiyorduk? Kıbrıs’ta Türkler ve Rumlar arasında şimdiye kadar yapılmış antlaşmalar var; Makarios-Denktaş; Klerides-Denktaş antlaşmaları gibi, bunları da yok sayıyor söz konusu metinler, hatta Annan Planı’ndan –ki Rumların reddettiği bu planda bile bizim için bir çok sakınca vardı- dahi söz etmiyor. Şimdi demek ki bu belgenin Kıbrıs konusunun çözümü ile ilgili kısmı bizim için hiç arzu edilmeyecek bir bölüm. (2) Rum gemilerinin ve uçaklarının Türkiye tarafından kabul edilmesi ki raporda buna üç ayrı yerde değiniliyor. Hem ilerleme raporunda var bu konu hem de Katılım Ortaklığı Belgesi’nde var. Burada çok açık bir şekilde deniyor ki: “Rum tarafının gemi ve uçaklarını Türkiye’ye sokacaksınız ve bunu da hemen yapmalısınız”. Oli Rehn Türkiye’ye geldiğinde dedi ki: “Bunu yapmazsanız bu bölümlerin müzakerelerine başlamayacağız” ki zaten buna benzer bir ifade 21 Ekim tarihli belgede de var. Yani açıkça diyor ki; “bu gemileri ve uçakları almazsanız sizinle ilgili bölümlerin müzakerelerine başlamayacağız”. (3) Üçüncü unsur da tanıma anlamına gelecek şekilde ilişkilerin normalleştirilmesi ifadesi. 21 Eylül tarihli belgede deniyor ki; “biz hepimiz Kıbrıs Rumları’nı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyoruz, siz de bir an önce ilişkilerinizi normalleştirin. Biz de 2006’da bu durumu gözden geçireceğiz ve neler yaptığınıza bakacağız”. Bu “normalleştirme” ifadesini başka türlü anlamak kabil değildir; “siz Kıbrıs Rumlarını Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyacaksınız, sizden bunu istiyoruz”. Bu isteklerin sonu gelmeyecektir. Birbirini tanımayan iki ülkenin ikili ilişkilerini normalleştirmesinin bir tek izahı vardır; o da “tanıma”. Tanımadığınız bir ülkeyle ilişkilerinizi nasıl normalleştireceksiniz, böyle bir şey olabilir mi? Bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim, geçtiğimiz günlerde Kıbrıs Cumhurbaşkanı Papadopulos’un Fransa ziyareti esnasında Fransa Cumhurbaşkanı Chirac: “Biz gayet tabi ki üye bir ülkeyi her zaman destekleriz, dostluklar daha sonra gelir” dedi; yani Türkiye, 2.kategoriye giriyor. Bu Avrupa Birliği’nin yazılı olmayan bir kuralıdır ve Luxemburg Kuralı olarak geçer; üye bir ülke ve üye olmayan bir ülke arasındaki ihtilafta Avrupa Birliği ülkeleri daima üye ülkeyi destekler.

Kıbrıs konusundan başka bir diğer olumsuzluk ise azınlıklar konusu ile ilgilidir. Bu konuda bizim Lozan sistemimize karşı çıkan bir yaklaşım benimseniyor ve diyor ki; “Lozan’da Türkiye belirli etnik grupları azınlık olarak kabul etmiştir; ancak Türkiye’de bu kategorilerin dışında başka azınlık grupları da var, onlara da azınlık statüsü tanınmalıdır”. Sayın Dış
İşleri Bakanı bu ifadenin metinden çıkartıldığını belirtmişti; ancak işte bakınız bu ifade çok açık bir şekilde metinde var. Sanki başka metinleri okuyormuşuz gibi bir durum var.

