Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ATA TV – Türban Meselesi ve Vakıflar Yasası Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Ata TV’ye verdiği mülakat
31 Ocak 2008
Sunucu: İç politikamızdan önce başlayalım isterseniz. Daha sonra da dış politikamızdaki gelişmelere de değineceğiz.
Onur Öymen: Aslında biz bu türban konusunda her türlü polemikten kaçınmanın en doğru iş olduğuna inanıyoruz. İşin siyasi boyutu Mecliste görüşülecektir. İşin hukuki boyutu anayasa mahkemesinde görüşülecektir. Meclis sözünü söyledikten sonra anayasa mahkemesi yani hukuk konuşacaktır ve bu mesele bu şekilde çözümlenecektir. Bu mesele üzerinde polemik yaptıkça yanlış anlamaların ortaya çıktığını biz görüyoruz ve bunun çok sakıncalı sonuçlar verebileceği düşüncesini taşıyoruz. Bizim hepimize düşen ortak görev toplumu bölmemektir, yeni gerginlikler yaratmamaktır, bu konuyu bir din istismarı haline dönüştürmek isteyenlere fırsat vermemektir ve hukuk çerçevesi içinde bir çözüm aramaktır. İşin özüne bakacak olursanız işin dini boyutunu kuşkusuz din adamları tartışıyor. İlahiyat profesörleri tartışıyor. Pek çok farklı görüş ortaya atılıyor. Fakat bir de bakıyoruz ki, Sayın Başbakan sanki Türkiye’nin en büyük din âlimiymiş gibi hem bu konuda hem bu zina konusunda hem başka konularda sık sık bizim dinimizin gereği budur şudur diye fetva veriyor. Kendisi orta derecede bir din tahsili yapmıştır. İmam Hatip Okulu mezunu ama Türkiye’nin en büyük din adamı değil. Onun için din konusunu biz tartışmaktan kaçınmayı uygun buluyoruz. Şu kadarını yalnız biliyoruz ki, bu başından beri İslam dininde Müslümanlıkta görülen bir örtünme biçimi değil. Geleneksel başörtüsü Anadolu’da yüz yıllardan beri var ama Türban dedikleri cinsteki örtünme yurt dışında Ortadoğu’dan kaynaklanan bir cins ithal malı üniforma gibi Sayın Genel Başkanımızın ifade ettiği tarzda yani bunun İslamiyet’in vazgeçilmez bir unsur bir farzı gibi takdim etmek isteyenler yanlış bir iş yaptığını düşünüyoruz. İkincisi, genç kızların üniversite eğitimin engellenip engellenmemesi çok önemli bir sorudur. Bizce, genç kızlarımızın üniversite tahsili engellenmektedir ve çok büyük bir yanlış yapılmaktadır. Nasıl engellenmektedir? Lise mezunu genç kızlarımızın sadece %17’si üniversiteye girebiliyor. %83’ü üniversite kapısından dönüyor. Şimdi bu konuyu biz bir tarafa bırakarak sanki böyle bir mesele yokmuş gibi sadece girenlerin %1’in esas konusunu teşkil eden bir meseleyi Türkiye’nin en önemli meselesi haline getirdik. O kadar ki, artık ABD’den ve Avrupa’dan bile yorumlar gelmeye başladı Türkiye’de üniversitedeki kızlar ne giysin ne giymesin filan diye. Eğer konuşacaksak üniversiteye genç kızarlımız niye giremiyor bunu konuşalım. Liseyi bitiren genç kızlarımızın nasıl oluyor da %83’ü üniversite kapısından geri dönüyor bunu konuşalım. Bu, Türkiye’deki eğitim sisteminin çarpıklığından mı kaynaklanıyor, üniversitelere giriş sınav sisteminin yanlışlığından mı kaynaklanıyor ama hangi