Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART – İstanbul Güngören’de Terörist Saldırı ve Ergenekon İddianamesinde Yer Alan İddialar Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ART “Sıcak Haber” Programına Verdiği Mülakat
29 Temmuz 2008
Sunucu: Pazar akşamı İstanbul Güngören’de meydana gelen patlamayla irkilen Türkiye yaralarını sarmaya çalışıyor. Patlamada hayatını kaybeden vatandaşlarımızın çoğu toprağa verildi. Patlamada kullanılan bombanın türünün RBX plastik patlayıcı olması ve daha önce Ankara Anafartalar Çarşısı ve Diyarbakır’daki servis otobüsü saldırısıyla aynı tür olması, failin PKK olduğu şüphesini doğuruyor. Bugün tüm bunları CHP Bursa Milletvekili Sayın Onur Öymen’le konuşacağız. Efendim programımıza hoş geldiniz.
Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.
Sunucu: Sayın Öymen öncelikle dilerseniz İstanbul’daki o yüreklerimizi dağlayan saldırıyla başlayalım. Saldırıda 17 kişi öldü, 154 kişi de yaralandı. Saldırının arkasında PKK varmış gibi görünüyor ama PKK “Biz yapmadık” diyor. Bu saldırıya ilişkin sizin değerlendirmeleriniz nelerdir?
Onur Öymen: Öncelikle bunun son derece vahşi ve insanlık dışı bir saldırı olduğunu bir kez daha vurgulamak isterim. Ölen vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine baş sağlığı, yaralananlara da acil şifalar diliyorum. Yalnız şunu da kaydetmekten geçemem; dünyada pek çok terörist saldırı oluyor fakat bunlar arasında en vahşi olanlardan biri budur. Yani insanları önce bir ses bombasıyla sokağa dökmek ve sonra onların yoğun olduğu yerde esas patlayıcıyı patlatarak mümkün olduğu kadar çok sayıda insanın hayatına kastetmek çok gaddarca bir eylemdir.
Diğer terör örgütlerine baktığımızda, örneğin İspanya’daki ETA Terör Örgütü çoğu zaman bir yere bir bomba koyduklarında polise telefon ederek bombanın patlayacağı yeri ve saati bildiriyorlar. Böylece bu yerler, bir süper market veya alışveriş merkezi gibi yerler, boşaltılarak insanca zaiyat olması engelleniyor. İngiltere’deki IRA da aynı şekilde hareket ediyor. Dünyada bu kadar vahşi ve gaddarca terör eylemi gerçekleştiren örgütlerin sayısı azdır. Bunlardan bildiklerimizden biri Irak’ta ve Afganistan’da mümkün olduğu kadar çok sayıda sivil insanın öldürülmesini amaçlayan eylemler yapan El Kaide’dir. Diğeri de PKK’dır. PKK, Ankara’da, Diyarbakır’da ve Anadolu’nun pek çok yerinde gördüğümüz şekilde çok sayıda sivili, çocuğu, kadını, bebeği ayırt etmeden öldürebilen bir örgüttür.
Bu eylemi kimin gerçekleştirmiş olduğunu herhalde kısa bir süre sonra anlayacağız. Fakat şimdiye kadar basına yansıyan izlenimler, Genel Başkanımızın da İstanbul’da Emniyet yetkilileriyle yaptığı görüşmelerden sonra aldığı izlenim, failin daha çok PKK olduğu yönündedir. Ancak kesin bir sonuç alınınca bu konuyu daha açıklıkla dile getirmek mümkün olacaktır.
Sunucu: Peki efendim PKK şu an itibariyle neden böyle bir şey yapmak istesin? Saldırının amacı, zamanlama olarak üç gün önce PKK kamplarına düzenlenen hava operasyonuna bir misilleme midir yoksa tabanına “Yıkılmadık, ayaktayız.” mesajı vermek midir?
Onur Öymen: Şunu şöyle tespit etmek gerekir; terör örgütlerinin mantığı normal insan mantığından farklıdır. Onlar zaten normal insan mantığıyla hareket etseler şiddet yoluyla siyasi sonuca ulaşamayacaklarına kani olurlar ve masum insanları öldürerek halktan destek sağlayamayacaklarını görürler. Bu bakımdan onlara acaba hangi mantıkla hareket ettiler sorusunu yönlendirmek bence doğru değildir. Ancak bu eylemleri yapan örgütlerin arkasında başka güçler varsa, işte onu bir düşünmek gerekir. Zamanlamalarını hesaba katmak gerekir.