17 Aralık tarihinde çıkan metni bir zafer gibi gösterdiler ve 18 Aralık günü Ankara’da gösteriler yaptılar, havai fişekler attılar, 23 Aralık tarihinde ise iki sayfalık bir nota veriler; biz bunun içindeki bazı unsurları, özellikle temelli hak kısıtlamalarını, ve bu unsurların müzakere parametresi olmasını kabul edemeyiz şeklinde. Peki ne oldu, biz nota verince Avrupa Birliği geri adım mı attı? Hayır. Aynı metin 3 Ekim tarihli çerçeve belgesinde bir kez daha önümüze geldi ve bu sefer bu 3 Ekim tarihli belgeyi zafer, “dünya tarihine bir hediye” olarak ilan ettiler. Halbuki devletin kendi notasıyla tepki gösterdiği bütün olumsuzlukların hepsi bunun içinde vardı. Nasıl oluyor tepki gösterdiğiniz şeyi aynı anda zafer ilan etmek?

Hükümetin maalesef bütün bu dış politika ve Avrupa Birliği konularına iç politika gözlüğü ile bakma alışkanlığı var; yani her yaptıkları iş bir başarıdır, bir zaferdir, bundan iyisi yapılamazdı, bundan önceki hiçbir hükümetin elde edemediği bir sonuçtur ellerindeki. Hep bunu anlatmak, bunu yaymak istiyorlar, halbuki bu kendilerinin aleyhine işliyor. Yani siz, bu kadar olumsuzluklar içeren bir belgeyi bir başarı gibi kabul ederseniz, elinizde bunu iyileştirme şansınız kalır mı? Oysa bakınız Kıbrıslı Rumlar bunun tam tersini yapıyor; böyle bir belge çıktığında 95% onları tatmin etse dahi, daha fazlasını alabilmek için kıyameti koparıyorlar; “bu nasıl bir rezalettir, kesinlikle kabul edemeyiz, veto ederiz” şeklinde. Bizimkiler ise, 50-60% tatmin edecek bir belge görseler, halka başarılı bir iktidar gibi gözükebilmek için hemen üstüne atlıyorlar “aman ne büyük başarı” diyerek. Bu davranış diplomasinin temeline aykırıdır. İki seçeneğiniz var sonuçta; ya her şeye iç politika gözlüğüyle bakarak değerlendirecek ve dış politikada çok büyük hatalar yapacaksınız veya iç politikada bazı sıkıntıları göze alıp dış politikada Türkiye’nin temel çıkarlarını koruyacaksınız. Dış politikada yapılması gereken şey, birinci önceliği Türkiye’nin çıkarlarına vermektir. Bakın, deminden beri söylediğimiz bir çok olumsuzluk var, bunları nasıl içinize sindireceksiniz? Tam üyelik perspektifi neredeyse tamamen ortadan kalkmış, büsbütün zayıflamış, böyle bir ortamda siz Kıbrıs’la ilgili dayatmaları kabul edecek misiniz? AKP grubu kabul edecek mi? Ederse çok şaşacağız.

Azınlıklar konusuna geri dönecek olursak; şu anda Lozan’dan bu yana 82 yıldır devam eden azınlıklar sistemimizin değişmesi ve azınlık olmayan bazı etnik grupların azınlık olarak kabul edilmesi istenmekte. Bu bir kere Avrupa Birliği’nin kendi felsefesine aykırı. Avrupa Birliği’nin bir Avrupa Birliği Azınlıklar Çerçeve Sözleşmesi var, bu sözleşme her ülkeye o ülkede kimin azınlık olup olmadığını takdir hakkı veriyor. Bu sözleşmenin altına tüm ülkeler şerh koymuş, mesela Almanlar “benim ülkemde Danimarkalılar, Frizyalılar ve Sorblar vardır” diyor ve sadece varolan küçük azınlıkları tanıyorlar. Oysa ki 500-600 bin Türk asıllı Alman vatandaşı var, Yahudiler var, onlar azınlık değildir deniyor. İsveç mesela, bizim ülkemizde Yahudiler azınlıktır diyor. Avusturya yine kendisi belirtiyor kimlerin azınlık olduğunu. Yani Avrupa Birliği, kendi sözleşmesinde kendisi tayin edici haklar veriyor her ülkeye; fakat bize gelince onlar tayin etmek istiyor kimin azınlık olacağını. Türkiye henüz bu belgeyi imzalamamıştır; imzalaması isteniyor, ancak imzaladığı zaman da kimin azınlık sayılacağını onlar tayin etmek istiyor. Sakatlık buradadır.