ülkeyi siz bana gösterebilirsiniz ki çağdaş ülkeler arasında liseyi bitiren kızların sadece %17’si üniversiteye girebilsin. Meseleler bunlar. Şimdi biz bunları tartışacağımıza işte Hükümetin bir kamuoyu oluşturma çabasının sonucunda bu konuların türbanın tartışılmasına giriyoruz. Demin dediğim gibi, şimdi işin hukuki boyutunu anayasa mahkemesi karar verecek. Bir kere zaten iki defa karar vermiştir. Elimizde bu konuda anayasa mahkemesinin kararları var ve o kararları dikkatle incelediğiniz zaman çok esaslıdır. 1989 tarihli kararını özellikle ayrıntılı olarak okumak lazım. 30 sayfa neredeyse ve bütün ayrıntılarıyla irdeliyor. Türbanı, anayasanın temel felsefesi açısından, fikriyatı açısından, ruhu açısından, içeriği açısından, değiştirilemez ikinci maddesi açısından, başlangıç bölümü açısından incelemiştir. Yani gerçekten dikkate değer bir hukuk metnidir. Şimdi önümüzde böyle bir metin var. Danıştay’ın metinleri var. Daha bugün Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu bir karar aldı yine türban konusunda. Daha bugün bir müracaatı reddeden bir karar aldı. Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın kararı eskidi. Bakarsınız yeni bir karar alırlar diyenler çıkıyor. Daha bugün Türkiye’nin yüksek idari mahkemesinin aldığı karar var. Ayrıca AHİM’in aldığı karar var. Başbakan AHİM karar aldığı zaman ne diyordu? “Efendim, bu işi hâkimler bilmez ulema bilir.” Düşüne biliyor musunuz? Hâkimlerin söz sahibi olabileceği bir konu gibi görmüyor. O kadar böyle dinin iç meselesi ki, “Avrupalı hâkimler ne karışıyor” diyor. İşin garip tarafı şu ki, davayı açan bir hanım davalı olan Türkiye Hükümeti…
Sunucu: Davayı açan hanımlar arasında Cumhurbaşkanımızın eşi de vardı.
Onur Öymen: O da vardı. Fakat bu Leyla Şahin davasında dikkat çeken nokta şu: Hükümetin gönderdiği bir cevabi bir metin var. Tavsiye ederim. Basın eğer biraz dikkat gösterse o metni olduğu gibi yayınlar. İbret vesilesidir. Yani AHİM’e, türbanın nasıl bir kökten dinciliğin sembolü olduğunu, nasıl efendim bir siyasi amaçla istismar edildiğini, üniversitelerde türban takmanın ne kadar yanlış olduğunu AKP’nin Hükümeti bildiriyor. Bu müracaat üzerine Türkiye’nin cevabi yazısı var. O yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Eğer merak eden basın mensupları varsa bizde tam metni var.
Sunucu: Ama herhalde o cevap daha önce hazırlanmıştı, değil mi?
Onur Öymen: Hayır canım. 2003 yılında gelişmelerden sonra verilmiş. Çok açık ve net bir şekilde Türk Hükümeti Sayın R.T. Erdoğan’ın Başbakan olduğu Türk Hükümeti türban konusunun siyasi istismar vesilesi yapıldığını yazılı olarak AHİM’e bildiriyor. Yani şaşılacak bir olay. AHİM de Türk Hükümetinin resmi görüşü doğrultusunda bir karar aldığı zaman da Hükümet çok üzülüyor. Bu ne biçim iş diyor. Yani mahkûm olmak istiyor. Nasıl olur da bizi mahkûm etmezsiniz diye “bu işi siz bilmezsiniz, ulema bilir” diyor. Şimdi bu işin neresinden tutacaksınız?
Sunucu: E tahkiye dediğiniz bu mu oluyor acaba?