Bakınız bu saldırı ne zaman oldu? Ergenekon Davasının iddianamesinin açıklanmasından hemen sonra oldu. Ve bu da, Türkiye’deki tüm suçların Ergenekon Örgütü tarafından işlendiği izleniminin yayıldığı bir döneme denk geliyor. Ayrıca “Bakın, bunlar işte bu kadar vahşi insanlardır” izlenimi yaratılmak isteniyor. Diğer bir önemli zamanlama da saldırının, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi Kapatma Davasını görüşmesinden bir gün önce gerçekleşmesidir. Saldırı bununla bağlantılıysa acaba nasıl bir mesaj verilmek isteniyor? “Eğer şu veya bu doğrultuda bir karar alırsanız Türkiye’yi kan gölüne çeviririz” mesajı mı verilmek isteniyor. İşte tüm bunlar karşımızdaki soru işaretleridir. Ama bunlar daha çok terör eylemlerini yapanlardan ziyade terörü yönlendiren bir takım güçlerin düşünce yapıları olabilir. Yoksa az önce de belirttiğim gibi terörün mantığının olduğunu düşünmek, terörün yapısına ters düşer.
Aslında bütün mesele şudur ki; çok sayıda insanın öldüğü bunun gibi eylemler olduğu zaman halkta büyük bir tepki oluşur. Ben hatırlıyorum, geçen yılın sonbaharında gerçekleşen saldırılarda, çok sayıda askerimiz öldüğünde mesela, Türkiye’nin pek çok şehrinde on binlerce vatandaşımızın katıldığı gösteriler düzenlendi. Zannediyorum ki yabancıların, özellikle Amerikalıların, Kuzey Irak’a yönelik olarak Türkiye’ye getirdikleri kısıtlamaları hafifletmelerinin arkasında belki de bu halkın desteğini dikkate almaları yer alıyor. Çünkü dört yıldan beri sürdürdükleri politikayı bir günde neden değiştirsinler? Bu arada ne değişti? Terörist saldırılar sonucunda çok sayıda insan öldü ve halk, olağanüstü bir tepki gösterdi. Ben birkaç yerde bunu görme fırsatı buldum. İnanılmayacak bir şeydi; köyünden, beldesinden kalkıp gelmiş insanlar tamamen içinden gelen bir tepkiyle sokaklara dökülmüşler ve terörü lanetliyorlardı.
Başka ülkelerde de bunun örneklerini çok gördük. İspanya’da, Almanya’da gördük. Örneğin Almanya’da aşırı sağcıların eylemleri üzerine yüz binlerce insan sokaklara döküldü ve gece fener alayları yaptılar. İşte tüm bunlar halkın şiddete tepkisini yansıtıyor. Böyle olmadığı takdirde halkın ya sindirildiği gibi bir izlenim alınabilir veya halkın böyle bir tepki göstermeye ihtiyaç duymadığı ve belki halk içinde de farklı eğilimler olduğu gibi bir izlenim çıkabilir. Ama ben inanıyorum ki bu kadar vahşi saldırılar karşısında siyasi eğilimi, etnik kökeni, ideolojisi ne olursa olsun bütün insanlarımızın ezici çoğunluğu buna karşı büyük bir tepki içindedir. Bütün mesele, demokratik ülkelerde olduğu gibi bu tepkiyi dile getirmektir.
“Efendim, tepkimizi dile getirirken ya provakatörler çıkarsa?” 1 Mayıs’taki zihniyet buydu. “Aman efendim, işçilerimiz gösteri yapmasın, ya provakatörler çıkar da olay çıkartırlarsa?” Bu mantıkla siz hiçbir demokratik ülkede toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleme özgürlüğünden yararlanamazsınız. Çünkü zaten dünyanın bütün ülkelerinde de olduğu gibi, bir risk faktörü her zaman vardır. Her toplantıda, gösteride ve yürüyüşte birileri ortalığı karıştırabilir, eylemler yapabilir, birtakım şiddet olaylarına başvurabilir. Bu zihniyetle yola çıkarsanız o zaman bu, halkı sinmeye yönlendirmek olur. Bu rejimin adı da yavaş yavaş demokratik bir rejim olmaktan çıkar, bir korku imparatorluğu ve bir polis devleti olur. Baskılardan yılan bir halk görüntüsü meydana gelir. Türk halkı böyle bir halk değildir. Türk halkı düşüncelerini, duygularını, tepkilerini cesaretle, özgürce dile getirebileceğini kanıtlamış bir halktır. Bu yüzden Genel Başkanımızın da açıkladığı gibi biz diyoruz ki, “Halkımızın teröre karşı tepkilerini dile getirmesinde çok büyük fayda vardır.”