Ayrıca, “Patrik’e ekümenik yani evrensellik sıfatı verin”, yani “patrik Ortodoksluğun Papası olsun” deniyor. Bunu biz Lozan’da reddetmişiz. O kadar ki Atatürk ve İsmet Paşa Patrikhane’nin Türkiye’den çıkarılmasını önermişler ve sonunda İngiliz Dış İşleri Bakanı Lord Curzon’un önerisiyle bir uzlaşmaya varılmış ve bu Patrikhane İstanbul’daki Rumların kilisesi olacaktır ve siyasete karışmayacaktır denmiştir. 82 seneden beri bu sistem devam etmektedir. Ancak şimdi deniyor ki Patrik’in bir de ekümenik sıfatı var, bunu da kabul edeceksiniz. Ayrıca Rumların vakıfları ile ilgili haklarını kabul edeceksiniz. Gökçeada’daki Rumların mal mülk taleplerini karşılayacaksınız deniyor. Rum din adamlarının yetiştirilmesi için Heybeli Ada Ruhban Okulu’nu açacaksınız deniyor.

Burada çok ilginç başka bir çelişki daha var; bu azınlıklar konusunda Türkiye mevzuatını Avrupa Birliğine uydurmalıdır deniyor. Bu bir kara mizah örneğidir; çünkü Avrupa Birliği’nin en önemli ülkelerinden Fransa, “azınlık” kavramını reddediyor ve bizde hiç azınlık yoktur diyor. 1.200.000 Alzaslı var; bunlar azınlık değildir diyor. 900.000 Bröton var; onlar da azınlık değildir diyor. Korsikalılar var, Basklar var; “bunların hiç birisi azınlık değildir, ben azınlık kabul etmem” diyor Fransa. Yunanistan mesela Makedon azınlığı reddediyor. Batı Trakya Türklerinin hali ortada. Avrupa Birliği standardına uyun diyenler, acaba Yunanistan standardına uymamızı isterler mi? Türkiye’de Patrik nasıl seçiliyor, Batı Trakya’daki Türk din adamları –müftüler- nasıl seçiliyor? Uluslararası Antlaşmalara uygun olarak – 1913 Atina Antlaşması örneğin- halk kendi din adamlarını seçmeye kalktığında, bu müftülere dava açtılar, hapse attılar, saldırdılar, dövdüler. Bizim müftümüz 6.5 ay hapiste yattı. Şimdi din konularını bu kadar ön plana çıkartan AKP Hükümeti acaba Batı Trakya’daki Türklerin din özgürlüğü konusundaki hakları için ne yapmıştır? Ben bu konuda yazılı bir soru önergesi verdim; ancak hiç tatminkar bir cevap alamadım. Orada tarihi Osmanlı Camileri yıkılmış vaziyette, din adamlarımızın durumları meydanda, vakıfların yönetimi cunta zamanında kurulmuş kayyunlara bırakılmış durumda, vakıflara büyük vergiler getirilmiş durumda, eğitim hakları ellerinden alınmış; özetle tam bir baskı söz konusu. Biz diyoruz ki “siz Batı Trakya Türklerine bırakın daha fazlasını, bizim bugün beğenmediğiniz, İstanbul’daki Rumlara yaptığımız uygulamayı yapın, biz başka bir şey istemiyoruz”. Biz yıllardan beri bunu söylüyoruz, tabi bu hükümet ne diyor, ne istiyor onu bilemiyoruz; çünkü hiç ses gelmiyor bu hükümetten ama netice itibarıyla Türkiye yıllardır bunu söylüyor.