Onur Öymen: Tahkiyeden de beter bir durum. Yani bu kadar olamaz. Tahkiyede esas amacınızı gizleyerek işte farklı görüşteymişsiniz gibi savunuyorsunuz. Ama öyle olsa o zaman çıkan karara “bu işe siz karışmayın, ulema karışır” der misiniz? Yani tahkiyeyi bile gölgede bırakacak bir yaklaşım. O bakımdan, doğrusunu isterseniz, bu işin tutulacak tarafı yok ve biz bu noktaya kadar gelmiş olmasını büyük bir üzüntüyle karşılıyoruz. Efendim, sosyal mesele, gençlerin talepleri var v.s. yarın dese ki liseli öğrenciler “bizim de inancımız var.” 18–19 yaşında liseli öğrenciler var. Deseler ki, “bizim de inancımız var. Üniversite öğrencisine tanıdığınız bir hakkı bize ne hakla tanımıyorsunuz” dese ne diyeceksiniz? Efendim, devlet memurları, yüz binlerce kadın devlet memurumuz var. Deseler ki, “biz üniversitede okurken inancımıza saygı gösteriyordunuz da şimdi üniversiteyi bitirdik mesleğe girdik, mesleğe girdiğimiz anda bizim inancımızdan vazgeçmemizi nasıl istersiniz” deseler ne diyeceksiniz? İşte siz de söylediniz, daha şimdiden bazı AKP’li milletvekilleri çıkış yapıyorlar. “Gayet tabii ki” diyorlar “devlet memuriyetinde de olması lazım.” Öbürü kalkıyor “belediyelerde de olması lazım” yani nihai amaçları bellidir. Bu Türkiye’yi nereye götürür? AKP istemese bile bu Türkiye’yi adım adım laik cumhuriyetten uzaklaştırır ve bir din devletine götürür. Din devletinde bu işin nasıl olduğunu size anlatayım. Kuşkusuz bilirsiniz ama ben İran İslam Devriminden sonra o zamanki Dışişleri Bakanımızla Tahran’a gitmiştim. Sokakta bir sürü başı açık kadın vardı. “Nasıl oluyor” dedik “hem din devleti kurdunuz hem de başı açık insanlar.” “E, biz çok hoş görülürüyüz. Bizde öyle baskı maskı yoktur” filan. Erkek bakanlar bile kravat takıyordu. Böyle şimdi ki gibi kravat takmayı günah saymıyorlardı. Neticede ne oldu? Adım adım baskı arttı ve en sonunda ceza yasasına bir madde koydular, 683. madde. Bu maddeye göre İran’da bir kadın başı açık sokağa çıkarsa 10 gün ila 2 ay arasında hapis cezasına 50 bin ila 500 bin riyal para cezasına çarptırılıyor. Bu gidiş o gidiş. Onun ötesinde yine dini gerekçeyle verilen başka cezalar var. 74 kırbaçlanma cezası var. Efendim, ahlaksız sayılan bir yayın yaparsanız idam cezası var. Efendim, zina yaparsanız taşla öldürme var. Bunların hepsi ceza kanunda yazılı. Yani bir din devleti bu. “Efendim, biz buna müsaade etmeyiz. Engel oluruz.” Hangi güçle engel oluyorsunuz? Sizin arkanızdan gelen dalga sizi de aşacak. Farkında değilsiniz. Biz iyi niyetle belli sınırlar içinde belli bir hak tanıyarak Türkiye’nin bir sosyal meselesini halletmeye çalıştık. Amaç o değil. Amaç sizi aşacak. Siz iyi niyetle de bu işe kalkışıyor olsanız arkadan gelen dalga sizi de aşacak. Bakın bunun çok örneği var dünyada. Bangladeş mesela bir laik devlet olarak kuruldu. Pakistan’dan ayrıldığında Türkiye’yi de biraz örnek alan laik bir devlet olarak kuruldu ama aşırı İslamcı güçlerin baskısına dayanamayıp 5 sene sonra koyu bir din devleti haline geldi. Fas’ın haline bakın bugün. Fas’ın hailen bakın bugün. Fas laikliğe en yakın İslam ülkesiydi be geçenlerde Faslı bir bayan bakanla konuştum ve diyor ki, “üzerimizdeki baskıları bilemezsiniz. O kadar baskı geldi ki sonunda bir tek benim partim laik parti olarak kaldı. O dalga da üzerimizden geçti en sonunda benim partimin içinde bir tek ben kaldım” dedi. “Şimdi ben de bırakıyorum çünkü benim de direnme gücüm kalmadı.” Şimdi Türkiye’yi buraya mı götürmek istiyorsunuz?