Son olarak da müsaade ederseniz bir şey daha söyleyeyim. Biz yıllardan beri terörle mücadele konusunda görüşlerimizi açıklıyoruz. Diyoruz ki, “Bu terörün durdurulmasının en etkili yolu terörün kaynağına gitmektir.” Terörün kaynağının nerede olduğu ve coğrafi alanı bellidir. Oraya yaptığımız hava saldırılarının bir sonuç verdiğini görüyoruz ama demek ki bu hava operasyonları, bu saldırıları engellemeye yetmiyor. Demek ki daha kapsamlı operasyonlarla bu bölgenin teröristlerden temizlenmesi gerekiyor. Şu soruyu sormak gerekir: “Kim buna karşı çıkıyor?” Yurt dışından birilerini kastediyorum. Böyle eylemler olunca hem şiddetli tepki göstererek bu eylemleri lanetliyorlar, fakat Türkiye, bu eylemlerin kökünü kazımaya yönelik olarak bir iş yapmaya kalkıştığı zaman hemen ona mani oluyorlar. Burada bir çelişki vardır.
Sunucu: Bu Güngören’deki son saldırı da uluslararası camiayı arkamıza almak için bir fırsat olarak görülmeli değil mi?
Onur Öymen: Tabi, bu saldırı Türkiye’nin Kuzey Irak’taki o terör odaklarını tamamen tasfiye etme iradesinin ne kadar doğru olduğunu ortaya koyuyor. Ancak eksik olan bir şey vardır ki o da, bu iradeyi Hükümette göremememizdir. En çok yapabildikleri , geçen yıl sadece bir kere , Silahlı Kuvvetlere zaman ve kapsam olarak kısıtlı bir operasyon yapma yetkisi vermek oldu. Ama onu dışında Hükümetin, bölgeyi bütün teröristlerden temizleyecek bir operasyon için düğmeye basmadığı anlaşılıyor. İşte sorunlar bunlardır.
Bunun gibi acı olaylar işin esasını düşünmemizi zorunlu kılıyor. Bunun için “Terörün kökünü nasıl kazıyalım? Böyle eylemler yapmaktan caydıracak politika nasıl bir politika olabilir? Yabancılara bunu anlatmakta güçlük mü çekiyoruz?” gibi soruların cevaplarını bulmalıyız. Yabancılara “İşte bakın, sokaklarda bizim insanlarımız ölüyor. Terörün kökünü kazıyamıyoruz çünkü buna izin vermiyorsunuz.” diyebilmeliyiz. Bütün sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Onlar bize izin verdiği ölçüde , sürede ve kapsamda sınırlı hava operasyonları yaptık. Bir kez de yine kısıtlı bir kara operasyonu yaptık, fakat iki –üç gün içinde bitirmezsek istihbarat yardımını keseceklerini söylediler.
İşte biz bunları söylediğimiz zaman bazıları alındı. Kimsenin alınmasına gerek yok. Biz bunu Hükümete söylüyoruz. Hükümetin atması gereken adımlarla ilgili olarak görüşlerimizi anlatıyoruz. İşte şimdi bu olay, bu konuları bir kez daha düşünmemizi zorunlu kılıyor. Sadece bu olay da değildir. Kaç tane olay oldu. Kaç insanımızı kaybettik geçtiğimiz günlerde, kaç köy, kaç mezra tarandı. Kaç askerimizi kaybettik, kaç yere mayın konuldu. Peki bunlara karşı bizim hiç mi alabileceğimiz tedbirler yoktur?
Sunucu: Her olaydan sonra olduğu gibi bu olaydan sonra da dış basından ve dış ülkelerden Türkiye’ye terör konusunda destek mesajları yağıyor ancak somut bir destek maalesef pek fazla görülmüş değil. O yüzden az önce de söylediğimiz üzere bu yapılan olay üzerine etraflıca düşünmek gerekiyor. Terör konusunda daha geniş kapsamlı kararlar alınması gerekiyor. Sayın Baykal’ın halkın sokaklara dökülüp, terörü protesto etmesi ve sessiz yürüyüşler düzenlenmesi yönündeki beyanları acaba Hükümete de bir baskı durumu yaratılması amaçlı olabilir mi?