Ayrıca, Süryanilerin de Yahudiler gibi, Ermeniler gibi azınlık statüsüne tabi olması da isteniyor. Buna benzer bir sürü talep var azınlıklarla ilgili uzun bölümde. Bunlara ek olarak; bazı etnik grupların dillerinin eğitim dili olması isteniyor ki en önemlisi bu. Etnik grupların o lisanı öğrenmeleri yetmiyor, kurslar yetmiyor, eğitim dili olsun deniyor. Ayrıca yerel radyo ve televizyonlarda yayın yapın deniyor. Bizim parti olarak yerel radyo ve televizyonlarda yayın yapılmasına itirazımız yok; hatta TRT’de yapılmasındansa belli bir devlet denetimi olduğu sürece yerel yayın organlarında yapılmasını biz baştan beri olumlu karşılamıştık; ancak bu işin başka bir tarafıdır. Bu rapor incelendiğinde anlaşılıyor ki Türkiye’deki gelişmeleri tarafsız bir gözlükle görüp yansıtan bir yaklaşımla hazırlanmamış bu raporlar Sanki belli etnik ve dini grupların himaye altına alınması arzusundan kaynaklanan bir yaklaşım gibi bize gözüküyor. Şimdi örnek göstereyim size; son zamanlarda meydana gelen olayların pek çoğunu yazmış, Orhan Pamuk davası olsun, diğer davalar olsun, hepsi uzun uzun anlatılmış ancak olan başka önemli gelişmeler de var burada değinilmeyen. Mesela aşırı dinci bir grubun İstanbul’da Fatih camiinde şeriat yanlısı eyleminden bahis yok raporda. Başka laiklik karşıtı davranışlardan da herhangi bir bahis yok. Biz görmedik. Van Üniversitesi rektörünün tevkif edilmesi ve basına yansıyan bilgilere göre 10 saat, 11 saat ayakta sorgulanarak insan haklarına aykırı bir şekilde muamele görmesinden de bahsedilmiyor. Bu 146 sayfalık metni mümkün olduğunca dikkatle okumaya çalıştık ama şu ana kadar bunları hiç göremedik. Sanki sadece belli gruplar insan hakları açısından sıkıntıya uğrarsa bu bir ilgi ve tepki konusudur, Türkiye’den o konularda ilerleme istenir ama onun dışında laiklik karşıtı davranışlar olunca bunlar görmezden gelinir. Cumhuriyetin bir üniversite rektörü ilk defa göz altına alınıyor, ilk önce tarihi eser kaçakçılığı deniyor, o iddia boş çıkıyor, ardından başka bir dava dolayısıyla göz altına alınıyor ve bu soruşturma böyle gayri insani koşullarda cereyan ediyor; bütün bunlardan hiç bahis yok. İşte bunlar bizim dikkatimizi çekiyor. Yani eğer siz insan haklarına önem veriyorsanız tarafsız olacaksınız. Öyle anlaşılıyor ki bazı insan hakları grupları ne demişse onları yazmışlar rapora.

Burada bizi rahatsız eden yaklaşım şudur; grupların birbirinden ayrılması, belli grupların himaye edilmesi şeklindeki yaklaşımlar, bu toplumun birlik ve bütünlük içinde bir millet olarak var olmasından sanki bir rahatsızlık duyuluyor izlenimini veriyor. Oysa ki bizde, Kürt asıllı vatandaşlarımız 1. sınıf insanlardır ve onlara yapılacak herhangi bir ayrımcılığa göz yummayız. Bir Kürt asıllı vatandaşımıza en ufak bir haksızlık yapılsa biz buna karşı çıkarız, onun davasına sahip çıkarız. Bir Kürt asıllı vatandaşımız oğluyla birlikte öldürüldü, hemen heyet gönderdik ve yerinde durumu inceledik. En küçük bir olay olsa üstüne gidiyoruz ki bu bizim görevimiz zaten. Ama biz Kürt asıllı olmayan bir vatandaşımızın hakları zedelenirse ona da sahip çıkıyoruz; örneğin Van üniversitesi rektörünün olayında hemen oraya da bir heyet gönderdik. Çocuk yuvasında bir olay oluyor, oraya da sahip çıkıyoruz; yani mesele insan haklarını belli tercihlere göre yönlendirmek yanlıştır, insan hakları herkesin hakkıdır, vatandaş olarak herkes eşit haklara sahiptir. Biz belli etnik veya dini grupların havisi gibi onların hakları ile ilgilenir, gerisiyle ilgilenmeyiz gibi bir izlenim yaratırsanız –ki bu rapordan maalesef öyle biz ilenim çıkıyor- o zaman o raporun tarafsızlığı konusunda kamuoyunda kuşku uyanır. Yani siz, belli amaçlarla hareket ederek, belki bazı örgütlerin etkisiyle bu raporu yazıyorsunuz; ancak eğer siz tarafsızsanız, o örgütlerin ne kadar tarafsız olduğunu önce araştıracaksınız, Yok eğer siz taraflıysanız o zaman taraflı örgütlerle iş birliği yapıyorsunuz demektir. İşte buna çok dikkat etmek lazım. Bir tane olumlu örnek biz bulamadık raporda. Belki biz yanılıyoruz ama dikkatle okumaya çalıştık, çeşitli bilgisayar tarama yöntemleriyle bilgisayardan da taradık ve mesela Van rektörüne atıfta bulunduğunu hiç göremedik.