Sunucu: Örneğin, AKP’nin anayasa ısmarladığı o bilim kurulunun başında olan Prof. Özbudun bile bir takım kaygılar öne sürüyor ama tabii sizin de belirdiğiniz gibi bu konuyu son derece iyi niyetle ele alanlar var ve bunların başında da programı beraber yaptığımız Sayın Bölükbaşı geliyor. Şunu da diyeceğim ama “cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir.” Umarım bu iyi niyet bizi istemediğimiz yerlere götürmez. Son diyeceğiniz bir şey var mı?
Onur Öymen: Son diyeceğim şu: bu konu, ben biraz da hayretle karşılıyorum bu MHP’nin bu konuyu sahiplenmesini iktidara adeta bir paratoner gibi çıkıp… Kalkıp bizim laiklik görüşümüze filan laf ediliyor. Bunlar doğru şeyler değil. Laiklik, bu Cumhuriyetin özüdür. Esasıdır. Rejim muhafızlığı bizim de sizin de hepimizin görevidir. Atatürk boşuna mı Gençliğe Hitabesini söylemiş. Cumhuriyete ve bu rejime sahip çıkma zorunluluğunu boşuna mı söylemiş? Tahmin edememiş mi bugünlerin olduğunu? Açın okuyun ne diyor Genliğe Hitabında. Açın okuyun Bursa Nutku’nu bakalım ne diyor Atatürk. Şimdi bunlara girmemek lazım ama burada bizim muhatabımız iktidardır. Yani şimdi başka bir parti kendisini iktidarın bir savunucusu gibi kendini önümüze çıkarırsa ister istemez bizim de söyleyeceğimiz laflar olur. O bakımdan, Sayın Başbakanın tavrına bakın. Daha Başbakan olmadan önce söylediği laflara bakın. Televizyonlarda gördük yalnız rivayet filan değil. Diyor ki, “Türk halkı isterse tabii ki laiklik gidecektir” diyor. Ne diyeceksiniz? Nihai amacı neymiş? Sadece üniversiteyle sınırlı bir düzenlememeymiş acaba? Bu lafı neden söylemiş? “Demokrasi bir tramvaydır” diyor. “Bir durakta binersin bir durakta inersin.” Ne diyeceğiz şimdi bu sözlere? Şimdi işin bu tarafına girecek olursak bizim çok söyleyecek laf var. Ne diyor eski Meclis Başkanı Sayın Bülent Arınç? “Meclisin yapamayacağı tek şey kadını erkek erkeği de kadın yapmaktır. Onun dışında her şeyi yaparız.” Ne demek o? Yani laikliği de kaldırabiliriz, anayasanın değişmeyecek maddelerini de değiştirebiliriz. Bunun sonu hilafete kadar gider. Bunun sonu yok. O bakımdan, biz bunu çok sınırlı küçük bir sahada tutarız onun dışına da taşırmayız garanti veriyoruz.” Hangi yetkiyle veriyorsunuz? Siz bu yetkiyi bir kere tanıdıktan sonra iktidar partisinin tek başına sizin tanıdığınız çerçevede çıkarabileceği kanunlarla neler yapabileceğini düşünebiliyor musunuz? Bir tek örnek vereyim size hayretler içinde kalacaksınız. Bize Dışişleri Komisyonuna bir anlaşma getirdiler “biz İslam Kalkınma bankasıyla bir anlaşma yaptık. Bir özel fon kuruyoruz. Türkiye de 10,5 milyon dolar verecek ve özel fon kurulacak.” “Ne yapacak bu fon?” “Özel sektörü destekleyecek ama bir şartla: sadece İslami usulle çalışan özel sektörü.” “Kim tayin edecek Türkiye’de hangi firma İslami usulle çalışıyor hangisi çalışmıyor?” “Mekke’deki bir kurul tayin edecek.” Düşünebiliyor musunuz? Laik Türkiye’de yapılan işe bakın siz. Anayasaya apaçık aykırı. Kıyameti koparttık ve Genel Kurula henüz getiremediler. Ama zihniyet bu. Şimdi biz bu zihniyetle mücadele ederken bizim Cumhuriyete, Atatürk ilkelerine, laikliğe sahip çıktığına inandığımız bir siyasi partimiz kalıp bu iktidarın yanında yer alıyor. İlk defa da değil. Ben bunları söylemek istemem ama öyle anlaşılıyor ki, bu ip meselesi vardı seçimlerde, iktidar bu ipe tutunuyor şimdi. Şimdi bütün mesele bu ipi bir çekme halatı haline getirmemektir. İşin ince noktası orası. Şimdi bu polemiklere girmeyelim.