Onur Öymen: Bunu Hükümete baskı şeklinde düşünmemek gerekir. Demokratik ülkelerde halkın tepkisi ve halkın gücü, en önemli güçtür. Bunu böyle görmek gerekir. İspanyol halkı nasıl oluyor da bu kadar geniş çapta gösteriler düzenleyip sokaklara dökülerek terörü lanetleyebiliyor? Başka ülkelerde de bunların örneklerini gördük. Oralarda oluyor da Türkiye’de neden olmasın? Nitekim Türkiye’de de oldu. İşte az önce anlattığım gibi Türkiye’de de oldu. Bu gösterilerin daha disiplinli ve daha kapsamlı bir şekilde yapılması, bütün dünyaya ve terör örgütlerini yönlendirenlere mesaj olabilir. Bu eylemlerle halkı bölemezseniz. Hangi eğilimde ve hangi etnik kökende olursa olsun insanlarımız, şiddeti lanetliyor. İşte bu mesajı vereceksiniz.
Sunucu: Sayın Baykal’ın bu çağrısını eleştirenler ve hatta romantik bir çağrı olarak niteleyenler oldu. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Onur Öymen: Biz bunu romantik bir çağrı olarak görmüyoruz, gerçekçi ve demokratik ülkelerde örneğine çok sık rastlanan bir durum olarak görüyoruz. Ayrıca Türk halkının demokrasi bilinci konusunda da hiçbir kuşkumuz yoktur. Nitekim bunun örnekleri de görülmüştür. Bazı terörist saldırılardan sonra Türk halkı ülkenin çeşitli kentlerinde ve kasabalarında çok büyük gösteriler yaptı. Ben de birkaç tanesine konuşmacı olarak davet edilmiştim. Orada halkın bunu çok büyük bir sorumluluk ve disiplin içinde yaptığını, provakatör olabilecek insanlara hiçbir şekilde fırsat vermeyecek bilinç içinde olduğunu gözlerimle gördüm. Daha önce bildiğiniz gibi, Ankara’da, İstanbul’da ve İzmir’de bir milyondan fazla insanın katıldığı gösteriler oldu. Hiçbir olay yaşanmadı. Demek ki Türk halkı büyük gösteri yapma bilincine sahiptir. Sivil toplum örgütleri bu gibi gösterilere öncülük yapabilirler, bunun disiplinini sağlayabilirler. Yeter ki halkın tepkisi ortaya konulabilsin. Bu, hem terör örgütüne hem de yabancı ülkelere bir mesaj olur. Böyle bir olay oldukça başsağlığı mesajları vermek kolaydır ama Türkiye terörle mücadele ederken, ayağına çelme takmayacaksınız.
Biz PKK ile mücadele ederken, Almanya’nın Türkiye’ye vermiş olduğu silahları kullandık diye, Almanya o zaman Türkiye’ye askeri ambargo uygulamıştı. Düşünebiliyor musunuz? Bir müttefik ülke, kendine saldıran teröristlerle mücadele ederken Alman personel taşıyıcılarını kullandı diye, bize bütün askeri yardımı kestiler. İşte bu ülkelere de mesaj vermek gerekir. Bu noktada halkın tepkisi, dış dünyaya yönelik bir mesajdır. Geçen defa Dağlıca Saldırısından sonra çok sayıda gösteri olunca, yabancı gazeteciler “Türkiye’de neler oluyor” diyerek Ankara’ya akın ettiler. Herkes penceresine bayraklar astı. Tepki göstermek sadece gidip bir kere, bir gün, bir meydanda gösteri yapmaktan ibaret değildir. Halkın duygularını yansıtacak çeşitli yöntemler vardır. Bütün mesele, kimse halkın tepkisini frenlemeye çalışmasın ve halkın duygu ve düşüncelerini demokratik ölçüler içinde dile getirmesini yadırgamasın.