Basın özgülüğü konusunda raporda basının kendi kendisini sansür ettiğini söylüyor ki bu çok doğru. Mesela muhalefetin görüşlerine bazı yayın organlarının yer vermemesi, Meclis Televizyonunda muhalefetin konuşmaları sırasında yayının kesilmesi gibi. Sanki hükümetin baskısından çekindiği için basın kendi kendini sansür ediyormuş gibi yazılmış rapora da. Basın özgürlüğü ile ilgili çok fazla problem var deniyor ve onları anlatıyor ve bir yerinde de diyor ki; basın kendi kendini sansür ediyor ama niçin? Hükümetten yahut devlet organlarından gelebilecek baskılardan çekindiği için. Sonuçta, basınla ilgili söylemesi gereken en önemli unsuru söylemiyor; yani basının büyük bir bölümünün tarafsızlığını yitirdiğini, iktidarın destekçisi olmak uğruna muhalefetin görüşlerine yer vermediğini. Şimdi bütün bunları böyle bir bütün içersinde değerlendirdiğimiz zaman bu raporun tarafsızlığından kuşkuya düşüyoruz; ancak dediğimiz gibi olumlu unsurları da içinde var. Biz dersek ki 1.sayfasından sonuncu sayfasına dek olumsuzdur; bu da yanlış olur. İçinde bazı konularda olumlu unsurlar var; ama söylediğim hassas konularda –özgürlükler, insan hakları, basın hürriyeti, azınlıklar, Kıbrıs ve sivil-asker ilişkileri- bizi rahatsız edecek pek çok unsur var raporda.

Mesela sivil-asker ilişkileri konusunda, köy koruculuğu kaldırılsın deniyor. Türkiye’de terörün hortladığı, yeniden canlandığı bir dönemde köy koruculuğunu kaldırırsak biz terörle daha mı iyi mücadele ederiz yoksa siz terörle mücadele etmemize o kadar önem vermiyor musunuz? Köy koruculuğunu kaldırın ne demek? Terörle yaptığınız mücadeledeki bir unsuru ortadan kaldırın demek. Bu nasıl bir mesajdır Türkiye’ye? Ayrıca, sivil-asker ilişkilerinde öyle bir hava yaratılmış ki; sanki Türkiye’de son sözü askerler söylüyor, siyasete askerler yön veriyor. Yani; parlamentonun askerler üzerinde denetimi yokmuş da olması gerekirmiş gibi ifadeler var. Askeri stratejileri ve devletin güvenlik politikalarını siviller tayin etsin deniyor. Peki kim tayin ediyor bunu şu anda? Meclisten yüksek bir makam var mı? Meclisin üstünde her hangi bir makam var mı? Meclis bir yerden emir alarak mı hareket ediyor? 1 Mart tezkeresini kim reddetti? Meclis serbest iradesiyle hareket etmedi mi? Birisi meclise şöyle yapın böyle yapın diye emir mi verdi?