Biz diyoruz ki, bu hassas konuda halkın duygularını ilgilendiren konularda bırakınız böyle televizyon tartışmalarıyla işi daha da zorlaştırmayalım. Daha da germeyelim toplumu. Bırakalım Mecliste tartışılaşacak tartışılınsın biz de görüşümüz söyleyeceğiz. Eğer çoğunluğun oyuyla kabul edilirse ki, öyle anlaşılıyor anayasa mahkemesi var. Yargıya saygı göstereceksiniz. Gayet tabii ki yargı kararları çıkacaktır ve o zaman göreceğiz. Ben bu konuda mevcut anayasa mahkemesi kararına değindim. O kararı okursanız orada çok açık ve net mesajlar var içinde. Yalnız laikliğe atıf yok. Anayasamızın değiştirilmesi mümkün olmayan maddelerin içindeki ve başlangıç bölümündeki milliyetçilik ilkesine de aykırıdır diyor anayasa mahkemesi, biliyor musunuz? Yani milliyetçi partilerin dikkatine sunarız. Biz bu konuları bu gibi polemik vesilesi yapılmasına taraftar değiliz. Buna taraftar olmadığımız için de bu konuların tartışılacağı çok taraflı televizyon programlarına katılmamayı tercih ediyoruz. Ben de bu konunun tartışılacağını düşünerek gelmedim buraya.
Sunucu: Bu vakıflar yasası geldi. Ne diyorsunuz bu konularda?
Onur Öymen: O konuya geleceğim ama bir konu var ona değinmem lazım. O da, bu iktidarın nasıl olup da %47 oy aldı? Şimdi orada durun. Bu iktidar neyin %47’sini almış? Öyle bir hava yaratıldı ki, Türk halkının yarısı oy verdi. Kim oy verdi bunlara? 42,5 milyon seçmenin içinde seçime katılan 36 milyonun %47’si. Fiilen geçerli oylara sahip 36 milyonun %47’si. Peki, seçmen sayısı hakikaten 42,5 milyon muydu? İşte geçen hafta açıklandı, Türkiye Ulusal İstatistik Kurumun rakamları, gördük ki 18 yaşından büyük yani seçmen yaşındaki nüfusumuzun miktarı 48 milyon 286 bindir. Bize resmen de dün bildirdiler. Şimdi bu rakamlar elimizdeyken vicdan sahibi bir insan diyebilir mi ki, bunlar halkın %47’sinin oyunu aldı diye? Size hemen rakamını söyleyeyim, yani bu TÜİK’in rakamlarını tabii bunların içinde gider de oy kullanırdı, 6 milyon seçme hakkından mahrum edilen insanın kaçı hangi partiye oy verirdi bu tartışmaya açık ama halkın % kaçının oyunu aldığı sorusu sorulursa işte onun cevabı açık. Hemen söyleyeyim: TÜİK’in verdiği 48 milyon 286 binin içinde AKP’nin aldığı 16 milyon 300 binin oranı %33,8’dir. Hiç kimse böyle halkın yarısının oyunu bunlar aldı gibi