Sunucu: Şu an içinde bulunduğumuz ortam nedeniyle birçok mihrak tarafından bölünmeye çalışılan bir toplumumuz var. Bir gösteri olduğunda içerisine sızabilecek birkaç provakatör tarafından iç çatışma çıkabilmesi ihtimali de bulunuyor. Böyle bir ihtimali nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Bu risk, tüm ülkeler için her zaman olabilir. İspanya’da büyük bir halk gösterisi olduğunda ETA’nın orada bir bomba atmasını engelleyecek bir garantiniz var mıdır? Ama halk o kadar büyük bir güç ki, kimse İspanya’da bunu yapmaya cesaret edemedi. Başka ülkelerde de olabilirdi. Almanya’da Solingen saldırısından sonra Neo- Nazilere karşı 400 bin kişi yürüdü ve bir tek olay olmadı. Neo- Naziler pekala orayı karıştırıcı bir eylem yapabilirlerdi. Yapamadılar, çünkü halkın gücü karşısında herkes siner. Sinecek olan halk değildir, halkı susturmak isteyenlerdir. Onun için biz diyoruz ki, “Hem bu olayda hem de başka olaylarda ,demokrasilerde halkın sesi mutlaka duyulmalıdır. Halksız demokrasi olmaz”. Halkı korkutarak ve sindirerek, ‘Ya başımıza bir şey gelirse’ diye çekingen bir tavır içine sürükleyerek demokrasiyi yürütmeniz kolay olmaz. Demokrasi, sadece dört yılda bir gidip oy kullanmak değildir. Demokrasi, böyle olaylar karşısında halkın düşüncelerini ve tepkilerini dile getirmesidir. Biz bunu böyle yorumluyor ve değerlendiriyoruz.
Sunucu: Sayın Öymen, özellikle ülkenin şu an içinde bulunduğu durum itibariyle böyle halk yürüyüşlerinin oldukça tehlikeli olabileceğini söyleyenler var. Ancak siz de teröre karşı ve bu saldırıya karşı bir toplumsal birlikteliğin şart olduğunu söylüyorsunuz, ki geçen sene de Dağlıca Baskını’ndan sonra tüm Türkiye’nin, Kürt, Türk, Laz, Çerkez demeden her ilinde yapılan protesto yürüyüşlerini örnek gösterdiniz ve hiçbir olay çıkmadığını söylediniz.
Onur Öymen: Şunu da söyleyebilirim ki, böyle durumlarda toplumsal gösterilerin doğurabileceği sakıncaları gidermenin yolu da devlet güvenlik güçlerinin bu gösterilerin güvenliğini sağlamasıdır. 1 Mayıs’ta tam tersi örneğini gördük. Güvenlik güçleri, demokratik haklarını kullanarak Taksim’de gösteri yapmak isteyen sendikacıları koruyacaklarına, onların üzerine, binalarına saldırdılar ve biber gazı attılar. Yanlış olan buydu. Güvenlik güçlerinin görevi, bunun gibi gösterilerin şiddet eylemine dönüşmesini engellemektir. Bunun çok acı örneklerini geçmişte gördük. Madımak Oteli’ne yönelik saldırıda güvenlik güçleri başarısız kalmışlardır. Maalesef 6 – 7 Eylül Olaylarında bu tip gösterileri engellemek şöyle dursun, devletin ve o zamanki Hükümetin bunları teşvik ve himaye ettiğini gördük.
İşte bu olaylar, geçmişteki acı tecrübeler olarak kaldı ama ileriye bakarsak görüyoruz ki, önemli olan halkın demokratik tercihlerini kullanması ve devlet güçlerinin de bu demokratik tercihlerin kullanılmasına yardımcı olması, gerekli korumayı sağlamasıdır. Biz böyle düşünüyoruz. Aksi takdirde endişelerle ve korkularla yola çıkarsak demokratik hak ve özgürlükleri hayata geçirmekte zorluk çekeriz. Bugün böyle bir ortamda böyle bir endişe var, yarın başka bir ortamda başka bir risk olabilir. İşte o zaman bu hakları kullanamaz hale gelebiliriz.
Sunucu: Saldırıdan sonra olay yerine gelen gerek Sayın Başbakan gerekse Sayın Baykal birlik beraberlik mesajları verdiler ancak aynı hava limanında olmalarına rağmen tokalaşmamak için birbirlerinden kaçtıkları haberleri de basına yansıdı. Bu durumu ve yapılan yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Sayın Baykal’ın Sayın Başbakandan kaçmak için hiçbir gerekçesi yoktur ve olamaz. Şimdiye kadar uzlaşma çağrılarında bulunan hep CHP ve Genel Başkanımız olmuştur. Uzlaşmadan kaçınan, muhalefetle görüşmeyi bir zaman kaybı olarak nitelendiren, muhalefetle uzlaşmayı muhalefetin dikte edeceği hususları kabul etmek anlamına geleceğini söyleyen Sayın Başbakandır. CHP hangi gerekçeyle ve neden uzlaşmaya karşı çıksın ki? Ama şimdiye kadar, özellikle seçimlerden bu yana tecrübelerle gördük ki bizim yaptığımız bütün uzlaşma çağrıları cevapsız kalmıştır.
