Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART – Lübnan BM Barış Gücüne Türk Askerlerinin Katılımı ve Tezkere Görüşmeleri Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı ONUR ÖYMEN’in ARTV’ye verdiği mülakat
4 Eylül 2006
Sunucu- Tekrar Ankara stüdyolarımıza dönüyoruz ve Sayın Onur Öymen CHP Genel Başkan Yardımcısı efendim hoş geldiniz, çok teşekkür ediyoruz program teklifimizi kabul ettiğiniz için. Sormak istediğimiz çok önemli sorular var Sayın Öymen. Çünkü çok önemli bir yeni tezkere, Lübnan tezkeresi diye adlandırılan tezkere yarın TBMM’ye gelecek ve orada neler olacak. Çok da merak ediliyor esasında. Sizin daha önce hem telefonla katılmanızda hem de basından yaptığınız açıklamaları zaten biliyoruz ama yarın aşağı yukarı ne olacak? Herkesin aklındaki soru bu esasında.
Onur ÖYMEN- Yarın ne olacağını AKP’ye mensup milletvekilleri tayin edecektir. Bu milletvekillerinin üzerinde büyük bir baskı olduğunu görüyoruz. Bu akşam toplanarak AKP grubu öyle anlaşılıyor ki, itirazı olan, bu tezkereye karşı olan milletvekillerini ikna etmeye çalışacaklardır. Ne gibi baskı yöntemleri uygulayacaklarını bilmiyoruz. Ama temennimiz sonunda AKP milletvekillerinin vicdanının sesini dinlemeleridir. Son derece ciddi bir konudur. Bu herhangi bir siyasi hataya benzemez. Burada yapacağınız hatanın bedelini Türk insanı, Türk askeri canıyla ödeyecektir, bu kadar ciddidir. O bakımdan böyle mugalataya filan gelir tarafı yoktur. Böyle kelime oyunlarıyla, muhalefete yönelik saldırılarla iktidar kendini kurtaramaz. Bu konuyu çok açık bir şekilde yarın mecliste tartışacağız. Bütün görüşlerimizi anlatacağız ve ümit ediyorum ki, sonunda sağduyunun sesi galip gelecektir. AKP’li milletvekilleri vicdanlarına göre hareket edeceklerdir. 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi umarım ki, bizimle birlikte oy kullanarak Türkiye’yi büyük bir badireden kurtaracaklardır.
Sunucu- Peki 1 Mart tezkeresiyle yarınki Lübnan tezkeresini kıyaslamak ne kadar doğru acaba?
Onur ÖYMEN- Sayın Gül “hiçbir alakası yok” diyor. Ortak noktası şudur; 1 Mart tezkeresini eğer kabul etseydik Türkiye oradaki çatışmaların, yani Ortadoğu’daki, Irak’taki çatışmaların içine sokulacaktı ve onun bir tarafı olacaktı bu çatışmaların ve hedefi olacaktı. Yüzlerce, binlerce şehit verecektik. Bu defaki tezkere kabul edilirse herkesin tahmin ettiği gibi Lübnan’daki gelişmeler büyük ihtimalle bir bölgesel çatışmaya dönüşebileceği için Türkiye gene çatışmalara sürüklenecektir. Gene çatışmaların tarafı olacaktır ve hiç temenni etmiyoruz Allah korusun diyoruz ama maalesef çok sayıda gencimizin hayatını kaybetmesi ihtimali yüksektir.
Sunucu- Sayın Öymen şimdi fotoğrafa baktığımız zaman bütün muhalefet partileri, sivil toplum örgütleri, Sayın Cumhurbaşkanımız ve en önemlisi işte yapılan anketlere bakılırsa halkımızın büyük bir çoğunluğu da “Lübnan’a asker gönderilmesin, Lübnan’a asker göndermek yanlıştır” yönünde fikir beyan ediyorlar. Acaba inanılmaz sabırlı olan Sayın Başbakanımızın bu sabrı, terör konusunda daha doğrusu gösterdiği sabrı neden bu Lübnan konusunda gösteremediğini bizler merak ediyoruz. Bir de acaba siyasi inatlaşmanın içerisine mi giriliyor diye de merak ediyoruz.
Onur ÖYMEN- Şimdi bizim gördüğümüz kadarıyla Sayın Başbakan’da, Sayın Dışişleri Bakanı da tahmin ederiz ki, bu işin yanlış olduğunu fark ediyorlar. Yani şu sırada Türkiye’nin konumundaki bir ülkenin Ortadoğu’daki çatışmaların içine sürüklenmesinin, taraf olmasının, din ve mezhep çatışmalarının içine girmesinin, taraflardan biri tarafından İsrail’in koruyucu olarak suçlanmasının, öbür taraf tarafından Hizbullah’ı himaye eden bir ülke gibi suçlanmasının Türkiye’ye zarar vereceğini herhalde onlar da görüyorlar.