İçinde pek çok askeri unsur olan bu 1 Mart tezkeresini, Meclis, askeri bir makam olarak reddetti. Bunları görmezlikten geliyorlar. Sanki meclisin üzerinde bir makam var ve meclis denetleyemiyor gibi söyleniyor ve Meclis hesaplarını, savunma politikalarını denetleyemiyor deniyor raporda. Oysa ki biz Mecliste bütün bunları çok açık bir şekilde denetliyoruz, çok açık bir şekilde denetliyoruz. Örneğin birkaç gün sonra Mecliste Milli Savunma Bakanlığı bütçesi var; bakın orada neler diyeceğiz. Geçen sene dedik, daha önceki sene de dedik; ama bunları çoğu yok varsayıyor. Sanki askeri harcamaların üzerinde hiç denetim yokmuş gibi söyleniyor. Hükümetse, ilginç bir şekilde, bu açıklamalara karşı çıkmadığı gibi, tam tersini söylüyor, maalesef biz buna tanık oldu. “Eleştirileriniz doğrudur ama bize biraz zaman bırakın, bunları zaman içinde halledeceğiz” diyorlar, yani hak veriyorlar bu eleştirilere. Açıkçası bu bizi üzüyor ve rahatsız ediyor; çünkü Türkiye’de devletimizin temel rejimine sahip çıkmamız lazım. Bu temel rejimin kaynağında da devletin en üst makam olduğu, milli iradenin üzerinde başka bir güç olmadığı prensibi vardır; oysa varmış gibi yazılıyor, iktidar da buna itiraz etmiyor. Mesela türban konusunda çıkıyorlar, Türkiye’de özgürlük yoktur diyorlar, Amerika’da Sayın Başbakan CNN’e mülakat veriyor, İngiltere’de mülakat veriyor: “Sizin ülkenizde özgürlük var, bizde yok. Türban konusunda sıkıntılar var” diye. Oysa siz burada tek başınıza iktidarsınız, Mecliste çoğunluğa sahipsiniz, peki kim size mani oluyor? Kendi ülkenizi siz şikayet ederseniz birileri demez mi ki”demek ki sizin ülkenizde Meclisin üstünde bir güç var”. İşte yaratılan bu izlenim ardından raporlara bu şekilde yansıyor.

Yunanistan üye olurken Batı Trakya’daki Müslümanların hakları olsun, camilerin durumu olsun hiç konu olmamıştı; oysa ki şimdi Türkiye’nin üyeliği önünde Patrikhane gibi konular bir sorun teşkil etmekte. Biz bu konuda Mecliste bir Meclis araştırması, genel görüşme önergesi verdik ve bu genel görüşme genelgesi AKP’lilerin oylarıyla reddedildi. Halbuki bu anlamda Türkiye’den istenenleri doğru değerlendirmek lazım. Hatırlarsanız, Komisyonun Yunanistan’ın üyeliği konusunda başka sebeplerden dolayı olumsuz raporu vardı; fakat başta Fransa olmak üzere bazı devletlerin – ki o zaman, şimdi Türkiye’nin üyeliğine karşı olan Giscard d’Estaing Fransa’nın Cumhurbaşkanıydı- himayesi ve desteği ile Yunanistan üye yapılmıştır .