Sayın Başbakan Genel Başkanımızı arayarak “Sizi ziyaret edeceğim, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini uzlaşmayla yapacağız.” demiştir. Ancak ziyaret etmediği gibi, Cumhurbaşkanlığı seçimini dayatma yoluyla yapmayı tercih etmiştir. Şimdi burada kusuru muhalefete atfetmek doğru mudur? Bizim önerilerimiz ortadadır. Kuzey Irak’ın teröristlerden nasıl temizleneceği konusundaki görüşlerimizi ortaya koyduk. Hükümetten de en küçük bir olumlu tepki almadık. Terörle mücadelenin nasıl yapılacağı konusunda bizim tutumumuz açıktır: Bir taraftan halkın demokratik haklarını koruyacaksınız, Kürt asıllı vatandaşlara karşı en küçük bir olumsuz tavır içinde olmadığınızı anlatacaksınız, bir taraftan da şiddete başvuranlara karşı nerede olursa olsun sonuna kadar mücadele edeceksiniz. Bizim görüşümüz budur. Ama Hükümet bu görüşü benimsiyor mu? Altı yıldır benimsediğinin işaretini alamadık. Eğer olsaydı terör örgütleri belki bugünkü eylemleri yapacak cesareti ve gücü kendilerinde bulamayacaklardı.
Tokalaşma konusuna gelince, size şöyle bir örnek vereyim. İstanbul’daki Amerikan Başkonsolosluğu’na yönelik terörist saldırının olduğu günün akşamı Ankara’da Alman Büyükelçiliği’nde bir davet vardı. Orada AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’la beraberdik ve hep birlikte basına birlik ve beraberlik mesajı verdik. Sayın Fırat dedi ki: “Biz aynı zamanda demokrasi konusunda ve darbelere karşı olma konusunda da birlik içindeyiz.” Ben de ona dedim ki: “Sizin vekillerinizden biri bizi Sosyalist Enternasyonal’e darbeci olmakla jurnalleyen bir mektup yazdı. Onun hakkında herhalde bir işlem yapacaksınız?” “ Evet, yapacağız.” dedi. Hala bekliyoruz. Elini sıkmak, güzel mesaj vermek iyi ama bir de bunun sonunu getirmek gerekir.
Sunucu: Türkiye gündemini uzun zamandır meşgul eden Kapatma Davasıyla ilgili olarak belki de Türk siyasi tarihinde kilometre taşlarından biri olacak çok önemli bir haftaya giriyoruz. Dün itibariyle AKP hakkında açılan Kapatma Davası Anayasa Mahkemesi’nde görüşülmeye başlandı ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin full mesai çalışmasıyla görüşmeler on iki buçuk saat sürdü. Kimi çevreler tarafından büyük bir ihtimalle bu hafta içinde kararın açıklanacağı yorumları yapılıyor. Sizin bu konudaki yorumlarınız nelerdir?
Onur Öymen: Biz başından beri Anayasamızın 138. maddesini dikkate alarak, bu davanın içeriği hakkında hiçbir söz söylemedik ve söylemiyoruz.. Ancak hem yurt içinde hem de yurt dışında davayla ilgili konuşanlar var. Biz bunu çok sakıncalı buluyoruz. Hiç kimse Türkiye’nin yargıçlarını, Anayasa Mahkemesi üyelerini baskı altına alma hakkına sahip değildir. “Şu yönde karar verirseniz biz Türkiye ile üyelik müzakerelerini keseriz, bu yönde karar verirseniz Türkiye’yi gözetim altına alırız” gibi beyanlarda bulunanlar bu davayı siyasallaştırmaya çalışıyorlar. Mesajları şu; Anayasa Mahkemesi üyelerine diyorlar ki “ Siz hukuka ve Anayasanın gereklerine göre karar vermeyin. Vereceğiniz kararın siyasi ve ekonomik sonuçlarını düşünerek karar verin.Yani siyasi karar verin”. İşte bu yanlıştır. Bizim tepki gösterdiğimiz durum budur.