Sayın Cumhurbaşkanının tutumu ortadadır. Bütün siyasi partilerin tutumu ortadadır. Milli Güvenlik Kurulundan asker gönderme yolunda bir tavsiye kararı bile çıkaramadılar. Kamuoyunun eğilimleri ortadadır. Halkımızın yapılan kamuoyu yoklamalarına göre yaklaşık %75’i buna karşıdır. Bazı kamuoyu yoklamaları daha da fazla diyor. Şimdi halka karşı, Cumhurbaşkanına karşı ve sivil toplum örgütlerine karşı böyle bir tehlikeli karar almakta hükümet niçin ısrar eder? Bir tek izahı var bunun. Biz ikinci izahını bilmiyoruz. Bir tek izahı var. Amerika hükümete Lübnan’a asker göndermesi için baskı yapıyor ve hükümetinde onlara “hayır” diyecek cesareti yok. 1 Mart tezkeresinden kendilerini mahcup hissediyorlar. Amerika’ya karşı çıkamayız düşüncesindeler. Sayın Başbakan bunu açıkça söyledi. Daha BM kararı çıkmadan Temmuz ayının sonunda Amerika’nın böyle bir talepte bulunduğunu ve Türkiye’nin de buna “hayır” demesinin doğru olmayacağını söyledi. Bu kadar açıktır. Yani Amerika’nın baskılarına direnemediği için hükümet biz askerlerimizi ateşe atacağız. Ve şimdi çeşitli kelime oyunlarıyla yok muhalefet iç politika yapıyor. Yok askerin moralini bozuyor filan gibi biraz önce Sayın Gül’ün NTV’de söylediği sözler. Bunları son derece üzüntüyle karşılıyoruz ve reddediyoruz.
Sunucu- Askerin morali bozuluyor derken tabi herkes şuanda hep bir ağızdan “Lübnan’a değil Kandil’e asker gitsin” deniliyor. Hükümetin savunması da bu noktada şöyle gelişiyor “Biz her iki işi de becerebilecek kabiliyette ve büyüklükte bir devletiz” diyorlar.
Onur ÖYMEN- Aslında askerin morali, siz onları sebebi belli olmayan ve ileride çok kontrol edilemeyecek bir savaşa sürükleyecek bir çatışmaya sürdüğünüz zaman mı bozulur? Yoksa onları böyle bir badireden kurtardığınız zaman mı bozulur? Asker ailelerinin morali o askerler Lübnan’a gidince mi bozulur yoksa gitmezse mi bozulur?
Şimdi hükümet burada da çarpıtıyor gerçekleri. Biz büyük devletiz mutlaka katılmalıyız. Büyük devletseniz önce Kuzey Irak’taki PKK teröristlerine müdahale edeceksiniz. Onu yapmaya cesaret edemiyorsunuz. Kuzey Irak’a müdahalenizi bazı ülkeler, Amerika, bazı yerel güçler, Barzani, Talabani engelliyor bunu sineye çekiyorsunuz. O zaman büyük devlet olduğunuzu hatırlamıyorsunuz. Ama Amerika’nın Lübnan’a asker gönderin talebine cevap vermek gerektiği zaman halkı tatmin etmek için biz büyük devletiz, gitmek zorundayız. Mısır niye göndermiyor? Mısır küçük devlet mi? Mısır en büyük Arap ülkesi. Ortadoğu’yla ilgili bütün gelişmelerde hep ön safhadadır. İşte tezkerede hangi ülkelerin asker göndereceği yazılı Mısır yok. Ürdün yok, Suudi Arabistan yok.
Sunucu- İsrail’le daha öncede sorun yaşayan Mısır değil mi?
Onur ÖYMEN- Yani niçin Lübnan’daki Arap’ları korumak için ön planda görev almak istemiyor? Yani herkesin bir düşüncesi, bir stratejik hesabı, bir ölçüsü var. Niçin Amerikan askeri yok? Amerika küçük devlet mi? Niçin İngilizler asker göndermiyor. Küçük devlet mi? Daha dün Almanlar asker gönderme kararını ertelediler. Bugün bir toplantı yapacaklar ertelediler. Sizin aceleniz nedir? Niçin Alman bekliyor da siz beklemiyorsunuz? Niçin biran önce gitmek istiyorsunuz? Çünkü Amerika’ya mahcup olacaksınız aksi takdirde. Bizi endişeye sevk eden budur. Yani böyle dış baskılara dayanamadığımız için biz buralara sürükleniyorsak bunun bedeli çok ağır olur Türk milleti için.
Sunucu- Sayın Öymen şu konuya da çok dikkat çekiliyor. 2 Ekim’de bu beklenen Amerika randevusu Sayın Başbakana verildi. Fakat çok uzun bir süre bu randevuyu Sayın Başbakan Erdoğan alamadı. Yani giden gelenler oldu tabi hepimizin bildiği burada konuştuğumuz, eleştirdiğimiz gidip gelip oradaki konuşmalarda belki Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını belki Başbakanlık makamını rencide edici konuşmalar gerçekleşti. Fakat en sonunda bu randevu alınabildi başkanlıktan ve 2 Ekim’de Sayın Başbakan oraya gidecekler. Şimdi burada bir eleştiri yumağı geldi, dayandı, düğümlendi, herkesin sorduğu soruda şu; acaba bu randevu bir şeyin karşılığımıydı veya bu randevu bu tezkereyle ilgili bir verilen sözün karşılığımıydı diye.