yansıtmasın. Kamuoyunda öyle bir hava yaratılıyor ki, siz ne derseniz deyin halkın yarısı bunları desteklediğine göre demek ki halk bunları beğeniyor. Daha ne diyeceksiniz. İşte biz de diyoruz ki, bu iş o kadar basit değil. İşte bu seçim rakamları da ortaya koyuyor ki, ortada çok ciddi bir durum var. Ben Sayın Başbakana yazılı bir soru önergesi verdim. Bu rakamlardan hangisi doğru dedim. Eğer Devlet İstatistik Enstitüsünün rakamları doğruysa seçim rakamları yanlış. Seçim rakamları doğruysa devletin bütün hesaplamalarının esasını teşkil eden DİE’nün rakamları yanlış. Ben size usul hakkında bir şey söyleyeceğim. Biz CHP olarak bizim çok ciddi bir sıkıntımız var. Biz ne zaman haklı bir konuyu haksız söylenemeyecek kadar önemli bir konuyu dile getirsek birileri bize kalkıp “ama başka bir konuda da şöyle olmuştu” diyor. Canım, bu konuyu bir tartışalım. Yani siz diyor musunuz ki, YSK’nin rakamıyla DİE rakamı arasında 5,5 milyon kişilik bir fark olması doğaldır? Gelelim ikinci konuya, “siz eskiden niye onu ne yaptınız?” Şimdi şunu söyleyebiliyor musunuz siz, 5,5 milyon fark olması doğaldır ve bu seçimleri normal bir seçim gibi telaki etmemize yeter. Olur mu? Şimdi her konuyu evirip çevirip bir ucundan CHP’nin bir hatasına bağlamaya kalkarsak o zaman ciddi bir tartışma olsun. Bakın ben size şunu söylüyorum: biz şu soruyu sorduk, her seçimde 3,5–4 milyon seçmen sayısı artıyor idi 1983’ten bu yana. Fakat bir de baktık ki, 2007 seçimlerinde 2004’teki yerel seçimlere nazaran seçmen sayısı 1 milyon azaldı. Nasıl oldu bu iş dedik? Evelediler gevelediler “efendim, eskiden mükerrer yazılmış seçmen vardı da şuydu da buydu da peki şimdi bu 5,5 milyon vatandaşımız mükerrer mi yazıldı? Yani Türkiye’nin esas nüfusu 70 milyon değil de 64,5 milyon mudur? Bunu mu demek istiyorlar? Bu şimdi o kadar ciddi bir konu ki, bunu başka konulara hiç karıştırmadan tek başına irdelememiz lazım. Cevap almamız lazım. Şimdi biz bunu söyleyip duruyoruz. Basın toplantısı yaptık, inanmazsınız belki 30 tane gazeteci var 20 tane kamera var, ertesi gün açıyoruz gazetelerde bir satır yok. Bir köşe yazarı bir ucundan yazacak da halkın haberi olacak. O kadar gazeteciye bu kadar önemli bir şey söylüyorsunuz bir satır yazmıyor. Bu inanılmaz.
Sunucu: Bu vakıflar konusuna dönelim isterseniz.