Avrupa’dan birileri gelip gözlemleyeceklermiş, Anayasa Mahkemesi’nin kararı sırasında burada olacaklarmış. Belli ki karar istemedikleri gibi çıkarsa beyanatlar verecekler. Bizim basınımız da çarşaf çarşaf bunları yayınlayacak. Yanlış olan bunlardır. Türkiye’ye bir taraftan diyorlar ki; “Hukuk devleti olacaksınız, Yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğüne saygı göstereceksiniz”, diğer taraftan da kendi menfaatleri söz konusu olunca bütün bu ilkeleri bir tarafa bırakıp Yargıya ve yargıçlara kendi istekleri doğrultuda karar almaları için baskı yapıyorlar. İşte bu kabul edilemez. Yargısı baskı altında karar alan bir ülkeye demokratik ülke denilemez. Demokrasi iseniz Yargı bağımsızlığına sahip olmalısınız. Yargı bağımsızlığınız yoksa, yargıçlar iç ve dış çevrelerin etkisi altında belli bir yönde karar almak zorunda bırakılıyorsa, o devletin adı demokrasi olamaz.
Sunucu: Efendim, sizi bulmuşken sormadan edemeyeceğim. Ergenekon İddianamesinde Sayın Baykal’ın adı geçiyor ve 1980’li yılların başlarında Sayın Baykal’a daha doğrusu eşine rüşvet verildiği söyleniyor. Bu iddiaların aslı nedir?
Onur Öymen: Bunları son derece gayri ciddi iddialar olarak görüyoruz. Daha önce de Sayın Baykal’ın yurt dışında bir milyon dolarlık banka hesabının olduğuna dair sahte Amerikan belgeleri ortaya çıkarılmıştı ve bunların sahteliği kısa zamanda anlaşıldı. Ancak böyle izlenimler yaratarak “Çamur at, izi kalsın” kampanyası yürütmeye çalışıyorlar. Burada hazin olan, bir Savcının iddianamesinde bu tarz safsatalara yer verilmesidir. Bu, iddianamenin bütününün de değerini düşürüyor. Yani sizin diğer iddialarınız da bu kadar ciddiyse(!) o zaman söyleyecek laf yoktur.
Aynı iddianamede Genel Başkanımızın beş milyon aldığı, bu paranın eşine verildiği söyleniyor ama eşinin nerede çalıştığını bile bilmiyorlar. Sayın Baykal’ın evine giderek bu paranın verildiği yazılıyor, kaçıncı katta oturduğunu bile bilmiyorlar. Demek ki bunlar baştan aşağı uydurma bilgilerdir. Nasıl oluyor da Savcı bu kadar uydurma belgeleri hiç ayıklamadan böyle bir iddianameyi ortaya çıkarıyor? Bir yılı aşkın bir zamandan beri bu iddianame üzerine çalışılıyor. İnsan ne yazdığını bir kere okumaz mı? Sayın Ağar’ın da 60 milyon dolar rüşvet aldığı söyleniyor. Bunları nereden çıkarıyorsunuz? Bu, düpedüz insanların haysiyetine, kimliğine, kişiliğine hakarettir. Bir iddianame hakarette bulunmak isteyenlerin düzenledikleri belgelere aracılık yapabilir mi? Kalkıyorsunuz Barzani ve Talabani’nin uyuşturucu kaçakçısı olduğunu iddia eden belgeleri de metnin içine koyuyorsunuz. Şimdi bu , devletin dış ilişkilerini etkilemez mi? Kalkıp Uğur Mumcu’yu İsrail Devletinin gizli ajanlarının öldürdüğünü iddia eden belgeyi koyuyorsunuz. Böyle bir belge hazırlarken bunun iki devlet arasındaki dış ilişkileri ne yönde etkileyeceğini göz önünde bulundurarak dikkat edeceksiniz.
Birçok haysiyetli, şerefli, hayatı boyunca toplumda saygınlık kazanmış insan, adi silahlı bir terör örgütünün mensubu veya yöneticisi gibi kamuoyuna takdim ediliyor. Basının bir bölümü de sanki karar alınmış gibi bu insanları suçlu ve terörist olarak ilan ediyor. Biraz ayıp olmuyor mu? Demokrasilerde ve hukuk devletlerinde böyle şeyler oluyor mu? Kitlesel tevkifler yapıp insanları kitlesel halde mahkum etmeye çalışıyorlar.