Onur ÖYMEN- Şimdi bu durumun ortaya çıkması bile açıkça söyleyeyim Türkiye açısından haysiyet kırıcıdır. Türkiye’nin Başbakanı kim olursa olsun, hangi partiden olursa olsun bir ülkeye ancak davet edilirse gider. Şimdi davet ortada siz görüşmek için ısrar ediyorsunuz, karşı taraf nazlanıyor, çekingen davranıyor, haftalarca, aylarca bekliyorsunuz. Yani neredeyse aman işte bizi bir kabul edin de ne isterseniz yapalım havasına giriyorsunuz. Yani bu kadar küçültmeyeceksiniz kendinizi. Türkiye büyük ve şerefli bir ülkedir. Atatürk bütün Cumhurbaşkanlığı döneminde bir kere yurtdışına çıkmamıştır. Türkiye ne kaybetmiştir? Ve çok uzun yıllar biz Türk dış politikasında buna çok özen gösterdik. Yani bir ülkeyi ziyaret edeceğiniz zaman genellikle hemen hemen her zaman bir davet olur. Onlar ister sizin gelmenizi. Yani bize hangi Başbakan “illa gelin Türkiye’yi ziyaret edin” diyor. Herkesi biz davet ediyoruz öyle geliyor değil mi? Bazen davet ediyorsunuz yıllarca gelmiyor. Chirac’ı biz davet ettik yıllardan beri gelmiyor Türkiye’ye. Yani o da ayrı bir iş.
O bakımdan, şimdi Türkiye’nin bu gibi konularda kendini küçültmemesi lazım. Bir taraftan kalkacaksınız Lübnan’a asker göndermek söz konusu olunca biz büyük devletiz diyeceksiniz. Bir taraftan Başbakan Bush’tan randevu almak gerektiği zaman ancak küçük devletlerin yapacağı işleri yapacaksınız. Bunlar olmaz. Yani biraz devletin itibarını koruyacaksınız. Sizin kişisel görüşünüz, eğiliminiz, partinizin eğilimi, Amerika’dan duyduğunuz ihtiyaç bunlar ayrı konular. Ama devletin itibarı hepsinin üstündedir. Bırakın onlar sizi çağırsın. Bakın Türkiye’yi milletler cemiyetine sokmak için demişler ki o zaman Avrupalılar işte “müracaat edin milletler cemiyetine girmeniz için bizde destek oluruz” filan. “Olmaz” demiş Atatürk. “Önce siz bizi davet edeceksiniz. Milletler cemiyeti olarak Türkiye’yi davet etme kararı alacaksınız ondan sonra biz gireceğiz.” Birde bugün geldiğimiz duruma bakınız?
Sunucu- Efendim “Lübnan’da Türkiye’nin işi yok” diyor Sayın Baykal. Hatta “dinler çatışması vardır orada” dedi. Şimdi CHP bu şekilde düşünüyor. Acaba Türk askerini orada ne gibi tehlikeler bekliyor? Birazda bunun üzerinde konuşabilir miyiz?
Onur ÖYMEN- Şimdi bu son derece önemlidir. Lübnan bir dinler mozaiği. Orada Hıristiyanlar var, Müslümanlar var, bir taraftan değişik mezhepler var, Ortodokslar var, Katolikler var, Dürziler var, Maronikler var vs. ve Şiiler var. İsrail sınırına yakın bölgede Şiiler var. Karşı tarafta da Yahudi dinine mensup İsrail var. İran ve İran’ın etkisi altındaki Hizbullah İsrail’i haritadan silmek istiyor. “Bu zionist devletin burada işi yoktur” diyor. Zionist diyerek yani din unsurunu ön plana çıkarıyorlar.
Siz böyle bir ortama askerinizi sürüyorsunuz. Niçin? BM’nin aldığı kararları uygulamak için. BM kararına nasıl bakıyorlar? Mesela biraz önce Sayın Gül “herkes bu kararı çok olumlu karşılıyor, destekliyor” dedi. Bu arada İran’ı da saydı. Halbuki İran Cumhurbaşkanı Ahmed-i Necat ve Dışişleri Bakanı kalktılar çok açık bir şekilde bu kararın taraflı olduğunu, İsrail yanlısı olduğunu söylediler. Gerçekten dikkatle incelediğiniz zaman kararın özü Hizbullah’ın tasfiyesine ve İsrail’in savunma amaçlı askeri operasyonlarına yeşil ışık yakmaya dayanıyor. Yani bu kararı dikkatli okuyun içinde atıfta bulunduğu başka kararlar var. Tayıf anlaşmaları var. 2 Eylül 2004 tarihli ve 1559 sayılı BM kararı var. Orada çok açık bir şekilde Lübnanlı olan olmayan bütün milislerin tasfiyesi diyor. Kimdir bunlar? Hizbullah. Hizbullah’ın içinde Lübnanlılarda var, İran’dan gelen milislerde var. Bunu kastediyorlar. Ve şimdi barış gücü komutanının yetkilerini içeren belgeye baktık ve orada da çok açık ve net bir şekilde barış gücünün bu Hizbullah’ın tasfiyesi için, daha doğrusu silahsızlandırılması için yetki veriliyor. Yani oradaki daha doğrusu bireylerin ve grupların silahlarının arındırılması konusunda yetki veriliyor. Yani amaç belli Hizbullah’ı tasfiye etmek. Açın Amerikan basınını, yabancı basını orada Amerika’nın yeni bir tasarı çıkartmaya