Onur Öymen: Bu vakıflar konusu son derece önemli. Bu vakıflar yasasını bildiğiniz gibi bir önceki Cumhurbaşkanı Sayın A.N. Sezer iade etmişti Meclise. Şimdi bu iade gerekçesini okuduğunuz zaman çok uzun çok kapsamlı çok ayrıntılı bir gerekçedir. Orada görüyorsunuz ki, bu yasanın birçok maddesini hem anayasaya aykırı buldu hem de Lozan’a aykırı buldu. Çok ilginç bir tabloyla karşı karşıyayız, Lozan’la Sevr’in mukayesesi. Sevr Anlaşmasında bir 151. madde var. Bu madde diyor ki, bu azınlıkların hakları hukuku konusunda büyük devletler Osmanlı İmparatorluğunun ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini bildirirler ve Osmanlı İmparatorluğu da bunları aynen uygulamakla yükümlüdür. 151. madde bu. Yani buna karşılık Yunanlılar da Batı Trakya Türklerinin haklarını şöyle kollayacaklardır diye bir hüküm yok. Sadece tek taraflı olarak yükümlülük var. Lozan’ın farkı biliyorsunuz, Lozan’da azınlık hakları 37–44. maddeler arasında düzenleniyor bir de 45. madde var. Bu madde de diyor ki, “Batı Trakya Türklerinin hakları aynen İstanbul Rumlarının hakları gibi korunur” diyor. Burada ince noktası şu: Batı Trakya Türklerinin azınlık hakları vakıflar hakları da dâhil olmak üzere en küçük bir şekilde bir iyileştirmeye tabii tutulmaksızın biz tek taraflı olarak azınlık vakıflarına haklar ve imtiyazlar veriyoruz. Öyle imtiyazlar veriyoruz ki, Atatürk devrinde 1936’da yapılan vakıflarla ilgili düzenlemeyi de bozuyoruz ve bize uzmanların verdiği bilgiye göre ta Fatih dönemindeki vakıflara kadar gidecek bir düzenleme yapıyoruz. Ucu bucağı yok. Şimdi bu vakıflar yasasıyla ilgili olarak çok söylenecek şeyler var. Mecliste görüşmeye başladık. Daha da çok söyleyeceğiz yalnız şu kadarını hatırlatayım ki, Yunanistan’da 1967’de bir askeri darbe olmuştu, malum. Askeri darbeyi yapanların ilk işlerinden bir tanesi Batı Trakya’daki Türk vakıflarını kayyuma vermek oldu. Yani 1967’de ihtilal oluyor. 1974’te askeri yönetim bitiyor. 74’den bu yana 35 sene filan geçiyor. 35 sene içinde bu vakıflar hala kayyumun elindedir. Batı Trakyalı Türklere kendi vakıflarını idare etme hakkı tanınmazken biz Türkiye’de tek taraflı bir tasarrufla cemaat vakıflarına her türlü imtiyazı tanıyoruz. Olmaz. 1980 yılında Yunanistan’ın çıkarttığı bir kanun var. Yine böyle azınlık haklarıyla filan ilgili. Onun başında, birinci cümlesinde diyor ki, “mütekabiliyet esası geçerlidir.” Yani Yunanlıların kendileri bile söylüyor ki, mütekabiliyet esasına göre iş yapacağız. Şimdi biz ise tek taraflı taviz vermeye o kadar teşneyiz ki, vakıflar konusunda olsun başka konuda olsun yani taviz ver de baskıdan kurtul. Şimdi vakıflar konusunda bir şeyler söyleyeceksek biz Kıbrıs’taki Lala Mustafa Paşa Vakfını anlatacağız. Bakınız orada Maraş kentinin, meşhur Türklerin elinden almak istedikleri kent, bu kentin çok büyük bir kısmı Lala Mustafa Paşa Vakfına ait. Nasıl olmuş da bu vakıf toprakları Rumların eline verilmiş? İşte gelip bunu tartışın. Mecliste bunu görüşelim. Hayır. Orada bir şey verici değilsiniz çünkü alıcısınız ve bu Hükümetin bir şey almaya hiçbir merakı yok. İlla verecek. Almadan vermek Allah’a mahsustur derler. İşte vakıflar meselesinde benim gördüğüm en önemli sakıncalar bunlar ama bu vakıflar yasasındaki Cumhurbaşkanı mütalaasını ve muhalefet şerhlerini işin ne kadar ciddi ve vahim olduğunu göreceksiniz. Umarım ki orada MHP oy vermeyecektir.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.