Amerika’da buna benzer bir durum McCarthy zamanında olmuştur. Tam elli bin kişiyi tutuklayarak büyük bir bölümünü mahkum ettiler, bir kısmını da sınır dışı ettiler. Sonra ne oldu? Bugün McCarthy Dönemini utanmadan hatırlayacak bir tek Amerikalı bulamazsınız. Böyle şeylere dikkat etmek gerekir ki hukuk devletlerinde hukuk devletinin gereğini yapacaksınız. Bir suçlu varsa ve o suç hakkında elinizde kanıt varsa derhal o suçluyu elinizdeki kanıtlara göre yargılayıp mahkum edeceksiniz.
“Atlantis Kıtası battıktan sonra bilmem nereye göç edenler bir tarikat kurmuşlar da, bugüne kadar gelmiş de, işte Ergenekon da oymuş” gibi söylemleri basında yayınlarsanız o zaman bu işin ciddiyeti tamamen ortadan kalkar. İlhan Selçuk gibi toplumun yarım yüzyıldır yazılarıyla tanıdığı ve saygı duyduğu bir yazarı siz eli kanlı bir terör örgütünün başkanı gibi takdim ederseniz kamu vicdanına bunu kabul ettirmekte çok zorluk çekersiniz. Şimdiye kadar açıklananlardan belli ki elinizde bu insanları gerçekten suçlayacak somut kanıtlar yoktur. Nitekim Sayın Baykal’ın beş milyon aldığına dair iddiayı kanıtlayacak en küçük bir delil bile olmadığı da bellidir. Bu tamamen bir safsatadır. Peki bunu iddianameye niçin koyuyorsunuz?
Öyle şeyler koymuşlar ki, bir gazete muhabiri Amerika’da Dick Cheney’in yardımcılarıyla konuşurken demiş ki “CHP İktidara alternatif olamaz”. Bunu da iddianameye koymuşlar. Bu bir siyasi beyandır. Bunun hangi suçla veya hangi iddiayla ilgisi vardır? Hangi suçluyu mahkum etmek için bunu delil olarak kullanabilirler? Peki nasıl oluyor da iddianamede bir siyasi partiyi bu kadar kötüleyecek ifadeler yer alabiliyor?
Sunucu: Peki efendim, size göre yapılmak istenen nedir? Sayın Başbakan bunu “temiz eller operasyonu” olarak nitelendiriyor.
Onur Öymen: Evet, Genel Başkanımız onun cevabını verdi. “Temiz eller operasyonu”nu temiz eller yapar. Eğer temiz eller operasyonu yapmak istiyorsanız önce kendi dokunulmazlığınızın kaldırılmasını Meclise teklif edeceksiniz. Sayın Genel Başkanımız da söyledi; “Sayın Başbakan ve Ana Muhalefet Liderinin, ikimizin, dokunulmazlıkları kaldırılsın. İkimiz de Yargı önünde hesap verelim.”dedi. Temiz ellerden bahsedenler, kendilerinin de Yargı önünde hesap vermeye hazır olduklarını ortaya koymak zorundadırlar. Hangi demokratik ülkede Türkiye’deki gibi milletvekili dokunulmazlığı vardır?
Bunlar aslında toplumun Yargıya olan güvenini zedelemeyecek bir şekilde yürütülmelidir. Yargının saygınlığını korumak hepimize düşen bir görevdir. Bu görev Yargıçlara da Savcılara da düşer. Eğer kamuoyunun vicdanını rahatsız edecek bir tavır sergilerseniz, kamuoyu vicdanı bundan rahatsız olur. Hukuk bundan zarar görür ve Türkiye’nin bir hukuk devleti ve gerçek bir demokrasi olduğu izlenimi ortadan kaybolur. Siz bütün hayatını terörle mücadele için harcamış olan emekli Orgeneralleri terör suçlusu olarak halka takdim ederseniz halk bunu kabul etmez. İnsanlarımıza saygı göstermesini bilmeliyiz. Hukukun da en temel kuralı olan şu kuralı hep hatırlamalıyız: “Bir kişi hakkında kesin mahkumiyet kararı verilmedikçe o kişi masumdur.” Masum insanları kanlı katiller gibi halka takdim etmek son derece yanlıştır, haksızlık ve insafsızlıktır. Bu konuda basına ve basın örgütlerine de çok görev düşüyor.
Sunucu: Sayın Öymen, programımıza konuk olduğunuz için ve değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederiz.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim efendim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.