çalıştığını göreceksiniz. Ortadoğu konusunda, Lübnan konusunda o tasarıda barış gücünün Hizbullah’ı tamamen tasfiyesinin amaçlandığı. Bunun için görevlendirilmesinin amaçlandığını görüyorsunuz ve bu da öyle anlaşılıyor ki, barış gücü Lübnan’a tam yerleştikten sonra güvenlik konseyinde tartışmaya açılacaktır. Yani herkes askerini gönderecek, ondan sonra diyecekler ki, bu görev yeterli değil daha da ağırlaştıracağız. Siz ne diyeceksiniz? Sayın Başbakan diyor ki, “bize öyle bir görev verilirse Hizbullah’ı silahsızlandırma görevi verilirse biz oradan çekiliriz, askerimizi çekeriz.” Bu çocuk oyuncağı değil. İşte esas o zaman baskılarla karşılaşacaksınız. Askerinizi göndermeden o zaman belki 10 olacak. “Siz” diyecekler “BM kararlarını bile bile geldiniz buraya. BM kararlarında Hizbullah’ın tasfiyesi açıkça yazılıydı. Siz onu bile bile geldiniz, nasıl gidersiniz” diyecekler. Siz illa çekerim dediğiniz zaman işte o zaman IMF baskısı gelecek. Mali baskılar, ekonomik baskılar, siyasi baskılar, Kıbrıs’ta şöyle, AB’de böyle ve PKK konusunda şöyle. Göreceksiniz ki, siz büyük bir cendere içine gireceksiniz. Elinizi vereceksiniz kolunuzu kurtaramayacaksınız. Asker gönderme kararı vermek kolay, geri çekme kararı zor.
Şimdi bütün bunları bildiğimiz için biz uyarıyoruz. Ve Sayın Dışişleri Bakanı kalkıyor işte “muhalefet iç politika için bunları söylüyor filan. Bizim kendi AKP mensubu Meclis Dışişleri Komisyonu Başkanı da bizimle aynı şeyleri söylüyor. Yani o da mı iç politika yapıyor? Eski bakanımız Sayın Yalçın Bayır’da aynı şeyi söylüyor. Başka AKP’lilerde söylüyor. Bunlarda mı iç politika yapıyor? Yani sizin hükümetinizi devirmek için mi söylüyorlar bütün bunları? Bunlar aklın almayacağı şeylerdir. Yani her meseleyi, her eleştiriyi iç politikaya karıştırmak bunların marifeti haline geldi. Yani muhalefet hiçbir konuda sadece ve sadece ulusal çıkarları düşünerek bir şey söyleyemez bunların görüşüne göre. Biz bir şeyi söylüyorsak mutlaka ne küçük hesabımız var, ne iç politika hesabımız var. Aslında söylediğimize biz de inanmıyoruz ama sırf bu hükümete kötülük olsun diye, bunları yıpratmak için bunları söylüyoruz. Bu kadar olamaz. Yani siyaseti bu kadar ucuzlaştırmayın. Yani biz diyor muyuz ki, “diğer partiler Türkiye’de hep böyle küçük menfaatlerini düşünürler” diyor muyuz? Diyoruz ki, “sizin yaptığınız iş yanlıştır, değerlendirmeniz yanlıştır.” Bunu tartışıyoruz. Bunların iç politika niyetlerini tartışıyor muyuz?
Sunucu- Efendim Sayın Başbakan insani niyetlerle de oraya asker gitmesinin zorunluluk olduğundan bahsediyor. Bizler de sizin aracılığınızla sormak istiyoruz. Acaba insani niyetleri taşıyan yalnızca AKP hükümeti yetkililerimidir yoksa bu toplumun %75’i ki, %99.9 Müslüman olan bu toplumun %75’i sizin söylediğinize göre %75’inden fazla kısmı asker gönderilmesine karşı çıkıyor. Onlar acaba gayriinsani şekilde mi düşünüyorlar?
Onur ÖYMEN- Tabi canım, yani Türkiye’de insani yardıma kim karşı çıkar? Kızılay oraya yardım götürdü. Herhangi birimiz “niye götürüyorsunuz” dedi mi? Herhangi birisi Türkiye’de bir siyasetçi veya sokaktaki bir vatandaş Türk hükümetinin Lübnan’a yönelik insani yardım, yeniden imar faaliyetini eleştirdi mi? Aklı başında bir insan eleştirir mi? İnsani yardımı biz sizin kadar düşünmüyor muyuz? Efendim “diğer ülkelere de barış gücü askeri gönderdik” filan. Bunların hepsi sizin partiniz iktidara gelmeden, hatta kurulmadan gönderilmiştir. Sizden önceki hükümetler zamanında gönderilmiştir. Biz de oy verdik. Biz hangisine karşı çıktık? Niye buna karşı çıkıyoruz? İç politika için değil. Buna karşı çıkmamızın sebebi dediğim gibi buranın özelliği oluşudur. Düşününüz ki, Lübnan’da bir hükümet var, iki ordu var. Öyle şey olur mu? Efendim “iyi niyetle gidiyoruz, insani yardım yapmak istiyoruz. Çatışmalara katılmacağız.” NATO birlikleri Afganistan’a iyi niyetle gitmedi mi? Orada sadece koruma görevi yapacaktık filan. Açın en son gelen haberleri Afganistan’dan bugün NATO’nun açtığı ateş sonucunda 200 tane Taliban ölmüş, 80 tane Taliban mensubu esir alınmış.