Sivil Toplum Örgütlerinden bizim beklentimiz ses çıkartmalarıdır. Gerçekten tarafsız, dürüst, ülkesini seven, yabancıların finansmanıyla çalışmayan, yabancılardan para alarak onların yönlendirdiği istikamette faaliyet göstermeyen, gerçekten bu topraktan çıkan sivil toplum örgütleri seslerini çıkartmalı ve bu konudaki görüşlerini yazmalılar. Herhangi bir gelişme olduğunda, örneğin bu raporlar açıklandığında, biz bu tepkiyi gerek bugün burada basına verdiğimiz röportajlarda, gerek yarın bir gün Avrupa’ya gittiğimiz zaman orada –ki daha bugün Mecliste Avrupa Birliği’nden gelen yetkililerle konuştuk- gösteriyoruz ama halkın da sesinin çıkması lazım. Halk da tepkisini ortaya koyacak. Yapılan haksızlıkları, çifte standartları gördüğü zaman halk, sivil toplum örgütleri, akademik çevreler,öğrenciler, sade vatandaşlar oturacaklar ve iki satır mektup yazacaklar; iş çevrelerine yazacaklar, hükümete yazacaklar, basına yazacaklar, yabancılara, Avrupa Birliğine yazacaklar ve böylece görülecek ki halk bu işin farkındadır. Halk çifte standart istemiyor; halk Türkiye’nin 2.sınıf bir statüye düşürülmesini istemiyor. Bu noktada herkese ve tüm siyasi partilere görev düşüyor. Biz bu görevi elimizden geldiğince, gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında yapıyoruz ama tüm siyasi partilerin anlatması gerekiyor. Bazı siyasi partiler de aynı doğrultuda görüş ifade ediyorlar, onu da memnuniyetle karşılıyoruz ancak herkesin yoğun bir şekilde çalışması lazım. Ve neticede, gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında herkes anlamalı ki Türk milleti haksızlıklara boyun eğmez. Türk milleti bir haksızlığa uğradığı zaman tepki gösterir. Şimdi, olumlu unsurlar bir yana, olumsuz unsurlara tepki göstereceksiniz, olumlu unsurları da destekleyeceksiniz. Örneğin Meclisteki milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması deniyor; diyeceksiniz ki Avrupalılara: “Çok memnun olduk bunu belirttiğiniz için ve biz de destekliyoruz hakikaten Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de dokunulmazlıklar kürsü hürriyeti ile sınırlandırılmalıdır ve adi suçları kapsamamalıdır. Bunu yazdığınız için memnun olduk. Sendikal hakları desteklediğiniz için memnun olduk”. Bunu yazacaksınız. Yani Avrupa Birliği’ni bir düşman gibi görmeyeceksiniz; Avrupa Birliği’nin içinde bütün bu olumsuzlukları biz görmemize rağmen olumlu unsurları da göreceğiz elbette. Şu anda bir mayın tarlasından geçiyoruz, bütün bunlar bizlerin gerçekten çok zorlu bir mücadele vereceğimizi gösteriyor. Ne yapacağız peki? İktidar ve muhalefet el ele vereceğiz ve meclise gideceğiz. Mecliste bunları tartışacağız ve bir milli politika oluşturacağız. Akademik çevreler, sendikalar, iş verenler, işçiler hepsi destek olacak ve herkes bilecek ki Türk halkının sahip çıktığı milli politika budur. O zaman daha güçlü olacağız ve hiçbir zaman bu politikayı iç politika çekişmesine kurban etmeyeceğiz. Bazıları basında “muhalefet ne derse desin yanlıştır, iktidar ne derse desin doğrudur” gibi bir saplantı içine girdiler. Bu hem Türkiye’ye hem de iktidara zarar veriyor. Muhalefetin eleştirileri iktidarın işine yarar; yurt dışına gittiğinde iktidar bu sayede diyecek ki: “İstediğinizi yapamam, halka bunu anlatamam, kabul ettiremem”. Herkes bu şekilde yapıyor, oysa bizde Avrupa’dan gelen herhangi bir haksızlığa, yanlışlığa eleştiri yöneltmek bir suç adeta. Bunu yaparsanız bir anda Avrupa düşmanı ilan ediliyorsunuz. AB üyeliğini istemediğiniz söyleniyor. Biz diyoruz ki, Cumhuriyet Halk Partisi olarak herkesten çok istiyoruz AB üyeliğini; bu bizim temel programımızla, temel hedeflerimizle örtüşüyor ama bazı çevreler ne dersek diyelim bize “hayır, siz AB karşıtısınız” diyorlar. Niye? Çünkü teslimiyetçiliği, çifte standardı, haksızlığı reddediyoruz.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.