Taliban şimdi bu NATO’ya cevap vermeyecek mi, NATO birliklerine saldırmayacak mı? Canlı bombalar olmayacak mı? Daha bugün canlı bomba olmuş, bir İngiliz askeri ölmüş, dört kişi daha ölmüş. Dün bir NATO uçağına saldırı oldu 14 İngiliz askeri öldü. Kuzey’de Norveçliler ateş açtılar 5 tane Taliban mensubunu öldürdüler. Yani siz oraya çatışmak için gitmiyorsunuz. NATO’da çatışmak için gitmedi. NATO’nun da kurallarında silaha sarılalım da şunları dümdüz edelim diye bir madde yok değil mi? Yani orada da barışı korumak, istikrarı korumak, burada ne deniyorsa aşağı yukarı orada da o deniyor. Ama görüyoruz ki, şartlar çatışmaya zorluyor. Yarın öbür gün sizin Lübnan’da çatışmaya zorlanmayacağınıza kim garanti verebilir?
Sunucu- Hatta bunun emareleri de gelmeye yavaş yavaş başladı. Sayın Öymen şöyle ki, parlamentonun Savunma ve Dışişleri Komisyonunda açıklamada bulunuyor İsrail Başbakanı Ehud Olmert diyor ki, “Suriye’yle çatışma halinde askeri güç kullanma bakımından Lübnan’da uyguladığımız bütün sınırları kaldırırız” diyor ve tansiyonu birden bölgedeki en yüksek seviyeye çıkartıyor tabi doğal olarak. Böyle bir İsrail Başbakanından çıkan açıklama tansiyonu geriyor orada, ortalığı geriyor. Çok normal. Şimdi Suriye’yi tehdit eden hala bir İsrail var ortada ve “Lübnan’da daha işimiz bitmedi” diyen bir İsrail var.
Onur ÖYMEN- Gayet tabi. Şimdi İsrail başladığı operasyonun başarıya ulaşamadığını görüyor. İsrail halkının %63’ü Olmert hükümetini bu konuda eleştiriyor. “Beceremediniz, başaramadınız” diyor ve İsrail basını “yeni bir Lübnan savaşı için geri sayım başlamıştır” diye yazıyor. İsrail yeni bir tugay kurdu genç aslanlar diye sırf gerektiğinde Suriye’yle bir çatışma halinde kullanmak üzere. Gerektiğinde İran’la savaşmak üzere. İran’ın bir nükleer devlet haline gelmesi İsrail’in en büyük endişe kaynağıdır. O bakımdan bölgenin bugünkünden, Lübnan’dakinden çok daha geniş çatışmalara sürüklenmesi söz konusudur. Açınız bakınız batı basınına, Amerikan basınını, Kanada basınını “daha sonra meydana gelecek çatışmaların içine Türkiye’de sokulacaktır” diyor. “İsrail’le beraber, Amerika’yla beraber Türkiye de bu çatışmalarda yer alacaktır” diyor. Yani bizi Suriye ve İran’la yapacakları çatışmaların bir parçası gibi görüyorlar. Biz 83 yıldır bölgede barış içinde yaşamışız. Atatürk’ün sağlam temellere dayanan dış politikası ‘yurtta sulh, cihanda sulh politikası’ sonucunda sağlam temellere dayalı bir barış politikası izlemişiz. Şimdi çatışmaların içine gireceğiz. Yani biz 1 Mart tezkeresini reddetmeseydik daha o zaman çatışmalara girecektik. Şimdi onu reddettik bunu sineye çekemediler, rahat edemediler. Şimdi Türkiye’yi illa bu çatışmaların içine sokacaklar. Burada meclisin çok hassas bir karar alması lazım. Yani karar alırken milletvekilleri bilecek.
Bizim hükümete en büyük itirazımız şu; lütfen gerçekleri söyleyin. Yani gerçekleri kendi milletvekillerinize söylemeyeceksiniz, halka söylemeyeceksiniz ondan sonra eksik bilgiyle, yanlış bilgiyle millet karar verecek, meclis karar verecek ve sonra Türkiye çok büyük bir badireye sürüklenecek. Daha bugün işte demin söyledim İran destekliyor bu kararı. Yani İran Cumhurbaşkanının, Dışişleri Bakanının demeçleri var “İsrail yanlısı” diye. “İran destekliyor” diyor. “Çatışmaya girmeyeceğiz” diye beyanat verdi Abdullah Gül defalarca, Sayın Başbakan söyledi. Biz çatışma kuralları belgesini ortaya koyunca, bunu tartışmaya açınca gördüler ki, orada çatışma ihtimali var. Bu sefer Sayın Gül diyor ki, “sadece saldırıya uğrarsak çatışacak.” Bu da doğru değil. Çünkü o belgede çok açıkça bir bölüm var. Sayın Gül’ün merakını tatmin için söyleyeyim 7. maddenin (l) fıkrasına baksın. Orada barış gücü hangi hallerde saldırıya uğramasa bile ateş edebilir veya silah kullanabilir bunu yazıyor. Şimdi bunları biz kendimiz uydurmuyoruz ki. Siz bu gerçekleri bilmeden bunları söylüyorsanız çok ayıp bir şey. Yani siz milletlerarası belgeleri okumadan en önemli konularda iyice dosyanızı incelemeden halkı yanıltıyorsanız çok yanlış. Bile bile yapıyorsanız vahim. Yani bütün bu belgeleri iyice okudunuz, uzmanlarla okudunuz, değerlendirdiniz. Bütün bu bizim anlattıklarımızı bildiğiniz halde halka tam tersini söylüyorsunuz. Bu çok ayıp. Sonra orada tavrınızı çok açık koyacaksınız. Bakın şimdiye kadar böyle BM’ye asker verdiğimiz, NATO’ya barış gücü askeri verdiğimiz hallerle ilgili bakanlar kurulu kararnamelerine baktık hiçbirinde böyle ifadeler yok. Ben size asker veririm ama BM kararının şurasını uygularım, burasını uygulamam. Şunu yaparsanız askerimi çekerim. Hiç böyle bir ifade yok. O karar BM Güvenlik Konseyinin gereğini yapmak üzere diyor şu kadar asker tahsis ediyoruz Somali’ye. Hiçbir kayıt yok. NATO operasyonu için Kosova’ya bunu yapıyoruz.
Burada baktınız ki, bizim tepkilerden sonra pabuç pahalı, durum değişik ve risk büyük nereye yönelseniz orada başınıza bir sıkıntı gelecek. Bu sefer şimdi “efendim biz deniz kuvveti göndeririz” diyorsunuz. Okuyanlar bize dedi ki, “sadece deniz kuvveti göndereceksiniz.” Altındaki maddede efendim “işte insani yardımı desteklemek için asker göndeririz.” Savaşın ortasında biz Kızılay vasıtasıyla insani yardım yaptık. Asker mi korudu onları? Yani savaşın ortasında yapabileceğiz insani yardımı asker koruması olmadan şimdi yapamayacağız öyle mi? Onun altındaki maddede “ama” diyor “insani yardımı korumanın dışında da görevliler için asker gönderebiliriz.” Yani böyle lafları dolandırarak sonunda Türkiye’yi orada büyük bir badireye sürükleyecekler. Sonra orada Hizbullah örgütü var. “Şu Hizbullah nedir” diyoruz bir türlü söyleyemiyorlar. Ve Lübnan halkının parçasıdır. Efendim “Lübnan’ın iç meselesidir” söyledikleri bunlar.
Amerika, Kanada, İngiltere, Hollanda gibi ülkelere açıkça diyorlar ki, “Hizbullah bir terör örgütüdür.” Başka bazı Avrupalı ülkeler ve Avrupa parlamentosu diyor ki, “Hizbullah terör eylemleri yapan bir örgüttür.” Siz ne diyorsunuz? Siz hiçbir şey diyemiyor musunuz? Yani yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal. Yani Hizbullah Müslüman bir örgüttür diye onu terör örgütü olarak niteleyemiyorsunuz. Ama Hizbullah bir günkü saldırısında bir tek günde 238 Amerikan askerini öldürmüş 1983’te. 58 Fransız paraşütçüyü öldürmüş. Ondan sonrada neler yaptığını biliyoruz.
Bu örgüt hakkında da açık bir şey söylemiyorsunuz. Ama bir taraftan da Amerika’yla ortak bir vizyon belgesi imzalıyorsunuz. Biz Amerika’nın baktığı gibi bakıyoruz bölgeye diyorsunuz. Amerika ona “terörist” diyor. Siz de diyor musunuz? Diyemiyorsunuz. Ama anlamı oydu. Şimdi hani stratejik ortak vizyonunuz vardı, hani aynı pencereden bakıyordunuz Amerika’yla yani her yaptıkları iş bir başka işleriyle çelişiyor.
Bu kadar istikrarsız, bu kadar kararsız, bu kadar böyle rüzgarın sürüklediği bir politika izleyen bir hükümetin şu sırada iş başında olması Türkiye hesabına gerçekten yalnız talihsizlik değildir büyük riskler taşıyor. Yani sizin temsil ettiğiniz millet 73 milyonluk bir millettir. Böyle bir milleti çatışmalara nasıl sürüklersiniz? Yarın öbür gün çatışmanın ortasında kaldığımız zaman bu hükümet gitse bile ne diyeceksiniz? Efendim “bizde yanlış kararlar alan bir hükümet vardı sonra devletimiz büyük bir çatışmanın tam ortasına girdi.” Çıksanız bir türlü, çıkmasanız bir türlü. Türkiye’yi hedef yapacaksınız. Yani bu örgütlere, bu güçlere, bu büyük devletlere hasım olan bir takım örgütler, terör örgütleri vs. sizden beklediğini bulamayınca bu sefer size düşman olacak. Kuzey Irak’taki duruma bakınız.
Orada da çarpıtıyor Sayın Başbakan. Diyor ki, “efendim” diyor “muhalefet diyor ki” diyor “Türk askeri aynı zamanda Türkiye’de teröristlerle çarpışamaz ve Lübnan’da asker bulunduramaz. Birini yaparsa öbürünü yapamaz.” Bunu söyleyen var mı sizde? Ne zaman söyledi, kim söyledi bunu size? Yani söylenmedik sözlere cevap veriyorlar. Kim size böyle bir şey söyledi? Bizim söylediğimiz şu; “bizim diyoruz ulusal çıkarlarımız öncelikli olarak Kuzey Irak’taki terörün bertaraf edilmesini gerektirir.” Yani Kuzey Irak’ta kendi ülkenize yönelik terörist saldırıları bertaraf edemeyeceksiniz, Amerika izin vermediği için oraya asker gönderemeyeceksiniz, ama aynı Amerika İsrail’i korumak için Güney Lübnan’da bir güvenlik şeridi, bir kalkan oluşturmayı arzu ettiği için ve Türk askerinin oraya gitmesini istediği için oraya asker göndereceksiniz.
Sunucu- Sayın Öymen şimdi yarınla ilgili yine konuşmaya devam edelim. Yarın CHP’den aşağı yukarı zaten hareket şeklini siz anlattınız fakat CHP’li vekiller tam olarak herhalde TBMM’de hazır bulunacaklar değil mi?
Onur ÖYMEN- Evet, Sayın Genel Başkanımız bu yolda çağrıda bulundu. “Hastalanmak yasaktır” dedi. Onun için bütün arkadaşlarımız inanıyorum ki, yarın hazır bulunacaklardır. 1 Mart tezkeresinde gösterdiğimiz dayanışmayı inanıyorum ki, yarın da göstereceğiz. Bizim temennimiz AKP’ye mensup milletvekillerinin de 1 Mart’ta gösterdikleri ulusal çıkarlara hizmet eden davranışlarını sürdürmeleridir. Seçim hesaplarıyla, sandık hesaplarıyla hareket etmemeleridir ve parti yöneticilerinin, partinin Genel Başkanının da kendi milletvekillerini sandıkla vicdanları arasında sıkıştırmaması lazım. Yani siz eğer buna hükümetin istemediği gibi bir oy verirseniz gelecek seçimlerde aday olmayabilirsiniz mesajını vermemeleri lazım. Bırakın özgür iradeleriyle oy versinler. Siz görüşünüzü söyleyin onlar sizi dinler. Bizim görüşlerimizi de televizyonlardan, basından izliyorlar. Bırakın kendi vicdanlarına göre hareket etsinler. Seçmenlerini görüyorlar. Cumhurbaşkanımızın ne dediğini görüyorlar. Sivil toplum örgütlerini dinliyorlar değil mi? Ve Türk annelerinin sesine kulak versinler. Türk anneleri acaba evlatlarını Beyrut’a göndermek istiyor mu, istemiyor mu?
Sunucu- İstemiyor efendim. İstemiyor hatta vatan sağ olsun demeyeceğim konusuna ben sizi tekrar hatırlatmak istiyorum. Yani kulaklarımıza inanamadığımız bir durum gerçekleşti biliyorsunuz.
Onur ÖYMEN- Türkiye’deki terör faaliyetlerinin sonucunda hayatını kaybeden vatan savunması için hayatını kaybeden insanlarımızın bile doğurduğu acılar artık hiç kimsenin kulaklarını tıkayamayacağı boyuta ulaşmışken ülke çıkarlarıyla Türkiye’nin menfaatiyle ilgili olmayan Türkiye’ye yönelik bir saldırıyı def etmeyi amaçlamayan bir çatışmada askerlerimizin hayatının tehlikeye atılması insafla bağdaşmaz. Yani kimseyi düşünmüyorsanız anneleri düşünün.
Sunucu- Sayın Öymen yarın o zaman bütün milletvekillerinden yani TBMM çatısı altında olacak ve tezkerenin görüşmelerine katılacak olan bütün milletvekillerinden beklentilerinizi hem Sayın Öymen şahsınız adına, hem de partiniz adına merak ediyoruz.
Onur ÖYMEN- Benim söyleyeceğim şudur; biz bütün milletvekillerinin vicdanının sesini dinlemesini bekliyoruz, tavsiye ediyoruz. Burada iç politika düşüncesiyle, parti içi disiplin düşüncesiyle hareket etmek son derece yanlış olur. Biz bütün AKP’li arkadaşlarımızın bu anlatılanları çok iyi düşünüp, değerlendirip Türkiye’ye nelere malolabileceğini hesap edip kaldıracakları bir parmağın belki de bir insanın hayatına malolacağını, belki de daha çok insanın hayatına malolacağını düşünerek hareket etmesi bekliyoruz.
Bakınız; 1 Mart tezkeresine olumlu oy veren hükümetin o konudaki tezkeresini destekleyen pek çok AKP milletvekili daha sonra bize geldiler “iyi ki bu tezkere çıkmamış” dediler. “İyi ki çıkmamış. Şimdi anlıyoruz ki, eğer çıksaydı Türkiye’ye çok tehlikeli bir noktada olacaktı, büyük zararlara uğrayacaktı” dediler. Ve şimdi ümit ediyorum ki, ileride pişman olacakları bir adım atmayacaklardır. Atarlarsa vatandaşlar onlardan hesap soracaklardır. Yani illa Sayın Başbakanın dediği çizgide gidelim diye oy verirlerse bu tezkereye ve Türkiye’ye bunun sonucunda maalesef yalnız bizim değil pek çok insanın tahmin ettiği gibi büyük bir badireye düşürse, büyük bir sıkıntıya düşürse çok sayıda insanımızın hayatına malolabilecek gelişmelere yol açarsa bu o zaman halk buna oy verenlerden tek tek hesap sorar. Yani şimdi burada yarın tarihi bir karar alacağız. Orada herhangi bir barış gücüne katılmak gibi Sayın Başbakanın takdiminde öyle değil. Herhangi bir barış gücüne katılma konusuna biz niye karşı çıkalım. Kosova’ya niye karşı çıkmadık? Somali’ye niye karşı çıkmadık? Bosna’ya niye karşı çıkmadık? Bosna’yı biz önerdik. Yani niçin biz karşı çıkalım buna? Türkiye bu kadar yıldır, 50 yılı aşkın zamandır çeşitli barış gücü operasyonlarına katılmış, yararlılık göstermiş, fedakarlık yapmış ve biz bunlara karşı çıkmamışız şimdi niye karşı çıkıyoruz? Bunu bir düşünmek lazım. Yani sırf bu hükümeti köşeye sıkıştırmak için mi, bunları tedirgin etmek için mi, bunlara zarar vermek için mi? Bu kadar basit olabilir mi? Yani bizim yaklaşımımız bu kadar ucuz bir politikanın sonucu olabilir mi? Bizim yaklaşımımızın özü şu; şu sırada yapılacak bir hata Türkiye’yi bölgede büyük maceralara sürükler ve Amerikan Dışişleri Bakanının söylediği hani “yeni bir Ortadoğu yaratacağız” diyor, “mücadele edeceğiz” diyor, biz kazanacağız, onlar kaybedecek. Nasıl bir çatışmaya doğru gittiği belli. İran’da yarın öbür gün bu nükleer silah üretme projesi vesilesiyle çok büyük sorunların yaratılması söz konusudur.
Sunucu- Bunların hepsinin arasında kalma endişesi.
Onur ÖYMEN- Gayet tabi. İran’da bunları dengelemek için kendi üzerine yapılacak baskıları, müdahaleleri dengelemek için muhtemelen Hizbullah’ı kullanarak İsrail üzerine baskı yapmaya kalkışacak.
Sunucu- Peki bir adım geride durup işte bu olacakları önceden tahmin edip buna göre stratejiler hazırlamak en doğrusu olacaktır, değil mi efendim?
Onur ÖYMEN- Tabi. Yani yabancılar derki, hükümet etmek ileriyi görmektir. Bir adım sonrasını göremiyorsanız o zaman hükümet edemezsiniz. Bir de cesaretiniz olacak, risk alacaksınız. Yani göreceksiniz, bir baskıya direnecek cesaretiniz olacak, kararlılığınız olacak. Siz devletsiniz.
Sunucu- Ama cahil cesareti değil.
Onur ÖYMEN- Tabi. Korkuyla devlet idare edilmez. Yani insanlar korkar, devletler korkmaz. Siz oraya oturduğunuz andan itibaren o masaya siz devletsiniz. Sizin korkmaya hakkınız yok. Bizi ne yaparlar sonra? Başbakan ne diyor? Kıbrıs’ta eski politikaları izleseydik Suriye’nin Lübnan’dan çekildiği gibi kuzu kuzu çekilirdik. İçinizi korku sarmış. Yani bize baskıyla her şeyi yaptırabilirler, iyisi mi onların dediğini yapalım da bu felaketten kurtulalım. Şimdi böyle politika yapılmaz. Dış politika böyle yönetilmez. Eğer öyle olsaydı biz kurtuluş savaşını yapamazdık. Lozan’ı bir zaferle sonuçlandıramazdık. Hatay’ı alamazdık, Kıbrıs harekatını yapamazdık. Kardak’tan Yunanlıları defedemezdik. Bütün bunları dış baskılara direnerek yaptık. Türk Cumhuriyetinin tarihi bir anlamda dış baskılara direnme tarihidir. Bu hükümete gelene kadar bütün hükümetler direnme gücünü gösterdiler. Ama bunlara gelince görüyoruz ki, her yerde yelkenleri suya indiriyorlar. Direnme güçleri yok. Yani ulusal çıkarları, ulusun itibarını koruma gündeme geldiği zaman ne yazık ki, bu hükümeti büyük bir tereddüt içinde, zaaf içinde görüyoruz. Cesaret edemiyorlar. Biz diyoruz ki, “direnin. Haksız baskılara direnin, biz yanınızdayız. Bütün meclisi arkanızda bulursunuz. Bütün milleti arkanızda bulursunuz.” Direnemiyorlar, bu cesareti gösteremiyorlar. Yani ne demektir Başbakanın Başdanışmanı gidecek Amerika’ya “bizi 6-7 yıl daha iktidarda tutun” diyecek, ondan sonra “Sayın Başbakanımızı dilekten aşağı süpürmeyin onu kullanın” diyecek. Siz öyle derseniz işte sizi böyle kullanırlar.
Sunucu- Sayın Öymen çok teşekkür ediyoruz efendim katıldığınız için haber maratonuna.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.